Yılmaz Akkılıç İle Söyleşi -2



Yılmaz Akkılıç İle Söyleşi -1

Bursa'nın Kültür İnsanları

                         

                               Söyleşen: Yüksel Baysal - Nisan 2007

 

CUMHURİYETİN KAZANIMLARININ KAYBEDİLMESİNDEN KAYGILIYIM”


1971’deki başarısız darbe girişimi kadrolarında binbaşı rütbesiyle görev alan Yılmaz Akkılıç, Türkiye’nin geçmişte ve günümüzde karşı karşıya kaldığı kritik günleri anlattı:
Az gelişmiş ülkelerde değişimi yapanlar hiçbir zaman çoğunlukla değildirler. Devrim odur. Çoğuluğa rağmen, çoğunluğun çıkarı için müdahale etmek. Mustafa Kemal’in müdahalesi de odur.
“Bize askeri okulda bir şey öğrettiler: Türk güçlüdür, bağımsızdır. Kışlaya gittiğimiz zaman gördük ki, kaşık Amerikan, çatal Amerikan, fotin Amerikan, eyer İngiliz ve Amerikan, giyim kuşam Amerikan, hatta nal mıhı bile Amerikan.”


Siz bizim gazeteci Yılmaz abimizsiniz ama biliyorsunuz ki, sizin bir askerlik geçmişiniz de var. Bize geçmişinizden söz eder misiniz?
Erzincan Kemahlı bir baba ile Rodoslu bir annenin çocuğuyum. Babam asker olduğu için ülkenin hemen her yerine dolaştık. 1945 yılında albay rütbesi ile Siverek’te iken emekliye ayrıldı. Bursa’ya geldik. Ortaokul ve liseyi Bursa’da okudum. Bursa Erkek Lisesi’nin son sınıfından Işıklar Askeri Lisesi’ne geçtim. Burayı bitirdikten sonra Ankara’da Harp Okulu’ndan süvari subayı olarak mezun oldum. İstanbul’da Binicilik Okulu’nda subay temel kursunu bitirince ilk görev yerim Ağrı Karaköse oldu. Sonra birçok yerde bulundum. 1971 yılına kadar silahlı kuvvetlerde görev yaptım. Binbaşı rütbesindeyken istifa ederek ayrıldım.
1960 ihtilali öncesinde ordudaydınız. İhtilalcilerle ilişkiniz var mıydı?
Vardı.
Kime bağlı çalışıyordunuz?
O zaman üsteğmendim. Benim bağlı olduğum ekibin başı Vehbi Ersü idi. Onun dışında birçok kişiyle temasımız oldu. Fethi Gürcan, Nusret Kocabey filan…
Gizli teşkilata katıldınız mı?
Gizli teşkilat diye bir şey yoktu. Bizim arkadaşlarla görüşüp, bu iş böyle yürümeyecek dediğimiz tarih 1958’dir. Ben o günleri, ölümümden sonra yayınlanmak üzere yazıyorum.
Niye darbe yapmaya kalkıştınız?
Bize askeri okulda bir şey öğrettiler: Türk güçlüdür, bağımsızdır. Kışlaya gittiğimiz zaman gördük ki, kaşık Amerikan, çatal Amerikan, fotin Amerikan, eyer İngiliz ve Amerikan, giyim kuşam Amerikan, hatta nal mıhı bile Amerikan…
Bağımsızlığın elden gittiğini düşündünüz yani…
Evet. Bu çok ağır geldi bize. Bu hallere niye düştük biz? Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar da , bir ihtilali nasıl körüklemek lazımsa, hepsini yaptılar. Bayar, elinde DP bastonuyla dolaşırdı.
Darbe yapmak için yeterli gerekçe var diye mi düşünüyordunuz?
