Nilüfer Kütüphane Günleri
"İKTİDAR"

Bursa'da Edebiyat

   

                    

  2.10.2018'de gerçekleşen "EDEBİYATTA MERKEZ TAŞRA İLİŞKİSİ" başlıklı etkinlikte Hilmi Haşal'ın yaptığı konuşmadır:
                                                                            

TAŞRANIN GÜLLERİ MERKEZİN BÜLBÜLLERİ

Kitap ve Kültür ya da Serap Ve Sanat

    Her kitap, yaşanmış olana dair işaret, anı dökümü, anlam ve değer yüküdür. Yazan için özeldir. Paha biçil(e)mez... Tanımlanması gerektiğinde, estetik varlıktır öncelikle... Bir tür geçilmiş yola ya da tadılmış zamana ilişkin derkenar... Dirim uğruna işlenmiş şerh, mim, mektup, ömür denen evreyi kanıtlayan yazı-nesne. Ceylan derisine, papirüse, parşömene, parlak 'kuşe' kâğıda, mat kâğıda, naylon kâğıda, saman kâğıda yazılmış bir mektup... Gelecekte, belirsiz bir zamanda, okuyanın ruhuna seslenecek satırlar, varsayım damgasını vurmuştur boşluğa. Öyle olduğu/ olacağı umulur! Şiir, öykü, denemedir, anlatıdır, incelemedir, mektuptur kâğıt üzerindeki metin... Ve en önemlisi, insandan insana sesleniş, dert, deneyim, birikim, çözüm, umut, hayal/ gerçek aktarımıdır. Okuyanı meraklandıracak tümceler kervanıdır her kitap. Değilse bile en azında öyle olması hedeflenmiştir ki değerleme görecedir, okur nezrinde öznel yani, tat, renk, estetik algısına, düşünsel birikim ve donanım yetkinliğine bağlıdır. Ki okuyanın ruhuna inebilen, gözlerden kalbe işleyen büyülü “nesne” belgedir kitap. O nedenle kitabı okumak, geçmiş zamanı, insan evladına dair olguları, olayları okumak, öğrenmek, deneyim edinmektir. Şairin, yazarın yani kitabı yazanın kişisel tarihinden enstantaneler kavrayıp anlamlar üretmeye yarar, basılı bir nesne olarak. Ekrana, perdeye yansıtıldığında ya da avuç-içi camında sanal görüntüsüyle de aynı işlev sağlanabilir... Daha hızlı, daha parlak ve çok boyutlu ama ille de kitap-nesne işlevi gözetilmez mi okuyabilmek için? Gözetilir! İşlevin tamamlanması gerçekle sağlanır, dijital(sayısal) illüzyonla değil, şimdilik... Buradaki “işlevin tamamlanması” tanımı, okurunu bulmuşsa geçerli ve de gerçekleşebilir durum ifadesidir elbette... Okunuyorsa, okuyana haz ve estetik doyum veriyorsa, ses, ritim, çağrışım öğeleri etkinse ve iç-güce, akla dokunuyorsa, anlam çoğaltabiliyorsa, ereğine ulaşıyordur kitap-nesne. Harika, diye düşünür ve sevinir elbette, okur bulmuş kitabın yaratıcısı, müellifi! Bir kişiye daha an-anlam ulaştırıldı demektir. Kitabın ömür yolculuğuna bir insan dahil etmek, zamanı ve mekânı da güzelleştirmektir çünkü... Algıya sundukları, gönle ve akla kattıklarıyla zamandan bir dilimdir çünkü her okunan satır, sayfa, sonuçta kitap! Kütüphane kitap evidir, okur evidir o, edebiyatın evidir o bağlamda. Yazarın cennetidir yani... Okurun da cennetidir diye tamamlanabilir tümce. Şair/ yazar, yapıt (eser) okur sacayağının ortak cenneti! Asıl olan sanattır, yazıdaki estetik hissi, imgedir, haz veren sözcük üretimidir... Okur için serap! Beton ve çelik, plastik ve naylon çölünde kaybolmuş birey için serap!

