|
Rahmetli Ahmet Balıoğlu ile 18 Aralık 2000 tarihinde yapılan söyleşi
Nerede doğdunuz?
Nüfus kağıdıma
göre konuşacak olursak, 1910 yılında Bursa'da doğdum. Benim doğduğum ve
okula gittiğim zamanlar, Padişahlık zamanları idi. Altıparmak'ta Sultan
Reşat'ın yaptırılmasını istediği Reşadiye Okulu'na gittim. 1908 yılında
gelmiş ve orada bir okul yapılmasını istemiş adına Reşadiye Okulu demişler.
Şimdiki SSK kurumunun olduğu yerde, çok büyük bir okuldu. Annem okumaya çok
meraklı bir insandı. Daha evvel mahalle okullarına gittim. Kur'an-ı Kerim
okumaya, Kur'an'ı öyle okuduk ki; neredeyse çoğunu ezberledik, hafız olduk.
Daha sonra da Reşadiye Okulu'na başladım. Sabah geldiğimizde okula önce
"Allah'ıma binte bin külli taksir şafaat, ya rasulallah" derdik, akşam da
aynı şekilde ve okuldan çıkıyorduk...
Eski yazı
okuyordunuz, ne gibi dersler vardı hatırlıyor musunuz?
Yeni yazı yoktu
zaten. O kadar iyi dersler vardı ki, bugün 6 ve 7. sınıflarda okunan dersler
3. sınıflarda okunuyordu. Tedrisat çok sıkıydı Cemal Nadir'in ismini
duyuyorsunuz. Beni beşinci sınıfta iken o okuttu. Meşhur ressamdır kendisi,
çok kulaklarımı çekti benim. Hüsn-ü hat (Güzelyazı) dersine gelirdi. Daha
sonra Yunan işgali oldu.
Hangi sınıfa
kadar okudunuz?
Ben ilkokuldan
mezun olup Ticaret Lisesine bir mühlet gittim. Daha sonra Erkek Sanat
Enstitüsü'ne gittim. Daha sonra 1928'de mektep olayı bitti.
Kız kardeşler mi
daha çok okudu, siz mi?
Onların başında
ben vardım. Benim başımda zorla oku diyen yoktu. Kardeşlerime ben yön
verdim. Babam çalıştığı için benimle ilgilenemezdi. Bizde, "kız çocukları
okutulmaz" gibi bir olay yoktu. Mahallede okuyan çocuk tek bizdik. "Kız
kısmı annesinin dizinin dibinde oturur" anlayışı vardı o tarihte. Göçmenler
daha ileri görüşlüydü yani. Çırpan Mahallesinden okula giden yoktu. Okul da
azdı. Bir tek Öğretmen Okulu vardı, Mahkeme Fırını'nın karşısındaydı.
Öğretmen Okulu'nda orta okulu bitirilir, isteyen Muradiye'deki okula gider,
liseyi de orada okurdu. Adı da Kız Enstitüsü idi.
O zamanlar
nerede oturuyordunuz?
93 Harbi'nde
büyüklerimiz Türkiye'ye gelmiş. Ruscuk'tan, Tuna nehri boyundan buraya
gelmişler. O zaman Sultan Hamit'in tahtta olduğu dönem. Sultan Hamit,
Bulgaristan'dan göç edenleri Orhaneli'ne yerleştirmiş. Daha sonra biraz
parası olan babamlar bu dağ başında yapamayız demiş ve kalkıp Bursa'ya
yerleşmişler.
Daha önce
Bursa'da göçmen yok muydu?
Evet yokmuş. İlk
defa 93 Harbi'nden sonra gelmişler. Bursa'daki yerliler Tophane'de,
Ortapazar'da, bir de Tahtakale'nin oralarda yaşardı. Macırlar (Göçmenler)
gelince, macırlara bir isim taktılar, hâlâ ne demek olduğunu, neden öyle
söylediklerini bilemiyorum. Bize "Atana'lar" derlerdi. Ama ne demek
olduğunu, niye böyle laf ederlerdi bilemiyorum. Yerliler macırlardan kız
almaz, kız vermez, hatta macırlarla alışveriş yapmazlardı. Biz mahalleden
iki-üç arkadaş böyle palazlanmış olarak toplanırdık. Ortapazar'dan,
Tophane'den, bizi görenler kaçan kaçana, "Atanalar geldi" diye... Yani ufak
çocuklardan bile kaçarlardı. Sevmediklerinden dolayı kaçarlardı. Yerliler
göçmenleri sevmezlerdi. Babamlar, Altıparmak'ta Tahirbey Sokağı'nın alt
tarafında, üç tane ev yapmışlar. Daha sonra Kaymakamlık olan yere geldik.