Elbette. DP’nin iktidara gelince yaptığı ilk iş nedir? Ezanı Arapçalaştırmak. Biz Atatürk’ü çok içimize sindirmiş bir kuşağız. DP döneminde Pilavoğlu Tarikatı diye bir tarikat türedi. Atatürk heykellerine saldırıyorlardı.
Ama DP Atatürk’ü koruma kanunu getirdi
“Atatürk’ü sevmek de milli bir ibadettir” diyen de Celal Bayar.
O konuşmalara bakmayalım. Sonraları bir görüşmemizde eski Bursa emniyet müdürlerinden ve sonra senatör rahmetli Müdürü Şebib Karamullaoğlu, DP iktidarının sonlarına yakın, Bursa’da özel yemeklerdeki konuşmaları anlatmıştı bana. Pek öyle değil.
Bugünkü gibi bir şeriat tehlikesi yoktu ama?
Bugünkü gibi değil tabii. Ama Menderes’in “Siz isterseniz hilafeti bile getirirsiniz” lafını hiç unutmuyorum.
Bugün dönüp baktığımızda darbeciler arasında olmaktan pişmanlık duyuyor musunuz?
Hayır. O darbe kaçınılmazdı. Siz bilemezsiniz, Demokrat Parti döneminde gazeteler kazınmış olarak çıkıyordu. 6-7 Eylül olaylarını unutmayın. İnönü’nün gezilerinin anlatılması yasaktı. Ülkenin milli kahramanı ülkede gezemiyordu. Örneğin, İnönü’nün Bursa’ya sağlıcakla gelmesini sağlayan emniyet müdürü ve sonra CHP senatörü olacak Şebip Karamullaoğlu’dur. Mudanya üzerinden gelen İnönü’nün kafilesini, o sıralar DP’nin kalesi olan Merinos’ta basacaklardı.
Bir ülkede toplumsal değişmenin iki yönü vardır. Bazı ülkelerde değişim zorla yapılır. Bazı ülkelerde ise alttan gelen bilinçle meydana gelir. Az gelişmiş ülkelerde değişimi yapanlar hiçbir zaman çoğunlukta değildirler. Devrim odur. Çoğunluğa rağmen, çoğunluğun çıkarı için müdahale etmek. Mustafa Kemal’in müdahalesi de odur.
Ama bu düşünce bütün darbeleri meşru kılmaz mı?
Elbette hayır.
Ya bugün?
Bugünkü şartlarda demokratik bir iyileşmeye gidilebileceğini zayıf bir ihtimal olarak görüyorum. 1960 ihtilali öncesinde unutmadığım bir olay var. Kore’de diktatör Sihgman Rhee yönetimine karşı öğrenciler ayaklanmıştı ve sonuçta devrildi o diktatör. İnönü, bu olay üzerine Meclis’te “Türk milleti Kore milletinden daha haysiyetsiz değildir” demişti. O günden bu yana baktığınızda Kore’nin, sanayisini geliştirmiş bir ülke olduğunu, Türkiye’ninse açlıkla boğuştuğunu görüyorsunuz.
1960 ihtilali sırasında nerdeydiniz?
Bursa’daydım. Bir olay olmuştu, izliyorlardı. Bana izin verdiler kayboldum. İhtilal olunca, otobüse bindim Ankara’ya gittim.
Mutlu muydunuz?
Elbette. Gayet tabii.
Ama İnönü sizin kadar mutlu değildi?
İnönü’nün ne düşündüğünü bilmiyorum ama hızla demokrasiye dönülmesini istiyordu.
Ordu içinde diğer hareketlenmelerle irtibatınız oldu mu?
Oldu, hemen her hareketle olumlu olumsuz irtibatım oldu.
Yön hareketi ile ilginiz var mıydı?
Hayır yoktu ama İlhami Soysal’ı Doğan Avcıoğlu’nu Bursa’dan tanıyordum. Avcıoğulları Atatürk İlköğretim Okulunun bulunduğu, Hocaalizade Mahallesinde oturuyorlardı. Yön ve Devrim dergilerini, özellikle Türkiye’nin Düzeni’ni dikkatle okuyorduk, okudum.