Yazar Nerede Okur Nerede

    Kitabın nerede, hangi koşullarda var edildiği yaratıcı/ yazar/ şair için önemlidir belki... Kurgu, yapım sürecinin sancısı anılarında yaşayıp gitmektedir büyük olasılıkla. Okur içinse pek önemi yoktur, kitap nesnesinin hangi koşullarda, hangi cehennem çilesinde yaratıldığının, yazılıp ak kâğıda döküldüğünün... Köyde mi, kasabada mı, kentte mir, metropolde mi vücuda getirildiğinin... Özetle söylenecek olursa, okuru pek ilgilendirmez “Edebiyatta Merkez-Taşra İlişkisi’’ sorunu! Edebiyat okuru, kitabın niteliğine, okunma lezzetine ve içeriğinde anlattığı/ söylediği ayrıntılara, yani öze, biçime, biçeme bakar... Bakıyordur herhalde(!) savını benimsemekte ne beis var?

    Yıllar öncesinden bugüne dek sürmüş merkez-taşra tartışması (kimilerine göre, çatışması...) hiçbir çözüm ve huzur yararına sonuç vermemiştir. Çünkü merkez neresi, taşra neresi anlaşılamamıştır. Ya da taşra kavramının bireyin kültür sanat anlayışında yaratılmış yapay bir gedik olabileceği anlaşılmıştır zamanla! Örnekler saymakla bitmez herhalde; Her kentin içinden çıkmış şair-yazar, bir başka kentte sürdürebilir yaşantısını. Yaratım/ üretim etkinliğini! Ortaya çıkardığı eser, kitap hangi kentte basılmış, yayımlanmış olursa olsun okuru tarafından gösterilen ilgi oranında yaşar, okurdan okura ulaşır. Nesnel başarısı görülür. Teknolojinin olanakları elektrik ve internet bulunan her yerde gazete, dergi, kitap hazırlanabilir, basılabilir de... Ne ki okurunu bulması, ilgiye ulaşması için insanların var olması, kitapevlerinin ve kütüphanelerin yaşaması, yaşatılması kaçınılmazdır. Kentlerin ve kitlelerin, kalabalıkların içinde okur bulunması bir de... Büyük kent, metropol koşulları toplanma yerleri dergiye, kitaba ulaşma mesafesini yaklaştırabilir. Okur neredeyse yazarın ruhu da oradadır dense yanlış olmaz...

Merkez Neresi Taşra Neresi

    Büyük kentler, en büyükleri hep merkez midir? Ya da şöyle sorulabilir; kentin merkezi neresi? Yönetim merkezi mi? Ticaret merkezi mi? Tarihi duvarların içi mi? Semt, bölge, mahalle, cadde, sokak adıyla ünlenmiş bir alan mı? Edebiyatın sanatın üretim yeri değilse de sergilenme alanı “merkez” diye tanımlanabilir mi? Kentlerin, büyük kentlerin merkezi ile kenarı (varoşları) arasındaki bütün alanlar taşra mıdır?

    İnsan kendi deneyiminden bakar konulara. Anılar penceresinden... Edebiyat dergilerinin Bursa kentinin geçmişinde hangi dergiler serap oldu, göründü gitti? Hangi dergiler ne kadar iz bıraktı zaman kütüğüne? İstanbul'un tek başına edebiyatın merkezi olamayacağına dair itirazlar, manifestolar yakın geçmişte de yayınlandı, basılı ve sanal (internet) ortamında... Sadece dergiler değil, kitapların da tasarlandığı, basıldığı kentlere dikkat çekildi. Bir yönüyle yayım ve dağıtım önemlidir ama diğer bakımdan yapıtın zamana direnişi dilinin konuşulduğu her noktada süreceği vurgulandı. Dünyanın ülkeleri ve başkentleri göz önünde bulundurulduğunda merkezler de belleğe üşüşür. Örnekler çoğalır. Her başkent bir merkez midir? Sorulabilir! Ya başkentlerin ortası ile kenarı arasındaki bölgelere ne denir? Merkezin komşusu mu? Sorular çoğaltılabilir. Örneğin edebiyatçı ile edebiyatçının adresi önemli midir? Ya edebiyatın, edebiyat eserinin adresi neresidir? Edebiyatın kendisi kadar eskidir kaygılar ve sorular. Ama yanıt bulmak zordur, dahası yanıtlanamaz edebiyatın konumu ile edebiyatçının konumu üzerinden üretilecek sorunlar/ sorular.

