ULUDAĞ'IN ZİRVESİNDE (MART 1934)

Cennet Uludağ

 

 

                                                                                  Musa ATAŞ

    Kış sporları çok cazip ve eğlenceli olduğu kadar bazen tehlikelidir de... Mamafih böyle bir tehlike ile karşılaşmamak ve bu sporun yalnız güzel ve cazip taraflarından istifade etmek elinizdedir. Şu şartla ki: kar vaziyetini bilmediğiniz yerlere seyahat etmemekle... Bunun en son misali başımızdan geçti ve bizi büyük tehlikelerle karşılaştırdı. Onun için size bu yazımla, sonradan yeniden dünyaya gelmiş kadar sevinç duyduğumuz tehlikeli ve baştan başa heyecan dolu seyahati anlatacağım.
    Bursa Dağ Sporları Kulübünün başkanı Kâtibi Saim beyle birlikte Uludağ Otelindeyiz... Gece (yarınki programımızı yarın yaparız) diye yatmıştık. Ertesi gün havayı açık ve berrak görünce ikimiz birden Zirveye çıkacağız! dedik.
    Otelde bulunan Ankara ve Bursalı kayakçılar ile vedalaştıktan sonra yola çıktık. Otel civarındaki karların üstünü ince bir zar halinde buz kaplamıştı. Bu yüzden kayaklarla yukarı çıkmak müşkülleşmişti. Derhal dağ iplerini çıkararak kayaklarımıza şeklinde sardık. Bu suretle geri kaymamayı temin ettik. Yükseldikçe sık sık nefes alıyor, kalbimiz çarptığını hissediyorduk. Buna rağmen adım başında verdiğimiz birkaç saniyelik molalar yorgunluğumuzu derhal geçirmeye kâfi geliyordu. Çünkü yükseklerde sinirler kolaylıkla ve süratle eski kuvvetini kazanabiliyor. Hatta iki tecrübemi daha söyleyeyim: Bursa’da iken bronşite tutulmuştum. Dağa çıkar çıkmaz geçti. Üniversitenin Alman profesörlerinden biri de buna şahit oldu. Diğer bir seyahatimde bir dişim apse yapmak üzere idi. Dağa çıkarken daha yarı yolda şişi indi.
    İşaret direklerini takiben yürüyüşe devam ederek zirvenin garbındaki tepelere çıkmıştık ki birden bire kayaklarımızla birlikte tıpkı hava boşluğuna rastladığı zaman düşen bir tayyare gibi, dik ve meyilli bir araziden aşağı olduğumuz gibi sukuta başladık.
    Meğer burada kristal halini almış buz kütleleri varmış. Bin müşkülatla muvazenemizi temine uğraşırken arkadaşım fena halde düştü. Fakat bu düşüş kara düşmeye hiç benzemiyordu. Arkadaşım oturmuş vaziyetle süratle aşağı doğru kayıp gidiyordu. Bir an gözümde tehlike büyüdü kendisine bağırdım. Nihayet bir tesadüf onu kurtardı. Bir buz yarığına saplanıp kaldı. Bundan sonra zirve yolu tepelerin üstünü takıp ediyordu. Fakat bu tepelerin şimal cepheleri ne kadar hafif ve tatlı meyillerden ibaret ise cenup cepheleri inadına o kadar dik ve korkunç uçurumlardan mürekkepti. Bu tehlikeden başka Uşak’tan İstanbul’a kadar geniş bir sahayı avucu içine alan bu biçimsiz noktalarda öyle ani ve mütekabil hava cereyanları oluyor ki: bir dakika içinde insanı çalyaka edip yuvarlaması işten bile değil... Böyle bir şeye rastlanırsa insanın derhal yere yatmasından başka çare yok...
   Rüzgâr ve kar burada çok tuhaf oyunlar oynamış... Cesim kar yığınları tesiriyle bazen büyük birer virgül şeklini almış, bazen de kayaların üstünde bir ev çatısı gibi öne doğru çıkarak kar kalkanları yapmış. Bu virgüllerden birine Kuşaklıkaya belinde rastladık. Önüme böyle bir şeyin çıkacağını tahmin etmeyerek süratle bele doğru iniyordum. Birden bire havaya yükseldiğimi hissettim. Bunu hissetmemle düşmem bir oldu. Aradan ne kadar zaman geçmiş bilmiyorum. Arkadaşım anlatıyor: bu kar yığınını aştıktan sonra beş metre havaya yükselmişim. Ve bir o kadar da mesafe alarak öne uçmuşum. Düşüş öyle şiddetli oldu ki: Belimdeki mataranın sımsıkı bağlı olan kupası bile yerinden koparak yuvarlanmış.
