NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 

Nuri Demirci Arşivi

 

 

                                     DERGİLERDEKİ YAZILARI- 4

İZ/DÜŞÜM I 

Anahtar sözcükler: Tarih, Hafıza, Pıt. 

Tarihe Giriş: Edremit Körfezi’yle vatandaş olan Ahmet Uysal ve Bülent Güldal iyi bilir, Akçay’dan sonra Altınoluk’a varmadan Güre diye bir yer vardır. Bir kıyıcığa çömelmiş, yüzünü denize vermiştir; iğde ve zeytin ağaçlarıyla iç içe, körfeze bakınır.

Orayı gördüm, sahiline indim ve dedim ki: İyidir. Burada ölünebilir.

Bir de not düştüydüm defterime:

 

                  Ayak bastık

                  Ve bir tarihi oldu kumsalın

 

İda’nın zirvesindeki yazlığına giderken Zeus da basmıştı bastığım yerlere ve kendi tarihiyle kumsalın tarihini buluşturmuştu.

Bahçesinden topladığı marulları pazara götüren Romangillerden Avaze kadın da tarihinin çamurlu topuklarıyla basmıştı aynı kumsala ve pazar tezgâhının arkasına kesişen iki tarihi taşımıştı.

Ve Güreli esnaf da…

Ve çarşı ahalisi de…

Ve Fenerli balıkçılar da…

Kişisel tarihimizi başka tarihlerle kesiştirerek kuruyoruz hayatımızı.

Böyle böyle yeşerdiğimizi sanarak kuruyoruz.

 

Hafıza: Çatlak sarnıç.

Dışarı sızıyoruz.

Unutuyoruz.

 

Pıt: Sina Akyol’un şiirine düşen dut tanesinin çıkardığı sese benzer bir ses.

Bursa için pıt: Elizedebiyat.

Nedir: Tarihimizi tarihinizle kesiştiriyoruz. Size dahil oluyoruz. Sizi dahil ediyoruz.

Böyle böyle iç içe geçecek, böyle böyle yeşereceğiz.

Çünkü pıt: Tomurcuk!

 

Hafıza çatlak sarnıç ya. Unutuyoruz ya. Böyle sızarak kuruyoruz ya.

Unutmayalım diye bunlar:

Elizedebiyatın pıt sesi alttan alta birikiyordu, desem, hayır, yoktu böyle bir şey. Ama birden, ama mecburen; infilâk eder gibi, yine de usulca…

Oluru, olmazı… Görüşmeleri… Yazışmaları… Söylenenleri… Söylenmeyenleri…

Tarihlerini tarihimize katmak için bizden istekli olanlar…

Kıyıda kalarak başka tarihlere göre tarihlerine yön verenler…

Boş vererek ıska geçenler…

Önemseyerek omuzlarımıza omuzlarıyla destek olanlar…

   …ler, ….lar…

Meğer ne çokmuş sırtımızı dayayabileceğimiz güneşe duran dost kayalar; sıcak, ısısını paylaşmaya hazır.

Aklımızda tutuyoruz hepsini.

 

Unutmayalım diye not düşeceğiz buraya.

Neleri?

      İçerdeki haberleri:

Örneğin, Halûk Cengiz’in epey zamandır arkasında dolaşan gölgeyle bir gün yüz yüze gelmesini.

Şöyle olduğunu: Hani bakmadan görme hallerimiz vardır. Görme menzilimizin kıyısındadır; hissedersiniz, kımıldandığını, size doğru süzüldüğünü sezersiniz ama dönüp bakmak istemezsiniz. Belki yüzleşme çekingenliğidir, belki uzak durma isteği. İşte öyle bir gölge, nereye gitse, ne yapsa Halûk’un omuz başında, onunla dolaşır dururmuş. Bir ara, galiba sırtımda bir var ve bu gölge pelerinin yakası, diye düşünmüş. Bunu, ömrü hayatında pelerin giymemiş biri olarak düşünmesi garip elbette. Yine de öyle olsun istemiş olmalı. Ne ki, artık işin çekilir yanı kalmayınca, bir boşluğunu yakalamış ve pıt diye dönüp bakmış ve yer değiştirmeye hazırlanan gölgesiyle yüz yüze gelivermiş. Kim, ne faslından sonra anlamış ki bu gölge, ruhuna musallat olan edebi azabı dünyaya ifade edecek bir dil arayan Samim Sadık Efendi imiş.

O dil şimdi Elizedebiyat için dönüyor.

 

Dışarıdaki haberler:

Örneğin, Şükrü Erbaş’ın gitmediği bir yerde, bilmediği bir dilde konuştuğu için 9 aya mahkûm olduğunu.

Erbaş’ın yüz yüze kaldığı hazin duruma gerçekten şaşıran üzgünlerin ona bir biçimde ulaştığına ve duygularını ifade ettiğine; fırsat bu fırsat diyerek adını Şükrü Erbaş üzerinden duyurmak isteyenlerin de, aman be canım, kablolu kablosuz modemlerini devreye sokarak internet sitelerinde ad sırasına girdiklerine, kişisel tarihlerini Erbaş’ın tarihine benzetmelere kalktıklarına inandığımızı.