    Yıllar önce, 2000'lerin başlarında da bu konu odaklı toplantılar, dosyalar hazırlanıyordu. Adana'da, adanasanat.com sitesinde irdelediydik sorunları. Şimdi, “Edebiyatta Merkez-Taşra İlişkisi’’ üzerine düşünce ve metin damıtmak gerektiğinde, ister istemez eski bir metne ulaşmak gerekti. Yazıyı bulup çıkartmak kolay değil, bulmak için internet hazretlerine başvurduğumda naçizane Yusuf Yasin takma adıyla yayımlanmış metne ulaştım. Sorunun güncelliği ve “Edebiyatta Merkez-Taşra İlişkisi’’ başlığının taşı gediğine oturtmada konuyla örtüştüğü için aynen paylaşıyorum:
Yusuf Yasin - Taşra Taşı(*)
Her taş düştüğü yerde, yerinde ağırdır. O nedenle, taş kavramı gediğine oturtulmalı öncelikle. Ama bazı 'taş'lar öyle kolay ve kısa sürede yerli yerine konabilecek gibi değildir. Örneğin şu 'taşra taşı' : Uzaktakinin, odak dışındakinin, görülmemiş, (keşfedilmemiş) itilmiş bireyin, yani mağdur 'sanatçı'nın sıkıntısından oluşmuş, hatta yosun tutmuş taş. (Burada 'aday' sözcüğünden bilerek kaçınıldı...) Yaratıcı bireyin, köyden, kasabadan (taşradan), varoştan biçimlendirmeye çalıştığı taş. Bilinçli sanatın kendini yiyip tüketesiye sorguladığı, kendinde yonttuğu taş. Gerçekte başı sonu belirsiz 'öcü' bir konu, eşelenecek bereketli toprak. Sürekli kanayan, kanayacak açık yara.

    Mekân ve zaman kavramlarının beyinde odaklandığını, insanın varlığının orada 'ol'duğunu, oluştuğunu söylemek hiç kimseyi incitmez. İncitmemeli. 'Taşra' saplantısı herkesin geçtiği, aşması zorunluluk kertesinde önemli bir güzergâhtır. Tüneldir. Birey o tünelde ilerlemek ve çıkmak yerine ikirciklenip duraklarsa, düğümlenip kalırsa, yani çelişki karanlığına bağlarsa kendini, işi bitik demektir. Çünkü her insan, bulunduğu yere çakılır hayatının bazı evrelerinde. Gaflettedir. Basireti bağlanmışçasına kalır orada; kısırlaşır, körelir pek çok anlamda. Elbette kalınan 'yer' olarak beyindeki yer'i kastediyorum. Söylenenlerin coğrafyayla pek fazla ilgisi yok. Zira insanın tutulduğu, tutsak düştüğü en derin zindandır bilinçaltı. Gizli korku yatağıdır, benliği kemirip tüketen kızgın çark.