AİLEDEN ASKER
Askerliği babanızdan dolayı mı seçtiniz?
Evet, ben askeri bir ortamda yetiştim. Benim eşimin babası da askerdi.
Ondan dolayı mı tanıştınız?
Üç yaşından beri tanışıyoruz eşimle.
Babanızın anılarını yayınladınız ama yine de biraz anlatır mısınız?
Babam Abdulhalim Akkılıç, 1912 yılında Mekteb-i Harbiye’yi yani harp okulunu bitiriyor, kısa dönem olarak. Mezun olur olmaz, Balkan Savaşına gönderiyorlar. Balkan Savaşı nedeniyle Sırplara, Bulgarlara büyük bir kini vardı. O savaş sırasında Yunanlılara esir düşüyor. Korfu adasında uzun süren esirliğin ardından yurda dönünce, 10. Kolorduda görev alıyor. Hafız Hakkı Paşa, bir nedenle tanıyor babamı. Sarıkamış Harekatı’nın başladığı gün ileriye gönderiliyor, uç olarak. Allahüekber dağını ilk ve sağlıklı olarak geçen kişi oluyor.
Süvari miydi?
Evet. Zaten süvari olduğu için hiçbir zayiat vermeden geçiyor, ama arkadan gelen kolordu savaştan değil, soğuktan mahvoluyor. O günler, Enver Paşa’nın harekata karşı çıkan hocasına, “Hocam olmasaydın seni öldürtürdüm” dediği günler… Aslına bakarsanız, plan kağıt üzerinde çok güzeldi. Ama ağır kış koşulları bunu uygulamaya elverişli değildi. Orada çok dramlar yaşandı kuşkusuz. Arkadaşının ölüsünü yastık yapıp yatanları anlatır babam anılarında.
Babanız, Enver Paşa ile Mustafa Kemal arasında karşılaştırma yapar mıydı?
Şöyle derdi: “Enver kahraman bir insandı; Mustafa Kemal akıllı.”
Babanızın emekli olunca Bursa’ya yerleşmesinin özel bir nedeni var mıydı?
Babamın eski arkadaşları Bursa’daydı. Ben küçükken, babamla annemin Bursa’ya kaplıcaya geldiklerini anımsıyorum. O zamanki Bursa bir emekli kentiydi zaten.
İlk gelişinizi hatırlıyor musunuz?
Bursa’ya ilk gelişimi hatırlıyorum tabii. On iki yaşındaydım. Siverek’ten Diyarbakır’a, oradan trenle Bursa’nın istasyonu olarak kabul edilen Bilecik Karaköy’e indik. Karaköy’de bir gece kaldık. Ertesi gün Kamil Koç’un 153 numaralı Ford otobüsü ile Bursa’ya geldik. Bir temmuz günüydü. Yol o zaman Aksu üzerindendi. Kestel tepesini dönüp, yemyeşil ovaya inince, önce iki minare, sonra da bir büyük bina gördük. Büyük bina askeri liseydi, iki minare de Yıldırım camisi Yıldırım’ın o sıralar iki minaresi de, biri yarım duruyordu. Yeşilliği anlatmak mümkün değil. Şimdiki Sönmez İş Sarayı’nın altında Ulus Otel vardı. O zamanlar caddeler cilalı gibi parke taşı döşeliydi. Ara sokaklar Arnavut kaldırımıydı. Pencereden ilk kez bakıyorum, Heykel’de o zaman benim hiç görmediğim bir araç geçti. Altı vişne çürüğü boyalı, üstü bej belediye otobüsü. Belediye otobüsü sayısı dokuzdu.