Ayıp ettiklerini.

Toptancılık yapacağımız sanılmasın diye de, örneğin, Hicri İzgören’in şu sözlerini ayrı tuttuğumuzu yazacağız:

”Evet, Şükrü Kürt değil ve Kürtçe bilmiyor ama bu mazlum dil üzerindeki baskılara karşı hem şiiriyle hem aydın duruşuyla nasıl bir duyarlılık gösterdiğini onu tanıyan herkes bilir. Yani gitmediği bir yerde bilmediği bir dilde değil, gittiği her yerde ve kendi anadilinde işliyor tüm güzel ‘suç’larını.”

Örneğin, yazmazsak eksikliğini duyacağımız şu kanaatimizi:

Halk şiiri, elbette daha çok kötü uygulayıcıları yüzünden, aynı yerden bakan sözcüklerle ezber kalıp, kaba mazmun, tekrar ayak, benzer uyak kıskacında üveyleşti, edebiyatın kıyısına çekildi. Halk şairlerinin birçoğu da mazmun-perdaz, mazmun-tıraz bile olamadan yirmi beş kuruşluk çayın iki buçuk liraya satıldığı kahvehanelerde tel döver oldular.

Biri var(dı): Erkan Ocaklı. Tarihini ölümün tarihiyle kesiştirdi ve gitti. Yöresel kaldı belki, ama kaldı.

Onun şu iki dizesindeki hıçkırığa benzer pıt sesini bir yerlere kaydetmemiz gerekir:

 

                  Verme beni ellere

                  Görür dayanamazsın

 

Diyeceğim, bu sayfa, çatlak sarnıca sıva, yandan yırtığa yama.

Görüşeceğiz…

     Elizedebiyat, Sayı: 1 Ocak 2009

  

 

İZ/DÜŞÜM II 

Anahtar sözcükler: Tabu, Put, Gazel

Hariçten Gazel:

Yazılan her dizenin, kurulan her cümlenin, bakılan yerle ve görmek istenilen şeyle ilgisi ve ilintisi vardır. Bu hal, ister istemez şaire ve yazara bir ideoloji yükler. İdeolojilerin en bilinen ve rağbet gören yürütme yöntemi siyasettir. Ne ki, edebiyatı bir araç olarak kullananların dışında, şair ve yazarların pek çoğu, ideolojilerini saklı tutarak siyasetten uzak durmaya çalışırlar. Edebiyat dergileri de çoğunlukla böyledir.

Elizedebiyat’ın hiç değilse bu sayfası siyaset koksun istemezdim. Ne ki, gazetecilerden, akademisyenlerden, kimi hukukçulardan oluşan bir koro ve hep aynı koro, epey zamandan beri, ideolojik bir tavır takınmadan ya da ideolojilerini gizleyerek boyunlarına kadar siyasetin içine daldılar. Özgürlük, hoşgörü, iyi niyet yaveleriyle, bir ülkenin olmazsa olmaz değerleriyle oynamayı marifet bellediler, pervasız eylemlerle bu marifetlerini uygulamaya koydular ve sonunda işe edebiyatı da karıştırdılar.

Buna “tabulara dokunmak” diyorlar.

Bu modanın, ayak bileğinde halhal, kol bileğinde burma bilezik, boyunda salip kolye olarak seçilen gözde takılarının genel adı da “putları yıkmak”.

Kıbrıs’ta, Irak’ın kuzeyinde, Patriğin ekümenliğinde, Ermenilerden özürde arz-ı endam eyleyen bu yüzlerin paralelinde çalışan bir grup da işi şiirin omurgasını törpülemeye noktasına getirdi ve dedi ki:

İkinci Yeni, modern "Türk" şiirinin "dönüm noktası"dır. Türk şiiri, İkinci Yeni şiiriyle birlikte

büyük bir "dönüşüm" geçirmiştir. Ancak bu dönüşüm, esas itibariyle, Türk şiirine yeni koridorlar açan aç/tır/an yaratıcı bir dönüşüm değil; aksine, bizim medeniyet tarihimiz koyunca ortaya koyduğumuz şiire, dünyanın en muhteşem, en derinlikli, en esaslı şiir geleneklerinden birine, bizim medeniyetimizin şiir medeniyeti olarak adlandırılmasını mümkün kılacak kadar büyük bir şiir geleneğine ölümcül darbeyi vuran yıkıcı bir dönüşümdür: Bu dönüşüm, Türk şiirinin, bugünkü ve yarınki yaratıcı ruhunu, kaynaklarını, damarlarını ve imkânlarını da berhava etmiş, kurutmuş, hatta yok etmiştir. (Yusuf Kaplan /Yeni Şafak)

Günaydın!

Mehmet H. Doğan, “1950'lerin ortasından bugüne, İkinci Yeni Şiiri üzerine söylenmemiş söz, yapılmamış inceleme kalmış mıdır, bilemiyorum” saptamasını yaparken ve “İkinci Yeni, Türk şiirinin gelişimi içinde en son modernist atılım, yeri hiçbir zaman tartışılamayacak tarihsel bir olgudur” yargısına varırken, demek yanılıyordu.

