Bursa Arşivi






 

                     Karalar, Sular ve Oyunlar

                                                                   Ramis Dara ("Düş Kazıları" ndan)

   Bursa, pek çok Anadolu, hatta dünya şehri gibi, belki onlardan biraz daha  fazla, bir efsaneler şehridir.Adını, kurucusu Bitinya kralı I. Prusias'tan aldığı, ona da bu şehri kurma düşüncesini, ordusunu yitirerek kendisine sığınan Kartaca  komutanı Hannibal'in verdiği söylenir; ilgili ansiklopediler bunu böyle yazarlar (MÖ 200-180 yılları). Ama birileri de (Sayın Bilge Umar), Prusias'ın Prusa'ya (Bursa) değil; asıl Prusa'nın Prusias'a (Hisarlıkent) adını vermiş olma ihtimalinin daha yüksek olduğunu; Hisar içindeki avuç içi düzlükte, çok daha önceden bu   yana bir yerleşim yerinin bulunduğunu söyler.Gelin de  çıkın bu işin içinden. İyisi   mi, gelsin efsaneler!..

    Önce Evliya Çelebi

      Önce "seyyah-ı alem ve nedim-i beni-adem Evliya-yı bi-riya Mehmed Zılli'ye kulak verelim. Anlamadınız mı? Evliya Çelebi(1611-1682) demek istiyorum.

   Adem yeryüzüne indikten sonra, yeryüzünde ilk tarih yazan İdris Peygamber'dir. Sonraları Kıpti'lerdir ki, bugüne kadar bütün olanları teker teker yazmaktadırlar.Sonra Yunanlılardır ki, bunların en büyük tarihçileri Yanko bin Madiyan'ın kardeşi Banvan'dır.İsrailoğullarının Hicam namında tarihleri varsa da inanılacak gibi değildir.Hint tarihleri,Hakan-ı Çin tarihi, Arap, Acem, Efrenç, Latin tarihleri dahi vardır. En son Rum(Anadolu) tarihidir. Bu tarihlerin hepsini hatmetmiş tarihçilerle görüştüm. Hiç birisi Bursa'yı kuranı yazmamışlar. Sade "Süleymanname"(Tuhfe) adlı eski tarihlerde şöyle yazılmıştır:

   Süleyman Peygamber taht üzerinde havada uçarken Ruhban Dağının(Uludağ) en yüksek tepesinde durur. Dört çevresine bakarak veziri Asaf'a: "Şu geniş ovada bir büyük şehir olsaydı, ne güzel olurdu" buyurur.

   Cin ve devlerden yanında olanlar derler:"Ey Peygamber, Tufandan önce burada büyük bir şehirle bir eski kale vardı. O kaleyi can kavmi yapmış derlerdi. Biz buraya askerle geldik.Alamayarak geri döndük. Sonra Tufanda kale batarak adı sanı kaybolmuştur."

   Süleyman'ın emriyle periler o yerin taşını toprağını temizlerler. Kalenin bedenleri ve  burçları ortaya çıkar. Süleyman'ın emriyle lodos şiddetle eser, kapılar ve duvarlar görünür.

   Cinlerden biri:"Ey Peygamber, bu kalenin altındaki kayalarda tılsımlı bir hazine vardır. Onu bulsanız, dünya halkına, dünya yok olana kadar yeter..." der.

   Başka bir cin:"Bulunmaz!" der.

   Bir başkası:"Kim bulursa bu defineyle bir şehri imar eder!" der.

   Kimi "bulunursa", kimi "bulunmazsa" der.

   Derhal cinlere emredip hazineyi bulup şehri tamir edip adını da "Bulursa" korlar.Bursa, Bulursa'dan gelmedir.

   Süleyman Bursa'nın garbında bir konak mesafede Edincik adlı büyük bir şehir yaptırıp Belkıs'a orasını taht yapar.

    Hala büyük köşkleri görünür.Ayasofya sütunlarının bir çoğu bu şehirden gitmiştir.Süleyman Peygamber her sene Belkıs ile gelip bu Keşiş Dağı'nda (Uludağ) zevk u safa edermiş.

