Bursa' nın Daveti - 2


Bursa Yazıları

 

   

                                                                                   Samet Altıntaş            

   “Bursa’nın Daveti”, şehrin aherli zamanlarına yazılmış bir mektup aslında. Belki de Orhan Pamuk’un şu cümlelerinde saklı hal-i pürmelâlimiz; “Bir şehrin güzelliği, tarihinin zenginliği ya da esrarı bizim ruhsal acılarımıza niye ihtiyaç olsun? Belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! Ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.”

   İlkokul yıllarında dedemle birlikte eski Bursa’nın sokaklarını adımlarken ne Henri Lefebvre’n Kentsel Devrim’inden ne de David Harvey’in Asi Şehirleri’nden haberim vardı. Bu arada müsaadenizle Bursa’nın künhüne vakıf olmama neden olan muhterem dedemle alakalı birkaç kelam edeceğim. 1924 Nüfus Mübadelesi sonrası Selanik’ten göç eden Salih ve Raziye Biçer’in oğlu olan Hüseyin dedem, 14.12.1935 tarihinde Gölyazı, eski adıyla Apolyont’ta dünyaya gelmiş. Annemin anlattığına göre babaannesi Raziye Biçer, her nerede olurlarsa olsunlar, ki genelde Heykel, ezan okunduğunda saygı duruşunda bulunurmuş. Bir de Atatürk’ü; Anadolu’yu kendilerine vatan yaptığı için çok severmiş.  Dedem, Uluabat Gölü henüz kirlenmezden evvel bol bol yüzer, balık avlarmış.

   İlkokulu Apolyont’ta okuduktan sonra, maaile Hamzabey Mahallesi’ne taşınmışlar. Hüseyin dedem, on beş yaşında Altıparmak civarında simit satmaya başlamış. Kendisine iş yaptırmayan Trabzonlu kabadayılarla kavga etmiş, birini bacağından yaralamış. İşte 1950’nin Temmuz ayında büyük Türk şairi Nâzım Hikmet tahliye olmazdan hemen önce Bursa hapishanesinde bir ay kadar yatmış. On sekiz yaşında, Gazi’nin 1938’te açtığı Merinos Fabrikası’nda emekli oluncaya dek çalışmış. Sonrasında hayatına Hürriyet ve Soğukkuyu mahallelerinde açtığı bakkal ve süthane işleriyle devam eder.

                                 

   İşte Hüseyin dedem abim Eyüp Ali Altıntaş’la beni Bursa’nın eski masalına götürürdü. O kadar şenlikli olurdu ki bu geziler… Türbe, cami, han ziyaretleri çocuk dimağımızda lezzeti bugün de devam eden bir tiyatroya dönüşürdü. Dedem, Pınarbaşı’nın kendine has  atmosferinde bir hikâyenin unutulan noktalarını gösterme telaşı içinde yürütürdü bizi. Bir daha asla görmeyeceğimiz insanlara verdiğimiz selamlar, (ihtimal dedem de çok azını tanıyordu o değişik insanların) mazinin hazinelerinden taşıp bugüne gelen hatıralar, gözlerimizde eski âlemin canlanması için yeterli sebeplerdi.

   Bu kenttir gidip gideceğin yer, bir başkasını umma!

   Kazım Baykal’dan, çok sonra öğrendiğim, arkasında Kartacalı Anibal’ın su deposunun bulunduğu ‘Üç Kurnalar’ çeşmesinin hemen sağından yukarıya çıkışlarımız, kendi  ruhumuzun ahengini duyuşumuzdu aslında. Dedemin ilk arkadaşları evliyalardı öncelikle... Her bir yatıra dualı merhabalar gönderip, geçerdik yanından. Kolombiyalı yazar Gabriel Garcia Marquez’in şu cümlesi, bir kuş olur konardı, dedemin dudaklarına ve onun yerine konuşurdu bizimle, “İnsanın oturduğu toprakların altında ölüleri yoksa o adam o toprağın adamı değildir.”

   Bugünkü çehrelerimizde ne kadar emare varsa, onlardı dedemin muhavere halinde bulunduğu ‘şeyler.’ İvazpaşa Mahallesi’nin ara sokaklarında dedemin anlattığı evliya meseli, bizi bir masalın içine çoktan iteklemiş, şehrin dağa karıştığı yerde biz; şiirin kaynağına çoktan revan olmuş olurduk. Somuncu Baba’nın mis kokan fırının ardından Üç Kuzular’a ve Yediler’e uğrardık. Sonrasında da biraz daha tepedeki Molla Fenarî Hazretleri’nin kabrinde soluklanırdık. Fakat sonraları kâh dedemle kâh dedemsiz çıktığım seferlerde Fenarî’nin yaşamını muhafaza eden sesleri daha net duymaya başladım. Abimle ben ne zaman bu yokuşları tırmansak ve karşımızdaki kirletilmiş ovaya baksak, kulağıma Konstantinos Kavafis’in mısraları fısıldanır, bir ikaz mahiyetinde:

           Yeni ülkeler bulamayacaksın, başka denizler bulamayacaksın

           Bu kent peşini bırakmayacak.