Eser Günson da, Edebiyattan Yana adlı kitabında "Günümüzde yazılan şiir, büyük bir ölçüde kendini İkinci Yeni'ye borçludur. Şiirinin bilincine varan şair, bu gerçeği kolayca görebilir” derken, demek kaidesine oturtulmuş bir putun cilasını parlatıyordu.

Kendilerini farklı bir damar olarak tanımlama gayreti içindeki 80 kuşağı şiirini de dahil ederek söylemek gerekir: Yarım asırdır Türk şiirinin yelkenini dolduran 2. Yeni Şiiri’nin rüzgârıdır ve hâlâ yerine koyacağımız, onu aşacak bir şiir hareketi ufukta görülmemektedir.

Peki, 2. Yeni putunu kırmayı hedefleyen beyler, Sezai Karakoç’u, İsmet Özel’i, Nuri Pakdil’i nereye koyuyorlar?

Öyle “Sezai Karakoç'un şiiri, İkinci Yeni epistemolojik ve ontolojik "sapma"sıyla özdeşleştirilemeyecek kadar derin nefes alabilen, kökleri sağlam, geleceği muazzam bir şiirdir” diyerek kolaycılığa kaçmak yok!

Ece Ayhan’a, İlhan Berk’e, Turgut Uyar’a, Edip Cansever’e, Cemal Süreya’ya, birikimden yoksun, şiirin tarihinden habersiz, aklına eseni kâğıda geçiren şiir yıkıcıları gibi gösterenlere, onları altında yumurta olmadan kuluçkaya yatan tavuklar olarak tanıtmaya çalışanlara söyleyeceğim şudur:  Aman dikkat! Yıktığınızı sandığınız puttan kopardığınız parçalar, yaratmaya çalıştığınız yeni putların kaidesini acıtmasın.

Türkiye’yi ve siyaseti son kez konuşuyor olmayı umarak da diyeceğim şu: Görünen o ki, sağ tarafına felç inmediği sürece Türkiye sol elini kullanmayı öğrenemeyecektir.

*

Bana göre, 2008 yılının en kolay okunan dergileri, Abdülkadir Budak’ın Sincan İstasyonu ile Gülümser Çankaya’nın Etken dergisini kapattıktan sonra Alanya’da çıkarmaya başladığı Şiirsaati dergisiydi. Kolay okunmanın ürünlerin niteliğiyle de hacimle de bir ilgisi yok. Dergilerin de bir dili ve biçemi vardır ve bu dergilerin editörleri bu dili yakalamışlardır.

*

Harice Gazel:

Derginin yazı diliyle baskı yapan makinelerin dili birbirini tutmadığında, ne kadar titizlenirseniz titizlenin, bu uyumsuzluktan doğan hatalara engel olamıyorsunuz. Örneğin, 1. sayımızda Ogün Kaymak’ın Yakınlıklar şiirinden bir dizeyi makinelere kurban verdik. Örneğin, İz/düşüm I yazısında olmayan paragraflar belirdi, var olanlardan bazıları da yerini kaybetti. Bu yüzden makinelerin dilini öğrenmeye başladık. Bu sayıdan itibaren sıfır hatalı sayfalarla karşınıza çıkmayı amaçlıyoruz.

Şimdi, lütfen Ogün Kaymak’ın şiirinin sonuna, el yazınızla, 

……………..

dizesini ekleyerek hatamızı telafi ediniz.

   Görüşeceğiz…

 Elizedebiyat, Sayı: 2 / Şubat 2009

  

 

İZ/DÜŞÜM III 

 (Melih Elal İçin Bir Savrulma Denemesi) 

Biz, üç kişi, elimizde düğünçiçekleri, her zaman hatırlayacağımız bir günün içine yürüdük.

Dedik, ışıklarını açık bırakmış bir gülümseme yakışır bu güne. Hadi, yaptığı şakanın arkasına gizlenen Melih’e gidelim. Saklandığı yerden çıksın, hayat ağacına dokunsun ve “sobe” desin. Ve yuvarlasın üstümüze güneşini, eskisi gibi.  

Ev: Yatıya kalmış, sonra gitmeyi unutmuş kuyu loşluğu.

Hayır, diyoruz, başka bir güne geldiydik biz. Lavanta kokan bir kalbin sevincine…   

Dediler, o zaman güneş gören odaya götürelim sizi. Belki orayı arıyorsunuz, belki oradakini…  

Biz, üç kişi, beyaz kapının önünde üç milyon parça ya da üç milyon hiç, durduk, bekledik.

Dediler, burası işte, güneş içerde.

Biz, üç kişi, üç yılgın gölge, kalakaldık geriye dönmenin eşiğinde.

Menteşelerini kalbimize takan kapı duvara doğru gerindi ve bir oda bıraktı önümüze.

 

Oda: Hep bileceğimiz ve kalbimizin sol kulakçığında saklayacağımız dağınık prizma.

Camlardan geri dönen güneş…

Pencerenin dışında, bildiği gibi dolaşıp duran gün…

Arkasını dönerek uzaklaşan hayat…

Oda, hayatın peşinde… Akıp gidiyor dışarı doğru, hiç birikmeden. 

