NAZIM'IN KALESİ BURSA

 

 

 

                              Şaban Akbaba'nın www.gastebursa.com'da 21.11.2010'da yayımlanan yazısıdır.

Benim anladığım dil
Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan
Bethoven’in sonatları.
Nâzım,1924

Çok öfkeliyim, içimde bir ukde var; Nâzım’ın Kalesini müze olarak görmek isterdim sanayi, ticaret ve turizm kenti Bursa’da. Onurlanmış olurdu. Yok, olmadı; yerinde “adalet mülkün temelidir” var. “Mülk”ün… sanki Nâzım’ı çatlatmak için böyle yaptılar.
Oysa Nâzım kendini bilen Türkiye ve Bursa insanı için bir gurur kaynağı, onur nedenidir. İnsanlık için bile…
Bunun böyle olduğunu kabul etmiyor musunuz; o sizin aymazlığınız olur. Karabilmezliğiniz, değerbilmezliğiniz, kıskançlığınız, dar görüşlülüğünüz, ağalığınız olur canım!
Çünkü bakın ben Avrupa Ülkelerini gezerken ne yaptım ve nasıl bir sonuç aldım.
“Türkiye’yi biliyor musunuz? diye sordum on üç ülkenin insanına. Bunların içinde, Avrupa’daki yedi ülkeden başka Endonezya, Arjantin, Peru, Rusya, Küba gibi ülkeler de vardı. Dokuz ülkenin yanıtının ilk sırasında “Nâzım” adı vardı, sonra Atatürk geliyordu; diğer dört ülkenin ilk sırasında Atatürk vardı, ardından Nâzım geliyordu. Nâzım ve Atatürk’tan başka duyduğum isimler de şunlardı: Yunus Emre, Mevlana ve Ecevit.
Bursa halkına sorsak örneğin Nâzım’la Bursa ilişkisini, ne gibi yanıtlar alırız acaba? Öyle inanıyorum ki, Bursalıların yüzde doksanı bu bağlantıyı kuramaz.
Dünyanın, Türkiye’yi birinci sırada adıyla tanıdığı, yaklaşık on bir yılını hapishanelerine verdiği, dünya dillerine çevrilen şiirlerinde adını andığı kaplıcalarında banyo yaptığı, bütün bu nedenlerle de onur ve gurur kaynağı olması, adı onurla ve gururla söylenmesi gereken Nâzım’ı Bursa halkı tanımıyor çünkü.
On yıl kaldığı hapishanesini de yıktıktan sonra Nâzım’ın o evrensel adı ne yapsın böylesi bir gaddarlık, dalalet ve hatta hıyanet karşısında; Bursa halkı ne yapsın…
Sorun aslında Bursa halkının olduğu kadar Bursa kentsoylusunun, medyasının ve aydınının da sorunudur.
Sahip çıkılmayanın yazgısıdır; önce kalıtları göz önünden kaldırılır, sonra da kendisi. Önemli kişiliklerin önemli kişiliklerce göz ardı edilmesinin ardında bundan başka ne yatabilir ki.
Nâzım “Gece Gelen Telgraf” adlı kitabının yayınlanmasından bir süre sonra “komünizm propagandası yapmak”la suçlanarak İstanbul’da tutuklanır ve 1 Haziran 1933’te Bursa cezaevine gönderilir. Bu suçlama nedeniyle Bursa cezaevinde bir buçuk yıl yattıktan sonra Cumhuriyetin Onuncu Yılı nedeniyle getirilen aftan yararlanarak dışarı çıkar. Daha sonra bir kez daha yolu Bursa cezaevine düşer ve bu kez yıllarca kalır burada. Aralık 1940’da Çankırı cezaevinden getirilen Nâzım 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlaması ve giderek sağlığının bozulması üzerine önce İstanbul Sultanahmet cezaevine, sonra da Cerrahpaşa hastanesi’ne kaldırılır. Yani Böylece bir 9 yıl 3 ay daha Bursa cezaevinde kalır.
O günkü ulusal ve ulusararası bazı tezlerde de ısrarla belirtildiği gibi, büyük bir olasılıkla bir adli hata, ya da açıkça kasıt sonucu toplam 11 yıl… ve siz bu süre içinde habire yazılar, kitaplar yazıp yayımlıyor, ama Nâzım’dan söz etmiyorsunuz. Dünya ediyor, siz etmiyorsunuz.
Örneğin Ahmet Hamdi Tanpınar “Bursa’da Zaman” diye yazıyor Ülkü Dergisi’nde ve bu yazısını 1946’da yayımlanan Beş Şehir adlı kitabına da alıyor. Bursa’yla ilgili çok şeylerden, bir çok isimden söz ediyor, Evliya Çelebi’yi anıyor, onun Bursa için “ruhaniyetli şehir” demesinden, Osman Bey’den, Gümüşlü Kubbe’den, (bu konuya değinirken “ş” ve “l” -en güzel terkiplerin yapılabildiği- harflerinden) Geyikli Baba’dan, Çelebi Mehmet’ten, Emir Sultan’dan, İsmail Hakkı’dan ve daha birçok evliyadan, ermişten, tarihi kişiliklerden, şairlerden söz ediyor, ama Nâzım’ın adını anmıyor.