    Şimdi de Bir Masal Baba

   İkinci ama şiir güzelliğindeki efsaneyi, masal babalarımızdan Eflatun Cem Güney (1896-1981) anlatır. Ancak onun da önce birkaç sözü var konuyla ilgili:

  Bursa, ne sadece Uludağ'ın eteklerinde bir al ipek; ne de, Uludağ'ı kucaklayan bir  yaprak denizi... Burası üstünden yüzyılların bir su gibi akıp geçtiği "bir tarih şehri"; ve dil, duygu cehveriyle dolu bir "folklor hazinesi" dir ve mutlaka, insan ruhunun yeşile hayranlığından doğmuştur. Ancak bir bakışa göre, bu hayranlığı ilk duyan insan, ordularını kurban verdikten sonra gelip "Bitinya hükümdarlığına sığınan Kartacalı Anibal'dir. Bir bakışa göre de, Uludağ'ın tepesine tacıyla tahtıyla bir kuş gibi konan Hazreti Süleyman'dır! Birincisi bir tarihçi görüşü, ikincisi bir folklorcu inanışıdır. O görüş bir destan; bu inanış bir efsanedir...o  destanı tarih dedeye sorun; bu efsaneyi de bir masal babasına...başınızı ağrıtmazsam dinleyin şimdi:

   Cennet Bursa Efsanesi

    Vaktiyle her Süleyman'dan içeri bir Hazreti Süleyman varmış; alnında peygamberlik   nuru yanar, başında hükümdarlık tacı parlarmış; Allah ona "mührü Süleyman" derler tılsımlı bir mühür ihsan etmiş; bu sayede dağa taşa hükmeder; kurda kuşa sözü geçermiş...Oturduğu taht desen ne altın, ne fildişi; ya cin, ya   peri işi bir tahtırevanmış! Dur derse durur; yürü derse yürür; uç derse uçarmış. Böylece dünyanın dört bir yanını dolanır; ağlayanla ağlar, gülenle gülermiş.

    Günlerden bir gün tahtına kurulur; sağ yanına sağ vezirini, sol yanına sol vezirini alıp havalanır göklere...Dağlar eğim eğim eğilir; yollar erim erim eriri; bir göz yumup açıncaya kadar gelir, dağların dağı Uludağ'ın tepeciğine iner, bakar ki, ne baksın! Bu dağın bir kanadı ses, bir kanadı renk; bir kanadı su, bir kanadı ışık!

   Hazreti Süleyman:"Yaratan neler yaratıyor!" diyerek parmağı ağzında kalakalır. Neden sonra kendine gelip sağına döner, sağ vezirine:

   "A benim vezirim; sen çok gezdin, çok gördün; imdi dünya gözüyle bakınca bu yerleri nasıl görüyorsun?" diye sorar.

  Sağ vezir: "Ey benim sultanım, efendim; Allah her güzelliği buraya vermiş ama bunları görüp duyacak, derleyip koklayacak biri olmadıktan sonra neye yarar? deyince, Hazreti süleyman bu söze mührünü basar.Sonra sola dönüp sol vezirine:

   "A benim vezirim; sen çok yaşadın, çok bilirsin; dünyada bu güzelliklerden üstün bir güzellik daha var mı?" diye sorar. Sol vezir da aynı dilden cevap eyleyip:

   "Var sultanım, var! Öyle ya, dal dal ötüşen kuşların sesi güzeldir ama, gönül yaylasını saran insan sesi daha güzeldir...Burcu burcu kokan güller güzeldir ama, hiçbiri gül yanaklar gibi domur domur açılmaz...Şu uçsuz bucaksız mavi su güzeldir ama, bir damla gözyaşının, yanan yüreklere verdiği ferahlığı veremez.. Şu pırıl pırıl gökyüzü güzeldir ama, hiç bir ayın ondördü sultan gibi, ay ile   bahsedip gün ile doğamaz..." deyip kesince, Hazreti Süleyman bu söze de mührünü basar ve son sözü kendi alır:

   "Ey benim vezirlerim; ikiniz de ağzı öpülecek adamlarsınız; bu yerlerin bir 'insan' eksiği var. Dediğiniz gibi bu güzellikleri görüp duyacak biri olsaysı, ya dile getirir, ya tele getirir de, böyle kaybolup gitmezdi, bu bir! Üstelik bunlara her güzellikten üstün bir de insan güzelliği katılırdı, bu iki!

   "İmdi, siz de benim bu sözüme bir 'mim' korsanız, şu yaylaları yurt edinelim.. Bir saray yaptıralım, köşkü beraber; içinde bahçesi, suyu beraber... Bu saraya güzeller güzeli Belkıs'ın tahtını kuralım; bu bahçeye de dilediği gülü, bülbülü konduralım ve lakin köşkün anahtarı bende kalsın!"

  Vezir vüzerası mim koymaya kalmaz; dağ taş dile gelip: "Belkıs, Belkıs!" diye inim inim inler...

