AHMET BALIOĞLU'NUN ANILARI

Hasretlik Bursa

 

 

                                           Rahmetli Ahmet Balıoğlu ile 18 Aralık 2000 tarihinde yapılan söyleşi

Nerede doğdunuz?

Nüfus kağıdıma göre konuşacak olursak, 1910 yılında Bursa'da doğdum. Benim doğduğum ve okula gittiğim zamanlar, Padişahlık zamanları idi. Altıparmak'ta Sultan Reşat'ın yaptırılmasını istediği Reşadiye Okulu'na gittim. 1908 yılında gelmiş ve orada bir okul yapılmasını istemiş adına Reşadiye Okulu demişler. Şimdiki SSK kurumunun olduğu yerde, çok büyük bir okuldu. Annem okumaya çok meraklı bir insandı. Daha evvel mahalle okullarına gittim. Kur'an-ı Kerim okumaya, Kur'an'ı öyle okuduk ki; neredeyse çoğunu ezberledik, hafız olduk. Daha sonra da Reşadiye Okulu'na başladım. Sabah geldiğimizde okula önce "Allah'ıma binte bin külli taksir şafaat, ya rasulallah" derdik, akşam da aynı şekilde ve okuldan çıkıyorduk...

Eski yazı okuyordunuz, ne gibi dersler vardı hatırlıyor musunuz?

Yeni yazı yoktu zaten. O kadar iyi dersler vardı ki, bugün 6 ve 7. sınıflarda okunan dersler 3. sınıflarda okunuyordu. Tedrisat çok sıkıydı Cemal Nadir'in ismini duyuyorsunuz. Beni beşinci sınıfta iken o okuttu. Meşhur ressamdır kendisi, çok kulaklarımı çekti benim. Hüsn-ü hat (Güzelyazı) dersine gelirdi. Daha sonra Yunan işgali oldu.

Hangi sınıfa kadar okudunuz?

Ben ilkokuldan mezun olup Ticaret Lisesine bir mühlet gittim. Daha sonra Erkek Sanat Enstitüsü'ne gittim. Daha sonra 1928'de mektep olayı bitti.

Kız kardeşler mi daha çok okudu, siz mi?

Onların başında ben vardım. Benim başımda zorla oku diyen yoktu. Kardeşlerime ben yön verdim. Babam çalıştığı için benimle ilgilenemezdi. Bizde, "kız çocukları okutulmaz" gibi bir olay yoktu. Mahallede okuyan çocuk tek bizdik. "Kız kısmı annesinin dizinin dibinde oturur" anlayışı vardı o tarihte. Göçmenler daha ileri görüşlüydü yani. Çırpan Mahallesinden okula giden yoktu. Okul da azdı. Bir tek Öğretmen Okulu vardı, Mahkeme Fırını'nın karşısındaydı. Öğretmen Okulu'nda orta okulu bitirilir, isteyen Muradiye'deki okula gider, liseyi de orada okurdu. Adı da Kız Enstitüsü idi.

O zamanlar nerede oturuyordunuz?

93 Harbi'nde büyüklerimiz Türkiye'ye gelmiş. Ruscuk'tan, Tuna nehri boyundan buraya gelmişler. O zaman Sultan Hamit'in tahtta olduğu dönem. Sultan Hamit, Bulgaristan'dan göç edenleri Orhaneli'ne yerleştirmiş. Daha sonra biraz parası olan babamlar bu dağ başında yapamayız demiş ve kalkıp Bursa'ya yerleşmişler.

Daha önce Bursa'da göçmen yok muydu?

