Bursa’da Yaşam - Ölüm Sınırı


Bursa Yazıları





 

 

 

  Alper Can

 

                                             Bursa’da ayak bastığınız her taş, görünmez  

                                               mahzenin acemice konmuş kapağı gibidir.

                                                               Behçet Kemal Çağlar

 

 

Eski dünyanın üç kıtasından ikisi arasındaki su sınırı, İstanbul Boğazı doğuya doğru geçildiğinde imâlı bir tabela ile karşılaşılır. Zaman içinde Keşiş Dağı yahut Uludağ diye anılan ancak aslında ak saçlı bir ihtiyardan başka bir şey olmayan Olimpos’tur bu. Yakınlarında boydaşı bulunmayan bu ihtiyar, görüş alanına girdiği fanilere ‘öte tarafı’, ‘diğer ucu’ çağrıştırır. Etrafında yaşamış nice kuşaklar bilinçaltlarında yer eden ancak kenarlı kelimelerle açıklayamadıkları bu durumu en güzel ruhaniyetli sıfatı ile söze dökerler. Ruhaniyetli yani ruhtan ibaret olma durumu(1).

 Uludağ’ımız kendi başına bir çatışkıdır. Bir yüzüyle alabildiğine hayatı, ama capcanlı, coşturan, kendinden geçiren hayatı temsil eder. Eskiler ruhları sıkılanların dolaşmaya gittikleri yerlere teferrüç derlermiş. Bizim teleferiğin kurulu olduğu semtin eski adı da budur. Buradan başlayarak Kadıyayla’da Ab-ı Hayat’a kadar yapılacak bir yürüyüş, sözle anlatılmayacak denli dirimsel bir ekolojik sistem sunar size. Çevrenizdeki binbir çeşit mâhlukat günlük mesaisi içinde koşturmaktadır oradan oraya. Karnınızı doyurur, içene ölümsüzlük veren sudan içer, sırtınızı da bir kayına dayarsanız ölüm size en uzak kelime gibi görünür. Çok değil bir saat daha devam edilirse yürümeye, alaca elbiseli o genç kız, saat on ikiyi geçtiği için belki de, bir ayağı çukurda ak saçlı ihtiyara dönüşür. Yerdeki yeşil örtü yerine cılız sarı otlar, çeşit çeşit ağaçlar yerine ürkütücü kayalar doldurur görüş alanınızı. Tabiatın cıvıltısı yerine ölümünüzü gözleyen akbabaları duyarsınız, gerçekten olmasa da sanrı olarak. Derin uçurumlar, hesap sorar tonda esen ürpertici rüzgâr. Bu derin tezat varlığınızı sorgulatan düşünceler getirir usunuza.

Eteğinde kurulmuş olduğu Uludağ’dan mülhemdir, Bursa’nın da benzer çağrışımlar yapması. Havayı ‘uhrevi ahenk’ doldurur, ilah uykusuna yatılır(2). Ama ona “velhasıl sudan ibarettir”(3) diyen de çıkmıştır. Oysa ki, su kadar bu dünyayı ve yaşamı çağrıştıran pek az şey vardır. Konumuz böylece belirginleşti sevgili okur: Bursa’da ölüm mü yaşam mı tutmuştur köşebaşlarını?

Bursa’yı ziyaret etmiş seyyahların neredeyse tümü kentin doğasına övgü düzmüşlerdir. Hatta Nuh Peygamber zamanında geçtiği varsayılan bir öyküde bir vezir “cennet burası” lafını “cennet Bursa” şeklinde yanlış anlayarak kentin adını koymuş olur. En çok havası, suyu, meyvesi yer eder belleklerde, ancak düzenli sokaklarının, mutlu bir hayat süren, maharetli, dürüst, meraklı insanlarının, beğenerek izledikleri bir sanat icrasının, başka insanlarla birlikte tat alarak zaman geçirdikleri bir açık hava mekânının bahsi pek geçmez gezi yazılarında. Yeşil örtüsünün, leziz meyvelerinin sonbaharda ölüp baharda yeniden dirilerek tamamladığı doğa döngüsünün yarattığı çağrışım mı sebeptir, Bursa’nın, ölümün munisleştiği bir kent olarak anılmasına? Bu kentin insanları gezginlerin zihnine ufak bir iz bırakmayacak denli silik hayatlar mı yaşamaktadırlar, kozasından çıkmasına fırsat verilmeden kaynar su kazanına batırılan tırtıllar mıdır Bursalılar?  Ceyhun Atıf Kansu aynı soruyu şöyle soruyor:

 

                        BURSA’DA ON BİR TÜRBE

Ölmüşsünüz kiminiz zaferler içinde

Kosova Ovasında şafak! Sultan Murat

Ölmüşsünüz kiminiz ıslak bir iple boğularak

Sultan Süleyman oğlu Mustafa

Emerken anasını Şehzade küçük Ahmet

 

Ölmüşsünüz kiminiz su sesleri, gül dalları

Gülşah Hatun, Kamer Hatun, Bülbül Hatun

Aşlarınızda ağu, şarabınızda bir damla kan

 …

On ikinci türbe, o nerede?

Zaferlerinizde akan halkın kanı

Saraylarınız yükselirken taşınan taş!

…

Bursa çarşısının aslan yürekli erleri

Kıl dokuyanlar, bir yanda kılıç dövenler

Demiri eğitenler, saraçlar, dikiciler

…

Ölmüşler daha çok

Ölmüşler, öldükleri unutulmuş

Onlardan bir Kapalıçarşı kalmış

Yaşayıp gittiklerine belge

 

Her ne kadar Bursa’yı, Tanzimat Döneminin “gülünç, resmi üslubuyla yapılmış, hiçbir ruhaniyeti olmayan” (4) uygulamaları ışığında görmüş olsa da Tanpınar (1901-1962) için bu kent, bir rüyayı yaşamış, mimarilerin en ilahisini barındıran, Yeşil Türbesi’nde ölüm uykusuna yatmak isteyebileceği bir kenttir. Bu izleniminde kuruluş döneminin olaylarının etkisi de açıktır: “Her ölen padişahın ve Cem vakasına kadar her öldürülen şehzadenin cenazesi şehre getirildikçe bu geçmiş zaman güzelinin kalbi şüphesiz bir kere daha burkuluyor. ‘Benden uzak yaşıyorlar, ancak öldükleri zaman bana dönüyorlar”(5). Ölümü “ehlileştiren” Türklerin, içindeki ölüden ziyade ölüm için türbeler yaptıkları ve yaşanan zamanla ebediyet arasında, aşılması çok kolay bir köprü kurdukları kentlere güzel bir örnektir Bursa, Tanpınar için(6). Ancak Tanpınar’ın zıt anlamda bazı satırları da vardır. Emir Sultan’ın Bursa’da her ilkbaharda erguvan şenlikleri düzenlenmesine öncülük etmesinden övgüyle bahseder ve erguvanın “şehirlerimizin ufkunda her bahar bir Diyonizos rüyası gibi sarhoş ve renkli doğduğunu”, “zengin ve cümbüşlü israfıyla her tarafı donatıp bahar şarkısı” söylediğini belirtir(7).

 

            Kabirciler

 

            Yakup Kadri Karaosmanoğlu (1889-1974)’nun 1923’te çıkan Muradiye’de adlı yazısı Tanpınar’ı esinlemiş olabilir:

“Uhrevi sükûnetin ve uhrevi rahatın ne olduğunu bilmek isteyenler Bursa’da Muradiye Türbesi’ne gitsinler! Ölüm yalnız burada korkunç değildir. (…)  …yarı belimize kadar gömüldüğümüz yeşilliğin içinde tabiatın hayatına karışırız. Ölüm eğer bu yeşilliğin altında zerre zerre dağılıp erimekse, ölüm eğer, bizdeki özün bu otlardaki usareye(özsu) damla damla karışması demekse, onu şimdiden özleyelim. Çünkü bu otlar bizden daha güzeldirler ve ömürleri bizim ömrümüzden daha uzundur: Tam altı yüz seneden beri her bahar bu türbeleri sarıyor (8)”.