    Bazı istisna sayılacak kentsoylu şanslılar dışında, sanat üretme yoluna çıkmış her imza mustariptir 'taşra' gerçekliğinden. Taşralılık vehminden, o ağulu etiketten. Hele okumak, izlemek işini savsaklamış, küçümsemişse yazı heveslisi, artık iflah olmaz bir kasabalıdır, edebiyat otoriteleri nezdinde. Ülkemizdeki gibi bütün dünyada 'ebedi amatör' diye anılan benzer isimlerden geçilmez ortalık. Okumama, görmeme inatçısı olan kişiler, tam bir harcanmışlık, kabullenmemişlik girdabında boğulduğunun farkına bile varamazlar. Daha da vahim olanı, içlerinden hangisi ufkunu, var sandığı yeteneğini (belki de tembelliğinin bahanesini), üretimsizliğe (pasifizme) kurban etmişse, müzmin 'san' hastasıdır sadece; "şair", "hikâyeci" diye bilinsin yeter. Başka türlü mutlu olmaz, olamaz. Özbeöz taşralıdır, bedeniyle, ruhuyla. Yani merkezden uzakta, kenarda, etkisiz ve ekinsiz (kültürsüz) yaşamaya mahkûm etmiştir kendini. Öyle ki taşra, hem bastığı topraktır hem de beyninde kurduğu imparatorluk... Zavallıca kurduğu, kendini beğenmişlik, yaşantısını aşırı imanla, önyargı ve tutkuyla özümsemişlik belirtisi, diye kayda geçirilebilecek 'benbenci imparatorluğu'... Bilinçaltında yarattığı yel değirmenleri başat hasımdır: Uzaktaki (hep uzaktaki) başkent-merkez mabedi. Çünkü orası ulaşılmazdır, belli bir süreden sonra hele; Kafdağı'dır. Kapılarını hiç açmamacasına kapatmıştır, geleceğin büyük şair veya yazarına. Öyle düşünmekten hiçbir güç alıkoyamaz söz konusu bireyi. Ötekiler, oradakiler, kesinlikle tepeden bakmaktadırlar ona; Taşralı'ya. Oysa merkezin piyasaya sunduğu ürünleri bir tek kendisi tiryakice tüketmektedir. Satın alarak, (güya) okuyarak katkıda bulunmakta, dahası, 'merkezi' besleyen 'halk'tır aklı sıra.

Peki taşra denen, enlemi-boylamı belirli yer var mıdır?

Varsa nerededir?

    Başka üretim alanlarında olabileceği gibi, yazı, şiir - öykü - roman üretimi işinde de "insanın atölyesi yalnızlığıdır" dense, abartılı laf sınıfına girmez herhalde. Gerçekte taşra veya taşralılık süreci yalnızlaşamamakla baş gösterir. Yaşanır. Sözlü iletişimden, konuşmaktan (hem de boşu boşuna konuşmaktan) kurtulamama hastalığına yakalanmıştır çünkü sanatçı. Günübirlik koşuşturma, geçim telaşına kapılmışlık, kasabalı, 'kenar'lı sanatçı düzeyinden öteye geçişini engellemiştir habire. Üstelik beynindeki taşra, yüreğindeki üretme hevesini için için kemirmekte, öldürmektedir. Yazamama, iyi yazamama hali kaleminin intiharına bahaneler aratır durur. Yaratıcılık, yaşı ilerledikçe uzak bir ukdeye bürünürken, özel trajedisi de nükteye evirilmektedir. Ömür matlaşmıştır gitgide. Edebiyat dünyası büyük bir 'potansiyel' yazı adamını kazanamadan yitirmiştir. Zihnindeki tek 'müsebbip'-suçlu metropoldür, yani merkez. Taşraysa salt mezardır. Yitik yetenekler mezarlığıdır handiyse. Elden ne gelir?

    Bu konu bitmez. Şiddetini artırarak hasar verir, verecektir kişinin hayatına, şairlik/yazarlık eylemine. Çünkü 'hasta' gözünde büyütür konuyu. Büyüttükçe büyütür. Ta ki çözümün, kurtuluşun üründe, iyi-has üründe olduğunu benimseyene dek... Er geç oradadır çünkü sanat: özgün yapıtta. Metin, melodi, resim, heykel; ne olursa olsun.

