Bursa'da Edebiyat

Tanpınar Ve Bursa

Bursa'nın Kültür İnsanları

 

KIRSALIN VE VAROŞLARIN YAZARI:

NADİR GEZER

 

    Hilmi HAŞAL

 

     Zaman katipliği bu olsa gerek deyip kağıda aktarıyorum zaman yaralarını...

Yaşadıklarım eskidikçe şaşkınlığım artıyor. Günler geçtikçe, yani ömür tükendikçe, ukdeleri çoğalıyor, bir o kadar da söyleyecekleri ço­ğalıyor insanoğlunun. Sanki ömrün zorunlu biriktiricisi beynin anılar havuzuna doluyor her şey. "Beynimiz en büyük eskici mi yoksa" sorusu yüzünden kuşkuya ve telaşa kapılmamak elde değil? Tükendikçe yaşanan her olayın, her ayrıntının, her düşün, büyük ölçüde katkısı dokunuyordur belleğe. Hele ki okumakla besleniyorsa beyin... Günlerinin önemli bölümünü kağıtla, kalemle ve 'yazı(n) üzre boz­muş' ruhla eksiltiyorsa. O kişi artık iflah olmaz selüloz bağımlısıdır. Harflere, kağıt ve kaleme tutsak mürekkep kurdudur; meczuptur... Kitap, dergi, gazete ellerinin, gözlerinin en çok aradığı, bulduğu, oyalandığı, (adandığı-avunduğu-aldandığı) nesnedir. Bu durum iyi mi peki?

Soruya nasıl yanıt vereceğimi, doğrusu bilemiyorum. Ama yazıyorum işte. Zorunluluk yok ortada. Herhangi bir amaç da yok. Dünyayı, yani ülkeyi, kenti, semti, kasabayı, köyü, mahalleyi kurtarma amacıysa, elbette hiç yok. Hele hele kendini kurtarma iddiası, asla gerekçe olmaz, olamaz, yazı/ edebiyat için.

    Bu konunun, yani yazma gerekçesinin çemberi geniş. Pek çok usta, ünlü, yazar didiklemiş sorunu ama ben, sevdiğim kalemlerden birisi olan Anais Nin'in yanıtını nakledeceğim burada. Harika metni, "Yeni Kadın" da, konunun kalbinden giriyor söze: "Neden yazılır konusunu kolaylıkla cevaplayabilirim, çünkü bu soruyu kendime çok sordum. Galiba insan, içinde yaşayabileceği bir dünya yaratmak zorunda olduğu için yazar. Ben, bana sunulan hiçbir dünyada yaşamadım - ne ailemin, ne savaşın, ne de politikanın dünyasında. Kendime, kendi dünyamı yaratmalıydım - hayat beni yok etmeye başladığında nefes alabileceğim bir iklime, hüküm sürebileceğim bir yurda, kendimi yenileyebileceğim bir ortama gereksinimim vardı. İşte, sanırım her türlü sanat eserini doğuran neden de budur." (1) diyor, ki katılmamak elde değil. Herkesin yazma gerekçesi üç aşağı beş yukarı aynıdır; "içinde yaşayabileceği bir dünya yaratmak zorunda olduğu için yazar"  yazan kişi.

Ve galiba işin özü şu, yazı, yazarın baş belasıdır. Çünkü soru membaıdır eyleminin dayanağı; çıkışı-varışı... Yazıyla var olmuşlara, var olanlara minnetle sarf ediyorum bu sözleri. İyi ki yazmışlar, iyi ki yazıyorlar... Onlardan birisi, Bursa için, İnegöl için, Türkiye için yazmış ve yazmayı sürdüren bir öğretmen-yazar; Nadir Gezer. İşbu deneme­inceleme metni çerçevesinde yapıtlarına; öykülerine, romanlarına, denemelerine ve diğer yazılarına değineceğim. Ve naçizane, bazı notları, edindiğim izlenimleri bu satırların okuruyla paylaşmış sayılacağım.Günümüzün postmodern koşullarının dayattığı hezeyanlara karşın, okur olmayı başaranlarla...

Tam da, yazı belasını benimsemek akıl işi değil, olamaz, diye düşünürken...

Yine de yazıyor olmanın 'handikap' gerginliğine kaptırıyorum: kendimi; yanıt sayısızlığını bile bile. Çünkü, herkes kendi zamanım tüketiyor. Baştan itibaren kendini ve zamanını... Bunda hiç kuşku yok. Zaman-insan çatışması ya da barışması, uyuşması ya da uyuşmazlığı, yaşamın temel sorunsalı gibi duruyor. Önemsiz görünebilir ama önemli: Yaşıyor olmanın içsel ve dışsal çakışmaları, çatışmaları da var, kişioğlunun yüreğini, beynini kemiren. Bu durumda; karmaşa varsıllıktır mı demeli ne? Sorduruyor işte, dedik ya, yazı belası ne de olsa... Yazmakla hiçbir şeyin değişmeyeceği olasılığına karşın, yine de yazmakla sürdürülen eylem. Nadir Gezer'in dirençle sarıldığı ve özüne anlam kattığı eylem: Umuda ışık tutmak... O, gençlerin, Bursalı okurların, Türkiyeli okurların gıptayla, minnetle tanıması gereken portrelerden birisi: insan, yazar, eğitmen, aydın... Bursa'nın Nadir hocası, edebiyat çevrelerinin Nadir abisi.