1971’DE İHTİLAL GİRİŞİMİ
Gelelim 1971’e… 9 Martçılar arasında mıydınız?
Bana danışılıyordu, görüşümü söylüyordum. Durum anlaşılınca beni Urfa’ya sürdüler. 1970 yılının sonunda Orgeneral Muhsin Batur, Başbakan Demirel’e mektup yazdı. İşte o zaman dedim ki, bu iş bitti. Dönüşü olmayan nehre düşülmüştü.
Yılmaz abi, 1960 ihtilalini anlarım da 1965-71 dönemi Türkiye’nin yüzde 7 büyüdüğü, nispeten istikrarlı bir dönemiydi…
Türkiye şimdi de yüzde 5 büyüyor ama durum ortada. Bir de o zamanlar bu gibi olayları tahrik eden uluslar arası sorunlar vardı.
1960 ihtilalinin yarım bıraktıklarını mı tamamlayacaktınız?
Evet tam olarak öyle. O dönemde yayınlanmış Devrimci Ordu Gücü bildirileri vardı.
Siz mi yazıyordunuz bu bildirileri?
İkisini ben yazdım, birini Doğan Avcıoğlu yazdı.
Sivillerle ilişkileriniz vardı yani?
Oraları kurcalama.
Baascı, yani tek parti diktatörlüğünü amaçlayan bir rejim mi kuracaktınız?
Hayır Kemalist bir rejimdi özlenen. Sol yanı ağır basan Kemalist bir rejim.
Özel sektöre izin vermeyecek miydiniz?
Bizim bildirimizde yazılıdır, şunlar şunlar devletleştirilecektir diye.
Gözaltına alındınız mı?
Evet alındım ama benimle ilgili deliller bulamadılar. Fezlekelerde kimliği bilinmeyen bir subay diyor. Yalnız bir yerde Doğan Avcıoğlu konuşmuş, “Yılmaz Akkılıç’ın ciddi bir grubu var” diye.
Kimler vardı grupta?
Subaylar vardı.
Cemal Madanoğlu’na bağlı olarak mı çalışıyordunuz?
Hayır o sonradan.
Nasıl tasfiye edildiniz?
2 Mart 1971’de Ankara’da hastanede yatıyordum. Sabah geldiler, “Akşam karar toplantısı var, çık hastaneden” dediler. Tam işlem bitmiş hastaneden çıkıyorum Ankara Sıkıyönetim Komutanı Tuğ. Tevfik Türün geldi. Niçin geldiğini biliyorum. Başhekimin odasına çağrıldım. Kendisi bana “Neden Merkez Komutanlığına uğramadınız?” dedi. Ben de “Hastaneye gelen insan niçin komutanlığa uğrasın?” yanıtını verdim, tartıştık, başhekime selam verip çıktım. O akşam çok olumsuz bir toplantı yapıldı. Kalabalık bir grup vardı. Ama iki önemli general gelmemişti: Atıf Erçıkan ile Celil Gürkan. Toplantıyı havacı gruptan Nuri Gök Paşa yönetiyordu. “Bir heyet kurulsun, paşaların niye gelmediği öğrenilsin” dedim. Sonra, Bursalı bir havacı albayla Atıf Paşaya gittik. Divanda pijama ile oturuyordu. “Niye gelmiyorsunuz?” diye sordum “Ben Genelkurmay Başkanına arz ettim” dedi.
Her şey açığa çıkmıştı yani. Geri döndüm, bitmiş bu iş dedim, oyun oynanıyor. Teker teker enterne edecekler. Herkes birbirine bakmaya başladı. Toplantı bitirildi. Bütün bunları bilip de harekete geçmek yanlıştı. Yine de 9 Mart günü telefon geldi: “Bu gece hareket yapılıyor” diye. Taktik üsse, Diyarbakır’a gidilecek. O zaman yolda bir olay olmuş ve yol kapatılmıştı, taşlarla.
Nerede?
Diyarbakır’a yakın bir yerde, Karacadağ’da. Uçak hazırdı. 15-20 kişi binip gidecektik ama gidemedik. Kurmay başkanı general Seyit Dicleli, karşımıza çıkamadı. Durum anlaşıldı. Ardından Muhtıra gledi. Arkadaşlar sevindi. Muhbir Batur’un Faruk Gürler’in imzaları var… Muhtıradan sonra soruşturmalar başladı. Ben atacaklarını anlayınca, emekliliğime dokuz ay olmasına rağmen istifa dilekçemi verdim; istifamı büyük bir kutlulukla karşıladılar. Dilekçemi elden ilettiler, cevabını da hemen getirdiler. Ve 7 Nisan 1971’de ayrıldım. İhsan Topaloğlu’nun Enerji Bakanı olduğu dönemde petrol ofisine girdim. Eğer ihraç edilmiş olsaydım devletin başka kurumlarında görev alamazdım. Daha sonra Ankara’da duramazsın dediler, sürdüler beni Halikarnas Balıkçısı gibi Fethiye’ye. Orda çok güzel günler yaşadım. Sonra emeklilik dilekçemi verdim, geldim. Rahmetli İlhami Sosyal’ın eşi emekli sandığında çalışıyordu, emeklilik dilekçemi reddettiklerini söyledi. Gerekçe, işe başlama tarihinde yaşım 18’den küçükmüş. Mudanya’da bir süre daha çalışarak, gerekli süreyi tamamladım. Ondan sonra hep Bursa’da yaşadım.
Gözaltı ne zaman oldu?
Temmuz 1971 başında. Ankara’da petrol ofisinde görevli iken gözaltına aldılar. On yedi gün gözaltında kaldım.
Eziyet yaptılar mı?
Hayır, biz asker kesim bir aradaydık. İstanbul’dakilere yapmışlar. “Suçlama nedir?”diye sordum. Savcı TCK 146. Madde olduğunu söyledi. “Suçlamalı kabul ediyorum ama bir yanımda Faruk Gürler, öbür yanımda Muhsin Batur olmalı” dedim. “Karıştırmayın onları” dediler. “Niye karıştırmayayım” dedim.
Sonra ne oldu?
Yargılanmam 1974 affına kadar sürdü. Önce beraat kararı verdiler. Sıkıyönetim itiraz etti, Yargıtay da “af kanunu uyarınca yargılanmalarına gerek yoktur” dedi.
Bursa’ya geldiğinizde ne yaptınız?
Kitapçılık yaptım. Altı sayı Yeni Dönem Dergisini çıkardım. O sıralarda iki mektup geldi dergiye. Biri Ankara’dan ötekisi de Muğla’dan. Fakat Muğla’dan gelen mektubun içinde Ankara’dan gelen mektubu, Ankara’dan gelen mektubun içine de Muğla’dan gelen mektubu koymuşlar. Anlaşıldı ki, mektupları açıp okuyorlardı.
Dergiye kimler yazıyordu?
Doğan Avcıoğlu, Celil Gürkan, Vedii Bilget, Uluç Gürkan, Altan Öymen, Erol Toy, Mahmut Tali Öngören, Osman Nuri Koçtürk…

