ŞÜKRÜ ŞANKAYA'NIN ANILARI

Hasretlik Bursa

Şükrü Şankaya

(1931-2005)

 


                                                                                              Söyleşenler: Eser Ceyhan ve Beliz Hanım 

Kaç yılında Bursa'ya geldiniz?

1951 yılında Yunanistan'dan gelip Türkiye'ye yerleşmeye karar verdiğimde önce Akhisar'a gitmek niyetinde idim. Çünkü ablamlar Akhisar'da ikamet ediyorlardı. İnsan bir ülkeye göç ettiğinde ilk önce barınabileceği ve güvenebileceği bir aile yanında kalmak istiyor. Ben de Akhisar'a, ablamların yanında kalmak niyetiyle gittim. Daha önce de babam Bulgaristan'dan 1949 yılında İkinci Dünya Savaşı bitince Yunanistan'a göç etmiş. O zaman 1950 yılında Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç olmuştu. Babam o yıllarda Bursa'ya göç eden eski dostlarından birine benimle hediye gönderdi. Kapalıçarşı'nın devamı olan açık çarşıda manifatura dükkânı açmış. Hediyeyi götürdüğümde "Bursa'ya gezmeye mi, kalmaya mı geldin" diye sordu. Ben de kalmaya geldiğimi, iş öğrenmek istediğimi, ticaret hayatımı devam ettirmek istediğimi söyledim. O bana çok güzel bir nasihat verdi. Bak oğlum, yeni bir hayat kuracaksın, bütün istikbalini bağlayacaksın. Akhisar bir köydür. Gümülcine'den gelip bir kazaya yerleşmek senin için istikbal vadeden bir şey değil. Gümülcine'nin 40.000 nüfusu vardı o zaman. Yunanistan'ın en lüks vilayetiydi. Oradaki hayat düzenimi de çok iyi biliyordu. Gümülcine'nin en ileri gelen ailesinin oğluyum ve tek başıma buraya geliyorum. Bana avucunu açtı ve dedi ki, oğlum Türkiye'de kalacaksan Bursa'da kal. Çünkü Bursa, ticari merkez olarak Türkiye'nin en iyi merkezidir. İstanbul, Ankara ve İzmir'in tam ortasındadır. Üçüne de çok kolay ulaşırsın. Sana bir baba dostu olarak Bursa'da kalmanı tavsiye ediyorum. Annemle Bursa'ya gelmiştim. Bursa'da da bir dostumuz vardı, onlar bana bir oda ayırdılar, annem geri döndü ve ben Bursa'da kaldım. O gün benim hayatımın çizgisi çizilmiş oldu. Kapalıçarşı'da manifatura tezgâhtarlığını öğrenmek için bir sene çalıştım. Daha önce de Gümülcine'de manifatura tezgâhtarlığı yapmıştım.

Kaç doğumlusunuz?

1931 Gümülcüne doğumluyum. Tam 20 yaşında Türkiye'ye geldim.

Daha önce de bir şeyler yapmış olmalısınız?

Okulum bitince manifatura işinde çalışmıştım. Fakat benim yapmam gereken kalacağım şehrin insanı tanımak, yapacağım işi tanımak. Bir yerde işçi olarak çalışmadığınız zaman, oranın insanı tanıyamazsınız, hiçbir işte muvaffak olamazsınız. Çünkü toplumu tanımıyorsunuz, muhiti tanımıyorsunuz. Nitekim ben Kapalıçarşı'da başladım iş aramaya. Fakat kimse iş vermiyor. Nihayetinde ücretsiz çalışmak istedim. Ücret istemiyorum, yeter ki bana bir iş versinler dedim. O zaman Ulucami'den aşağıya inerken Koç Otobüsleri, Belediye Otobüsleri vardı. Onların altında, Allah rahmet eylesin Raşit Abi diye bir terzi vardı. O da benim kaldığım ailenin dostu idi, ona gittim. O bana iş buldu. Konuşmuş, mademki ücret de istemiyor, gelsin bir çalışsın görelim demişler. Çalışmaya başladım. Tabi o aralar tezgâhtara ihtiyaçları varmış, beni denemek için almışlar. Tabi, yeni gelen bir göçmen olduğum için kendimi beğendirmek için epey bir efor sarfetmem lazımdı. Ben de o niyetle geldiğim için kaldım. Benden çok memnun kaldılar. Üçüncü hafta bana 12,5 lira haftalık verdiler. O zaman için iyi para tabi... 1951 yılında 12,5 lira haftalık dediğiniz zaman aylık 50 lira yapıyor. Ben çalışmaya başladım. Üç sene çalıştım. İşi öğrenmeye başlayınca, yalnızlık da zor gelmeye başladı, evlenmeye karar verdim. Ben yalnızım. Bütün herkes Yunanistan'da...