Adam odada birikiyor.

Biz, gözlerini yitirmiş üç kişi, bakışıyoruz.

Kimi arıyorduk?

Bulduğumuz kim?

Dediler, bu, o işte.

 

Bu, o…

İki yanında diz boyu iki tekerlek, lacivert muşambadan bir sandalye…

Oturuyor.

Kahverengi paltosunun yakasında kırlaşmış iki tel saç.

Kucağında kanlı mendiller.

Avucunda kanayacak mendiller. 

Lacivert eldivenlerin içine saklamış, veda etmeye hazırlanan parmaklarını.

Görmeden bakıyor.

Görüyorsa, üşüyor.

Görmeyince üşüyor.

Yanı başında bir yatak, yatakta sığlaşmış bir sırt çukuru.

Diyoruz, çoğaltmış kanatlarını, her gün bir parçasını uçurmuş. Önce harflerini bırakmış havaya, sonra satırlarını. Şimdi sayfaları havalanıyor.

Diyoruz, ucu içine kaçmış kalemiyle rüzgârdan korkan bir bulut hikâyesi yazıyor gökyüzüne.

Yüzüne baktıkça gözlerinin önemi artan bir kadını yazıyor.

Biri taze gelin, öteki çırpınan kuş; iki kızı yazıyor.

Şimdi mart, şimdi siyah bulutlar, şimdi fırtına…

Okunmayacak yazdıkları.

Saklandığı yeri unutacak ve biz onu asla bulamayacağız.

 

Biz, üç kişi, parçalanmış ve parçalarından biri eksik, üç yalnız…

Yalnızlığa alışamıyoruz.

*

Aşağıda bir kutucuk var; kutuda özetlenmiş bir hayat.

Aşağıda bir kutucuk var: Birbirini eksilten ve tamamlayan, yıpratan ve besleyen, var kılan ve yok eden; iki çelişik akışla biçimlenen tuhaf bir buluşma, acı bir tesadüf, ironik bir tarih kesişmesi.

Melih Elal, 1 Mayıs’ta doğdu. Emek bayramında, emekçilerin gününde. Yaşadığı zamanın her ânında devrimin ve devrimcilerin ayak izlerine basarak, devrimin iktidarına yürüdü.

Birgün, 12 Mart’ta, karanlık apoletli bir tırpanlının darbesiyle iktidarı yıkıldı.

Ve mekânı Bursa oldu. 

Elizedebiyat, Sayı: 3 / Mart 2009

 

  

 

İZ/DÜŞÜM IV 

“Yazılış koşulları en iyi bilinen kutsal kitap Kuran’dır. Bütün ile kitap arasında en azından iki aracı vardı: Muhammed, Allah’ın sözünü dinliyor, yazıcılarına yazdırıyordu. Bir keresinde –Peygamber’in yaşam öyküsünü yazanların söylediğine göre- Muhammed, yazıcı Abdullah’a sözleri yazdırırken bir cümleyi yarım bırakmış. Yazıcı, içgüdüsel bir biçimde cümlenin devamını fısıldamış ona. Dalgınlığa kapılmış olan Peygamber, Abdullah’ın ağzından çıkanı ilahi bir kelam gibi kabul etmiş. Bu olay yazıcıyı öylesine öfkelendirmiş ki Peygamber’i terk etmiş ve imandan çıkmış.

Yanılıyordu. Sonuç olarak cümlenin düzenlenişi ona düşen bir sorumluluktu; yazılı dilin iç tutarlılığıyla, dilbilgisi ve sözdizimi kurallarıyla hesaplaşması; her dilin sözcük haline gelmeden dışına taşan bir düşüncenin ve Peygamber’e ait olan özellikle akıcı bir sözcüğün akıcılığını yakalaması gereken oydu. Allah’ın kendini yazılı bir metinle ifade etmeye gerektiğine karar verdiği andan itibaren yazıcının işbirliği şarttı. Muhammed bunu biliyordu ve cümleleri sonlandırma ayrıcalığını yazıcıya bırakıyordu; ne var ki Abdullah donandığı gücün bilincinde değildi. Allah’a inancını yitirdi, çünkü yazıya ve yazının aracı olarak kendine inancı eksikti.” (İtalo Calvino Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu YKY Şubat 2008 Çeviren: Eren Yücesan Cendey)

Bu alıntıyı, 7. Bursa Kitap Fuarı etkinliklerinde, Türkiye Yazarlar Sendikası’nın düzenlediği; Mustafa Köz’ün yönettiği, Emre Gümüşdoğan’la birlikte katıldığımız, “Edebiyatta İnternetin Gölgesi” konulu panelde okudum.

Nedenini açıklayacağım.

Edebiyatta internetin gölgesi, evet, ilk bakışta kabul edilebilir, hiç değilse enine, boyuna, derinliğine tartışılabilir gibi duran bir konuydu ve bu konuda, ardında sorular bırakacağı bilinerek, eksiden artıya çok geniş bir aralıkta analizler ve değerlendirmeler yapılabilirdi. Hele, Emre Gümüşdoğan gibi, yıllardır Şiir Akademisi’nin yöneticiliğini yapan, iyisiyle kötüsüyle internetin omurgasını ezbere çizebilen, bu konuda sakal uzatmış bir arkadaşın birikiminden destek alarak ve bu birikimde çoğalarak birçok şey söylenebilirdi, söylendi.