Babam Bursa'da evlenmiş. Annem de Bulgaristanlı. Annemler Orhaneli'nde bir
süre kalmışlar. Annemin babası Şakir Ağa orada değirmen kurmuş, Kocasu'yun
kenarına... Çekermiş kafayı, yatarmış değirmende. "Buradan daha iyi yer
olmaz" dermiş. Ama babamın babası, "ben taş içinde çocuk bırakmam" demiş.
Derlemiş, toplamış Bursa'ya gelmişler...
Çocukluğunuzda
nerede oturuyordunuz?
Bulgaristan'dan
gelenlerin oturdukları şehirlerin isimleri Çırpan, Rusçuk, Selimiye vs. idi.
Altıparmak'ta şimdi Kaymakamlık olan yer bizim evimizdi. Büyük bir evdi. 2
dönüm bahçesi vardı. Çok sayıda at-araba vs... 40-50 tane kadar at
bağladığımız zamanlar oldu.
Babanız ne iş
yapıyordu?
Babamın toptan
yağcılık ve bakkaliye dükkânı vardı. Babamın işi çok iyi idi. Mahallenin
Osman Ağa'sı idi. Alış-veriş daha çok mahalleli ile oluyordu. Köylüler de
arabalarıyla gelir, alır öte-berisini ve giderdi. Derken büyümeye başladık.
Sonra 1914 Birinci Dünya Harbi, babam askere gitti... Biz ufak çocuk olarak
kaldık. Memleket yokluk içerisinde, ne giyecek, ne yiyecek, hiçbir şeyimiz
yoktu. Beş-on kuruşumuz ve bir çömlek altınımız vardı. Annem onu toprağa
gömmüştü. Bazen çıkarır içinde birkaç tane alır, bana tembih ederdi: "Sakın
kimseye söyleme, söylersen altınlarımızı çalarlar, sonra aç kalırız" diye. O
zamanlar banka falan yok, hiçbir şey yok. Yakacak gaz yok, el kandili veya
ufak bir gaz lambasıyla ders çalışılıyordu. Kadınlar örgülerini ve
nakışlarını bu tür ışıklarla yapıyordu. 1918'e kadar böyle devam etti.
1918'de harp bitti, fakat yokluk devam etti. Parayla bile bir şey
bulamıyorsun, sırtına giyecek bir bez yok. Annem bir gün evin perdelerini
söktü, bana bir don ile mintan yaptı. O da, daha sokağa çıktığım gün güneşte
yanıp yırtıldı. Böyle acı ve yoksul günler geçirdik. Biz o zamanın varlıklı
kişileri idik, en iyilerindendik diyebilirim. Çünkü çömlek dolusu altın
olunca başka bir şey söylemeye gerek yok...
Çömlek nasıl
oluyor, yani kaç altın vardı bir çömlekte?
Büyük bir şeydi.
Yaklaşık bin altın vardı diyebilirim. Napolyon-Fransız altını... Geçerli
onlarmış o zaman, onları getirmişler...
O zaman
altınları çömlekten aldığınızda paraya mı çeviriyordunuz, altınla mı işinizi
görüyordunuz?
Sarrafa
bozduruyorduk. O zamanlarda sarraf vardı. Kapalıçarşı'daki kuyumcular
Çarşısı vardı. Yahudileri askere almadıkları için, onlar işlerini sürekli
devam ettirdiler. 1918'de babam döndü ve bir bakkal dükkânı açtı. Neresi
biliyor musunuz? Şimdi Altıparmak'ta, Ekmesan var ya, orası bir evin dükkânı
idi. Orada faaliyete başladık.
Altıparmak'ta
başka dükkân var mıydı, varsa ne dükkanları vardı?
Karşımızda ise
Tango Muharrem'in dükkânı vardı. Çok güzel ve zarif giyindiği için, Tango
Muharrem denirdi ona. Çünkü o devirde öyle giyinen yoktu. Altıparmak
Bursa'nın Beyoğlu'suydu. 1.500 Yahudi evi vardı, büyük bir kitle, Yahudi
mahallesiydi.