Evet yokmuş. İlk defa 93 Harbi'nden sonra gelmişler. Bursa'daki yerliler Tophane'de, Ortapazar'da, bir de Tahtakale'nin oralarda yaşardı. Macırlar (Göçmenler) gelince, macırlara bir isim taktılar, hâlâ ne demek olduğunu, neden öyle söylediklerini bilemiyorum. Bize "Atana'lar" derlerdi. Ama ne demek olduğunu, niye böyle laf ederlerdi bilemiyorum. Yerliler macırlardan kız almaz, kız vermez, hatta macırlarla alışveriş yapmazlardı. Biz mahalleden iki-üç arkadaş böyle palazlanmış olarak toplanırdık. Ortapazar'dan, Tophane'den, bizi görenler kaçan kaçana, "Atanalar geldi" diye... Yani ufak çocuklardan bile kaçarlardı. Sevmediklerinden dolayı kaçarlardı. Yerliler göçmenleri sevmezlerdi. Babamlar, Altıparmak'ta Tahirbey Sokağı'nın alt tarafında, üç tane ev yapmışlar. Daha sonra Kaymakamlık olan yere geldik. Babam Bursa'da evlenmiş. Annem de Bulgaristanlı. Annemler Orhaneli'nde bir süre kalmışlar. Annemin babası Şakir Ağa orada değirmen kurmuş, Kocasu'yun kenarına... Çekermiş kafayı, yatarmış değirmende. "Buradan daha iyi yer olmaz" dermiş. Ama babamın babası, "ben taş içinde çocuk bırakmam" demiş. Derlemiş, toplamış Bursa'ya gelmişler...

Çocukluğunuzda nerede oturuyordunuz?

Bulgaristan'dan gelenlerin oturdukları şehirlerin isimleri Çırpan, Rusçuk, Selimiye vs. idi. Altıparmak'ta şimdi Kaymakamlık olan yer bizim evimizdi. Büyük bir evdi. 2 dönüm bahçesi vardı. Çok sayıda at-araba vs... 40-50 tane kadar at bağladığımız zamanlar oldu.

Babanız ne iş yapıyordu?

Babamın toptan yağcılık ve bakkaliye dükkânı vardı. Babamın işi çok iyi idi. Mahallenin Osman Ağa'sı idi. Alış-veriş daha çok mahalleli ile oluyordu. Köylüler de arabalarıyla gelir, alır öte-berisini ve giderdi. Derken büyümeye başladık. Sonra 1914 Birinci Dünya Harbi, babam askere gitti... Biz ufak çocuk olarak kaldık. Memleket yokluk içerisinde, ne giyecek, ne yiyecek, hiçbir şeyimiz yoktu. Beş-on kuruşumuz ve bir çömlek altınımız vardı. Annem onu toprağa gömmüştü. Bazen çıkarır içinde birkaç tane alır, bana tembih ederdi: "Sakın kimseye söyleme, söylersen altınlarımızı çalarlar, sonra aç kalırız" diye. O zamanlar banka falan yok, hiçbir şey yok. Yakacak gaz yok, el kandili veya ufak bir gaz lambasıyla ders çalışılıyordu. Kadınlar örgülerini ve nakışlarını bu tür ışıklarla yapıyordu. 1918'e kadar böyle devam etti. 1918'de harp bitti, fakat yokluk devam etti. Parayla bile bir şey bulamıyorsun, sırtına giyecek bir bez yok. Annem bir gün evin perdelerini söktü, bana bir don ile mintan yaptı. O da, daha sokağa çıktığım gün güneşte yanıp yırtıldı. Böyle acı ve yoksul günler geçirdik. Biz o zamanın varlıklı kişileri idik, en iyilerindendik diyebilirim. Çünkü çömlek dolusu altın olunca başka bir şey söylemeye gerek yok...

Çömlek nasıl oluyor, yani kaç altın vardı bir çömlekte?

Büyük bir şeydi. Yaklaşık bin altın vardı diyebilirim. Napolyon-Fransız altını... Geçerli onlarmış o zaman, onları getirmişler...

O zaman altınları çömlekten aldığınızda paraya mı çeviriyordunuz, altınla mı işinizi görüyordunuz?

Sarrafa bozduruyorduk. O zamanlarda sarraf vardı. Kapalıçarşı'daki kuyumcular Çarşısı vardı. Yahudileri askere almadıkları için, onlar işlerini sürekli devam ettirdiler. 1918'de babam döndü ve bir bakkal dükkânı açtı. Neresi biliyor musunuz? Şimdi Altıparmak'ta, Ekmesan var ya, orası bir evin dükkânı idi. Orada faaliyete başladık.

 Altıparmak'ta başka dükkân var mıydı, varsa ne dükkanları vardı?

Karşımızda ise Tango Muharrem'in dükkânı vardı. Çok güzel ve zarif giyindiği için, Tango Muharrem denirdi ona. Çünkü o devirde öyle giyinen yoktu. Altıparmak Bursa'nın Beyoğlu'suydu. 1.500 Yahudi evi vardı, büyük bir kitle, Yahudi mahallesiydi.