    Oysa şairler, yazarlar her koşulda sürdürür, sürdürecektir bireysel üretim faaliyetlerini; zira herkese yer vardır edebiyat gezegeninde. Herkes kendi yazı kulvarında yol alacaktır, yazgı kulvarında değil sadece. Ne ki, herkesin ulaştığı-eriştiği estetik düzey, okur niceliği ve niteliği (belki popülizmi) farklı konumlarda bulunacaktır. Merkez dışındakiler de yaşayacaktır yaratılan edebiyattaki hazzı - edebiyatın yarattığı hazzı. Kendince katmanlarda, düzeylerde... Hem, "merkez neresi?" sorusu da "taşra neresi?" sorusu kadar can alıcı olacaktır gitgide. Ürün verenlerin pek çoğunun adı sanı şairlik/yazarlık loncalarının fihristinde görülemeyecekse de... Daha başyapıtlarını yayımlanmadan unutulanların 'trajedisi' içinde, figüran rollerini tamamlayacaktır her biri. Ama olsun! Sonsuzluğu bulmuş, yaşamış ölümlü yok ki, var mı?

    Yazmak; şiirde, öyküde, denemede, bireysel doyumun, gerilimi duyumsayıp boşalmanın, bir bakıma yaşıyor olmanın belirtisidir. Yaratma-tüketme dengesinin modern tartımı sayılmalı belki. Neden olmasın? Hem kim kime; "yazmayı boş versene, nasılsa eserin dikkat çek(e)mez, meşhur olamazsın, yarar sağlayamazsın, bırak öbür günü yarına bile kalamazsın" diyebilir? Üstelik her insanın edebiyata bulaşma hakkı vardır. Sonuçta, bilinir ki edebiyat ürünü ne dünyayı kurtaracak, ne de atomu yeniden parçalama iddiasını öne sürecektir.

Özet olarak bu böyle!

    Kendindeki taşradan çıkıp kaçabilen kurtulur. Kurtulacaktır. İnternet çağında böyle sorular/sorunlar mı olurmuş şaşkınlığı hafif atlatılır türden değil kuşkusuz. Yanıt, belki de yanıtlar çok ama çok yaralayıcı gelebilir. Evet, bu konu bitmez. Beynindeki ve gönlündeki 'kule'yi ya da ağulu sırça köşkü yıkamayanlar bari haddini bilsin mi demeli? Sanmam. Ama kasabalı sanat üreticisi, her daim 'aday şair/yazar' sanılacaksa, acı bir gerçekle barışması kaçınılmaz gibidir: içindeki uçurumla baş başa kalma hali... Ne ki erişemediği ete murdar diyen kedi durumuna da düşmemeli yazar/şair, köşeye sıkıştırılmış kedi durumuna da... Arıza duygularda ve düşüncelerde değil, yanıltıcı yetenekte ve tembellikte, kolaycılıkta olabilir pekâlâ... Bu durumda yeteneğini mi gözden geçirmeli kişi? Yoksa yaratıya ayrılan emeği ve zamanı, harcanan enerjiyi mi ölçmeli? Evet, diyorum kesinlikle. Eğer şiire, öyküye, yani yazmaya adanmışsa tabi, söz konusu kişi. Yazacağım, yazmalıyım, tüm duyu ve düşünlerimi, tüm gözlemlerimi metin olarak dünyaya sunacağım diyen herkes. Taşın hakkını verip taşradan (beynindeki taşradan) kurtulmalı. Taş insanlığın dostudur ne de olsa. Ama ayaklarının altındayken...

    Önce kendi taşına bakmalı, içine sindirmeli, yaratıcı kimliğini giyinecek insan. Bireysel gücüyle internetteki site saltanatlarının önünü kesmeyeceğine, kesemeyeceğine göre... Ekrandaki şiir-öykü dolaşımlarının akışını yönlendiremeyeceğine göre, o yola katılmakla belki merkez'i sabote ede(bile)cektir en son. Taşra merkezleşmesini sıygaya çekme cümbüşüne katılacaktır öylelikle.