Kavramsal, kuramsal sorulara boğulmak istemem, hiç kimse istemez. Sözü kuramsal kavşaklara sürerek diyeceklerimi bulandırmak, okuru da dinleyeni de boğar. Zincirleme tümcelere halkalı kalmanın ne anlama geldiğini biliyorum, o nedenle yalınkat yanından bakmaya çalışacağım düne ve bugüne. Elbette, şiirlerdeki, öykülerdeki, deneme ve incelemelerdeki, romanlardaki düne ve bugüne. Bir ömür mizanı:şiir, öykü, deneme, roman vs. neyin karşılığı (?) diye sormadan...

   Güncel sancılara ve kurtuluş arayışlarına, istemese de takılıyor insan. Kıyısından köşesinden bazı 'çıkmaz' konulara değinip söyleminin yelkenlerini şişiriyor. Ufukları gözettiği sürece çabuk kurtulabilir umuduyla... Düşünme eylemi, konulardan, olaylardan ve kavramlardan teğet geçmeye 'mahkum' değil oysa. Söz başıboş da dolaşabilir söylenenin algı/vergi deryasında. Zaman geçiyor nasılsa, insan geçiyor. Herkes kendini sınamıyor mu o arada? Sınıyor. Edebiyat da; şiir, öykü, deneme, roman vs. üretimleriyle sınıyor zamandaki direncini.

Demek istediğim şu : Kuramsallığı yadsıyış, kavramlara toslama olasılığından kaçış değil... Bu tümcelerin nedeni, yazıya, düşünme/söyleme kazalarına açık bir yolculuktur. Karşıt yargı ya da varsayımlar önünde teslimiyetse, naçiz bireyin beyninde ölü noktalar yaratır ancak. Yazanlara karşı saygı, sevgi ve sempati beslememin temel nedeni de bu zaten: yazıyla yolculuk edenlere yakın durmak. Bir yanımla yoldaşlık edip yola katılmak... Bu minvalde, girizgah boyutlarını aşarak anlatmayı sürdürebileceğim düşüncesiyle, söz aldım, Nadir Gezer'in yapıtları üzerinden. Döne dolaşa okudum zamana kazıdığı harf işaretlerini. Aşk ve düş izlerini. Çünkü yapılan iş ancak dev bir aşkla kotarılabilir cinstendir. Üstelik yazı emekçiliği öyle kolay kolay öze alınacak şey değil. Hele yerel anlatıcı, yereli anlatan yerli anlatıcı olmak, belki de en çilelisi...

Okudukça, kendi zamanımı tüketirken, kendimi tüketirken, boş, gereksiz işlere ömür ve emek harcıyor olmanın pişmanlığını duymadım hiç. Duymuyorum. Yazmak kişinin özüyle hesaplaşması değil miydi? Nadir hocanın duruşundan, evrene bakışından öğrendiklerimi yabana atamam: Yakınma, yerinme uzak dursundu benden... Zira, hayat, zaten sonsuz kaos kemirgenlerince tüketiliyor. Gerilimler, çalkantılar fazlasıyla zaman kaplayıp, kopartıp yutuyor : Takıntılar, abartılar, kuşkular... O bağlamda, Nadir Gezer'in anlatımı yalın, yani dolambaçsız ve duru. Sözcük sihirbazlığına başvurduğu görülmez. Yer yer şiirsel akışa dönüşür söylemi... Tümceleri, sözcükleri dalgalandırmaz ama, parçalamaz da; dingin bir su yüzeyidir Nadir Gezer'in biçemi. En belirgin özellikse, tüm metinlerinde, için için varlığını sürdüren sevecen öğretmen edası...

    Gezer'in öykü, roman ve denemelerinde yerellik ön plandadır. İnsan sorunu; cehalete ve yoksulluğa karşı savaş bilinçli seçenektir; insancıl ve gerçekçidir yapıtlarındaki söylem ve/ya atmosfer. Tüm insani sorunlar, üretim ve paylaşım çarpıklıkları, eğitimle kazanılacak yüksek bilgi ve duyarlıkla, canlıya, doğaya ve zamana karşı sorumluluk elde edilecektir. Israrla yonttuğu taş, gelecek biçimlenmesinin, güzelliğin uğruna yazıt bırakma amacıyla yonttuğu anlam taşıdır. Zamanda, bir ömür alan arayışın ürünü...