Bursa'nın nüfusu
kaçtı, Yahudiler Bursa nüfusunun kaçta kaçıydı?
Bursa'nın ilk
nüfus sayımı 1927'de yapıldı. Bursa'nın nüfusu 33.000, Türkiye'nin nüfusu
13.700.000'di. Bursa'da herkes birbirini bilirdi. Çünkü 33.000'i şöyle bir
taksim et. 20.000'i hanım, 3.000-5.000 çocuk. Geriye ne kalır, 3.000-5.000
tane çalışabilen erkek kalır. O zaman her kadın çalışmıyor. Herkesin evinde
bir tezgâh vardı, Yahudilere ipek dokuyorlardı.
Çalışanlar
Bursa'nın yerlileri miydi, ya da göçmenler miydi?
Yerliler
hanımefendiydi, hiçbir iş yapmazlardı. Onlara göre Atanalar çalışırdı, ne
olduğunu da bilmiyorum demiştim.
Kaç kardeşsiniz?
Dört kardeşiz.
İki kız, iki erkek. Öbür kız kardeşimiz Ankara'da Fizik-Kimya hocasıydı.
Dedem ölünce babam buradaki evi aldı. Ben buradaki evi aldığımız zamanı
biliyorum. Daha sonra buraya yerleştik. Çocuklarımız da burada doğdu.
Savaş zamanı
çocuklar nasıl etkilendi?
Yunan işgali
Türkiye'nin üzerine bir kabus gibi çöktü. Etraf zaten Rum köyleriyle
çevriliydi. Rumlar, Yunanlılar burasını işgal etti diye azıtmadı.
Bursalılara, içinde Ermeni karışımı olanlar kötülük etti. Rumların çoğu
Rumca bilmezdi, Türkçe konuşurlardı. Yunanlılar, Bursa'yı işgal ettikten
sonra, halkın başkaldırmaması için tedbir aldı. Bu tedbir şöyleydi; her
kapıya bir el feneri astırdılar. Saat yediden sonra sokağa çıkma yasağı
koydular. İki yıl Yunanlılar Bursa'da kaldı. Hiçbir kimse gece başka birine
misafirliğe gidemezdi. Hava kararmadan eve kapanılır, ancak güneş doğunca
dışarı çıkabilirdin. Bu şekilde iki yıl geçirdik...
Fenerler ne işe
yarıyordu?
Fenerlerle
yollar aydınlatılıyor, yollar ışıl ışıl oluyordu. Herkesin evinin önünde
olması mecburiyedi. Feneri sönene ceza veriyorlardı.
Çocuk olarak
neler hissederdiniz, bir korku duyuyor muydunuz?
İnsanlar
birbirleriyle konuşurlardı, "Kemal Paşa Anadolu'da söyle yapacak, böyle
yapacak, buraya da gelecek" diye. Tabii bir de Yunanlılar, çetecilik de
rahatsız ediyordu. Sürekli çete harpleri oluyordu. Bir gün Mustafa Lofçalı,
Kamil Abi'nin oğlu ile çete olmaya karar vermişler. Tarih 1920, Yunan
Bursa'yı işgal etmiş. Bana, "sen de gel" dediler. Ben de "geleyim" dedim.
10-12 yaşında cete olmaya (kuvayı milliyeye katılmaya) İnegöl'e gittik. Çok
kalabalık, oradaki köylüler falan herkes çete olmaya gelmiş. Böyle içten
gelen gayretle Yunanlılara karşı herkes çete olmaya gelmiş. Rütbesinin hâlâ
ne olduğunu bilmediğim bir subay yazıyor. Ahmet oğlu Mehmet, bir ekmek, bir
avuç zeytin, "hadi oğlum Ali Ağa'nın gurubuna" diye taksim ediyordu.
Dakikada 20 kişiyi taksim ediyor. Bize de, "Niye geldiniz?" diye sordu.
"Çete olmaya geldik" dedik. Hâlâ gözümün önünden gitmez, adamın gözünden iki
damla yaş, "Bunlar bile çete olmaya gelirse bu memlekete bir şey mi olur!"
dedi. Biraz ekmek, biraz zeytin, isimlerimizi okudular: "Şimdi geldiğiniz
yoldan evinize gidin, ben şimdi isimlerinizi aldım, size hemen haber
yollayacağım, kalabalık görünmemek için sizi çağıracağım" deyip bizi
kırmadan, kovmadan geri yolladı... Bizim çete olmaya gittiğimizi ihbar
etmişler, ama biz kimseye söylememiştik. Nereden duymuşlar bilmiyorum.