 

Açıkça görülüyor ki Mefistoteles Yakup Kadri’ye “Dur ey zaman ne kadar güzelsin” dedirtmiş. Bu yazıdan beş yıl sonra Ahmet Haşim (1884-1933) Gurebahane-i Laklakan adlı yazısında uzun yıllar Bursa’da yaşamış bir Fransız’ı konuşturur. Bu zât dergimizin Irgandı Köprüsü’ndeki bürosundan 30 metre ötedeki konağının bahçesinde Haşim’e şöyle der:

  “Mezarlığı hiçbir millet sizin anladığınız güzel tarzda anlayamamıştır. Frenk mezarlığı ölümün tatlı ve haşin güzelliğini bozar. Orada, sanki taşları daha dik ve köşeli yapan buzlu bir hava dolaşır; sanılır ki her ölü süslü ve sağlam mezarının kapısı arkasında, hodperestane(=kendini beğenmiş) bir hışımla saklanmış, muacciz zaire(rahatsız eden ziyaretçiye) saldırmaya hazırlanmış bekliyor. Hıristiyan mezarlığının ağır sükûtunda mahsus olan adeta husumettir. Hâlbuki sizin mezarlıklarınızın havasında her türlü maddi endişelerin takallusundan (gerginliğinden) kurtulmuş bir tebessüm dolaşır. Müslüman mezarlığında insan her ölü için durup ağlamak ister, her ölü o kadar munis ve cana yakındır” (9).

 

On dokuzuncu yüzyılın ortalarında kentimize gelen bir başka Fransız, Ubucini ise, Tanzimat Dönemi sonrasında gözden düşen vezirlerin sürgün amacıyla Bursa’ya gönderildiklerini, bu iş için Bursa’nın seçilme nedeninin kentteki doğal ve toplumsal hayatın hareketlilikten uzak olmasını, bu sayede sürgüne gönderilen kişide münzevi bir ruh hali oluşturulmasının hedeflendiğini yazar. Şu saptaması da ilginçtir: “Ben avazı çıktığı kadar bağıran bir Türk çocuğuna rastlamadım. (…) En kalabalık şehirlerde bile bu stepsi sükun, Şark’a özgü bir karşıtlıktır(10). Bursa’nın dünyadan el ayak çektiren, ölüme alıştıran bu hali iki ecnebi tarafından da vurgulanınca bu yönde düşünenlerin önü açılmış. Şair Arif Hikmet Par (1920-) Yeşil’deyim adlı şiirinde aynı konuya şöyle devam ediyor:

 

     Yeşil’deyim                                                           Yeşil’deyim

     İçim rahat                                                            Çelebi Sultan Mehmet’le baş başa

     Bir garip sevinçteyim                                         Cihad-ı Osmanlı’nın nuru sinmiş

     Karşımda bir yeşil deniz                                     Dağa taşa

     Yedi rengin cümbüşü kubbelerde                       Tatlı bir esinti Emirsultan’dan

     Türbeler mavi mavi gülüyor                               Yıldırım’a uzanıyor

     İnsan Bura’da ölümü seviyor                             İnsan Bura’da ölüme kanıyor

 

Bursa’nın doğasını ve tarihi geçmişini övüp lafı ölüme getiren şiirleri okuyunca insan “bu cennet köşesinde, yeşilin, mavinin içinde gel vazgeçelim candan, manevi büyüklerimizin ayakucuna, birlikte uzanalım Handan” diyeceği geliyor. Yukarıdaki alıntı belki bizi de kandıracak ölüme ancak şairin sadece renkleri ve Osmanlı büyüklerini buna yeter sebep göstermesi ikna edici olmaktan uzak. Bir parçasını alıntıladığımız bu şiir aslında tipik bir Bursa şiiri. Benzer şiirler tarandığında karşımıza en çok “yeşil, tarih, çeşme, dağ, ova, türbe” gibi ifadeler çıkar. Muzaffer Hacıhasanoğlu (1924-1985) bir şiirinde bunu “Ne gelir akla Bursa deyince / Renkler yeşil, minareler ince” diyerek özetlemiş.

