BURSA’DA TİYATRO ZAMANI                






 

                                         

                                                        Ayşegül Yüksel

 

          Kentlerin özelliklerinin ölümsüzleşmesine kimi zaman yazar ve sanatçılar aracılık eder. Tıpkı Shakespeare’in – hiç görmediği Verona kentini ‘Romeo ve Jülyet’ ve ‘Veronalı İki Centilmen’ oyunlarıyla ünlendirdiği, bugün Jülyet’in evini görmek için dünyanın her yerinden gelen tur yolcularına yüzyıllar öncesinden kopup gelerek turist rehberliği yaptığı gibi.

          Bursa kenti bu bakımdan Verona’dan daha şanslı. Edebiyatın ve sanatın her alanından ünlü mü ünlü katkılar gelmiş, zaten tarihi ve coğrafyasıyla yeterince ilgi çeken bu güzel beldeye. Benim de – çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği İstanbul’dan sonra – en iyi bildiğim ikinci kent olmuştur Bursa. Bir tek Bursalı akrabamız olmamasına karşın, ana tarafımdan epeyce kabalık olan İstanbullu aile yelpazesindekiler, 1950-1970 arasında çogu tatillerde Bursa’yı mesken tutmuştur.

          Bursa, söylence/kurmaca düzlemlerinde ve tarihsel gerçekler bağlamında tiyatro ile özdeşleştirilmiş bir kent olma özelliği de taşır. Popüler tiyatro geleneğimizden bugüne uzanan çizgide, Karagöz ve Hacivat’ın ruhlarının yedi yüz yıldır  dolaştığı havasına/suyuna, önca Tomas Fasülyeciyan’ın ünlü tirad’ında yer alan Osmanlı Dönemi tiyatrocularının replikleri, sonra da 1957’de kurulan Bursa Devlet Tiyatrosu’nun belgelenmiş tarihini oluşturan Cumhuriyet Dönemi sanatçılarının elli yıl boyunca yoğunlaşmış ‘soluğu’ ve ‘sesi’ karışmıştır.

Neresinden bakarsanız bakın, tiyatro tarihimiz Bursa’da ‘hoş bir seda’ olarak yankılanmaktadır.

          Bursa’da tiyatronun ilk mekanı- pek çok yöremizde olduğu gibi – seyirlik köylü oyunlarının oynandığı köy meydanları olmalı. Sonra da Osmanlı toplumsal yaşamının vazgeçilmezi olan ve meddahlar tarafından birer tiyatro mekanına dönüştürülen kahvehaneler… Ahmet Vefik Paşa’nın 1879’da kurduğu ve kendi Moliere uyarlaması ‘Meraki’ oyunu ile açılışını yaptığı tiyatronun da, bugünkü Heykel’de, Ziraat Bankası merkez şubesinin bulunduğu yerde olduğu belirtiliyor. Osmanlı’nın son, Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde, Müslüman, ermeni, Yahudi sanatçıların oluşturduğu toplulukların oyun sunduğu başka- belki geçici- mekanlar da olmalı…

          Burse Devlet Tiyatrosu’nun bugünkü yerleşik sahnesi Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun açıldığı 1957 güzündeki faytonlu Bursa günlerine ise birinci elden tanıklığım var. Bu güzelim yapıyı hizmete açıldığı ilk günlerde gezebilmiştik. Haldun Taner’in ‘Sersem Kocanın Kurnaz Karısı’ oyununda Fasülyeciyan topluluğunun Bursa serüvenini sergilerken, dönemin Bursa valisi Ahmet Vefik Paşa’yı da karakter olarak sahneye çıkarmasına daha on iki yıl vardı. Yine de bu sıra dışı devlet adamının aydınlık kişiliği sinmişti tiyatronun cilalı ahşap akşamının cilasına. Birkaç yıl sonra bu salonda – o günkü aklım ve bilgimle etkileyici olduğunu düşündüğüm – şimdi adını anımsayamadığım bir de oyun izlemiştim.

          İstanbul’dan Bursa’ya en son 1970’te gittim. Kardeşimle anemi avutmak, avunmak için düzenlediğimiz tiyatrosuz/kaplıcasız bir geziydi. Babamı yitirmiştik. Sonra, artık Ankaralı olduğumda, başkente turne yapan onlarca Bursa DT yapımı izledim/ izliyorum. Tuncer Cücenoğlu’nun, 1989 yılında Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nda sahnelenmiş – Ankara’da bir gecekonduya sığınmış kalabalık ve yoksul bir ailenin yaşamından kesit sunan- ‘Kördöğüşü’ başlıklı oyunu üstüne yazdıklarımla, Bursa’nın tiyatro zamanında ‘ilk’lerin buluştuğu bir sanat olayını belgelemişim:

…Bursa yapımı ‘Kördöğüşü’nde (…) genç sanatçılar görevlendirilmiş. Bu genç oyuncular, Cücenoğlu’nun ‘ilk’ oyununda, ‘ilk’ yönetmenliğini yapan Murat Karasu ile buluşmuşlar.(…) Cücenoğlu, oyunun iki perdeye yayılan gelişim çizgisini yalnızca iki oyun kişisine yaslamış. Önüne gelenle takışan büyük oğul ipsiz Tahir gecekondu sahibiyle kavga etmese, bir de (…) babaannesinin koynundaki paraları almak için hazırladığı ‘senaryo’yu uygulamasa, ortada oyun diye bir şey kalmayacak. Yatağından herkese laf yetiştirerek konuşmaları reklendiren babaanne olmasa, ortada ‘söyleşim’ de kalmayacak. Ancak bu iki karakterde Hüseyin Danyal ve Rengin Samurçay öyle soluklu kişiler çiziyorlar ki, kapılıp gidiyorsunuz oyuna. Yönetmenliğe bu oyunla adım atan Karasu ile iyi bir iletişim kuran öteki oyuncular da yürekten asılmış rollerine. Anne’de Serap Eyüboğlu, çekingen bir kocanın kişilikli ama sabırlı karısını ‘tipleme’ye sığınmaksızın dengeli bir oyunculukla çizerken, Gelin’de Serpil Gül Danyal geleneksel gelinlerin içinde bulunduğu konumu bakışlarıyla, hareket ve konuşma biçimiyle doğal ve çekici kılıyor. Tüm oyuncular tempoyu yüksek tutan bir devinim içinde taşıyorlar oyunu. Ethem Özbora’nın sahne tasarımının temel soruru ise, oyun metnine göre, altı kişinin zar zor sığıştığı, bu nedenle de Babaanne’nin kapı dibinde yattığı ‘gecekondu’nun epeyce geniş bir sahne uzamına yerleştirilmiş olması.

          1985’te Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosu’nun yanıbaşında açılan Feraizcizade Oda Tiyatrosu’nda ise bir tek oyun izleme şansım oldu. On üç, on dört yıl önce, bu kez yalnızca tiyatro için – pahel konuşmacısı olarak – Bursa’ya gittiğimde, Dario Fo’nun ‘Açık aile’ oyununu izlemiştim. Bu oyunla ilgili yazımda Bursa’nın 1990’lı yıllardaki tiyatro ortamına ilişkin tanıklığımı da belgelemiş olduğumu sevinerek fark ediyorum:

Devlet Tiyatroları’nın en eski sahnelerinden olan Bursa Devlet Tiyatrosu son yıllarda ortaya koyduğu yapımlarla, deneyci- yenilikçi bir yaklaşım içinde olduğunu gösteriyor. ‘Açık Aile’, minicik oda tiyatrosunu keyifli kahkahalarıyla çınlatan Bursalı seyircilerin kentlerinde yapılan tiyatroyla ne denli bütünleştiğini gösteren bir çalışma.

Dario Fo’nun, kendisi gibi oyuncu olan eşi France Rame ile birlikte yazdığı bu oyun, kadın-erkek ilişkilerini alabildiğine özgür kılan ‘cinsel devrimci’ anlayışı kara güldürünün süzgecinden geçiriyor. Fo ve Rame, yıllardır evli bir çift üstünde odaklanarak irdeliyor konuyu.

Adam ile karısı Antonia’nın çatışması üstüne kurulmuş olan yapıtın son aşamasında, evlilikte cinsel özgürlüğü yalnızca erkekler adına hoş gördüğü anlaşılan koça, eşitlikçi aile düzeni’nin hiç de işine gelmediğini anlayacaktır. Ama ne pahasına? Fo-Rame ikilisi şakayı şaka düzeyinde bırakmayan sürprizli bir sona götürüyor oyunu.

(…)

Yönetmen Eyüboğlu’nun oyunun ‘kadınca’ bakış açısını desteklerken aynı zamanda metin-sahne bütünleşmesini de sağlayan duyarlı çalışmasına oyuncuların katkısı büyük. Zeynep Erkekli Eyüboğlu’nun yorumunun hareket düzeyinde içerdiği teatrallik ile kocası tarafından aldatılan kadının tepkisinin doğallığını, biraz çocuksu, daha çok da Akdenizli özellikler taşıyan bir kişileştirme eyleminde buluşturmuş. Rolüne koyduğu enerjiden tam verim alıyor. Seyirciyi soluk soluğa bırakan dinamik oyunculuğunu hep esnek, hep yumuşak bir düzeyde tutarak denetlemeyi başarıyor. Adam’ı canlandıran Nusret Şenay ise rolü gereği cinsel devrimi soğukkanlılıkla savunan ‘çağdaş erkek’ tutumunun, geleneksel kadın tavrını yansıtan eşi Antonia karşısındaki ‘üstün konumu’nu sergilerken çok başarılı. Ne ki, ikinci bölümde roller değiştiğinde Şenay’ın oyunculuğunda daha belirgin bir değişim beklenirdi…

 

          Bu değerlendirme yazıları dolayısıyla adı geçen genç sanatçılar zaman içinde yerlerini gençlere bıraktılar. Bugün ise üretkenliğini çeşitli sahnelerde sürdüren ‘deneyimli sanatçılar’ konumundalar… Bursa Devlet Tiyatrosu ise elli yıllık tarihi içinde bir yandan genç tiyatroculara deneyim kazandırarak, bir yandan da – bir bölümü televizyonda da yıldızlaşmış- bir dolu usta oyuncunun katkılarıyla bugüne ulaştı. Arayışları sürüyor…

          Doğru çalıştırıldıkları sürece kurumlara yaşlanmak yaraşır. Nice elli yıllara…