   Hazreti Süleyman o saatten sonra tezi yok, perilerini başına toplayıp onlara danışacak olur, ama perilerden bir peri, niyetini gözünden okuyup ağızsız dilsiz anlatır ona:

   "Ya Süleyman; 'Can kavmi' derler bir kavim vaktiyle buralarda bir şehir kurmuştu ama 'Cin kavmi' dedikleri kavim de bu şehre göz koymuştu. Bin yıl dövüştüler durdular ya, son sonu ne onlara kaldı, ne bunlara; tufan erişip sular altında kaldı şehir! İşte bu dağın eteğinde gördüğün göller, göl değil, o tufanda göllenip kalmış sudur; o şehir de, sözüm ona, bu göllerden birinin altında yatıp duruyor..." deyince, Hazreti Süleyman mührü Süleymanı basar, vüzerası da birer mim kor bu söze...

   Bunun üzerine su perileri sulara dalar; gölleri boşaltıp can şehrini ortaya çıkarırlar. Dağ perileri de dağlara tırmanır, getirecekleri kadar getirip, mermer taş, mermer direk bir saray kurarlar, köşkü beraber, bahçesi, suyu beraber.

   Periler bu hayhayda iken, Hazreti Süleyman kuşun kanadıyla her yana haberler gönderip cümle ela gözlüleri buyur eder. Nerde var nerde yok, ela gözlüler de gelir, bu şehre yerleşir; Belkıs Sultan da varıp sarayına, tahtına kurulur; şehir şehir olur, saray da saray!

   Sağ vezir bunu sağ gözüyle görür: "Cennet burası!" der; meğer sol vezirin bir kulağı biraz ağırmış; bu sözü "Cennet Bursa!" anlamasın mı?

    O gün bu gün, bu şehrin adı "Bursa" kalır.Şehrin anahtarı kendisinde ya, Hazreti Süleyman da yılda bir kez olsun, felekten bir gün çalıp Bursa'ya gelir, Belkıs Sultan'la murat alıp murat verir.

  Eh fani dünya kimlere kalmış ki onlara kalsın, ömürlerini yakalarına dikmediler ya! Bir gün ikisi de bahtını yellere, tahtını ellere bırakıp bu dünyadan göçüp giderler, ama gel zaman git zaman, Bursa, Bursa olarak kalır.

    Bir İki Kafa Karıştırıcı Söz

    Bir iki kafa karıştırıcı söz bu arada:Son yıllarda Tufan denen olayın Karadeniz dolayında  oluştuğu ve suların buzulların erimesiyle yükseldiği anlatılır oldu  konunun  uzmanı kişilerce. O sırada Bursa Ovası'nın da su altında kalmadığını düşünemeyiz sanırım.

   Öteden beri İznik Gölü'nün içinde bir ya da birkaç şehrin bulunduğu söylenegelir.İşte Hoca Saadettin Efendi'nin (1536/37-1599) söyledikleri: "Yılın en kurak aylarında su çekilince ortasında bir takım büyük yapılar meydana çıkar. Bunların Nuh aleyhisselamın oğlu Sam'ın yaptırdığı binaların kalıntısı olduğu söylenir. Sam'ın Tufan'dan sonra İznik'i kurarak buraya yerleştiği  meşhurdur."

 Ve Raif Kaplanoğlu'nun söyledikleri."...gerçekten de İznik Gölü'nün altında bir şehir var! Belki de birden fazla..."  Raif hoca, bu sözlerini alıntıladığım yazısında, okuduklarını, balıkçılardan dinlediklerini ve kendi gözlemlerini aktarıyor. Gerçi ilk alıntıdan söz konusu yerleşim yerinin İznik Gölü'nün altında tufan yüzünden kalmadığı, hatta bizzat adı anılarak ondan sonra kurulduğu anlatılmakta ama, olsun.Sonuçta göçükle, depremle de olsa, su altında kalma motifi var.

   İşte efsaneler ve işte gerçekler...Her efsane aslında biraz bir gerçekten türüyor.Ortada bir ip var, ona boyuna toz ve tortu yapışıyor. İp kalınlaştıkça kalınlaşıyor, ip'liği unutulacak hale geliyor.  

.........................................

    Ayrıca konuyla doğrudan ilgili olmayan, ya da biraz ilgili olsa da, bizi sığ düşüncelere götürmemesini dilediğim bir iki gözlemi de aktarmak istiyorum. Marmara Denizi'nin, buranın tabanında yapılan araştırmalar sonucunda, bundan 10 bin yıl kadar önce ve bin yıllığına küçük bir göl olarak varlığını sürdürdüğü ileri sürüldü geçenlerde (Canlandırma resimleri görmüş müydünüz?)

    İkincisi, elinize bir Marmara Bölgesi haritası alırsanız, İznik Gölü'yle Gemlik Körfezi'nin, tarihin bir döneminde birbirinden uzak düşmüş iki kitle olduğunu netlikle görürsünüz. Belki aynı şekilde, Uluabat Gölü'yle Manyas Gölü'nün de..

    Karalar-sular ve aralarındaki oyunlar!