Kardeşler içinde kaçıncısınız?

Üçüncüyüm. En büyük ablam Cavit Beyin (Çağlar) annesi, bir ablam daha var. Ben beş çocuğun ortasındayım.

Niye göç etmeye ihtiyaç duydunuz?

Ben çocukken, İkinci Dünya Savaşı bittiğinde, hem şehirde hem köyde evimiz vardı. Gümülcine'ye yakın o köydeki evimizde kalıyoruz. İkinci Dünya Savaşı bitip Alman ve Bulgarlar çekilince, Yunan çetecileri dediğimiz milisler hâkim oldular. Bizim köyümüz tamamen Türk köyü. Babamı çağırıp Rum köyüne götürmüşler ve çok kötü dövmüşler. Dövenler de, Rum çoban, hizmetkâr, sığırtmaç dediğimiz, yanımızda çalışanlar... Gözlerini bağlamışlar, babam seslerinden tanıdığını söyledi. Rum köyünde karakolda dövmüşler. Babamı sonra mahkemeye çıkardılar. Çünkü babam, köyün de muhtarı aynı zamanda. Köye zarar gelmesin diye, Almanlar Türklere zaten iyi muamele yapmıştır. Babam diyor ki, ben artık bu ülkede kalmam, çocuklarımı da bırakmam diyor. Bana o zamandan bir etki yaptı. Babam, annem bunu unutmuşlardı. Buraya gelmeme çok muhalefet yaptılar. Hayır, ben Türkiye'ye gideceğim dedim. Orada bizim mahallemiz Rum Mahallesi ile iç içe. Ne zaman top oynasak onlarla, "Geri Türk", “eski kafalı Türk” diye daima hakaret gördük. Ben, ne olursa olsun bu ülkeyi terk edeceğim, Türkiye'ye gideceğim, dedim. Hatta hiç unutmuyorum. 1953 yılında Gümülcine Gençlerbirliği, Acar İdman Yurdu ile maç için Bursa'ya geldi. Benim bütün çocukluk arkadaşlarım da geldiler. Tabi onlar beni yalnız Kapalıçarşı'da tezgâhtarlık yaparken gördüler. Bir odada kaldığımı görünce çok üzüldüler. Bana aynen şunu söylediler, ya Şükrü, bak baban bize özel kuzu kesiyordu, şöyle şöyle yaşıyorduk, annen bize daima yemek veriyordu, siz varlık içinde yaşıyordunuz, sen ne kadar saklasan da, biz senin imkânsızlıklar içinde olduğunu biliyoruz. Evine bizi götürmedin, bak kaldığın yeri göstermedin, dediler. Onlara demişim ki ben, bir gün ben de yaşayacağım, siz hiç merak etmeyin. Unuttum tabi onu ben. Sonra iş kurup hepsini Bursa'ya davet ettim onları, evimde ağırladım. Evlenmeye karar verdiğim zaman annem ile babama bunu söyledim. Eşimin de Yunanistan'dan olması gerektiğini söyledim. Ve yanında çalıştığım rahmetli Hamdi Abi ve Orhan Abi vardı. Onlar bana dediler ki, niye Yunanistan'dan evlenmek istiyorsun? Biz sana buradan bir kız bulurduk. Ben o zaman, aynen şunu söyledim. Hamdi Abi, sen beni yanında çalışan 50 lira haftalık alan bir Şükrü olarak tanıyorsun. Bana bu ülkede benim istediğim kızı vermezler, dedim. Çünkü soyum sopum kim, ailem kim? Bu bilinmeden bana verilecek kızı da ben almam. Benim ailem kabul etmez. Onun için oradan bir hanım seçeceğim. O aile benim şu anki çalışma durumuma değil, Yunanistan'daki aile durumuma uygun istediğim kızı alacağım. Nitekim benim okul arkadaşım olan bir kızı istedim. Onlar da verdiler. 1953 yılında nişanlandım, 1954 yılında evlendim. Kendime bir ev tuttum.