Yapıtlar yaşamdan, yaşam yapıtlardan nem kapar, okumanın/yazmanın bütün aşamalarında. Nadir Gezer'in anlatıcılığı, yazarlığı çocukluğundan, kırlardan geliyor. Başlangıç orası.. Köy saflığını, insan duruluğunun unutulmadığı coğrafya, büyük maceranın kök aldığı adres... Rüzgarın salladığı ve en içli doğa şarkısını söylettiği bahçe kapısı neyi anlatırsa onu nakletmiş kalemi. Gözümün önünde sıkça beliren görüntülerden biri o... Köy evi, bahçe kapısı, tahta ve teneke gıcırtısının ritmiyle akan zamanın resmi. Oralarda hep bir şeylerin sallandığı duygusu veren atmosfer, kırı, köyü çağrıştırmakla, natürel olanı, bozulmamışlığı vurgular. İnsana, doğa kahramanı bireye hiç de yabancı gelmeyen ibret veya öğretidir sanki, "boşlukta" sallanma duygusu. Gerçekliği kavratmanın bir gerekçesi de o; Nadir Gezerin kurgu kişisi bilmeye, öğrenmeye aç bireydir. Kesintisiz öğrenen, öğreten çağdaş kişilik...

Her anlatıcı gibi Nadir Gezer de kahramanlarının konumundan yaşamı gözlemler, sorular üreterek değişimi tetikleme içgüdüsüyle çalışır. Gelişme adına didinir, yanıp tutuşur. Anlatıcı olduğu kadar dinleyicidir, Hanife Nine' den Öyküler (2) nakletmekle... Durağan değil, devingendir, Yürüyen Gece (3) gerçeğini kavrar. Nadir Gezer, öykülerinde, köy insanının zamanla kırdan kopuşunu yansıtırken, kasabayla, kentle, toprak kokusundan beton kokusuna, tenhalıktan kalabalığa geçişini, uğradığı değişikliği anlatmaktadır. Onun öykülerinde, saf köy kişisinin hüznüne, göçle birlikte hüznün doz ve biçim değiştirmesine tanıklık edecektir okur. Öykü kahramanı aracılığıyla, yaşamın içerdiği yoksunlukları, aşkı, yalnızlığı, kente yerleşmeyle kabaran yürek sancılarını tanıyacaktır. Zira, çağın, haksızlık, yoksulluk vebasıyla sarıldığı, sarsıldığı evreyi, Puslu Hüzün (4) dalgasını işaret eder öykücünün kalemi.

İlk romanı, Boşluktaki Adam (5) ile zamanı, bir dönemi sorgular Nadir Gezer. Bursa ve çevresi, Uludağ, kenar semtler, karanlık günlerin, silah seslerinin, yaralanmaların, ölümlerin yanı sıra anlatılmaktadır. Eğitim sorunları, yoksulluk, toplumsal karamsarlık, sokakların korkusu başat söylem öğesidir yine. İkinci romanı, Aydınlığa Yürüyenler (6) aracılığıyla ise safında yer aldığı eğitim devriminin karşı devrime dönüşmesine tanıklık eder, kahrolur. Köy Enstitüsü mucizesinin kök salması, filizlenmesi ve tam da gürbüzleşirken budanıp köreltilmesini anlattığı yapıt, tematik içeriği itibarıyla nadir örneklerdendir.

Kitaplarının ağırlıklı izleği, öğrenci, öğretmen çemberinde yer alan hümanist hareketlerdir. Nadir Gezer, tüm yapıtlarında, yol eksenini eğitimle çizer. Edebiyat sorunları ağırlıklı gibi görünen Yerodamdan Notlar (7) bile, eğitime değinen tümceler içermektedir. Lirik anlatımın egemen olduğu, Kırılgan Umutlar(8) kitabındaki öyküler, aşk eksenli kurgusuna rağmen eğitim bağlamı dikkatten kaçmaz. Vazgeçilmez izlektir, öğrenen insanı öğreten insan... Portresi okura hiç de yabancı gelmeyen arayış emekçisidir, Gezer'in yarattığı karakter. Somut örnekse; Mustafa Kemal Ulusal Eğitim Köy Enstitüleri (9) adlı kitabı. Eğitimle, kültürle, sanatla hayatın bağlarını sıklaştırmayı amaç edinir. Günümüzün kültürel panoramasını, yani edebiyat sanat  ilintili kültürel panoramayı kayda geçirdiği, Yitikler Arasında Zaman (10) kitabıyla 24 yazar-şair-aydını anlatmaktadır Nadir Gezer. Şairler üzerine yazdığı deneme inceleme metinleri, içtenlikli gözlemlemenin, içtenlikli yansıtmanın ürünüdür. Bir değerbilirlik yapıtı... Bir diğer kitap; Şenlet Öğretmenin Destanı (11) öykü şemsiyesi altında eğitmene, bilime, çağdaşlığa, zedelenen insancıllığa övgü metinlerinden çatılmıştır. Bir başa, emeğe alkış kitabı, Yalnız Adamın Düşleri (12) ise, üreten, yaratan insanın mucizesini anlattığı destandır. Her yazarın açık ya da gizli şair yanı vardır. Şiir sanat türlerinin anası olduğuna göre, söylemekte beis yok: Karbeyazı Geceler Üstüne, (13) Nadir Gezer'in, "Dörtlükler Arasında Yolculuk" ve "Düşler Arasında Gelgitler" den oluşan şiirlerini içeriyor. Öte yandan, duygusal anlatımın etkin olduğu metinler toplamı; Uludağ Eteklerinden Sis Dağına, (14) anı, gezi ve günlük kitabı, yine eğitim yönelimli. Adı geçen derleme için, Uludağ ile Sis dağı­nı buluşturan mektup özelliğini taşımaktadır da denebilir. Yolculuk izlenimleri, buluşmalar, paylaşmalar, vedalaşmalar, insan ömründe önemli yer tuttuğuna göre... Yaşanmışlardan pasajlar okunabilir Nadir Gezer' in on üçüncü kitabından.