    İçindeki taşrayla savaşacaksa bu olasılığı (savı demiyorum özellikle) düşünmeye değer. Tünelin içinden geçmekte olan birisi olarak (s)empatiyle yaklaşıyorum soruna. Ama yineliyorum, bu yolda söylenecekler bitecek gibi değil. Daha sürecek. Taşra-merkez ayrılması mı, birleşmesi mi üstün gelecek? Demirbaş sorudur düşünceyi yaşatan bu panayırda... Belirsiz olansa her zaman en çekici, en çarpıcı olaylar silsilesi diye anlaşılan 'paradigma'dır hayatta. Çünkü her taş doğadaki yerini bulur nasılsa. Yeter ki şiir-öykü olsun, aşk olsun.

Şiir olsun efendim.

Eylül 2001, Adana

Sitenin Notu: * Bu metin zamanında, yani 2001 yılında Adana'da yaşayan bir şair tarafından adanasanat.com'da yayınlanmak üzere kaleme alınmıştı. Metnin içeriği güncelliğini koruduğu için tekrar yayınladık.

Herkesin Merkezi Kendine ya da Herkesin Merkezi Kendinde!

    Edebiyat insanı için merkez önemlidir. Ama öncelikle “merkez”in ne olduğu ya da neresi olduğu anlaşılmalı. Kentlerde, kasabalarda, eskiden (belki şimdi hâlâ) merkez deyince karakol anlaşılmaz mı, çağrışımı öyle değil miydi? Antolojiler, sözlükler de o minvalde, “bir ülkenin başkenti; “merkez” dedikten sonra, “Belirli bir yerin ortası, Polis karakolu” örneğini vermekte. Geometride dairenin ortası, eksenlerin kesişim noktası... Ne ki noktanın da ortası var! Edebiyatçılara kalsa, örneğin bazı büyük kentlerdekiler kendini merkeze koyar. Ülke başkenti değil salt, her büyük kentli edebiyatçılar, kendi konumlarını, hatta semtlerini merkez bellemekte... Neredeyse “merkez bende, ben merkezdeyim, yani merkez benim” diyecekler! Öyleyse “taşra” neresi(?) diye soramazsınız kendilerine. Sözlükler, antolojiler “taşra” için; “Bir ülkenin başkenti veya en önemli şehirleri dışındaki yerlerin hepsi, dışarlık” diye açıkladığına göre taşraya düşen coğrafi bölgeler/ konumlar dışındaki başkent veya büyük kentlerin neresi “edebiyat merkezi”, edebiyatın/ edebiyatçının mekezi sayılacak? Örneğin Ankara'nın neresinde merkez? İstanbul'un Avrupa yakasında mı, Asya yakasında mı? Ya dünyadaki edebiyat-sanat merkezleri? Başkentlerin ortası mı? Tarihi ve büyük kentlerin ortası mı? Ortası ile kenarı arasında ya da dışında bir yer mi? Sor sor bitmez! O nedenle görüş birliği sağlamak olanaksız! Galiba merkez herkesin içinde... Tıpkı taşranın da insanın, edebiyatçının kalbinde ve beyninde olduğu gibi! Edebiyatçı, şair-öykücü-denemeci, günlükçü, romancı eserini yalnızlıkta yoğurup yonttuğuna göre merkeze veya taşraya dair sorunu da yalnızlığındadır.

Merkez Edebiyatçının Ayakları Altında!