Bursa'nın nüfusu kaçtı, Yahudiler Bursa nüfusunun kaçta kaçıydı?

Bursa'nın ilk nüfus sayımı 1927'de yapıldı. Bursa'nın nüfusu 33.000, Türkiye'nin nüfusu 13.700.000'di. Bursa'da herkes birbirini bilirdi. Çünkü 33.000'i şöyle bir taksim et. 20.000'i hanım, 3.000-5.000 çocuk. Geriye ne kalır, 3.000-5.000 tane çalışabilen erkek kalır. O zaman her kadın çalışmıyor. Herkesin evinde bir tezgâh vardı, Yahudilere ipek dokuyorlardı.

Çalışanlar Bursa'nın yerlileri miydi, ya da göçmenler miydi?

Yerliler hanımefendiydi, hiçbir iş yapmazlardı. Onlara göre Atanalar çalışırdı, ne olduğunu da bilmiyorum demiştim.

Kaç kardeşsiniz?

Dört kardeşiz. İki kız, iki erkek. Öbür kız kardeşimiz Ankara'da Fizik-Kimya hocasıydı. Dedem ölünce babam buradaki evi aldı. Ben buradaki evi aldığımız zamanı biliyorum. Daha sonra buraya yerleştik. Çocuklarımız da burada doğdu.

Savaş zamanı çocuklar nasıl etkilendi?

Yunan işgali Türkiye'nin üzerine bir kabus gibi çöktü. Etraf zaten Rum köyleriyle çevriliydi. Rumlar, Yunanlılar burasını işgal etti diye azıtmadı. Bursalılara, içinde Ermeni karışımı olanlar kötülük etti. Rumların çoğu Rumca bilmezdi, Türkçe konuşurlardı. Yunanlılar, Bursa'yı işgal ettikten sonra, halkın başkaldırmaması için tedbir aldı. Bu tedbir şöyleydi; her kapıya bir el feneri astırdılar. Saat yediden sonra sokağa çıkma yasağı koydular. İki yıl Yunanlılar Bursa'da kaldı. Hiçbir kimse gece başka birine misafirliğe gidemezdi. Hava kararmadan eve kapanılır, ancak güneş doğunca dışarı çıkabilirdin. Bu şekilde iki yıl geçirdik...

Fenerler ne işe yarıyordu?

Fenerlerle yollar aydınlatılıyor, yollar ışıl ışıl oluyordu. Herkesin evinin önünde olması mecburiyedi. Feneri sönene ceza veriyorlardı.

Çocuk olarak neler hissederdiniz, bir korku duyuyor muydunuz?

İnsanlar birbirleriyle konuşurlardı, "Kemal Paşa Anadolu'da söyle yapacak, böyle yapacak, buraya da gelecek" diye. Tabii bir de Yunanlılar, çetecilik de rahatsız ediyordu. Sürekli çete harpleri oluyordu. Bir gün Mustafa Lofçalı, Kamil Abi'nin oğlu ile çete olmaya karar vermişler. Tarih 1920, Yunan Bursa'yı işgal etmiş. Bana, "sen de gel" dediler. Ben de "geleyim" dedim. 10-12 yaşında cete olmaya (kuvayı milliyeye katılmaya) İnegöl'e gittik. Çok kalabalık, oradaki köylüler falan herkes çete olmaya gelmiş. Böyle içten gelen gayretle Yunanlılara karşı herkes çete olmaya gelmiş. Rütbesinin hâlâ ne olduğunu bilmediğim bir subay yazıyor. Ahmet oğlu Mehmet, bir ekmek, bir avuç zeytin, "hadi oğlum Ali Ağa'nın gurubuna" diye taksim ediyordu. Dakikada 20 kişiyi taksim ediyor. Bize de, "Niye geldiniz?" diye sordu. "Çete olmaya geldik" dedik. Hâlâ gözümün önünden gitmez, adamın gözünden iki damla yaş, "Bunlar bile çete olmaya gelirse bu memlekete bir şey mi olur!" dedi. Biraz ekmek, biraz zeytin, isimlerimizi okudular: "Şimdi geldiğiniz yoldan evinize gidin, ben şimdi isimlerinizi aldım, size hemen haber yollayacağım, kalabalık görünmemek için sizi çağıracağım" deyip bizi kırmadan, kovmadan geri yolladı... Bizim çete olmaya gittiğimizi ihbar etmişler, ama biz kimseye söylememiştik. Nereden duymuşlar bilmiyorum. Muradiye'de Fırıncı vasıl vardı, dayımla beraber Fırıncı Vasıl'a gittik. Dayım durumu ona anlattı. Vasıl ile beraber kalktık, işgal kumandanlığına geldik. Vasıl onunla konuştu, sonra beni de içeriye çağırdılar. Adam baktı, dedi ki, "Bunun çeteliğinden ne olacak" dedi. Biz de: "Derekızık'taki Kamil Ağa'nın oğlu bizim arkadaşımız, oraya yemeğe gittik" dedik. "Hadi bir daha gitmeyin" dedi. Babamlar da bu olay nedeniyle zor durumda kaldılar.