    Günlük yaşama katılan, katkı sağlayan nesnelerin başında gelir kitap. Hele ki okurluğun sadece bir adım ötesi olan yazarlığa bulaşmışsa kişi... Yaşadığı yerle, kentle, kasabayla, semtle, duygusal-düşünsel bağlarını dile getirme dürtüsünün albenisine, (cazibesine, baskısına mı demeli?) dayanamaz, alır eline kalemi, kağıdı, (karşısına ekranı,klavyeyi, fareyi...) yürür ha yürür. Sonuçta, yine kitap olur çıkar ortaya ürün/nesne. Akan zamana anlam yükleyen hazzın, hüznün meyvesidir artık yapıt -eser- ya da öyle sayılır. Yazanın nezdinde, değer biçilmez bir nesnedir kitap. Sadece yazarı 'meta' olarak görmez onu. Çünkü zamana, doğaya karşı minnet aracıdır kitap. Amacıysa kendisidir, özündeki harf çekirdeğidir. Güneşin özü kendine neyse o, atomun çekirdeği gövdesine neyse o... Eğitimci yazar Nadir Gezerin tüm, kitapları üzerine yazıya kalkışma niyetimi yürürlüğe sokarken düşündüm bunları.

    Ve düşünmeyi sürdürüyorum:

    Bir yerle; kent, kasaba, köy veya semt ile özdeşleşen adlar vardır.Kişi, hayvan, ağaç, yemek vb. folklorik öğeler / özneler, sınırlarıyla tarif edilebilir, bulunduğu yeri yaşatır zaman içinde. Yaşam biçimleri dünyayı, dünya yaşam biçimlerini anlamlandırır. Anlamlandırmanın sonucu kültürleşmedir, yani birikimin öteki adı... Yerlerin insan yaşamına etkileri, insanların yerlere etkileriyle eşit midir? diye sormam kendi payıma: Karşılıklıdır. Gel-git sirkülasyonudur etki. Nadir Gezer in anlatmak için ömrünü adadığı eğitim, kırlar, okullar, Bursa, Eymir  tem olarak ak kağıt üzerindedir artık.

Yerler varlığını sonsuza kadar sürdürür, canlılarsa sınırlı süre kalırlar yerlerde, dünyada, yaşamda. Yeryüzü adresindeki insan ilişkilerini yansıtan sanat ürünleri, kuşkusuz zamanla hesabını gören en etkili uygarlık aracıdır. İnsanoğlunun bulunduğu, algıladığı, yerle bağı bitmez tükenmez aşkla yol kat eder özel evreninde. Bireyin ve toplumun etkinlikleri çerçevesinde okunabilir zaman. Yani tarih... Yani varoluşun çalkantılı sefer kütüğü... Tarih, belki de doğanın insanlarla paylaştığı anılar destesidir. Kimbilir? Bursa ile Bursa' da yaşamışları Bursa'yı yazmışlar, Bursa'yı çizmişler, Bursa'yı görüntülemişler arasındaki ruhsal/ fiziksel bağ da öyle okunacaktır belki de.

Yaşam bilinmezlerle çekicidir. İnsanoğlu çocukluktan yetişkinliğe giden yolda öğrendikleriyle olgunlaşır. Öğrenileceklerle anlam'ın deryasına hazırlanır, öylelikle umudu kuşanır, güzelliğe, iyiliğe teşne bilgiyi bürünür. Deneyimle zenginleşir. Sözden yazıya evrilen anlatma yeteneğini üretimde sınar. Yaşantısını köyden kasabaya, kasabadan kente, kara tahtadan sanal ekrana, kentten metropole doğru geliştirir: Ne yaman süreçtir o, ama katlanmaya değer, zira zamanın ve gelişmenin/ değişmenin önüne geçilemeyeceği aşikardır. Görünen gerçeki yadsınamaz... Öğrenme ve öğretme eylemenin anlatı temelini oluşturduğu, Bursa'nın ağırlıkla yer tuttuğu ürünlerin sahibi tarihe mim koymuş sayılmaz mı? Sayılır. Tüm bu öğeleri içeren anlatının kalemi, eğitimci-yazar Nadir Gezer'in, yayım sırasına göre yapıtlarının kısa dökümü yapılsa, en azından şöyle bir özet çıkacaktır ortaya:

Hanife Nineden Öyküler, Nadir Gezer'in ilk kitap göz ağrısı. İlk göz ağrısı kitabı... Ödüllendirilmiş. Usta bir anlatıcının, üretken bir yazar için geç yapıt olarak nitelendirilebilir. Ama anlattığı dönem itibarıyla 'geç' ya da 'eski' değil. Özetle, yaşamını, beynini ve ruhunu iyiliğe, güzelliğe adamış bir eğitmen yazardır o. Kırların, köyün sancısıyla, örtüşmektedir kurguladığı, anlattığı gerçek. Sürdüğü izlek, insancıllığa odaklı; kahraman/kişi, doğaya yakın, saflığını korumuş, bozulmamış bir kişiliktir. Eymir köyünden başlayan yolda İnegöl var, Bursa var... "Yaz gecesinin gökyüzü salkım saçak sarkmıştı köyün üzerine. Eymir köyü derin bir sessizliğe gömülmüştü. Horozlar suskundu. Ku­zular ve oğlaklar derin uykularında yeğnil bir gevişe durmuşlardı. Ağıllardaki sessizliği bu geviş sesleri bozuyordu." (s. 65) Tütün, tütüncülük, köy koşullarındaki yoksulluk ve umut yan yanadır hep. Denebilir ki Nadir Gezer'in anlatıcılık serüveni, Hanife Nineden ÖyküIer'i yeryüzüyle buluşturmakla tescil olmuş... Zira, okuru ve ödülü olan bir kitaptır, Hanife Nineden Öyküler; Nevzat Üstün Öykü Ödülü'ne değer görülmüştür.

    Yürüyen Gece, İnegöl kırlarını, Eymir köyünü ve sıcakkanlı ama çile çeken insanını anlattığı on bir öykünün kitabı. İkinci kitap. Köy çevresinin, doğal görünümlerin insan ruhuyla örtüştüğü anlatım, temel özellik, Nadir Gezer'in izlek potasında. Yoksunluğun, iş ve aş kaygısının insani boyutunu ele almış. Yürüyen zamanı, yürüyen geceyi köy koşullarında keşfetmenin tadını ve hüznünü bir arada okuyacaktır kitabı eline alanlar. Modern araç-gereç ve yöntemlerden yoksun tarım işçiliğinin çilesini anlatırken, kır romantizmini, köy yaşantısında filizlenen aşkları, onca yoksulluğa rağmen, yüce anlam taşıyan aşkları anlatıyor Yürüyen Gece. "Aralarına bir sessizlik girdi. Dupduru bir ses­sizlik! Sessizce eğildiler, son diziyi aldılar ve duvarın durgun yüzüne astılar."       (s. 84) Bu ve benzeri satırlarda, tütün toplayıp dizen ellerin büyük ve sıcak paylaşmaları ürettiğini görür öykü okuru.

Puslu Hüzün, kırda, köyde verilen varolma savaşını, kentin varoşlarına taşınmış insan portrelerini okuyabilme olanağı sağlayan üçüncü öykü kitabı. Bursa kokusunu, Uludağ sisini, ova rüzgarını duyumsamak, sözcüklerin okura armağanıdır sanki. Yerel motifler, insan yüzlerinin tanıdıklığı, algılanmayı kolaylaştıran öğelerin başındadır. Mevsimlerin çevreye kattığı şöleni, insanlara öğrettiği yaşantıyı benimsememek olmaz: "Güz sabahları gökyüzü kirli mavidir Bursa' da! Gün ilerledikçe kirli mavi yerini yoğun bir sis katmanına bırakır! Kent sessizleşir." (s. 72) benzeri betimlemeler, günün olayın/konunun içine hazırlamaktadır adeta okuru. Puslu Hüzün öykülerinde, insan hallerini, ayrılıkları, özlemleri, ülke gerçekleriyle iç içe dile getiriyor Nadir Gezer.

 İnsanı topraktan, coğrafyadan, koşullardan, toplumdan ayrı düşünmek olanaksızdır. Öykücünün dilini, konusunu, tavrını belirleyen de söz konusu öğeler değil mi? Örneğin, "Gülebe" öyküsünde yerel ağızIa söyletilmiş diyaloglar geçiyor. Gurbet, uzaktaki Almanya, kent, gecekondu gerçekliği iç içe... Köyden kente gelmiş insanların, tarım, dışı üretim koşullarıyla tanışması var Puslu Hüzün' de. Fabrikayla tekstille, dokumayla, tezgahla, makineyle tanışmasının yanı sıra, kenar semtin, gecekondunun gerçekleriyle yüzleşmesi anlatılmış.

Boşluktaki Adam ile, bir dönemin gergin atmosferini anlatıyor romancı Nadir Gezer. İnsan hayatının hiçten sayıldığı, sokakların pusu mekanlarına dönüştüğü ortamda, varolma gayreti gösteren bir öğretmenin dramı ekseninde yürüyen kurgu, okuru çatışmaların ortasına sürüklüyor. İşte minik bir bölüm: "Üç kişilik bir kanepeye uzattılar beni. Ben kimim? İkide bir' Akif Ağabey nasılsın?' diye soruyorlar bana. Ne garip bir soru bu! Nasıl olacam? Yaralıydım, yeni bir yara aldım hepsi bu! Ben kimim? Neden sürekli bir yanım kanıyor benim', Neden yalnızım? Neden bir boşluktayım ben? Yoksa kendim mi boşluğum? O boşluk çekiyor beni, çekiyor! Yutacakmış gibi çekiyor."           (s.116) diyen kahramanı aracılığıyla, kaos ve terör dönemi hakkında okura bilgi veriyor Nadir Gezer. Bunu bile isteye yapıyor, zira romancı, Roman Sanatı (15) ilkeleri, kriterleri, ölçütleri çerçevesinde söyler saptamalarını ve yargılarını. Burada; "Bir romanın tek var olma nedeni, ancak bir romanın keşfedeceği şeyi keşfetmektir. Hayatın o zamana kadar bilinmeyen küçük bir kesitini keşfetmeyen roman ahlaka aykırıdır. Bilgi romanın tek ahlakıdır." (s. 18) diyen Milan Kundera'yı anmak da şart oluyor. Çünkü, bir dönem kesiti, faşizmin dehşeti ve Bursa kentinin hüznü anlatılmakla yargısı doğrulanıyor sanki...