    Merkez-Taşra tanımları ve iddiaları, ayrımları ve tartışmaları bitmez. Herkes değil belki ama bazıları kendini ve eserini merkeze koyar, diğer edebiyatçıları dışlamak, yok saymak pahasına kendi yazarlığını ve şahsını fazladan önemser. Medyadan yararlanır, reklamla, etkinlikle adını, eserini dayatır. Bencillik (ego) ve büyüklenmekle birlikte, nobranlığa, yani benmerkezci davranışlara, eylemlere vardırır işi... Dışarısı, her yer “taşra”dır, “avam”dır öylelerine göre. Kentlerde, kırlarda inziva hayatını seçip yapıtını olgunlaştıran şöhretsizler edebiyatçıdan sayılmaz. Edebiyat dergileriyle, yayın ve kitaplarıyla kendine özgü bir kent olan Bursa, öylelerine göre müzmin taşradır. Örneğin, Bursa'da yapılacak bir edebiyat etkinliğinde, geçmişten günümüze edebiyatçıları konuşmak için, konuyla ilgili öneri istediğim, entelektüel, etkili-yetkili iki şahsı unutmak mümkün değil; sözleşmişler gibi : “Bursa'da edebiyatçı var mı?” şaşkınlığını ifade ettiler. Bursa, edebiyat-sanat söz konusu olduğunda başka pek çok metropol kenti gibi İstanbul'un taşrası diye görülür. Bu haksız bakış, ne yazık ki akıllara aynı soruyu kazımış etkili-yetkili bazı kalemşorlar tarafından da sürdürülmektedir. Haliyle “merkez” dendiğinde ortası, kenarı belli olmayan İstanbul anlaşılmakta, dahası edebiyatın, sanatın başkenti sayılmaktadır. Yazarların, okurların İstanbul sevgisi, hayranlığı bir yana ama haksızlık haksızlıktır! Yayıncılık endüstrisi, yayın ticareti ile edebiyat üretimi birbirine karıştırılmaktadır. İstanbul'un her yanı şair, yazar merkezi, edebiyatın odağı sanki. Ne bereketli “merkez”dir ki popüler olanla popülist olan ve alçakgönüllü emeğiyle yapıtına yoğunlaşmış edebiyatçılar birbirine karışır. Her edebiyatçının bastığı yer “merkez”dir oysa! Kıyaslama için edebiyat tarihimizden örnekler sorulacaksa, Adana, İzmir, Ankara Bursa vb. kentlerimizden çok sayıda edebiyatçı ve edebiyat eseri, edebiyat dergisi anılabilir. Orta Anadolu'dan, Çukurova'dan, Ege'den, ülkemizin dört bir yanından şairlerimiz, öykücülerimiz, romancılarımız edebiyata ömür adamış ustalarımız kitaplarıyla var olmuş. Elbette farklı kentlerde, semtlerde ikamet ederek edebiyata zenginlik katmışlar. Konu sık sık gündeme getirilerek “Taşranın gülleri merkezin bülbülleri” etrafında tartışılsa da, ürün verilen yer “taşra” diye nitelenemez herhalde. Sorabiliriz, Isparta'nın Dinar'ında Nedret Gürcan'ın çıkardığı şairler yaprağı dergisinin tarihsel önemi yok sayılabilir mi? Yusuf Atılgan'ın eserleri taşrayı anlatırken “taşra” damgalı mı bellenmekte diye? Söylenecek pek bir şey kalmaz ama konuşmaya devam ederiz; edebiyattan değil mandıradan söz ediyormuşuz gibi... Öyle ya merkez her yerde ama taşra bitmez... Bu dünya kimin taşrası peki?

    Edebiyatı sevenleri ve tüm edebiyatçıları saygıyla, sevgiyle anarak, konum belirlemeyi “navigasyon”lara, yani yön-yer buldurucu cihazlara bırakmalı... İyi edebiyatta buluşmak dileğiyle.. Bilerek ki insanın iki taşı vardır, bir ayağının altındaki, bastığı taş bir de başucuna dikilecek olan yazılı taş.... Cisminin son mola “yer”i musalla taşını da unutmadan!

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 21/10/18