Oysa tam da o zamanlar Bursa’nın içinde Nâzım da var. İyi de “Bursa’da Zaman” sizin için öyle; yiyerek, içerek, gezerek, tozarak geçerken Nâzım için nasıl geçiyordu; sormazlar mı insana? “Size hızlı bir su gibi akışkan/ona yavaş, sülük gibi yapışkan”(Ş.Akbaba,SEVGİ ANA’dan) değil mi, gerçek böyle değil mi?
“Bursa’nın Daveti” diyor 1948’de Bursa adlı kitapta. Hacı bayram’dan ilahi alıyor, Nâzım’ın şiirinden alıntı yapmıyor.
Behçet Kemal çağlar 1949’da Uludağ Dergisi’nde aynı ya da benzeri isimleri anıyor, Nâzım’ın adını anmıyor.
Mustafa Armağan 1996’da İz Yayıncılık’tan çıkan Şehir Asla Unutmaz adlı kitabına da aldığı bu başlıklı bir yazı yazıyor, ama Nâzım’ı unutuyor.
Dünya yazarları, şairleri, aydınları Nâzım’ın adaletsiz kararlar yüzünden haksız yere cezaevinde yattığını söyleyerek, özgürlüğüne kavuşması için, onca güç ve zayıf iletişim koşullarına karşın kampanyalar, mitingler, basın açıklamaları yaparken bizimkiler üç maymunu oynuyorlar. Böyle yazarlık, şairlik, aydınlık mı olur?
Oysa bakın Nâzım, kendisine yöneltilen bir soruya nasıl yanıt veriyor. Soru şudur:”Türkiye’de hangi şairlere anıt, heykel dikilmesini isterdim? Yanıtıda şöyle oluyor:” Yunus’a bir, Karacaoğlan’a iki, Fuzuli’ye üç, Nedim’e dört, Fikret’e beş, Akif’e altı, Namık Kemal’e yedi, Hamid’e sekiz, Şinasi’ye dokuz, Ziya paşa’ya on, Yahya Kemal’e onbir, Orhan Veli’ye oniki, ha elbette Halit Ziya’ya da. Unuttuklarım da olacak, kusura bakmasınlar.” Uzun söze ne gerek?
Gelin görün ki Bursa’da Nâzım heykeli de yok. Oysa o bu kente bütün bir yaşamının beşte dörtte birini vermiş bir onur anıtıdır.
Nâzım Bursa Kalesinde yatarken romatizmal rahatsızlıklar çeker doktorlarının verdiği rapor gereğince kaplıcaya gitmesi gerekir. Zaman zaman eşi, dostuyla da buluştuğu Servinaz kaplıca oteli de bir Nâzım Müzesi olarak değerlendirilmelidir, Bursa’da ayağını bastığı diğer yerler de.
Salzburg’da “Mozart Evi” diye iki ev var, biri doğduğu, diğeri öldüğü evdir. ”Mozart bu evde, doğdu…bu evde öldü,… burada kahve içti, …burada dinlendi” gibi. Nâzım için neden olmasın? Bursa’da neden olmasın?
Ferhat İle Şirin” adlı oynunun sahnelenmesi nedeniyle davet edildiği Macaristan’da yaptığı bir konuşmada; “Çin’de, Macaristan’da Bulgaristan’da, Çekoslavakya’da, bizim halka karşı sevgiden gayrı bir duygunun beslendiğini görmedim. Memleketimin, halkımın sevilmesi göğsümü kabartıyor. Kalp kalbe karşıdır. Memleketimi halkımı sevenleri ben de seviyorum.” diyor ve orada geçen bir anısını son derece de alçak gönüllü kalarak şöyle anlatıyor: “…gençler…sokakta, tiyatroda, stadyumda, otelde etrafımı çeviriyorlar, boynuma sarılıyorlar, gözlerim doluyor. Gösterilen muhabbetin memleketime ait sevgi olduğunu biliyorum…”
Bütün bunların üstüne bir ders alıyoruz ki Nâzım’dan dudaklarımız uçukluyor: “Ferhat İle Şirin…23 memlekette oynuyor… üç memlekette yedi dilden seyrettim… Şiirlerimi 54 dile çevirip bastılar. İnsanlar sevdamızın şiirlerini okuyup kuvvet buluyorlar. Yani memleketimin, halkımın kültürünü; itibarını elimden geldiği kadar yayıyorum.”