Muradiye'de Fırıncı vasıl vardı, dayımla beraber Fırıncı Vasıl'a gittik.
Dayım durumu ona anlattı. Vasıl ile beraber kalktık, işgal kumandanlığına
geldik. Vasıl onunla konuştu, sonra beni de içeriye çağırdılar. Adam baktı,
dedi ki, "Bunun çeteliğinden ne olacak" dedi. Biz de: "Derekızık'taki Kamil
Ağa'nın oğlu bizim arkadaşımız, oraya yemeğe gittik" dedik. "Hadi bir daha
gitmeyin" dedi. Babamlar da bu olay nedeniyle zor durumda kaldılar.
Yunanlıların
Bursa'daki karargahları neredelerdi? Şimdiki Cumhuriyet Caddesi'ndeki
Dorukhan, vilayet binasıymış.
Yunanlılar
geldiğinde yine vilayet binasıydı. Orasını Yunanlılar merkez yaptı. Daha
sonra Reşadiye Okulu'nu tahliye ettirdiler ve oraya gittiler. Şimdiki
Atatürk Caddesi'ndeki Valilik binası yoktu. Orası hapishaneydi.
Hapishane o
kadar merkezi yerde miydi?
Adliyenin olduğu
bina hapishaneydi. Şimdiki bina gibi değildi tabi. Uydurma bir binaydı. Hem
vilayet, hem jandarma, hem hapishane hepsi orasıydı. Hatırladığım kadarıyla
Cumhuriyet Alanında infaz gerçekleştirilirdi.
Sizin
çocukluğunuzda da idam var mıydı?
Her gece olurdu.
Çünkü o zaman kimsenin kaydı falan yok. Biraz hata yapan biri hemen ipe
giderdi.
Mahkeme falan
yok muydu?
Mahkeme var,
fakat bir kapıdan girip öbür kapıdan ipe giderdi. Bu şekilde bir mahkeme
vardı.
Bu
söyledikleriniz, Yunan işgalinden sonraki zamanda mı, yoksa önceki zamandan
mı?
Yunan zamanında
devam etti. Zaten Yunan işgali sırasında böyle bir şey yoktu. Yunan
gittikten sonra, Atatürk başka türlü rejimi oturtamazdı. Ancak bu şekilde
oturttu. Bursa'da Kurtuluş Savaşı'na karşı çıkan çok muydu? Hayır, Bursa'nın
içinden asılan pek yoktu. Baş kaldıranlar Bursa'nın içinden değildi.
Bursa'da böyle bir cezaya çarptırılan birini hatırlamıyorum. İlk sinema
Setbaşı'nda açıldı.
Çocukluğunuzda,
ilkokulda eğlenceniz nelerdi?
Küçüklüğümde
Bursa'da sinema yoktu. Büyük çocuk olduğum zaman Bursa'da sinema gördüm. İlk
sinema Setbaşı'nda açıldı. Şafak Sineması, Setbaşı Köprüsü'nün başında,
köşede açılmıştı. Yeni Sinema yapıldı. Zaten sinemaya gidecek nüfus yoktu.
Fazla olması da gereksizdi. Sonra eş dost bir evde toplanılır, fincanda
yüzük saklama oyunu ve değişik oyunlar oynanırdı. Bugünkü gibi kumar
oyunları yoktu. Bunlar hep günah olduğu için o zaman yoktu...
Fincanda yüzük
oyunu nasıl oynanırdı?
Yüzük fincanın
altına saklanırdı. Fincanlar dizilir, yüzük fincanlardan birinin altına
saklanır. Ebe olan grubun üç hakkı vardı. Bu üç hakkınca yüzüğü bulursa
ebelik karşı gruba geçerdi. Bu tür oyunlar ailecek oynanırdı. Yakın
akrabalar toplanır, herkes oyuna katılırdı...
Mudanya'da neler
yapardınız?
