Malik Aksel ve Bursa


Bursa'da Resim

Bursa'da Geleneksel Sanatlar





Malik Aksel
1901- 1987




                         

Malik Aksel, 1901 yılında Selanik yakınlarındaki Katerin’de doğdu. Balkan Savaşı’nın ardından ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi ve Darülmuallimin’i (Erkek Öğretmen Okulu) bitirdi. Bir süre ilkokul öğretmenliği yaptıktan 1928 yılında resim ve resim pedagojisi eğitimi alması için devlet tarafından Almanya’ya göndrerildi. Dönüşte Gazi Terbiye Enstitüsü resim öğretmenliğine tayin edildi ve bu okulun Resim-İş Bölümü’nü kurdu. Resim çalışmalarının ve öğretmenliğinin yanı sıra gazete ve dergilere sanat ve folklor üzerine yazılar yazan Malik Aksel’in yıllardır yeni baskıları yapılmayan Sanat Hayatı: Resim Sergisinde Otuz Gün, Anadolu Halk Resimleri, Türklerde Dini Resimler, İstanbul’un Ortası ve Sanat ve Folklor adlı kitapları bir süre önce açıklayıcı notlarla yeniden yayımlandı.

Özellikle suluboyada Türk resminin en önemli isimlerinden olan Malik Aksel, halk resimleriyle de yakından ilgilenenen bir sanatçıydı. İlk ve son defa 1958 yılında Devler Resim ve Heykel Müzesi’nde sergilenen Taşbaskısı Halk Resimleri Koleksiyonu, bir daha bir araya getirilmesi mümkün olmayan eserlerden oluştuğu için Türk resim sanatı açısından büyük önem taşıyor.

Aşağıda 2011 yılında Kent Müzesi'nde açılan sergi sebebiyle Beşir Ayvazoğlu tarafından yazılmış bir yazıyı bulacaksınız.

 

 

                                                            Beşir Ayvazoğlu

 

            Türk resim tarihinin büyük isimlerinden biri olan Malik Aksel Selanik yakınlarındaki Katerin’de doğmuş olmakla beraber, baba tarafından İstanbulluydu; fakat Bursa’nın köklü ailelerinden birinin kızıyla, Müşerref İğnemutlu’yla evlendiği içi sık sık geldiği Bursa’yı da bir Bursalı kadar bilir ve severdi. Bursa Necatibey Kız Enstitüsü’ü bitirdikten sonra Ankara Kız Meslek Öğretmen Okulu’na kabul edilen ve bu okulun Mesleki ve Tezyini Resim Şubesi’nden 1944 yılında mezun olan Müşerref Hanım’la Ankara’da, Gazi Terbiye Enstitüsü’ndeki öğretmenliği sırasında tanımıştı.

                              Sergi afişi

 

            Malik Aksel birçok yazısında Bursa’dan çeşitli vesilelerle söz etmiş, Bursa folkloruyla da yakından ilgilenmiştir. Bursa resimlerinin sayısı ve nerede oldukları hakkında maalesef bilgimiz yok. Müşerref Hanım’ın evinin bahçesini gösteren bir yağlı boyası, Bursa’da yaşayan büyük oğlu Murat Aksel’dedir. Çocukluğundan itibaren halk resimlerine ve dini resimlere büyük ilgi duyan Malik Aksel, Bursa’dan da epey resim ve malzeme toplamış olmalıdır. Anadolu Halk Resimleri adlı kitabında kağıt üzerine yapılanların dışında gergef, yağlık, sandık, bakın sini, hamayil* mahfazası ve tütün tabakası gibi günlük hayatta kullanılan eşyalarda da halk tarzı resimlere rastlandığından söz ettikten sonra, bu işlerde çiçeklerden sonra en çok tekrarlanan motifin iki tarafında üçer şerefeli minareler bulunan camiler olduğunu, Bursa havlularında da rastlanan bu motifler arasında bazen:

            Safa geldin gözüm nuru kusura hiç nazar etme,

            Bu yaz burada iç eğlen, sakın kış gelmeden gitme

gibi beyitlere rastlandığını söyler. Malik Aksel aynı kitabında eski kız ve kadın kıyafetlerinden söz ederken, her biri sanat eseri niteliği taşıdığı halde çeşitli tesirlerle elden çıkarılan ve çoğu ne yazık ki Avrupa müzelerine taşınan bu kıyafetlerdeki işlemelerin, oyaların vb. bir çeşit resim anlayış ve zevkini yansıttığı görüşündedir. Armut şeklinde ‘maaşallah’lar, tığ işleri, mekik işleri, iğne oyaları, boncuk oyaları, makramalar, sevai’ler**, firkete oyaları, pullu oyalar, çatmalar***, uçkurluklar, hotozlar, dal oyaları, taç oyaları, saksı oyaları… Malik Aksel’e göre taşıdıkları isimler bile bu işlerin aslında resimden başka bir şey olmadığını göstermektedir. Mesela Kütahya, Bilecik, Bursa civarı oyalarından bazılarının isimleri: Isran sapı, İftar tabağı, Hanım Köşkü, elif badem, Zerenkadeh, Saray süpürgesi, Gelin tacı, Hanım kirpiği, Bülbül tükürüğü, Subay sırması, Zabit çimciği, Paşa nişanı, Gül goncası, Yedi dağın çiçeği, kuyumcu kafesi, Kakül tarağı, Leyla ile Mecnun, Sarhoş kavgası, Özerlik, Kandil, Hanım beye el etti…

            Aydınların halk resmini ilkel bularak küçümsemeleri Malik Aksel’e göre, bir zamanlar evlerin, tekkelerin ve kahvelerin duvarlarını süsleyen bu resimlerin de yok olmasına ve kaynaklarının kurumasına yol açtı. Halkın kültürü, inançları, efsane ve menkıbeleriyle doğrudan ilişkili olan bu resimlerden toplayabildiği kadar toplayarak zengin bir koleksiyon vücuda getiren sanatçı, 1958 yılında Devlet Resim ve heykel Müzesi’nde sergilediği bu koleksiyondan yola çıkarak Anadolu Halk Resimleri (1960) ve Türklerde Dini Resimler (1967) adlı kitaplarını yazmıştı. Bilindiği gibi Malik Aksel’in “Taşbaskısı Halk Resimleri Koleksiyonu” sanatçının Bursa’da yaşayan oğlu Murat Aksel tarafından Bursa kent Müzesi’ne bağışlandı ve 2011 yazında sergilendi. Kısa bir süre önce de İstanbul’a götürülerek Taksim sanat Galerisi’nde sanat kamuoyunun dikkatine sunulan ve beklenmedik bir ilgi gören bu koleksiyon artık Bursa’nın malıdır.

            Malik Aksel Türklerde Dini Resim adlı eserinde yazı-resimlerden söz ederken, yazı hünerleriyle yetinmeyen, şekiller dünyasına başka yollardan gitmek isteyen hattatların Bursa Ulucamii’nde önemli bir denemeye giriştiklerini ve duvarları bir çeşit mücerret resme dönüşen yazılarla donattıklarını anlatır. Minber şeklinde yazılmış yazıların en güzel örneğinin de Ulucami’de olduğundan söz eden Aksel, bu yazı resim hakkında şunları söyler:

            “Kalın ve siyah bir Kufi hatla yazılmıştır. Yer yer ejderi andıran veya onun hayalini aksettiren kıvrımlarla bezenmiştir. Camilerde olduğu gibi mütenazır bir şekil almıyor. Bu güzel mimari eser ‘Fetebarekallah’ diye okunur; ‘Allah mübarek etsin’ demektir.”

            “Halk Resimlerinde Minareler” başlıklı yazısında da. Minare çeşitlerini uzun uzun anlattıktan sonra sözü Bursa’daki ünlü Demirtaş minaresine getirir. Atı sütunlu kubbemsi bir çatı üzerine oturtulan ve 15. yüzyıldan beri dimdik ayakta duran bu minarenin çini mürekkebiyle bir de resmini yapan Malik Aksel, “İstanbul Mimarisinde Kuşevleri” başlıklı ünlü makalesine de Bursa’da, Beşikçiler Caddesi’yle Umurbey Mahallesi’ndeki kuşevlerinden söz ederek başlamıştır. Bu kuşevlerinin çizimlerinin de yer aldığı söz konusu makaledeki şu paragraflar Malik Aksel’in Bursa’yı köşe bucak bildiği izlenimi uyandırmaktadır:

            “İşte bunlardan biri Bursa’daki Beşikçiler Caddesi’nde tahtadan ve dilimli veya çadırımsı, üzerinde uzunca bir âlem görülen bir kuşevidir ki, bugün bu eserciğin alt kısmı tamamıyla yıpranmıştır. Kuşlardan çok güvercinler için yapılmış olan bu evcikte, pencereler Türk kırık kemerlerini belirtir. Bir bakıma da bu dilimli kuş evi bir feneri andırmaktadır.”