    Nihayet burada kayakları ayaklarımızdan çıkarıp omuzlarımıza aldık. Cam gibi parıl parıl yanan buz kütleleri üzerinden yaya yürümeğe başladık. Zirve çıkış harikulade heyecanlı idi. Sağımız en ufak bir arızası hatta siyah bir noktası ve bir dikili çubuğu olmayan dimdik bir uçurumdu.
    Aşağıya baktıkça gözlerimiz kararıyor ve bir daha dönüp o tarafa bakamıyorduk. Maazallah burada ayağımız kayarsa altı kilometre aşağıdaki Soğuk pınar nahiyesine havadan sukut edecek ve hiç şüphesiz ki daha yolda parçalanacaktık. Bereket versin buz kütlelerinin bir kısmında ancak bir parmak kalınlığında kar vardı. Topuklarımızı bu kara dayayarak çok ihtiyatlı adımlarla yürüyorduk. Fakat zaman geldi topuklarımız bu kadarcık bile kar bulamayınca bir cama basmış gibi buzda kayıyor ve kan ter içinde muvazenemizi bozmamaya çalışıyorduk. Bu tüyler ürpertici manzara doğrusu ufak bir muvazenesizlik anında ayaklarımızı olduğu kadar içimizi de titretiyordu. Tepeye çıkış tam bir saat sürdü. Diyebilirim ki bu bir saat bize hayatımızın en korkunç dakikalarını ve tahayyül edebildiğiniz bütün heyecanları bir arada yaşattı. Tepedeki manzaranın azameti karşısında korku ve heyecanımız yerini hayrete terk etti.
     Anadolu'nun büyük dağları başlarına birer beyaz külah geçirmişler gibi uzaklarda küçücük kalmışlar... Marmara denizi ve Apolyont gölü sanki mini mini bir havuz olmuşlar.
    Zirvedeki işaret ve bayrak direkleri resimde göründüğünüz gibi birer büyük buz kütlesiyle kucaklaşmışlar. Bu iki buz kütlesinin ortasını kısmen rüzgâr tutmuyordu. Oracıkta büyük bir iştaha ile yemek yedik. Yere attığımız çikolata kâğıtları tepenin her iki tarafından esen rüzgâra tabi olarak bulundukları yerde dans edip duruyorlardı. Bu kâğıt parçaları tepede kaldığımız müddetçe oradan kımıldanamadılar. Kasadaki deftere şu cümleyi yazarak imzaladık;
   “Türk genci! Eğer sana bir yabancı bu tepeye çıkamazsın derse bil ki; milli izzeti nefsini incitmek içindir. İyi bir kayak, kuvvetli bir ayak, biraz soğukkanlılık seni yalnız buraya değil bunun iki misli yüksekliğe çıkarır.”
    Zirvede fazla kalamadık. Çünkü üşüyorduk. İnişte kayaklarımızın iplerini çözerek ayaklarımıza taktık. Zikzak kayarak kâh tepenin soluna kâh sağına doğru zaviyeler çizmek suretiyle meyli yedire yedire yarım saatte kuşaklı kaya beline indik. İniş çıkıştan herhalde daha emniyetli ve daha tehlikesizdi. Bir saatte otele döndük. Otelde arkadaşlar; tepeye çıkamayacağımızı zannederek aralarında bahse girmişler... Ve bizi tepeye kadar gözle takip etmişler... İki siyah noktanın bazen bir araya geldiğini bazen ayrıldığını gördüklerini sonrada muvaffak olduğumuza kanaat getirmişlerdir. Yemekten sonra Ankaralı Profesör Her Lidel’le ve arkadaşlarla vedalaşarak 4,5 saatte bursa‘ya inmiştik.
    Teklifimiz üzerine Bursa Dağ Kulübü Şubat ve mart ayları içinde zirveye çıkmayı yasak etti. Çünkü bu aylarda karlar güneş görünce donup buzlaşıyor ve buraya cümudiyeler üzerinde yapılan seyahatlerde kullanılan teçhizat olmadıkça çıkılamıyor.

                                                                           YEDİGÜN, Mart 1934
 

                                                                              Kaynak: http://serdarkusku.blogspot.com 

 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 10/04/17