Düğününüz Bursa’da mı yapıldı?

Evet. Düğünümüze 17 kişi geldi. Kimse tanımıyor dedim ya. Bir düğünüm de Gümülcine’de oldu. Yaşamım Yunanistan’dan temin ediliyor. Babam para getirirdi. Şu andaki Santral Garaj’ın üstünde, Fomara binasının karşısında bir arsa aldım. 56 senesinde evimi yaptım. 55 yılında da Kapalıçarşı’ya girmiştim, çalışıyorum. Hem de komisyonculuk yapmaya başladım. Kendime çalışmak için. Annem hanımıma inci parası vermişti. Onunla ticari hayata atıldım, sermaye yaptım. Babamlar bir miktar daha para vermişti. Kumaş alıp satmaya başladım Kozahan'ın girişinde. Bursa’da biliyorsunuz dokuma tezgâhları eski yapımdı.

O dönemde Bursa'da tekstil ne durumdaydı?

Tekstil tamamen Kozahan ve Fidan Han’da dönüyordu. Ben de tezgâhtarlık yapıyordum. Çalışırken gördüm ki büyük bir iş istikbali var. Hatta yanında çalıştığım Hamdi Ağabey’e, müsade et ben böyle böyle bir iş yapayım. Ne kazanırsak ortak olalım seninle. Ama ben yine burada çalışayım, haftalığımı alayım. Ve ilk hafta 1500 lira kazandım. Haftalığım 75 lira olmuştu. Hamdi Ağabey’den 75 lira haftalık aldım, ona 750 lira verdim. Hamdi Ağabey’e dedim ki, Kozahan’ın kapısından altın akıyor, ama kimse görmüyor. Ben kumaşları dokumacılardan alıyordum. Cuma gününden İstanbul’dan kumaş almaya geliyorlardı. Dolmuşlarla gelip Ulucami önündeki çınarlarda inerler ve Kozahan'ın üst kapısından girerken ilk önce benim kumaşlarımı görüyorlardı. Ben neyim varsa çok rahat satıyordum. Orada iyi bir başlangıç yapmış oldum, işi iyi öğrendim. Gelen gideni çok iyi tanıdım.

     Türkiye’de ipekçilik o zaman çok moda idi. Koza haziran temmuz aylarında pazara gelir, Fidan Han’a kadar her yeri doldururdu. Esnaf tamamen işi bırakır, hiç kimse iş yapamaz. Şu anda Ticaret Odası’nın olduğu yer, orası doluyordu. Bir ay fevkalade güzel alışveriş olurdu. Bütün köylüler merkepleriyle kozalarını getirirlerdi, gün doğmadan Kozahan’ın içi dolardı. Sabah saat 9-9,30’da pazar açılır. Alıcıların eksperleri gelir, böyle kozanın içine elini sokar, kozanın kaç para ettiğine karar verirdi. Ve onun verdiği fiyata da kimse itiraz etmezdi. Bu fiyatı verdim diyor, kâğıdı üzerine bırakıyor, kimse itiraz etmiyor. Büyük de bir rekabet vardı. Altı, yedi kişi alıcı vardı bu şekilde. Bugün serbest piyasa dediğimiz şey yaşanıyordu. Tahminen saat üçe kadar her şey bitiyordu. Bu arada herkes gidiyor, kozasını tarttırıyor, tartıların başında borsadan gelenler duruyor. Kimse kimseyi aldatmasın diye. Parasını alacak adama bir tezkere veriyorlardı. 200 kg, üç liradan, 600 lira. Yarın gel paranı al diyor. Orada tezkere kırıcılar vardı. Adam kağıdını tezkere kırıcıya veriyor, benim yarın Faik Yılmazipek’ten ya da Resulzade’den 600 alacağım var, diyor. Adam, tamam abi ver bana bunu diyor. %1 düştüğünde 590 liraya falan ödüyor köylüye. Köylü parasını alıp gidiyor. Tezkereyi alan da sabah gidip 600 lirasını alıyor. Ticaret hayatıma böyle başladım.