Yunanlıların Bursa'daki karargahları neredelerdi? Şimdiki Cumhuriyet Caddesi'ndeki Dorukhan, vilayet binasıymış.

Yunanlılar geldiğinde yine vilayet binasıydı. Orasını Yunanlılar merkez yaptı. Daha sonra Reşadiye Okulu'nu tahliye ettirdiler ve oraya gittiler. Şimdiki Atatürk Caddesi'ndeki Valilik binası yoktu. Orası hapishaneydi.

Hapishane o kadar merkezi yerde miydi?

Adliyenin olduğu bina hapishaneydi. Şimdiki bina gibi değildi tabi. Uydurma bir binaydı. Hem vilayet, hem jandarma, hem hapishane hepsi orasıydı. Hatırladığım kadarıyla Cumhuriyet Alanında infaz gerçekleştirilirdi.

Sizin çocukluğunuzda da idam var mıydı?

Her gece olurdu. Çünkü o zaman kimsenin kaydı falan yok. Biraz hata yapan biri hemen ipe giderdi.

Mahkeme falan yok muydu?

Mahkeme var, fakat bir kapıdan girip öbür kapıdan ipe giderdi. Bu şekilde bir mahkeme vardı.

Bu söyledikleriniz, Yunan işgalinden sonraki zamanda mı, yoksa önceki zamandan mı?

Yunan zamanında devam etti. Zaten Yunan işgali sırasında böyle bir şey yoktu. Yunan gittikten sonra, Atatürk başka türlü rejimi oturtamazdı. Ancak bu şekilde oturttu. Bursa'da Kurtuluş Savaşı'na karşı çıkan çok muydu? Hayır, Bursa'nın içinden asılan pek yoktu. Baş kaldıranlar Bursa'nın içinden değildi. Bursa'da böyle bir cezaya çarptırılan birini hatırlamıyorum. İlk sinema Setbaşı'nda açıldı.

Çocukluğunuzda, ilkokulda eğlenceniz nelerdi?

Küçüklüğümde Bursa'da sinema yoktu. Büyük çocuk olduğum zaman Bursa'da sinema gördüm. İlk sinema Setbaşı'nda açıldı. Şafak Sineması, Setbaşı Köprüsü'nün başında, köşede açılmıştı. Yeni Sinema yapıldı. Zaten sinemaya gidecek nüfus yoktu. Fazla olması da gereksizdi. Sonra eş dost bir evde toplanılır, fincanda yüzük saklama oyunu ve değişik oyunlar oynanırdı. Bugünkü gibi kumar oyunları yoktu. Bunlar hep günah olduğu için o zaman yoktu...

Fincanda yüzük oyunu nasıl oynanırdı?

Yüzük fincanın altına saklanırdı. Fincanlar dizilir, yüzük fincanlardan birinin altına saklanır. Ebe olan grubun üç hakkı vardı. Bu üç hakkınca yüzüğü bulursa ebelik karşı gruba geçerdi. Bu tür oyunlar ailecek oynanırdı. Yakın akrabalar toplanır, herkes oyuna katılırdı...

Mudanya'da neler yapardınız?