Nâzım Bursa Kalesindeki sefaleti ve sefilleri görünce oradaki yoksul, perişen, bitli insanlara iş kurmak gerektiğini düşünüyor ve önce bir çorap atölyesi, daha sonra da kumaş dokuma atölyeleri kuruyor. Elde edilen gelirin bir kısmını çalışan tutuklulara veriyor ve böylece onların kendilerini her yönden iyi duyumsamalarını, hatta evlerine para göndermelerini sağlıyor. Paranın kalanının bir kısmını kendi gereksinmelerine harcarken, bir kısmını eşi Piraye’ye, bir kısmını da diğer cezaevlerindeki tanıdıklarına yolluyor. Cezaevinde üretilen malların girdilerinin satın alındığı ve sonra da satıldığı yer de Bursa’dır elbet. Bu çabası onu Bursa cezaevinde “Nâzım Baba”lığa kadar götürür. O kadar ki, son yıllarda sağlığı bozulup cezaevinden ayrılması gerektiği anı Yakup Yıldırım şöyle anlatıyor: “…şunu iyi bilin ki, 800 mahkum vardı ve müthiş bir sessizlik çöktü cezaevine. Bu sessizlik on beş gün sürdü. Tam bir matem havası. Ağızlar kilitlenmişti, açılmıyordu…”
Nâzım’ın Bursa serüveni dokuz yıl dört aydan öte tarihi değeri olan bir olgu. Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Balaban üçlüsünün kültürümüze katkılarını ve bu gelişmenin önünü açanın, hatta yolu gösterenin de Nâzım olduğunu ve bunun Bursa cezaevinde gerçekleştiğini düşündüğümüzde bunun ve Nâzım’ın Bursa’yla özdeşleştirilmesi gerektiğinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz.
Bir de Çelik Palas boyutu var Nâzım’ın. Bursa ve Nâzım ikilisinin en bilinen yanıdır bu. Nâzım’ın zaman zaman Çelik Palas Otel ve kaplıcasında tedavi amaçlı kalışlarından başka, aynı zamanda ünlü bir ressam ve bir zamanlar ünlü şairimiz Yahya Kemal’in ünlü sevgilisi olan, annesi Celile Hanım’ın da bu otelde kaldığı gerçeğidir. Ayrıca Nâzım’ı annesinden başka ziyarete gelen Piraye, Münevver, Ayşe Mocan, Kerime Nadir ve Peride Celal gibi önemli insanlar da Nâzım nedeniyle Çelik palas’ta kalmışlardır.
Peki Çelik Palas’ın bu olguya bir katkısı var mı? Oluyor mu?
Ayrıca çok bilinmeyen bir yanı daha bu olgunun: Celile Hanım’ın kız kardeşi Sare Hanım’dan (NÂZIM NÂZIM,Aydın Aydemir) öğreniyoruz ki, ikinci ve uzun tutukluluk döneminde Nâzım’ın kalp krizi geçirmesi üzerine annesi Celile Hanım Bursa’da, Irgandı Köprüsü’nün yanında bir ev kiralar ve bir süre orda kalır.
Nâzım’ın diğer birçok yapıtının yanında “Memleketimden İnsan Manzaraları”nı Bursa cezaevinde yazıldığının altını çizmek gerekiyor.
Ne kaldı geriye? Sorular ve verilmemiş yanıtları:
Bursa Nâzım için ne yapmak zorunda?
*Yaptığım yoklamalarda da açıkça görüldüğü gibi Türkiye’nin yurtdışındaki “daimi temsilci”liği süren Nâzım’ın heykellerine ve anıtlar biçiminde yapılacak büyük panolarda şiirlerine Bursa’nın önemli kent meydanlarında yer vermek.
*Nâzım’ın banyo yaptığı kaplıcaları bulmak ve her birinde bir Nâzım Odası oluşturmak.
*Çelik Palas’ta bir Nâzım Odası kurmak.
*Aynı zamanda ressam olması nedeniyle de Nâzım’ın annesi Celile Hanım’ın kiralayıp bir süre kaldığı evi bulmak, yıkılmışsa aslına uygun olarak yeniden yapmak, duruyorsa restore etmek ve Celile Hanım Müzesi olarak düzenlemek.
*Ve en önemlisi; yeni adliye sarayının kaldırılarak yerine, Nâzım’ın yattığı Bursa cezaevi’ni, aslına uygun olarak yeniden inşa netmek ve böylece Bursa’ya yakışan bir “NÂZIM MÜZESİ” kurmak.
Bursa için durmanın zamanı değil, özür dilemenin ve tarihine, onuruna, kişiliğine yakışanı yapmanın zamanıdır.
Bursa Türkiye’nin büyükçe illerinden biri, ciğerinin bir parçası. Öyleyse Türkiye’nin de Bursa’yla ilgili görevleri var Nâzım söz konusu olunca.
*Bursa’nın, biraz önce yerine getirmesi gereken görevleri olarak yazdığım önerilerimi gerçekleştirmek istemesi durumunda, ona her yönden tam destek olmak.
*Nâzım’ın “Vasiyet”ini yerine getirmek. Bunu, (Nâzım’ın yaşamında aynı yerde geçirdiği en uzun zamanın Bursa’ya ait olması nedeniyle) Bursa’nın bir köyünde gerçekleştirmek.
Yoldaşlar, nasip olmazsa görmek o günü,
Ölürsem kurtuluştan önce yani,
alıp götürün
Anadolu’da bir köy mezarlığına gömün beni.” (Nâzım)

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 17/03/11