Yukarıdaki alıntıyı okuyarak işin başka bir yönünü vurgulamak; sözü, edebiyattan yola çıkarak internete doğru yürüyenlerin; yani, internetle edebiyatın arasında duran ve bir bakıma internet tutulmasına -ya da tersi: edebiyat tutulmasına-  neden olan edebiyatçılara getirmek istiyordum. Çünkü konuştuğumuz konunun asıl öznesi edebiyat ve internetten çok, bana göre edebiyatçının kendisiydi.

Şair, yazar, denemeci, eleştirmen; eli kalem tutan bir kısım zevat, dergilerde farklı, şiir ve edebiyat sitelerindeki forumlarda farklı cümleler kuruyorlar; dergilerde, haza edebiyatçı görünürlerken internete dahil olur olmaz sanki Kamberler mahallesine taşınıyor, göbeklerini Tophane’de kaşımaya başlayarak Yahudilik’e iniyor, daha oraya varmadan ağızlarına külhanbey dilini alıyor ve o ağızla konuşup yazmaya başlıyorlar.

Bu hal, ya interneti önemsemeyişin, hatta küçümseyişin bir işaretidir; ya dergi ortamında bastırılmış kimi duyguların -örneğin, üç artı bir mekânlarda ya da bodrum katlarında iç donuyla sere serpe dolaşarak yazma arzusunun- bulduğu ilk sanal delikten dışarı fışkırmasıdır ya da denge sorunu yaşayanlarda görünen kişilik bölünmesi halidir ki, uğurludergiböceği gibi görünenlerin internetyarasası biçimine dönüşmelerinin açıklaması budur.

Örnekler de verdim: Başkalarının yazılarındaki eklere, büklere, ince bellere, kalın bileklere mim koyan; sözcüklerin omuz atkısından şapkasına, bastonundan ayakkabısına kadar cümle ayrıntısına dikkat kesilen bazı rivayet m’adamlar, iş internete geldiğinde öznelerine yabancı yüklemler kullanmaya, on beş satırda on beş yanlış yapmaya, dergilerde yarattıkları imajı ters yüz ederek salya sümük ağlamaya, kendilerini hiç umursamayan kişilerden düşman yaratarak gölge boksunda gol hesabıyla galip gelmeye başlıyorlar, dedim. Bu bir kişilik bölünmesidir, dedim. Bu bir huy değiştirme seansıdır, dedim. Bu bir ruh kaymasıdır, dedim. Böylelerinin varlığı söz konusuyken, internetin edebiyata bıraktığı gölgeden çok edebiyatçının edebiyata ve internete bıraktığı gölgeden bahsedilmelidir, dedim.

Alıntıya bağlayacak olursak: Yazıya, yazdığına, edebiyata inancı olmayanların uzayan gölgeleri, ister edebiyatın isterse internetin üstüne düşsün; sonuçta o gölge kendi üstüne düşüyordur. Bu türden vakalar “edebiyatçı tutulması” olarak açıklanabilir ancak.

*

Elizedebiyat, 16 sayfa olarak tasarlanmıştı, 24 sayfaya çoğaldı. Bu akış, bu güven Elizedebiyat ekibine yenilikler düşünmeyi dayatıyor. Mart sayımızda Kadın imzalar ağırlıktaydı. Mayıs sayımız Genç imzalara ayrılacak. Haziran ayında Deneysel çalışmalara bakacağız.

Elizedebiyat, farkındasınızdır, Mudanya çıkışlı bir dergi ve Mudanya’nın ilk edebiyat dergisi. Böyle tarihi bir konuma sahip olması sorumluluğunu da arttırıyor.

Şu sıralarda sorduğumuz soru şu: Edebiyat ve Mudanya nasıl bir araya getirilir?

Yerel seçim karmaşası bittikten sonra, Mudanya Belediyesi, İhsan Üren Evi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve başkanlığını Şaban Akbaba’nın yürüttüğü Bursa Yazın ve Sanat Derneği ile birlikte, ilk görüşmelerini yaptığımız “neler yapılabilir”i detaylandırarak konuşacağız.

*

Sav söz: Yamadan ibaret olanların yırtığına yama bulunmaz.

Görüşeceğiz. 

Elizedebiyat, Sayı: 4 / Nisan 2009

 

 

 

İZ/DÜŞÜM V 

Bir kitabı, içinde bulunduğumuz cümlenin dört bir yanında dolaşarak ve sonraki cümlenin vereceği derin hazzı bekleyerek ve hatta biraz da geciktirerek okumak diye bir şey vardır. İdeal okuma budur, böyle olmalıdır ya da ideal okuma diye bir eyleme vesile olan kitaplar, sadece onlar, has kitaplardır, demek istemiyorum. Çünkü, o zaman yazdıklarıma bir de ideal okuru eklemem; ardından, adıyla, yazarıyla, dahası kapağıyla bağ kurarak okumaya karar verdiğimiz kitaplardan, bu kitapların içlerinde barındırdıkları hayal kırıklıklarından; daha ilk cümlelerde, ilmeğini hazırladığımız, hatta kıyımızdaki bir çengele iliştirdiğimiz bağların öteki uçlarının boşlukta sallandığından, kitaba tutunamayışımızdan da bahsetmem gerekir ki, söylemek isteğim söze açılan kapı bu duvarda değil.