Bursa-Mudanya arasında çalışan tren, 20 kuruşa bir kişi getirirdi. Pazar günleri bütün Bursa Mudanya'ya taşınırdı. O tren durmadan sefer yapardı. Gece yarılarına kadar yolcu taşırdı. Cumhuriyetle birlikte sosyal yaşamda yeni gelişmeler oldu. Denize girmeler vb. Millet gözünü açıyordu. Daha önce denize girme olayı yoktu. Kadınlar bir yerde, erkekler başka bir yerde denize girer, karışık girilmezdi. Kadınlar elbiseleriyle denize girerlerdi. Erkekler ise uzun pantolonlarıyla denize girerlerdi. Biz yüzmeyi Kaynarca'nın havuzunda öğrendik. İlk yüzme öğrenirken bot yerine, su kabaklarını kullanırdık. Su kabaklarını belimize bağlardık. Daha sonraları kabakları çıkarıp girdiğimizde kabak varmış gibi yüzerdik, yüzme bu şekilde öğrenilirdi. Bursalı kızlar da çok güzel yüzerlerdi. Pazartesi günleri Yeni Kaplıca hanımlara aitti.

Ne kadar sayıda Yunanlı vardı?

Kurtuluş gününden bir gün önce yangın çıktı, fakat bir gün bütün kilisenin mallarının, mağazaların yanmasına yetti. Yunanlılar gelirken de babamla beraber dükkânın kapısını kaparken pencereden bakıyoruz. Yunanlılar geliyor, Bursa işgal ediliyor... Yunanlılar kaçarken de, yine dükkânın kepenklerini kapatıyoruz, pencereden seyrediyoruz, nasıl kaçıyorlar diye. Atı olan atla, atı olmayan yaya olarak grup halinde kaçtıklarını yakinen gördüm. Mudanya'ya birikildi. Kurtuluştan bir gün sonra Mudanya'ya gittik. Nasıl bir ana-baba günü, her tarafta cesetler var. "Kemal geliyor" diye kadınlar kendini denize atmış. Kimse kimseye bakmıyor. Allah hiçbir zaman böyle bir gün yaşatmasın. Orada Yunanlıları derlediler, topladılar, esir olarak getirdiler. Şimdiki stadyumun olduğu yerin adı Beylikbahçe idi. Orada Yunanlıların otomobil karargahları vardı. Binlerce otomobil vardı. On tane, yirmi tane değil, binlerceydi. Biz zaten otomobili o zaman gördük. Beşevler'deki değirmenin kameri vardı, zincirle çevrilen, bir onu görürdük. Zincirle çevrili dediğim olay; şanzıman defransiyel yok... şanzımandan iki tane zincir bağlamışlar, arkadaki tekerlekleri dişli çeviriyor. Otomobilin de ilk devrelerini gördük.

Babanızın ticari hayatından ve sizin ticarete yakınlaşmanızdan, babanıza ilk yardım ettiğiniz zamanlardan bahseder misiniz?

Ben ayakta durmaya başladığım andan itibaren babama yardım ettim, dükkânı süpürdüm. Benim çocuklarım da öyle yaptılar, altı yaşından beri her gittiğim işe çocuklarımı götürdüm.

Babanızın nasıl bir ticaret anlayışı vardı?

Babam Altıparmak Mahallesinin babasıydı. Babam öldüğü zaman mahalleli "babamız öldü" diye ağladı. İyi bir insandı. Akşam olur, "Oğlum Mehmet Ağa geldi mi" diye sorup "gelmedi" dediğim zaman, "bugün para kazanamamış, o zaman, al iki ekmek götür evine" derdi. Babam öyle bir insandı ve bizi de böyle yetiştirdi. Bir bakkal mahallenin her şeyi, kileri diyebiliriz.

Bütün mahallenin dedikodusu, gizlisi saklısı, geçineni geçinmeyeni, kaçanı göçeni bizim dükkânda anlatılırdı. Babam onların iyi bir dinleyicisi idi. Osman Ağa, biliyor musun şu olmuş, diye başlar ve anlatırdı. Ve bizde hikâye gibi dinlerdik. Ne olmuş, ne bitmiş bilirdik. Bakkala güvenilirdi, borç istenirdi, fikir alınırdı. "Osman Ağa şunu yapacağız, bunu yapacağız, ne dersin" diye fikir danışılırdı. Bir nevi muhtarlık gibiydi bizim bakkal. Hepimiz babama çıraklık yapmışızdır. Abim büyüyüp iş sahibi olunca, biz çıraklık yapmışızdır.

Kaç yaşında ayrıldınız?