Boşluğun, içsel uçurumun romanı bir dönemin baskıcı atmosferinden alıyor konu köklerini. Sömürülen insanlık değerlerinin bilincine varmakla başlayan uyanışı yaygınlaştıramayan yeni kentli birey için yenilginin ta kendisidir "boşluk". Nadir Gezer, söz konusu boşluğun boyutlarını aşan insancıllığa övgü düzüyor romanında: İnsan güçlüdür. Bilinçlendikçe direnme yöntemlerini, umuda sarılma yollarını bulur. Bulacaktır.

Aydınlığa Yürüyenler için, her yönüyle Köy Enstitülerinin romanıdır denebilir. Edebiyatımızda, tematik yapısı, insancıl, eğitici örgüsüyle,köy atmosferini anlatan, kentliliğe geçiş şaşkınlığı ve telaşı içinde, ön­görülmemiş sıkıntıyı çizen ilk yapıt. (Şimdilik benim bildiğim...) Tonguç'u anlatan, Hasan Ali Yücel'i anlatan otobiyografik, tarih kitapları ayrı bir yere konacak olursa, önemli bir belgesel romandır. O nedenle, Aydınlığa Yürüyenler, Köy Enstitülerinin tarihteki yerini ve önemini unutmamak için okunması gereken bir kitap.

Enstitülerin açılışındaki coşkuyu, öğretme, bilinçlendirme arzusunu, yozluğun, yobazlığın karanlığı, kin ve intikam darbesi durdurmuştur. Büyük moral çöküntüsünü dile getiren satırlar: "Harflerin çığlığını duydum uzaktan. Harfler ayaklanmış uçuşmaya başlamıştı gözlerimin önünden!.. İlk günkü sevincimin yerini yitişin acısı almış. O anda korkunç bir yalnızlığın içinde buldum kendimi!.. MandoIinler susmuştu!.. Halk türküleri küsmüştü! Ulusal oyunlar da!.. Her şey dağılmıştı, her şey!.. Güzel olan ne varsa her şey!.." (s. 343) enstitülü bir öğrencinin, bir öğretmenin feryadıdır. Enstitülerin kapanışı, bu ülkenin eğitim felaketini başlatan milattır. Yerinde eğitim-yerinde üretim anlayışının, modernliğin köye girişini baltalayan çevrelerin başarısıdır. Öylesine "kirli başarı" sayesinde, toplumu çağın gerisine düşüren çıkar ağları saltanatını kurmuştur. Ülkenin uygarlaşmasına sekte vuran politik kepazelikler silsilesi, cehaleti artırıp güçlendirirken, aydınlığa kötü gölgeler düşürmüştür ki, etkileri iki yüz yıl sonraya varacaktır. Ama her şeye karşın, yeryüzü var oldukça Aydınlığa Yürüyenler bulunacaktır. Köy Enstitülerinin destanı sayılabilecek, Aydınlığa Yürüyenler romanı, o umudu vermektedir çünkü okuruna.

Yerodamdan Notlar, Nadir Gezer'in değişik zamanlarda yazılmış, değişik dergilerde yayımlanmış denemelerinin derlemesi... Sanat, yaşam, yazmak üzerine düşünceler ekseninde yürünerek kotarılmış metinler. Öykü, roman bağlamında zamana tanıklık belgesi niteliğinde. Bursa, Bursa' da edebiyat, dergiler, söyleşiler yoğun biçimde yer bulmuş kitapta. Sorumluluk duyan bir aydının, yaşamın, yazı eyleminin anlamı üzerine kayda değer bulduğu, saptama ve yorumlar da denebilir kitabın içeriği için.

Kırılgan Umutlar, içinde 14 öykünün bulunduğu bir kitap. Yine eğitim teması etrafında örülmüş kurgu, öykü kişisi yine ağırlıkla öğretmen... Uzunca sayılacak öykülerden birinin kahramanı Nabi. Diğer öykünün kahramanıysa Naki. Ayrı ayrı mekanlarda geçen yaşam sürelerinde anlatılan ortak konu, eğitme tutkusuyla umutsuz aşkın örtüşmüşlüğü, ki okura ilginç gelecektir... Genç öğretmenin. mesleğe atılmasıyla yüzleştiği yaşamsal gerçekler dile getirilmekte. Sefaletin diz boyu çarpıklıklar ürettiği ortamda öğrenci-öğretmen mutluluğu kolay değil. Elbette aşk belası da işin tuzu biberi... Yalın bir dille anlatmış Nadir Gezer.