Bursa civarında üretilen kozanın miktarı ne kadardı, Türkiye’nin ipek ihtiyacını nasıl karşılayabiliyordu?

Şimdi Kozahan’ı bir düşünelim. Bir yandan Fidan Han’ın kapısına kadar, öte yandan borsa alanına kadar doluyordu her yer. Kozahan’a başka bir şey giremiyordu. Her gün bu şekildeydi. 1,5 ay boyunca oraya gelen kozayı düşünün. Kozalar da, çok enteresan, o akşam taşınıyor, hemen o akşam kavruluyordu. Öyle kalırsa kelebek olup kozayı deler, uçar. Deldiği anda da koza bitiyor. Koza kelebek olmadan fırında hafif bir sıcakta kavrulması lazım ki kelebek kozayı delip, koza bitmesin diye. Onun için çok seri işti bu. Gayet güzel bir pazardı.

Üç handan bahsettiniz, bunların her birinde ne iş yapılıyordu?

Emir Han, Koza Han ve Fidan Han'da bu işin ticaretini yapanlar vardı. Fabrikaları olup, orada yazıhaneleri olan, ya da alışveriş yapan, mal satacaklar, bu üç hana giderdi. Kumaşçılık ve ipekçilik yapanlar için başka bir yer yoktu. Başka bir yerde satamazsınız. Fidan Han çarşının ortasında olduğu için yoğundu. Emir Han da aynı şekilde.

Görüşmelerden edindiğim bilgilere göre, Bursa'da Fransızlar varmış. Sizce Fransızlar'ın ipek üretimindeki etkileri ne kadardı?

Açık konuşmak gerekirse, bu konuda size bilgi veremeyeceğim. Faik Yılmazipek'in iki oğlu bu işi bilir, hâlâ sağlar. Turgut ve Doğan Yılmazipek, bu ikisinin babaları bu işi yaptığı için, oğullarından daha iyi öğrenebilirsiniz. Turgut Bey en büyükleri. İstanbul'da, fakat, sık sık Bursa'ya geliyor. Bir de Fahri Batıca'nın oğulları var. Çünkü onlar ailecek bu işin içindeydi. Babalarından bu konunun tarihçesini duymuş olabilirler. Resulzadeler de pek eski değiller. Bu iki aileden çok rahat öğrenebilirsiniz. Mesala Romangal'ın fabrikası derler, Romangal kim? Bunları daha iyi öğrenebilirsiniz.

Romangal'ın fabrikasının orada bir bina var. O binayı Fransız Sefareti olarak kullanmışlar.