SİYASAL YAŞAM
Siyasal yaşama atılmanız nasıl oldu?
Çeşitli kişiler teklif yaptılar bana, ama önce bir aklanalım dedim. Aklandıktan sonra Ali Arabacı, Yahya Şimşek beni CHP’ye çağırdılar. 26 Mayıs 1975’te üyeliğin kesinleşti. Sonra bir muhalefet hareketi başlattık. Dükkana gelen gidenler zaten bizi tanıyorlardı, önderlik etmemi istediler. 3 Ekim 1976’da yapılan kongrede il başkanı seçildim.
Bunca askeri darbe girişiminin ardından ilk kez demokratik yoldan bir söz sahibi oldunuz yani.
Üstelik o kongrede bir bildiri dağıttılar. Bu adam kültür sarayını yakmıştır, Eminönü arabalı vapurunu batırmıştır filan… Kongre başkanı Saffet Ural Paşa çok bozulmuştu bu iftiralara. İşe bakın ki, önümüzde Yenişehir delegeleri oturuyordu, içlerinden biri beni tanımıyor yanındaki arkadaşına “Yahu bu adam bunları yapmışsa, t… adamdır, oyumuzu buna verelim” dedi. Dağıtılan o kağıtlar bana oy kazandırdı yani.
1977 yılında belediye başkan adayı oldunuz ama ön seçimi kaybettiniz. Bunun nedeni nedir?
Delege seçimleri yapılmamıştı. Eski delegelerle gittik seçime.
O yıllarda Ecevit’le muhatap oldunuz mu?
Tabii… 22. Kurultay öncesinde il başkanları toplantısında kurultay başkanlığı için Ecevit bir şeyler söyledi. Ben kalktım, “Burada seçim yapalım” dedim. Bülent Bey, “Toplantı burada bitmiştir” dedi ve kalkıpz gitti. Ben de inadına Ertuğrul Günay’ı destekleyeceğiz, dedim. Ertuğrul Günay da Deniz Baykal’ın adayı. Ondan sonra Ecevit’le yıldızımız hiç barışmamıştır. 1977 seçimlerinde başarı sağladık, yerel yönetimi aldık. Altan Öymen genel sekreter yardımcısı olarak aradı, “Genel başkan sizin orada bir devrim yaptığınızı söylüyor” dedi. Ben de “Sayın genel başkan kendisi niye aramıyor?” dedim. Neyse, hükümet kuruldu. Her yerden heyet gidiyor. Biz de tebrik etmeye gittik Ankara’ya Bülent Bey beni görünce sanırım hoşlanmadı.