Bursa-Mudanya
arasında çalışan tren, 20 kuruşa bir kişi getirirdi. Pazar günleri bütün
Bursa Mudanya'ya taşınırdı. O tren durmadan sefer yapardı. Gece yarılarına
kadar yolcu taşırdı. Cumhuriyetle birlikte sosyal yaşamda yeni gelişmeler
oldu. Denize girmeler vb. Millet gözünü açıyordu. Daha önce denize girme
olayı yoktu. Kadınlar bir yerde, erkekler başka bir yerde denize girer,
karışık girilmezdi. Kadınlar elbiseleriyle denize girerlerdi. Erkekler ise
uzun pantolonlarıyla denize girerlerdi. Biz yüzmeyi Kaynarca'nın havuzunda
öğrendik. İlk yüzme öğrenirken bot yerine, su kabaklarını kullanırdık. Su
kabaklarını belimize bağlardık. Daha sonraları kabakları çıkarıp
girdiğimizde kabak varmış gibi yüzerdik, yüzme bu şekilde öğrenilirdi.
Bursalı kızlar da çok güzel yüzerlerdi. Pazartesi günleri Yeni Kaplıca
hanımlara aitti.
Ne kadar sayıda
Yunanlı vardı?
Kurtuluş
gününden bir gün önce yangın çıktı, fakat bir gün bütün kilisenin
mallarının, mağazaların yanmasına yetti. Yunanlılar gelirken de babamla
beraber dükkânın kapısını kaparken pencereden bakıyoruz. Yunanlılar geliyor,
Bursa işgal ediliyor... Yunanlılar kaçarken de, yine dükkânın kepenklerini
kapatıyoruz, pencereden seyrediyoruz, nasıl kaçıyorlar diye. Atı olan atla,
atı olmayan yaya olarak grup halinde kaçtıklarını yakinen gördüm. Mudanya'ya
birikildi. Kurtuluştan bir gün sonra Mudanya'ya gittik. Nasıl bir ana-baba
günü, her tarafta cesetler var. "Kemal geliyor" diye kadınlar kendini denize
atmış. Kimse kimseye bakmıyor. Allah hiçbir zaman böyle bir gün yaşatmasın.
Orada Yunanlıları derlediler, topladılar, esir olarak getirdiler. Şimdiki
stadyumun olduğu yerin adı Beylikbahçe idi. Orada Yunanlıların otomobil
karargahları vardı. Binlerce otomobil vardı. On tane, yirmi tane değil,
binlerceydi. Biz zaten otomobili o zaman gördük. Beşevler'deki değirmenin
kameri vardı, zincirle çevrilen, bir onu görürdük. Zincirle çevrili dediğim
olay; şanzıman defransiyel yok... şanzımandan iki tane zincir bağlamışlar,
arkadaki tekerlekleri dişli çeviriyor. Otomobilin de ilk devrelerini gördük.
Babanızın ticari
hayatından ve sizin ticarete yakınlaşmanızdan, babanıza ilk yardım ettiğiniz
zamanlardan bahseder misiniz?
Ben ayakta
durmaya başladığım andan itibaren babama yardım ettim, dükkânı süpürdüm.
Benim çocuklarım da öyle yaptılar, altı yaşından beri her gittiğim işe
çocuklarımı götürdüm.
Babanızın nasıl
bir ticaret anlayışı vardı?
Babam Altıparmak
Mahallesinin babasıydı. Babam öldüğü zaman mahalleli "babamız öldü" diye
ağladı. İyi bir insandı. Akşam olur, "Oğlum Mehmet Ağa geldi mi" diye sorup
"gelmedi" dediğim zaman, "bugün para kazanamamış, o zaman, al iki ekmek
götür evine" derdi. Babam öyle bir insandı ve bizi de böyle yetiştirdi. Bir
bakkal mahallenin her şeyi, kileri diyebiliriz.
Bütün mahallenin
dedikodusu, gizlisi saklısı, geçineni geçinmeyeni, kaçanı göçeni bizim
dükkânda anlatılırdı. Babam onların iyi bir dinleyicisi idi. Osman Ağa,
biliyor musun şu olmuş, diye başlar ve anlatırdı. Ve bizde hikâye gibi
dinlerdik. Ne olmuş, ne bitmiş bilirdik. Bakkala güvenilirdi, borç
istenirdi, fikir alınırdı. "Osman Ağa şunu yapacağız, bunu yapacağız, ne
dersin" diye fikir danışılırdı. Bir nevi muhtarlık gibiydi bizim bakkal.
Hepimiz babama çıraklık yapmışızdır. Abim büyüyüp iş sahibi olunca, biz
çıraklık yapmışızdır.
Kaç yaşında
ayrıldınız?