Mustafa Kemal Ulusal Eğitim Köy Enstitüleri, Nadir Gezerin timci kişiliğiyle edindiği birikiminin ışığında kaleme alınmış incele kitabı. Bir ulusun uyanış serüvenini dile getirmektedir. İnsana uIaşmanın, yaşam ve bilinçlenme kalitesinin tanıtılmasında öğretimin payı vurgulanırken, bir dönemin tarihi de anlatılmakta... Nadir Gezer eğitim neferliğinin yanı sıra Anadolu aydınlanmasının zamana, geleceğe etkilerini irdelemektedir. Öğretmen-yazar olarak üzerine düşenin fazlasını vermektedir halkına. Devrimci, gelişimci insan yetiştirmenin erdemini, kişiliği güçlü, bilinçli bireyin uygarlık çağına etkisini, katkısını vurgulamaktadır.

Yitikler Arasında Zaman kitabında, başta Bursalı şair-yazarlar olmak üzere yirminin üzerinde sanatçı kişinin yazı serüvenini anlatmakta," Nadir Gezer. Deneme-inceleme türünde kaleme alınmış, kapsamlı özgeçmiş de içeren metinler 160 sayfalık bir değerbilirlik belgesidir.

Şenlet Öğretmenin Destanı, adından başlayarak, öğretmeni yücelten bir yapıt. İlk görev yerine, köye varıştan, insanı tanıyış anından öteye, eğitim emekçisinin özverili yaşamını anlatıyor. Mensur anlatım, manzum anlatım biçiminde birbirini izleyen öyküler, öğretmenliğinin insan yaşamındaki etkilerinden, eğiticiliğinin yanı sıra yönlendirici özelliklerini ele alıyor. Nadir Gezer, eğitimci yanını iyice ortaya koyuyor öykülerde... Sevinçleri, üzünçleri ve umutları gerçek.

Yalnız Adamın Düşleri, kırın destanı mı, yoksa kırdan dirim ya da nektar toplayan, dünyaya dağıtan adamın öyküsü mü? Her iki kategoriye girebilir kapsamda bir anlatı yumağı, Nadir Gezer'in adı geçen kitabı. Bilinçli bir köylünün, ya da bilinçlenmişliğin hayata, insana, hayvana, doğaya yaklaşımını alkışlayan bir yapıt. Meslek gereği olsa da olmasa da, toprağa ve üzerindeki bitkisel çeşniye bağlılığı, bağ ile ve arıcılık ile ilgisini, inanılmaz emek/ gayret gerektiren yolculuğunu anlatıyor. Destan, manzum anlatı türü olduğuna göre, köylü Mehmet Usta'nın "abartılmış" ve de "kişisel" öyküsünden başka bir şey değil. Nadir Gezer'in kaleminden çıkan yapıt, bilinçle, adanmayla neler başarılabileceğine dair güzel kanıt. Arıcılığın incelikleri bilinmeden doğaya, yaşama geçirilemezmiş meğer...

    Karbeyazı Geceler Üstüne, Nadir Gezer'in yıllar içinde öykü ve romanların yanı sıra kaleme aldığı şiirlerden oluşmaktadır.

    Uludağ Eteklerinden Sis Dağına, gezilip görülen yerlerin anlatıldığı metinler toplamı. Mektup-günlük karışımı, lirik anlatımlı 14 ayrı bölümden oluşuyor.

Sonuç olarak vurgulamakta yarar var; Nadir Gezer'in öykülerinde iç dünyası kentle çatışan kahraman bilinçlenmeye kararlı öğrencidir. Öğretmendir. işçidir. İşsizliğin vahametini kavramış, şaşkın, öfkeli işsizdir. O, tek amacı insanca yaşamak olan insanoğlunun temsilcisidir adeta. Örnekse, "Kızgın Gün" öyküsündeki Cemal Usta. Trajik sona gitmeden geçirdiği moral süreci... Karısını öldürüp ardından kendi canına kıyması az rastlanır çözümlerdendir. İstisnalar kaideyi bozmaz derler ama, insan kırılganlığı daha çok yoksunluk, güçsüzlük yüzündendir. Bilinçaltı patlaması, intihar girişimiyle, uyum krizleriyle doruğa çıkar genelde. Öykü kahramanının, isyanını içine gömmekten veya intihar etmekten başka tepki yöntemleri vardır, musibetler dolayısıyla ders alabilirdi yaşadıklarından, diyeceklerin sayısı az olmaz herhalde. Ama belirmekte yarar var ki Nadir Gezer gerçekçi bir yazar. Anlatısını kurgudan çok gerçekliğe yaslamaktadır. Gizemli ayrıntılar ya da fantastik çağrışımlar peşinde değil.