           Aynı sokaklarda dolaşacaksın.

           Aynı mahallede yaşlanacaksın;

           Aynı evlerde kır düşecek saçlarına

           Bu kenttir gidip gideceğin yer.

           Bir başkasını umma.

   Kuruluş devrinin bütün şiiri Bursa’dır

   Bütün bu uzun girişi bendenizin kaleme aldığı “Bursa’nın Daveti-Bir Osmanlı Başkenti Güncesi” isimli kitabı hangi ruhla vücuda getirdiğimi bir nebze de olsa aktarmak istedim. Tanpınar, 4 Haziran 1948 tarihinde, yani dedem on üç yaşındayken, kaleme aldığı yazısında “Bursa’nın Daveti”nden bahseder. O da büyük istifhamla açar kapıyı, “Niçin Bursa’yı bu kadar seviyoruz?” İşte bu sual beni aldı, Jules Verne’in ‘Denizler Altında 20 bin Fersah’ındaki macera gibi, okuma anlamında oradan oraya savurdu. Evet, ‘onda en saf  şeklinde kendimizi gördüğümüz için Bursa’yı seviyor’duk.

   Dört bölümden müteşekkil kitaba; şehri bize hediye eden Osmanoğulları’nın hikâyâtı, yani “Bursa’nın Osmanlı Padişahları”yla başladım. Hegel, tarih ile tiyatronun aynı malzemeden yapıldığını, tıpkı tiyatro oyununda olduğu gibi tarihin de birilerine rol verdiğini savunur. ‘Kuruluş devrinin bütün şiiri’ni bu savla çözümlemeye çalıştım. “Zamana Yolculuk” adını verdiğim bölümde, şehre hatırasını bırakmış insanlar üzerinden arkeolojik kazı yaptım.  Niyazî-i Mısrî’den Emir Abdülkadir’e, İvaz Paşa’dan Sultan Cem’e, Aziz Nesin’den Nâzım Hikmet’e değin geniş bir yelpazede fondaki Bursa’yı aktardım. Üçüncü bölümde, “Mekâna Yolculuk” yaptım. Ulu Cami’nin teknik özelliklerinin haricinde efsanelerini ve gerçeklerini not ettim. Mevlid-i Şerif’i yazılmasına neden olan hâdisesi de kanlı 1699 baskını da, Türkçe ezana verilen tepki de Humeyni’nin verdiği hutbe de yer aldı bu puzzleda. Mesela Osman Hamdi’nin ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ tablosuna ev sahipliği yapan Yeşil Cami’nin şifrelerini ortaya koydum.

   Bir şehri neden seveceğimizi icat etmemiz gerek!

   Çalışmamın son bölümünde şehri entelektüel  bir mesele olarak ele almaya gayret ettim: “Dibace” Frankfurt Okulu teorisyenlerinden Walter Benjamin’in ‘devrim, en yüksek noktasında geçmişin kurtarılmasıdır.’ sözünün açtığı yolda asıl problematiğe eğildim. ‘Yeşil Bursa’ imajının asıl ‘Gri Bursa’ olduğunu merhaleleriyle anlattım. Hâlbuki Turgut Cansever’in arkadaşı Aydın Germen’e göre dünyada şehir vasfı taşıyan iki yer vardı: Biri Floransa ki hâlâ var, diğeri Bursa ki maalesef yok. İşte bu acı dekadansın ağıtına kulak verdim.

   Toparlayayım:  Yeryüzünün neresine gidersem gideyim dilimin ucunda sadece Bursa olacak. Çünkü ‘şehrin bizim kendimizden başka bir merkezi yoktur.’ Freudyen nazariyenin sesleri altında, Orhan Pamuk’un şu cümleleriyle yıkanabilmenin eşiğindeyim: “Bir şehrin güzelliği, tarihinin zenginliği ya da esrarı bizim ruhsal acılarımıza niye ihtiyaç olsun? Belki de yaşadığımız şehri, tıpkı ailemiz gibi, başka çaremiz olmadığı için severiz! Ama onun neresini, neden seveceğimizi icat etmemiz gerekir.” O halde, Bursa’nın Daveti’ne icabet, Bir Osmanlı Başkenti Güncesi’ne seyahat edelim, sevgili kari!

                                                                                           Kaynak: Bursa'da Zaman, sayı 22: 68-69

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 03/05/18