            “Bursa’nın doğusunda, Umurbey Mahallesi’nde Cıngıllı Sokağı’nda görülen büyük, eski bir konağın ön kısmında saçağa yakın, büyük bir evi andıran kuşevi, bu şehrin en güzel kuşevlerinden biridir. Hafif malzeme ile yapılan, daha doğrusu ince tuğla ve harç ile örülen bu küçük yapının pencerelerinden bir kısmı kapalı, bir kısmı açıktır. Açık olanlarda kuşlar bulunur, kapalı olanlar da süslüdür. Resimde görüldüğü gibi alt pencereler oyuk, üsttekiler örtülüdür. Ayrıca bu kuşevinin alt kısmı bir yarım kubbe ile armudi şekilde biter. Yine burada görüldüğü gibi evin ön sağ yanı tamamıyla bozulmuş, kuşların bile barınamayacağı hale gelmiştir. Eskiden güzel bir evden söz edildiği zaman ‘kuş kafesi gibi’ yahut ‘kuş yuvası gibi’ tabirleri kullanılırdı ki, bu da evciğe ne kadar yaraşmaktadır.”

            Malik Aksel’in Sanat ve Folklor adlı kitabında da “İnsanlar Yalnız Kalacaklar” başlıklı ilgi çekici bir yazısı vardır. Bu yazıda İstanbul’da, Tabakhane Mahallesi’nde yaşayan Lebibe adlı bir kadın ve yaşlı teyzesi çok canlı bir şekilde tasvir edilir. Bir gece yaşlı teyzenin rüyasına giren Emir Sultan kendisinden Bursa’da mevlit okutmasını ister. Bu rüyayı üç gece üst üste görünce Lebibe Hanım’la birlikte kalkıp Bursa’ya gider ve Emir Sultan’da mevlid okutur. Yaşlı teyze Emir Sultan’a türbesinin penceresinde Fatiha okurken bir ara gözlerine inanamaz; sanduka önündeki kovuk yavaş yavaş sallanmış, biraz sonra kovuğun altından hafif hafif bir yüz belirmiştir: ürkütücü değil, teşekkür ve memnunluk ifade eden bir yüzdür bu. “Lebibe, Lebibe! Bak bize tebessüm ediyor Emir hazretleri!” diyen yaşlı teyze, yeğeni bir şey görmediğini söyleyince ısrar eder: “Görmüyor musun? İşte yine bize bakıyor!”

                                         

 Sergideki halk resimlerinden bir örnek. 9 eylül 1922'de Uşak yakınlarında esir alınan Yunan başkomutanı general Trikopis Gazi Hazretlerine kılıcını teslim ederken        

 

            Eski devirlerde insanların böyle şeylere çok inandıklarını söyleyerek başka olaylar da anlatan Malik Aksel’in Türk Folklor araştırmaları Dergisi’nde yayımlanan “Bursa’da sünnet düğünleri” başlıklı yazısı da ilgi çekicidir. “Bursa’da ağustos böceklerinin öttüğü yaz aylarında pazar sabahları Çınarlı Kahve’de oturanların kulaklarına uzaktan uzağa bir darbuka sesi gelirdi” cümlesiyle başlayan yazı, sanatçını Bursa folkloruyla yakından ilgilendiğini göstermektedir. Bu yazıda anlatılığına göre çocuk seslerinin de karıştığı darbuka esleri gittikçe yaklaşırmış: çok geçmeden sünnet çocuklarını taşıyan fayton Ulucami önünde belirir, oradan Yeşil yoluyla Emir Sultana yollanırmış. Sünnet kıyafetleri bayramlıklardan farklıymış; mavi sünnet takkesi üzerine ailenin varlığına göre inciler, elmaslar, altından imal edilmiş armudi ‘maaşallah’lar konurmuş. Omuzlara da nazar değmesin diye mavi veya kırmızı fiyonklu, beş elikli nazar boncukları, başlarına da bazen ayaklarına kadar uzanan gelin tellerine benzer teller takılırmış. Hatta bazen sünnet çocuğunun gözlerine sürme, kaşları arasına elif çekilir, serçe parmağına da kına sürülürmüş. Sünnet gezmesinde söylenen bursa türküleri de varmış, bunların en çok tekrarlananı:

            Bursa’nın ufak tefek taşları

            Kalem olmuş o yârimin kaşları

türküsüymüş. Yeşil Türbe ziyaret edildikten sonra Emir Sultan’da arabadan inilir, türbe ziyaret edilir, dualar okunur, oradan geri dönülür, el öpmeler bittikten sonra baba evine gelinir, kalabalık arasından içeri geçilirmiş. Sünnetten önce babanın sünnet hediyesi vermesi veya ev, tarla, dükkân gibi yüklü bir bağışta bulunması adettenmiş. Bursa sünnet düğünlerini bu minval üzere ayrıntılı bir şekilde tasvir eden Malik Aksel şöyle devam eder:

            Bursa’da önce Mevlid okunur, arkadan da tekbirlerle sünnet olunurdu. Her yerde olduğu gibi burada da mahalleden fakir bir çocuk da sünnet edilir, olmadığı takdirde bir horoz kesilirdi. Bundan sonra eski devirlerde erkek misafirlere çengiler çıkarılırdı. İncesaz da ahenge başlardı. Yemek zamanı gelince erkeklere sofralar kurulurdu. Bu yemeklerin sonunda mutlaka buranın meşhur sükkerisi (tatlısı) yenirdi. Sükkerisiz düğün olmazdı. Erkekler evden ayrılırken çocuğun babasına, dedesine, yakınlarına, “Güveyliğini de görürüz inşallah” temennisinde bulunurlardı. Bu defa kadın davetliler gelmeye başlardı. Yakın akrabalar çocuğun yastığı altına ya bir altın kordonlu saat, ya bir beşibiryerde korlardı. Bu arada gaz boyamalarına sarılmış ibrik, tencere, kap çanak, buna benzer şeyler hediyelerin bulunduğu yere konurdu. Bursa’da daha birçok yerlerde olduğu gibi adetler günden güne değişmektedir. Bakın tencere yerine düdüklü tencere, kordonlu saat yerine kol saati, hokka takımı ve divit yerine dolmakalem, gramafon yerine pilli radyo hediye olarak geliyor. Bu hediyeler gaz boyamalarına, bürümcüklere sarılı değil, jelatin naylon takımlarına sarılıdır. Eskiden aileler, hele zengin evlerine kol kol çengi getirirlerdi. Bu yine de unutulmuş değildir ama o da şekil değiştirmiştir. Folklor hareketlerinin yayılmasından sonra çok defa genç kızlar sandık dibinde kalmış ninelerinin elbiselerini çıkarıp Bursa’nın o meşhur havalarını söyleyip yine o güzel güvendelerini, sekmelerini, yedi benli, kırık hava, firaknâme, hatta oturak oyunları oynarlar. Bu arada kadın ustalar düğünü idare ederler, genç kızları da oyuna kaldırırlardı.

            Bursa düğünlerinde darbukanın önemli bir yer tuttuğunu, Tuz Pazarı’nda karpuz kavun sergileri gibi darbuka sergileri açıldığını, sünnet çocuklarının elerinden bırakmadıkları oyuncaklardan birinin darbuka olduğunu, bunların teste kısımlarının genellikle kırmızıya boyandığını, üzerine beyaz ve sarı çiçekler yapılıp güller kondurulduğunu anlatan Malik Aksel, başka bir yazısında da Oyun Dede adında bir yatırın mezarı etrafında genç kızların üç defa çalgı çalıp göbek attıklarından ve bu tuhaf inanışın hala devam ettiğinden söz eder. Kendisine has dikkatlere sahip bir ressam ve yazar olan Malik Aksel keşke Bursa hakkında daha fazla yazmış ve daha çok resim yapmış olsaydı.

            Müşerref Hanım 15 temmuz 1990 tarihinde Bursa’da vefat etmiş ve Emir Sultan mezarlığında toprağa verilmiştir.

-------------------------------------------------------------------------------

*Hamail: Sağ omuzdan sol kalçaya kadar inen ve ucuna kılıç takılan kayış anlamına gelir. Fakat halk arasında hamayil veya hamaylı şeklinde ve muska anlamında kullanılmaktadır.

**Sevai: Şalvar gibi erkek ve kadın elbiseleri yapımında kullanılan bir ipek kumaş cinsi.

***Çatma: Burada başörtü anlamındadır.