TARİH ÇALIŞMALARI
Tarih çalışmaları nasıl başladı?
12 Eylül sürecinde yapacak iş olmayınca, kendimi esasen meraklı olduğum tarih çalışmalarına verdim. Saruhan Ayber ile iyi bir dostluğumuz vardı. Bursa Hakimiyet’e rakip gazetenin çıkması söz konusu olunca, bir yenilik yapmak istedi. Ben o zaman arada bir yazılar yazıyordum. Saruhan Bey bir gün telefon etti, gazeteye çağırdı. Gittim, bana Bursa Ansiklopedisi projesinden söz etti. Yapabilir misin dedi. Kabul ettim.
Ansiklopedi hazırlamak zor olmadı mı?
Zor oldu tabii. Çeşitli kişilerle görüştüm, kaynakları taradım. Ankara’ya birkaç kez gittim. Kapsamlı bir şey oldu. O böyle olacağını beklemiyordu; daha basit bir şey bekliyordu.
Çok önemli bir hizmetti. Saruhan Ayber’e çok teşekkür etmek lazım. Ansiklopediden sonra Bursa’nın Kurtuluş Savaşı tarihi üzerine çalışmaya başlamanız nasıl oldu peki?
Asker olduğum için ön elimde bilgelerim vardı. Sonra dokuz yıllık bir çalışma dönemine girdim, derledim, toparladım, ortaya çıktı.
Kurtuluş savaşı tarihinde yazmadığınız bir şey var mı? İhanet edenler filan…
Yok hepsini yazdım. Ama daha sonra elime geçen belgeler oldu. Onu da Bursa Defteri’nin son sayısında yayınladım.
Nazım Hikmetle ilgili bir çalışmanız oldu mu?
Hayır onunla ilgili bildiğim tek şey, cezaevi şoförü olan dayımın Nazım Hikmet’i cezaevinden zaman zaman çarşıya götürdüğü, evde söz ederdi.
Ya Aziz Nesin?
Onunla ilgili rahmetli hocam Mehmet Ertan’ın başına geliş bir olay vardır. Mehmet abi Erkek Lisesinde öğretmendi. Solcu yanları vardı ama bence sosyalist değildi. Bir gün bir konferans dinlemeye Tayyare Sinemasına gitmiş, arka sıralarda oturuyor. Yanına kısa boylu, topluca, pardösülü bir adam oturuyor. Işık loş. Bir ara bu kişi, bir kağıt çıkarmış; Mehmet Ertan’a kaleminiz var mı diye sormuş. Mehmet abi de kalemini vermiş. Toplantı bitip de dışarı çıktığında daha 15-20 adım atmış ki, iki sivil polis yanına gelmiş, buyur emniyete gideceğiz demişler. Emniyette sen nerden tanıyorsun bu adamı diye sormuşlar. Mehmet abi tanımadığını söylemiş. İşte Mehmet abinin tanımadığı o adam Aziz Nesinmiş.

LAİKLİK ÜZERİNE
Gazetede yazdığınız günlütk yazılarda sık sık laiklik konusunu işliyor ve uyarılar yapıyorsunuz? Bu konuda görüşlerinizi alabilir miyim?
Önce tanımlama yapmak istiyorum. Bilimde, felsefede ve her türlü kültürel kabulde özgürlüktür laiklik. 1923’de cumhuriyet ilan edildikten sonra mart 1924’te üç önemli yasa kabul edildi. Bu laikliğin temelini oluşturur. Birincisi eğitim birliğinin sağlanması konusudur. Bunun önemini bilmem anlatmaya gerek var mı? İkincisi, erkan-ı harbiye vekaleti ile şeriye vekaletinin lağvedimesi. Din işleri bakanlığı ortadan kaldırılınca, siyasal etkiden uzaklaştı. Genelkurmay bakanlığının kaldırılması da ordunun politikadan elini çekmesi anlamına geldi. Onu izleyen yasalardan biri de, ordu komutanlarından milletvekili olanların, milltvekililği ile ordu arasında tercih yapmalarını zorunlu tutan yasaydı. Üçüncü yasa hilafetin kaldırılmasıydı. Üç yasa da 3 Mart 1924’te çıkarıldı biliyorsunuz.
Demokrasinin yerleşebilmesi için laiklik şarttır. Laik olmayan birey, laik olmayan toplum, demokrat olamaz. Laik olmayan birey kendi inançlarının doğruluğuna inanır, dolayısıyla laik devleti yönetemez; böyle bir çelişki olamaz.
Din, bireyin inançlarını düzenler, dünya görüşünü sınırlar. Mezhep, o alanı biraz daha daraltır. Tarikat, cemaat ise daha da daraltır. Çünkü tarikatın, cemaatin kendi kuralları vardır.
Yılmaz abi, 1950 sürecini bir karşı devrim süreci olarak adlandırıyorsunuz. Bu dönemde geniş kitlelerin siyasete katılmasını demokratik sürece katkı olarak değerlendirmek gerekmez mi?
Pek o kadar değil. Siyasetin gerçekçi biçimde yapılabilmesi için siyasetin yapıldığı toplumun gelişmiş olması gerekir. Bunu göz ardı ederek bir yargıya varamayız.
Teşekkürler Yılmaz Abi, anılarınızı ve birikimlerinizi bizimle paylaştığınız için.