Muradiye’yi ölüme yakın bir mekân olarak algılamak muayyen bir nesle has bir duyuş değil. Günümüz yazarlarından Beşir Ayvazoğlu “Ölüm Eyüp’te olduğu gibi Muradiye’de de bir melek kanadı gibi yumuşacık ve munistir; insanın sokulası gelir” der(11). 2001 yılında Tanpınar adına düzenlenen deneme yarışmasının katılımcılarından Saffet Uysal  “Bursa, her ne kadar söylemek istemesek de, ölümü çağrıştırıyor. Ölen padişahların, şehzadelerin ve yakınlarının kenti. Bursa’da ölmese bile buraya getirilmiş çoğu. Bir küf yeşilinden huzur bulmak için” (12) derken Bursa’nın yeşilini küf yeşiline benzeterek mezar çukuruna bir kürek toprak daha atıyor.

 

Kozayı Delen Tırtıllar

 

Bir başka şairin, Başaran’ın (1926- ), Bursa Ovasında adlı şiirinde “taşların türbelerin serinliği” şeklinde bir dize geçer. Günlük dilde sıkça geçen “ölümün soğuk yüzü” ifadesi ile birlikte düşünülürse belki türbelerin ölümü çağrıştırması temellendirilebilir. Fakat aynı şiirin sonu şöyle biter:

 

Anladım Bursa ovasında anladım

Zamana vuran gölgesi değil

Yaşamaktır sonsuz olan

 

Falih Rıfkı Atay (1894-1971) 1923’te Yeşil’i gezerken buradaki servi ağaçlarının İstanbul’dakiler gibi “kökleri cesetlerle sarılmış ve akşamüstü ölmüş olanların karanlık sesleriyle konuşan korkunç kabristan ağacı değil; gül gibi, menekşe gibi mevsimde doğup ölen bir mevsim ağacı” olduğunu söyler, Yeşil Türbe’deki sandukaların başına oturduğunda kendisini “uğursuz derin düşüncelerin değil, bahar sabahı, gölgeli bir kır çeşmesinin seddi üzerindeymiş hayalinin ” sardığını ekler. Bir yanı hayata tutunmak ister, ancak öte yandan, Falif Rıfkı da ölümün Yeşil Türbe’de “insana korkularını, ağrılarını, ıstıraplarını ve iskeletini gösteren  bir kâbus değil, yeşil ve şeffaf bir deniz rüyası” gibi hissedildiğini itiraf eder(13).

Abdülbaki Gölpınarlı (1900-1982) Gönlüferah Otel’de kaldığı sırada yazdığı köşe yazısında (1955) baharın Bursa’daki türlü canlı renklerini tarif ettikten sonra “Bursa tümüyle, tabiatı kudretle, tarihi yaşayışla, rengi insan enerjisiyle, göz nuriyle, görüşü duyuşla kaynaştıran bir şehirdir” der(14). Yazarın “kudret”, “yaşayış”, “insan enerjisi”, “göz nuru” kelimelerini seçmesini önemli buluyor ve bunların tümünün kültür yaratan insan dünyasına ait imgeler olduğunu vurgulamak istiyorum.

Adalet Ağaoğlu Fikrimin İnce Gülü adlı romanında roman kahramanı Bayram’a yaptırdıklarıyla Bursa’da yaşamayı seçenler tarafında yer alır. Almanya’da çalışan işçi Bayram yaz tatilinde memleketi Ballıhisar’a giderken yol arkadaşına şunları söyler:

“Şimdi böylece Eskişehir üzerinden Ballıhisar'a devam mı? Yoksa dönüp kendimizi Bursa'nın kaplıcasına bir atalım mı bu gece? Boşver Ballıhisar'ı. Çıkar aklından gitsin. Yaşar anlattı. Uludağ'da bir "Kendin Pişir Kendin Ye" lokantaları varmış. Ağzımın suyunu akıtmıştı. Boş ver, dedim sana Ballıhisar'ı. İn edebinle Bursa'ya. Bir hafta mı olur, iki hafta mı; artık paran ne kadarına yeterse... Beyler gibi yaşa. Hamamlara gir(15). Yumuşa, gevşe, soğuk sularından iç Uludağ'ın. Kendin pişir, kendin ye. Mis gibi kuzu eti. Kömür ateşinde. Taze ekmek, bir de bira. Yat çamların altına, uyu. Açtır sen de akşamları bir küçük rakı. Neymiş bakalım kafayı çekmek öğren. Bir altından delmişler seni, bir üstünden, salıvermişler bu dünyaya. Gayret, diye geldin, gayret diye gideceksin köpoğlu! Koyver ucunu. Yaşamana bak”. 

 

Çok yönlü sanatçımız Bedri Rahmi Eyüboğlu (1913-1975) da Bursa’da Diyonisos’un etkisine girenlerden: “Bursa yeşilinin de böyle bir kerameti var. Bu yeşili kana kana sineye çektiniz mi güldürmüyor ama daha beter. İnsana bir âşık olma arzusudur musallat oluyor. Neye mi? Her şeye, herkese, uçan kuşa, eşe dosta. Buna göre gereken tedbirler alına” (16).

Bedri Rahmi’nin Bursa’dan ilham aldıktan sonra yaptığı resimleri Ahmet Hamdi Tanpınar pek beğenir. Ancak takdirini ifade ederken bile öte âleme ufak bir gönderme yapmadan edemez:

"Ben Bedri'ye bu sefer bir başka taraftan minnet duyuyorum: Bu sergideki eserlerin çoğu Bursa'da yapılmış olanlardır. Onun sanatının büyüsünü ilk gazalar diyarı Bursa idare ediyor. Bu suretle sergi bir resim sergisi olmaktan adeta çıkıyor, tıpkı Ebu Ali Sina hikâyelerinde olduğu gibi iki büyücünün birbiriyle karşılaşmasından doğan bir nevi kozmik hayretler dünyası oluyor” (17).

Bursa’da yaşamın insanı kuvvetle kendisine çektiğini en etkili anlatanlardan biri de Behçet Kemal Çağlar (1908-1969)’dır. 1949’da  yazdığı Bursa İçin adlı yazıda şöyle der:

“(Bursa’da) ahretlik serviler bile ibadette iken gözleri ihtirasla parlayan azizeler gibi sizi baharın koynuna çağırırlar. Göğüs düğmeleri rüzgârla çözülerek, genç bacakları dikenle çimdiklenerek, bekaretini tabiata vermiş eski Yunan kızı Bilitis’in şarkılarını bilmezsiniz: “Bir yemyeşil ağacın en uç dalındayım; rüzgar estikçe bu güzel ağacın yaşadığını duyuyorum. Gövdeyi saran bacaklarımı daha kuvvetle sıkıyor ve aralanan dudaklarımı körpe bir dalın yosunlu kabuğuna yapıştırıyorum” (18).

    Ancak, belki de sekiz yıl önce yayınlanan Bursa’da Zaman’ın etkisiyle, Behçet Kemal Çağlar da Muradiye’ye uhrevi bir hava yaftalar:

   “Vakit öğleye yakındır. Her eteklik yırtmacından, bir kere daha, güzel vücudun görünüşü gibi, her duvar gediğinden bir kere daha ovayı göre göre çıkar, döner ve Muradiye Medresesinin kapısına varırız. Halı ipliklerinin arasına sırma atar gibi taşların arasına yol yol, çizgi çizgi tuğla yerleştirmişler. Zamanla esmerleşmiş taşların ucundaki bu kızarıklık, tombul ellerdeki kına kadar çekicidir. İnsan camide uzun zaman kalıp hafifledikten sonra çıkarak avludaki çınarın altından hızla yürüyünce ovaya uçabileceğim sanır. Etrafta insanı yeraltına, gökyüzüne, masala, efsaneye çeken bir şey vardır” (19).