Ben, okurunu sevindiren kitaplar olduğunu ve bu sevincin hem fizikle hem de kimyayla ilintili olduğunu söylemek için kurdum yukarıdaki cümleleri. Kitaplar bize bir şeyler fısıldar. Kimi, evet, varım, şimdi buradayım ama sonuçta ben kıyıda kalmayı göze almış bir tomar kâğıdım, der ve siz bu alçakgönüllü sözlerden duyduğunuz sevinçle kitabı öpüp başınıza koyarsınız.

 Bazı kitaplarsa, dik başlıdır ve kendine fazlaca güvenir. Yine de bunu acemice gizlemeye çalışırlar ve kendilerini öyle bir sevimli kılarlar ki, kitapları göğsünüze bastırma isteğini duyarsınız.

Yazının bu noktasında, belki birbirlerine hiç benzemeyen ve belki böyle oldukları için birbirlerini tamamlayan üç sevindirici kitabı anmak istiyorum.

Kitaplardan ilki, adı konulmamış bir dosya halindeyken okuduğum Pelin Yılmaz’ın Her Kadın Başka Türlü Ölüyor adlı öykü kitabıydı. Bazen boğulduğu içinden dışarıya seslenen, bazen kendinden sıyrılarak dışarıya kaçan ve içeri doğru konuşan Pelin Yılmaz’ın kitabı körlere nirengi olsun diye, kıyıda kalacak; ama mutlaka kalacak kitaplardan. (Cinius Yayınları, İstanbul, Eylül 2008)

İkinci kitabı bana, askerliğini tamam ettikten sonra ilk sivil soluklarını almak için baba evine uğrayan genç şair kardeşim Harun Balcı Maraş’tan getirmişti: Bünyamin K.’nın Bak Anne Geliyor Bir Kara Tren adlı şiir kitabı. Bu kitapla göz göze geldiğimde içimden geçen sözcük hep “günaydın” oluyor. Çünkü taze bir sabahla yüz yüze getiriyor beni. Geceden güne indiriyor, paçalarımı kıvırıyor ve çıplak ayak aydınlığa sokuyor. Yani öyle duru, yani öyle dibi görünen, yani öyle hayata basan, yani şiire yolculuk nasıl olmalıysa işte öyle bir şiir yolculuğuna çıkarıyor. (Kaknüs Yayınları, İstanbul 2008)

Beni sevindiren üçüncü kitabı, Dünya Şiir Günü ve Homeros Şiir Ödülü için Veysel Çolak’ın davetine uyarak gittiğim İzmir’de edindim. Ogün Kaymak’ın Gayb Suyu adlı kitabı, kaldığımız otelin lobisinde, üstünde taşıdığı matbaa kokusuyla Murat Karacan’ın çantasından benim çantama geçiverdi ve İzmir’de kaldığım iki gün boyunca benimle dolaştı. Hayalle hayatın kesiştiği yerlere uğradık. O kutsal metinlerin diliyle kulağıma hikâyesini fısıldadı, ben, Şair dediğin nedir ki / Şair sıska bir gavvas / Gayb suyunda incisine uzanan’da kalakaldım, başka söz duyamadım. Ogün’e “nerelerde saklandın bunca zaman” diye soruşum Bursa’ya geldikten sonradır. (Mühür Kitaplığı, İstanbul, Şubat 2009)

*

Elizedebiyat’ın bu sayısında, ağırlıklı olarak, 2008 Homeros Şiir Ödülü’ne katılan ve derece alan gençlerin şiirlerini bulacaksınız. Bu yarışmanın seçici kurul üyeliğim sırasında, sona kalan 20 kadar dosyayla oldukça sıkıntılı saatler geçirdiğimi ve bu dosyaları sıralamakta epey zorlandığımı itiraf etmeliyim. Sonuçta, şiir can çekişiyor; gitti gider, dahi gider daha da gelmez; yandı bitti kül oldu tekerlemelerine inat bu genç ankalarla şiirin, nerede kalmışsa oradan uçmaya devam edeceğine yürekten inandım.

Bakın, mayıs sayısında Elizedebiyat genç şairlerle nasıl gençleşti. Belki birçok okurumuz, birçok şairimiz, birçok dergi yöneten edebiyat m’adamımız, bu genç kardeşlerimizin adını ilk kez burada duyuyor, şiirleriyle ilk kez bu dergide yüz yüze geliyordur. Not alınsın: Onlar sürdürdükleri, direndikleri sürece, gençlerin dergisi olmayı sürdürecek Elizedebiyat. Ustalarla gençlerin harmanı bu sayfalarda yapılacak. Bir edebiyat dergisinin ilk görevlerinden biri, edebiyata yeni isimler kazandırmak olmalıdır, ilkesiyle diyorum ki, bu sayının devamı vardır, olmalıdır, olacaktır. Çünkü bu sayıda yer alan genç şairler, bütünün çok küçük bir bölümü. Daha yüzlerce genç kardeşimizi edebiyatla bu sayfalarda buluşturacağız.