Bu olayları onlar daha iyi bilir. Daha sonra 1958 yılında Kapalıçarşı yangını olunca, her taraf yandı tabi. Kapalıçarşı yangını o kadar enteresan ki, o anı ben yaşadım. Bir ağustos ayı pazar günüydü. Öğlen sıraları ben sinemaya gitmiştim. Benim hanım gelmemişti, ben yalnız gitmiştim. Sinemadan çıktım. Kapalıçarşı'dan Tayakadın Mahallesi’nden eski eve gideceğim. Saat üç civarıydı, eve vardığımda o anda Kapalıçarşı da yangın var diye bağırdılar. Onu duymamla birlikte kaç dakikada çarşıya vardığımı hatırlamıyorum. O telaşla dükkânın anahtarlarını unutmuşum. Kapalıçarşı'ya geldim. Benim çalıştığım yer girişte. Şu andaki ticaret borsasını olduğu yerden geçtim. Bir kişinin yardımıyla dükkânın kapısını kırdık. İçeride ne varsa hepsini Kozahan'ın ortasına topladım. O sıra kardeşim de geldi. Ve askeri birlikler geldiler. Hemen akabinde yetiştiler. Bütün malları eski belediyenin oraya taşıdık. Ne varsa, kasayı dahi çıkarmışız, onların hepsini eve götürdüm. Bütün oradaki malları o şekilde kurtardık. Yalnız hayret ediyorum, kısa zamanda o kadar nasıl yardım geldi diye, Akşam üzeri rahmetli patronum Hamdi Abi de duymuş yangın olduğunu. Burgaz'da yazlıktaydı. Bizim eve geldi, Hamdi Abi hiç kaybımız yok, mallar, kasa hepsi burada hiç merak etme dedim. Düşünün ki o kadar büyük yangın, ben garajın orada olmama rağmen evde dahi korkmaya başladım. Sanki yangın bize de geçecek sandım. 58 yılında Kapalıçarşı yanınca esnaf başka taraflara yayıldı. Şimdi Zafer Plaza'nın olduğu yerlere geçici dükkânlar yapıldı. Şu anda Ulucami'nin havuzu ile Orhan Cami ile olan yerlere dükkânlar yapıldı. Yine hükümet çabuk yaptı Kapalıçarşı’yı. İnsanları oraya yerleştirdiler. Çarşıda zarar görenlere dükkân verdiler. Orada hayat başladı.

Belediye başkanı kimdi, o zamanları hatırlıyor musunuz?

Reşat Oyal'di. Diyeceksin ki, nereden bir anda aklına geldi? 1956'da Kültürpark'ı açtığından aklıma geldi. Ondan evvel de Ali Yücel'di. Ali Yücel milletvekili oldu zannedersem, 1960'da Aksoylar'ı kurdum. Piyasaya, kara tezgahlara fason vermeye başladım. 1967'de Cavit Bey'i ortak aldım. Cavit Bey benim ablamın oğlu, onu ben büyüttüm. Onun babası çok küçükken vefat etti. Akhisar'da idiler, ablamı evlendirdim. İkinci evlilik yaptı. Cavit Bey de Gümülcüne doğumludur.

Cavit Bey'le Aksoylar'daki çalışma hayatınızdan bahseder misiniz?

Benim prensibim işe erken gelmekse bu bana çarşıdan kalan bir alışkanlık. Her sabah 08.00'de iş başında idim. Ben bir de dışarıya fason verdiğim için, garajdaki evimizden çıkıyordum. Eski hapishane şimdiki adliyenin altı hep dokuma fabrikaları vardı. Fason verdiğim fabrikaları geziyordum. Fabrika satın almıştım, ona uğruyordum, 20 tezgahımız vardı çalışan. Diğer fasoncularımı geziyordum ve Emirhan'daki yerimize gidiyordum. Akşam da çarşı kapanana kadar iş yerindeydik. Sabah en erken, akşam da en son iş bırakanlardan biriydim. Cavit Beyi yetiştirmek için, o askerdeyken başka biriyle ortak yaptım. Onu çalıştırdım. Gördüm, baktım ki, tamam Cavit Beyde iş var, işinde çok başarılı, sonra ortak aldım. Sen işi öğrendin, şimdi ortak olabiliriz dedim. Daha önce alırsam, ne olur ne olmaz, çünkü biz onunla baba-evlat gibiyiz. Çok zeki, çok çalışkan, işini çok iyi yapan, işi hayatı olan bir insan. Ben onun kadar işi ile yaşayan, onun kadar işini seven ikinci bir kişi görmedim. Onun başarılı olması işini sevmesinden kaynaklanıyor.