    Tanpınar’ın Bursa resmine doğrudan en sert itiraz “Fakat yalan: /Bursa'da zaman,/
Billûr bir avize, gibi değil” diyen Niyazi Akıncıoğlu (1919-1979)’ndan gelmiştir. Bununla da yetinmez şair; Muradiye ile birlikte adı ölümle en sık özdeşleşen Yeşil semti için şunları yazar:

 

Ve sonra Yeşil’in türbelerinden,
Daha çok yatsı üstleri,
Yıldızlı gecelerde-
Bir aksi cevap yükseliyor perde perde.
(…)

Korkunçtur bu saatte ezan sesleri;
Allahla konuşur müezzinleri,
Karşılıklı sâlâ verilir.
Bu saatte Bursa'dan
İki eli kanda olan insan,
Koltuk değneklerini unutan,
Dost elini kaybeden âma;
Ve herkes
Kaçıp gitmelidir.
Her şeye rağmen dünyayı
Dünyayı bilmelidir.

 

Son Söz

 

Bursa’da bir ikindi vakti. Apollon, aşık olduğu genç ve güzel Daphne’nin peşinden koşmaktadır. Yetişip elini ona dokunduğu anda ezan okunmaya başlar. Daphne o anda bir defne ağacına dönüşür. Bu değişim ile Daphne ölüme mi yoksa farklı bir hayata mı yelken açmıştır, cevabı bakan gözde. Muzaffer Hacıhasanoğlu da aynı görüşte:

 

Bursa’da bu dünya, öteki dünya

Yaşanıp gidiyor, kişi gönlünce         (1974)

---------------------------------------------------------------------------------------------------------------

(1) Büyük Türkçe Sözlük, güncel, elektronik sürümü

(2) Bursa’da Zaman, A. H. Tanpınar

(3) Seyahatname, Evliya Çelebi

(4) Beş Şehir,A. H. Tanpınar, Dergah Yayınları, 21. bs., 2006, s. 100  

(5) Tanpınar, a.g.y., s.100

(6) Tanpınar, a.g.e., s. 105

(7) Tanpınar, a.g.e., s.108

(8) Muradiye’de, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Yeni Mecmua Bursa özel sayısı, 1923

(9)Gurebahane-i Laklakan, Ahmet Haşim, İnkılâp Kitabevi, İstanbul, 1992, s.77

(10) 1855’te Türkiye, F. H. Ubucini, çev: Ayla Düz, Tercüman Gazetesi 1001 temel eser, 1977, s.53

(11) Muradiye, Ölüm ve Gül, Beşir Ayvazoğlu, “Şehir Fotoğrafları”, Ötüken Yayınları, 1.bs, 1997, s.143

(12) Bir Bursa Çeşitlemesi, Saffet Uysal, “Bursa Denemeleri”, Osmangazi Belediyesi Yayınları, 2. bs, İstanbul, 2008, s.93

(13) Yeşil, Falih Rıfkı Atay, “Eski Saat” , 1923

(14) Bursa’da Bahar, Abdülbaki Gölpınarlı, Vatan gazetesi (22.4.1955)

(15) Ubucini adlı seyyah yukarıda belirtilen eserinde Bursa’da banyo mevsiminde, Avrupa’da aynı türden yerlerde görülen canlılık ve hareketliliğe rastlanmadığını yazar ve bu hareketsizlik yüzünden “burada ne balo, ne konser, ne tiyatro ne de salon bulabiliriz” diye ekler.

(16) Merhaba Yeşil, Bedri Rahmi Eyüboğlu, içinde “Edebiyatımızda Bursa”, haz: Fazıl Yenisey, Berksoy Basımevi, 1956

(17) Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abdullah Çevik, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1996, s. 124

(18) Bursa İçin, Behçet Kemal Çağlar, “Uludağ”, Bursa Halkevi yayını, 1949

(19) Bursa’ya İlan-ı Aşk, Behçet Kemal Çağlar