Elizedebiyat’ı onların adresi haline dönüştürme işi boynumuza borç olsun.

Bu işin sakıncalı bir tarafı var, gençlere onu da söylemeliyim: 21. yüzyıl Türk Edebiyatı’nı bir köşesinden ördüğümüz şu günlerde, şu ya da bu nedenle varlıklarından rahatsız oldukları dergilerde şiir yayımlayan şairlerin kendi dergilerinde asla şiir yayımlatamayacağını bildiren bazı edebiyat magandası m’adamlar türemiştir.  Edebiyatımızı bir köşesinden çürüten bu zevat, sadece gençlere değil, adı sanı bilinen, şiiriyle yol almış kimi şairlere de tehdit mektupları göndererek magandalıklarını tekelleştirmek çabasındadırlar.

Bu sakıncayı bildirdikten sonra, özellikle gençlere bu konuda söyleyeceğim söz şudur: Tarihe güvenin ve işinize bakın!

*

Şiir yıllıkları çıkmaya devam ediyor ama, Mehmet H. Doğan zamanında yaşanan ve çoğu kez zeminini kaybeden tartışmalar pek yaşanmıyor. Bu yılın yıllıkları, internet ortamında yaranın kabuğunu kaldırmayan kuru sözlerle geçiştirildi. Dergilerdeyse bir iki laf ola beri gele değiniyle yasak savıldı. Demek herkes memnun, demek her şey yolunda…

Bu sayımızda yer alan Şeref Bilsel’in yazısı ortamı özetleyen bir yazı olarak kabul edilebilir.

Bu konuda ilginç olarak anılacak tek şey belki de yıllık yapmaya istekli olduklarını dolaylı olarak bildiren ve kendilerini pazarlayanların ortalıkta dolaşmalarıydı.

Ne denir?

Herkesin yamasını yırtığına denk getiriyor.

Görüşeceğiz.

 

Elizedebiyat, Sayı: 5 / Mayıs 2009

 

 

 

İZ/DÜŞÜM VI 

Okur sıralarından kalkıp edebiyat bahçesinin şimşirli yoluna girdiğimden bu yana, korkudan çok endişe diyebileceğim o yapışkan duyguyla pek sık yüz yüze geldiğim söylenemez. Hatırladıklarımın, unuttuklarımın, unutmak istediklerimin sayısı iki elin parmaklarını geçmez.

Hatırladıklarımdan ilki oldukça eskidir. Sonuncusu ise birkaç yıldır yokluyor beni.

Eskimişliğini yüzüne vurmaktan çekinmediğim eski endişem, edebiyat parkına anıtları dikilmiş yazar ve şairlerle bir vesileyle karşılaşma, tanışma anlarıyla ilgiliydi. Bir yanda, edebiyata, yazıya, yazara duyduğum saygı vardı -ne de olsa bu saygıyla büyümüş bir kuşağın devamıydık- öte yanda da, içinde çekingenliği, horlanma ihtimalinin devasa gölgesini ve birçok adı konmamış ruh kamaşmasını taşısa da, en çok hayal kırıklığıyla ve onun yaratacağı bozgunla biçimlenen kocaman bir acaba duruyordu. Adını andığımızda eğilerek tarihe bir şeyler söylüyormuş gibi olduğumuz, adını duyduğumuzda tarihin sesini duymuş gibi kulak kesildiğimiz; dizelerini, sözlerini not defterlerimize geçirdiğimiz kişileri, isimlerinin arkasına sinmiş birer cüce olarak görmenin tedirginliğiydi bu. Kitaplar neredeyse kutsaldı; o kitapların üzerinde yazılı adlarsa irili ufaklı ilahlar… Edebiyata inanıyorduk, sözün özü; onu farklı bir mekâna oturtmuş, önümüzü ilikleyerek gelmiş kapısında durmuştuk. İçeri girmek kadar içeride ne bulacağımız da önemliydi elbette. İnandığımız değerleri yaratanların adım atışları, kollarını kavuşturmaları, gözlerine yerleştirdikleri bakışları, dalıp gitmeleri, varla yok arası gülümsemeleri; bildiklerini bilmez gibi söylemeleri, söylediklerini yakıştırmaları önemliydi. Bir bakıma hayatın uçurumuna atlamadan önce tutunacağımız dalları yerlerine yerleştiriyorduk. 

Sadece adı anıtlaşmış olanlarla değil, onların yolunda yürümeye çabalayan, harcı taze yoğrulmuş yeni yolcularla karşılaşmalarımda da aynı tedirginliği duydum hep. 