   Tarihsel bilgidir; varsıllık acımasızlığıyla devleşir, yoksulluksa, acınası halini bilmekle kendine gelir, özgüvenini diri tutar. Ekonomik gücün yaşam üzerindeki vahşi etkisini kırmak bilincin, kültürleşmenin işidir. Çünkü bilinçlenen birey bilir ki, paranın acımasızlığı gücündendir. Gücün akıl dışında odaklanması, gücün kötülüğün emrine girmesi demektir. Nadir Gezer'in ısrarla üzerine durduğu, bir ömür kalem oynattığı eğitim gereksinmesi, uygarlaşmanın temel koşuludur. Bunu söyletiyor kahramanına. Umarsızlığı gösterirken, umar ışığını parlatıyor anlatı örgüsü içinde. Köy kokusunu almış, sonra da kente karışıp egzoz kokusunu yutmuş bireyi okur kendini bulur Gezer'in öykülerinde. Bulacaktır. Çünkü, günümüzde hala köy kökenlidir pek çok kişi. Çünkü, köye göre kentte daha karmaşık hal alıyor ilişkiler, yaşamlar. Daha dramatik sonuçlara gebedir kent koşul­lan. Tam da bunu vurguladığı için önem ve değer taşıyor Nadir Gezer'in kaleminden dökülmüş satırlar.

İnsanların bencilliği, haklılığa en temel gerekçedir, genelde... Ben­cilliğin, ben' cilik boyutu aşılabilirse başka, ama varoluşun zamana, mülke dayalı sürdürülebilirlik evresi, ömür denen süreç, yaratıya odaklanırsa iş değişir; varsıllaşır... İnsana yakışır "içim ve boyuttur o, haLiyle değer kazanır... Haklı bencillik, ideal (ülkü) uğruna yol kat etmeyi, öteki insanlar (türdeşleri) için, ülke için, yerküre için, yani evren için güzellik katmaya odaklanmayı gerektirir. Yaöamın anlamı, dirim adına kültür üretmek, ben' ci(l)liği aşmak, yÜksek insanlık bilincine  ulaşmaktır. Elbette derinlemecine düşününce insancıllık (hümanizm) süzgecinden geçirilip yazılacak bir konu bu. Nadir Gezer'in romanlarındaki, öykülerindeki kahramanların ortak özelliği söz konusu erdem potasında buluşmalarıdır. Onları birbirine yakın kılan eğitim ışığının albenisine yoğunlaşmaları, yaşamı ve insanı tutkuyla benimse meleri olabilir öncelikle.      

Zaman katipliği bu olmalı diyerek kağıda aktarıyorum zaman sağanaklarını...

    Düşünmenin, algılayıp çözümlemenin, yorumlamanın gerekçesi tükenip yitmenin korkusudur. Zamanı ve yaşamı kayda geçiriyorum ve teselli buluyorum: İyi ki yazarlar var da tümden yalnız ve umarsızı değiliz, dünya denen saçmalıklar gezegeninde. Söz konusu yazarlardan birisi olan Nadir Gezer'i minnetle ve sevgiyle selamlıyorum; iyi ki var, iyi ki yazmış, iyi ki yazıyor. Çünkü, gökyüzü altında söylenecek çok şey olmalı daha. Değil mi ki soluk alıp veriyoruz, bir anlamı vardır tüm bunların: Harflerin ve hecelerin, seslerin ve yankıların...

 Dipnotlar:

(1) Anais Nin, Yeni Duyarlılık, Kadına ve Erkeğe Dair, çev. Sıdıka G. Orhan, 3. Baskı, Afa Yayınları, İstanbul, Haziran 1991.

(2) Hanife Nine'den Öyküler, Öykü, 2. Baskı (İlk baskısı 1981), Başak Yayınları; Ankara, Ocak 1995 (Nevzat Üstün Öykü Ödülü Yarışması, Birincilik Ödülü).

(3) Yürüyen Gece, Öykü, Yaba Yayınları, Ankara, Ocak 1988.

(4) Puslu Hüzün, Öykü, Yaba Yayınları, Mayıs 1989.

(5) Boşluktaki Adam, Roman (Ferit Oğuz Bayır Roman Ödülü, Mansiyon) Aydın Kitabevi Yayınları, Ankara, 1990.

(6) Aydınlığa Yürüyenler, Roman, Başak Basım Yayın, Ankara, 1993.

(7) Yerodamdan Notlar, Deneme-İnceleme, Güldikeni Yayınları, Ankara, Şubat 1998.

(8) Kırılgan Umutlar, Öykü, Güldikeni Yayınları, Ankara, Nisan 1998.

(9) Mustafa Kemal Ulusal Eğitim Köy Enstitüleri, Araştırma-İnceleme, Güldikeni Yayınları, Ankara, 1999.

(10) Yitikler Arasında Zaman, Deneme-İnceleme, Güldikeni Yayınları, Ankara, Nisan 2000.

(11) Şenlet Öğretmenin Destanı, Öyküler, Güldikeni Yayınları, Ankara, Mayıs 2000.

(12) Yalnız Adamnın Düşleri, Destan, Güldikeni Yayınları, Ankara, Kasım 2000.

(13) Karbeyazı Geceler Üstüne, Şiir, Deneme-İnceleme, Güldikeni Yayınları, Ankara, Kasım 2000.

(14) Uludağ Eteklerinden Sis Dağına, Gezi ve Denemeler, Güldikeni Yayınları, Ankara, Temmuz 2000.

(15) Milan Kundera, Roman Sanatı, çev. Aysel Bora, Can Yayınları, İstanbul, 2002.

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 10/03/11