Bursa'da boş zamanlarınızı, eşinizle ailenizle nasıl geçirirdiniz, Kültürpark’ın yapıldığını söylediniz. Oraya gider miydiniz?

Evet, Kültüpark'a giderdik. O zaman vasıta da yok, o yüzden yürüyerek giderdik. Kültürpark o zaman çok küçük bir yerdi. Şu andaki Yusuf Restoran, Dörtler Restoran ve çay bahçesinin olduğu yer Kültürpark'tı. O bizim için çok büyük bir yenilikti, 1956 yılında öyle yeşil ve bahçeli başka yer yoktu. Çok kısa zamanda büyüdü ve Kültürpark Bursa’ya çok değişik bir mesire yeri kazandırmış oldu. Bursalı ancak mesire yerlerine giderdi. Mayıs, haziran aylarında gidilirdi. Hürriyet ve Geçit gibi yerler de vardı fakat çok uzaktı, her ailenin gidebileceği yerler değildi. Çünkü vasıta yok. Bursa’da mesela dört, beş tane araba çalışıyordu. Çekirge-Yıldırım, Çekirge-Emirsultan. Buralardan başka yere giden vasıta yoktu. Ben Altıparmak’ta oturuyordum. Kapalıçarşı’ya devamlı yürüyerek gidip geliyordum. Araba beklemekten ziyade yürüyerek daha çabuk gidip geliyordum. Setbaşı yazlık sineması vardı o zamanlar. Biz hanımla yürüyerek gidip gelirdik. Eskiden Tayyare Kültür Merkezi'nin karşısında muhallebiciler vardı, gayet güzeldi, hepimizin gittiği bir yer vardı. 10 tane özel araba vardı. Bursa'da herkes onu tanıyordu. Herkes birbirini tanıyordu. Bursa'da bizim çok meşhur bir olayımız vardı, Setbaşı-Postane arası tur atıyorduk.

Dondurmadan, yenilme, içilme yerlerinden bahsediyorduk, yarım kaldı Biraz daha bahsedebilir misiniz?

Tayyare Kültür Merkezi'nin karşındaki muhallebici, Romans aile bahçesi, eski Uludağ Kulübü olarak geçiyordu. Şu anda oraları tamamen yıkıldı. Belediyenin ön bahçesi, yine orada bir kulüp vardı, çok meşhurdu. Adının ne olduğunu hatırlamıyorum. Sonra oraya İstanbul Bankası'nı açtılar.

Neler içerdiniz o zamanlar?

Şerbet gibi çok değişik şeyler vardı o zaman. Koruk vardı çok iyi, mevsimine göre değişiyordu. Koruk, yeşil üzümden yapılan, hafif ekşidir ve çok da güzeldir. Dondurma, muhallebi gibi şeyler. Başka eğlence yerimiz yoktu ki.

 Akşam hanımınızla çıkar mıydınız?

Akşam çıkardık, haftanın en az iki gecesi sinemaya gidiyorduk. Sinemadan başka da gittiğimiz yer yoktu. Lokanta olarak da Çardak Lokantası vardı. Haftanın bir gecesi de muhakkak yemeğe Çardak Lokantası'na giderdik. Bursa'nın gezilecek fazla yeri yoktu. O zamanlar daha çok ailelerin gidebileceği yerler vardı. 1951 'de Bursa iş geldim. Bursa'da O zaman stadyumun tribünlerinde maç seyreden daha çok hanımlardı. Şu anda bir hanım yok. O zaman Bursa daha medeniydi. Sebebi de o zaman herkes birbirini tanıyordu. Küfür yoktu o zaman. Akın, Acar, Merinos , Çeliksopor bunların taraftarları hep aynı tribündeydi. Ama hiç kavga eden yoktu. Bursaspor kurulduğunda 1963'te de bu şekilde idi. 70’ten sonra dejenere oldu.

Teşekkür ederiz Şükrü Bey.                                                        30 Aralık 1999

                                                           Kaynak: Bursa Araştırmaları dergisi, sayı 11 (2005), s. 53-57.

   

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 24/02/26