1936 yılında
yani 26 yaşımı bitirirken ayrıldım babamdan. Aslında biz arabacı-marabacı
değiliz, tüccarız. Bir tüccarın her şeyi olmalıdır. İstanbul'da bir amcam
var, armatör, gemisi var. O senede bir ay geliyor, Bursa'da kalıyor. O da bu
araba işine muhalif. Ve sizin bir mesleğiniz var, yağcılığınız, bakkalınız
var, bu işi büyütün diyor. İsmail Bey'i Osman Ağa zannettik, bu işten elini
çek, biz Ahmet'in ne yapabileceğini görüyoruz. Bırak o götürsün bu işi.
İstanbul'daki amcam bir gelişinde beni de beraberinde İstanbul'a götürdü.
Hüseyin Akış diye bir mağazaya gittik. Yeni Cami'nin olduğu yer, o zaman
tamamen mağazalarla, toptancılarla doluydu. Dayımla orada bir mağazaya
gittik. Hüseyin Akış dayımın mektep arkadaşıymış. Dayım kaptan, açıkgöz bir
adam, dedi ki; bu benim yeğenim, şu işleri var, bu işleri var, o da on gibi.
Ama yaptığı işleri beğenmiyorum. Ben tam bir tüccar olmasını istiyorum. Sen
buna ne şekilde faydalı olursun. Dedi ki; "Bursa'nın etrafında ne oluyor, ne
çıkıyor." Bursa'nın etrafında her şey çıkıyor. Zengin pazarları var. Adam
dedi ki; "Git bu pazarlardan ne istersen al, getir. Bir gün sonra bu
mağazada para olur, satarız" dedi. Dedim "İnegöl'de bol narden (erik ezmesi)
oluyor. Böyle bir şey satabilir misin" dedim. "Satarız" dedi. Geldim ilk
pazar İnegöl pazarı oldu, oradan 100 teneke erik ezmesi aldım. Tenekesi
4,5-5 lira. İçinde 20-25 kg erik ezmesi var. O zamanki paranın değerine bak,
daha sonra yolladık İstanbul'daki Hüseyin Bey'in mağazasına. Üç gün sonra da
kendim gittim. Hüseyin Bey benim 5 liraya aldığım şeyleri 20 liraya satmış.
Şu paranın bolluğuna bak. Ben o arabalarla senede o parayı kazanamam. Ve o
işe başladık. Ve bir haftada 2000 lira kâr ettim, ne büyük kâr, ne büyük
para. 2000 lira ile ne istersen alırsın.
Haftada 2.000
lira kazandığınız zamanlarda bir aile ayda kaç lira ile geçiniyordu?
10 lira ile
geçiniyordu. Çünkü bizde 7,5 lira aylıkla çalışan adamlar vardı. En çok alan
40 kuruş gündeliği 12 lira aylık alırdı. Hâsılı, o işleri yapmaya başladık.
Gayet güzel, ben de memnunum, babam da memnun.
O tarihte
babamızın evinde oturuyorduk. O zamanki görenek o şekildeydi. Çocuklarımız
babamızın Altıparmaktaki evinde doğdu. Oradan babam defol deyince... Evden
götürecek bir şey yok. Kovulduğumuz zaman da bir karyola ile yatak vardı.
Hiç para yokken
bir bakkal dükkânı açtım. Para yok fakat itibarım var. "Lofçalılar'ın
damadı, Osman Ağa'nın oğlu" diyorlar, "bunda para olmaz mı" diyorlar. Hiç
kimse bilmiyor ki; 6 kuruşa bir ekmek alamaz. Rahmetli Musa Bey'in dükkânı
var, eve gelirken, bana dedi ki; ne istersen dükkândan alsınlar. 12 lira
borç ettim. O dükkâna elime para geçene kadar. Yahudilik Çarşısı vardı,
balıkçıların olduğu yerdeki köşe, boş duruyordu. 8 liraya kiraladık, yine
para yok. Hiçbir zaman yelkenleri de indirmiyorum, dimdik duruyorum. İsmail
Bey sana 500 lira kredi açarız dedi. 500 liralık öteberi yolladılar, biz
dükkânı açtık. Saat gece bire kadar dükkandayım. Sabah namazı okunurken yine
dükkandayım. Gece oturmamın sebebi, adam gece kafayı çekiyor, ben balık
satıyorum, balık almaya geliyor. Evin geçimi oradan çıkıyor. O tuzlama
balıkları kendim de yapıyordum.
Teşekkür ederim
Ahmet Bey.
|