1936 yılında yani 26 yaşımı bitirirken ayrıldım babamdan. Aslında biz arabacı-marabacı değiliz, tüccarız. Bir tüccarın her şeyi olmalıdır. İstanbul'da bir amcam var, armatör, gemisi var. O senede bir ay geliyor, Bursa'da kalıyor. O da bu araba işine muhalif. Ve sizin bir mesleğiniz var, yağcılığınız, bakkalınız var, bu işi büyütün diyor. İsmail Bey'i Osman Ağa zannettik, bu işten elini çek, biz Ahmet'in ne yapabileceğini görüyoruz. Bırak o götürsün bu işi. İstanbul'daki amcam bir gelişinde beni de beraberinde İstanbul'a götürdü. Hüseyin Akış diye bir mağazaya gittik. Yeni Cami'nin olduğu yer, o zaman tamamen mağazalarla, toptancılarla doluydu. Dayımla orada bir mağazaya gittik. Hüseyin Akış dayımın mektep arkadaşıymış. Dayım kaptan, açıkgöz bir adam, dedi ki; bu benim yeğenim, şu işleri var, bu işleri var, o da on gibi. Ama yaptığı işleri beğenmiyorum. Ben tam bir tüccar olmasını istiyorum. Sen buna ne şekilde faydalı olursun. Dedi ki; "Bursa'nın etrafında ne oluyor, ne çıkıyor." Bursa'nın etrafında her şey çıkıyor. Zengin pazarları var. Adam dedi ki; "Git bu pazarlardan ne istersen al, getir. Bir gün sonra bu mağazada para olur, satarız" dedi. Dedim "İnegöl'de bol narden (erik ezmesi) oluyor. Böyle bir şey satabilir misin" dedim. "Satarız" dedi. Geldim ilk pazar İnegöl pazarı oldu, oradan 100 teneke erik ezmesi aldım. Tenekesi 4,5-5 lira. İçinde 20-25 kg erik ezmesi var. O zamanki paranın değerine bak, daha sonra yolladık İstanbul'daki Hüseyin Bey'in mağazasına. Üç gün sonra da kendim gittim. Hüseyin Bey benim 5 liraya aldığım şeyleri 20 liraya satmış. Şu paranın bolluğuna bak. Ben o arabalarla senede o parayı kazanamam. Ve o işe başladık. Ve bir haftada 2000 lira kâr ettim, ne büyük kâr, ne büyük para. 2000 lira ile ne istersen alırsın.

Haftada 2.000 lira kazandığınız zamanlarda bir aile ayda kaç lira ile geçiniyordu?

10 lira ile geçiniyordu. Çünkü bizde 7,5 lira aylıkla çalışan adamlar vardı. En çok alan 40 kuruş gündeliği 12 lira aylık alırdı. Hâsılı, o işleri yapmaya başladık. Gayet güzel, ben de memnunum, babam da memnun.

O tarihte babamızın evinde oturuyorduk. O zamanki görenek o şekildeydi. Çocuklarımız babamızın Altıparmaktaki evinde doğdu. Oradan babam defol deyince... Evden götürecek bir şey yok. Kovulduğumuz zaman da bir karyola ile yatak vardı.

Hiç para yokken bir bakkal dükkânı açtım. Para yok fakat itibarım var. "Lofçalılar'ın damadı, Osman Ağa'nın oğlu" diyorlar, "bunda para olmaz mı" diyorlar. Hiç kimse bilmiyor ki; 6 kuruşa bir ekmek alamaz. Rahmetli Musa Bey'in dükkânı var, eve gelirken, bana dedi ki; ne istersen dükkândan alsınlar. 12 lira borç ettim. O dükkâna elime para geçene kadar. Yahudilik Çarşısı vardı, balıkçıların olduğu yerdeki köşe, boş duruyordu. 8 liraya kiraladık, yine para yok. Hiçbir zaman yelkenleri de indirmiyorum, dimdik duruyorum. İsmail Bey sana 500 lira kredi açarız dedi. 500 liralık öteberi yolladılar, biz dükkânı açtık. Saat gece bire kadar dükkandayım. Sabah namazı okunurken yine dükkandayım. Gece oturmamın sebebi, adam gece kafayı çekiyor, ben balık satıyorum, balık almaya geliyor. Evin geçimi oradan çıkıyor. O tuzlama balıkları kendim de yapıyordum.

Teşekkür ederim Ahmet Bey.

   

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 16/04/26