Bugün, edebiyatın bir kıyısında duruyor, sözcük duvarına harf üretmeye çabalıyorsam, bu, tanımış olmayı şansla açıkladığım, aynı çağı paylaşmaktan kıvandığım, varlıklarıyla huzur bulduğum adam gibi edebiyat adamları sayesindedir. İnsanı önceleyen, bu yüzden insanlığa değer veren ve yine bu yüzden edebiyatı ikinci sıraya atmakta hiçbir sakınca görmeyen kişilerle bakışarak edebiyata dahil olmanın anlamını, insansız bir edebiyatın hiçliğini öğrendim.

Edebiyatı hırslarının, adlarını öne çıkarma ihtirasının paspası olarak kullananlarsa, kaygılarımda ne kadar haklı olduğumu ispatlayıp durdular bunca zaman.

Şimdilerde, bu eski endişemle yüzleşmelerim artık yalama olmuş cıvata-somun ilişkisine döndü. Hangimiz cıvata hangimiz somun, onu bile karıştırıyorum bazen. Bunun bir önemi de yok. Çünkü, hangi iki parçayı bir araya getirdiğimiz, hangi dağılmışlığa çeki düzen verdiğimiz bile belli değil artık.

Attilâ İlhan’la yaptığım ilk telefon görüşmesinde, onun yüksekten konuşan sesini duyar duymaz ayağa kalkıp hazırol’a geçtiğimi dün gibi hatırlıyorum. İlk cümlelerden sonra, az önce ayrılmış iki arkadaşmışız da söylemeyi unuttuğumuz şeyler için tekrar bir araya gelmişiz gibi tepeden düze inen alçakgönüllü sözlerini duydukça hazırol halimin nasıl daha da katılaşarak sürdüğünü de…

Attilâ İlhan da, dergi kapağında alfabetik sıralanmış adlar listesinde, soyadının ilk harfi yüzünden gerilerde yer aldığı için sitem eden, şu kadar kitabım, şu kadar zamanlık şiir geçmişim var, ben artık alfabetik sıralamayı çoktan aştım, diyebilme cüretini gösterenler de, yalanı gerçeğin önünde tutan kışkırtıcı maganda ajanlar da bu âlemin m’adamları.

Yozlaşma sınır tanımıyor ne yazık ki.

İkinci endişemi, birkaç yıl önce, bir İzmir buluşmasında Sina Akyol’la paylaşmıştım. Yine bir Dünya Şiir Günü kutlamaları sırasında, söz dönmüş dolaşmış emekliliğe, emeklilikte var olacağını sandığımız geniş zamanlardaki okuma seanslarına gelmişti de o zaman, daha ortaokul, lise yıllarındayken okuduğumuz ve bir daha elimize almadığımız kitapları yeniden okumak istediğimizden bahsetmiştik. Sina’ya, “istiyorum ama büyünün bozulmasından da korkuyorum” dediğimi hatırlıyorum.

Meğer aynı hayali kurarmışız, aynı endişeyle. Ben Nobel kazanmış yazarlarla başlamayı tasarlarken Sina, Rus klasiklerini yazmış aklındaki okunacaklar listesinin başına. “Suç ve Ceza’dan, Savaş ve Barış’tan ne anlamışım, merak ediyorum doğrusu” demişti bana.

Şu günlerde, endişemin üstüne yürüyorum: Tolstoy’un Gençlik adlı romanıyla Dostoyevski’nin İnsancıklar romanını yan yana okumaya başladım. Neyse ki, ilkinin yarattığı hayal kırıklığını ikincisi gideriyor.

Çeviri… Bütün mesele burada.

Eski-yeni okuma faslına dair aldığım ilk not şu: Biz bu kitapları okurken çeviriyi hiç önemsememiş, önemsemek ne demek, kâle bile almamışız.

Demek sadece okuma açlığını gidermişiz, üstüne tatlı yiyebileceğimiz ihtimalini aklımıza getirmemişiz. Knut Hamsun’u Behçet Necatigil çevirisiyle okuyana kadar böyle sürmüş bu.

*

Elizedebiyat’ın mayıs sayısı çok sevildi. Gelen telefonların ve gönderilen iletilerin ortaklaştığı cümle şu: Bu kadar güzel şiiri bir arada okumamıştık.

Şiirin öldüğünü söyleyenleri cevaplayan gençlere çağrımızı yeniliyoruz.

Kervan yürüyor.

Görüşeceğiz.

Elizedebiyat, Sayı: 6 / Haziran 2009

 

 

 

İZ/DÜŞÜM: VII 

Merak işte, sonu gelmiyor: Rus klasikleri, çeviri sorunları, dil derken, yeni notlar birikti:

Bir Rus romanını Osmanlıca’ya kazandıran ilk çevirmen olarak Ali Nusret adına ulaştım. 1908 yılında Maksim Gorki’nin bir romanını Bir Sergüzeşt-i Hunin adıyla çevirmiş. Bir sonraki “eski” çeviri, yine Gorki’den: Ana. Çevirenler, Müştak Mayakon ve Muhittin Birgen, çeviri tarihi 1911.

Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında Rus edebiyatını Türkçeleştirenlerin başta gelen adları Hasan Âli Ediz, Vâlâ Nurettin, Nihal Yalaza Taluy, Leyla Soykut. İngilizce ve Fransızca üzerinden çevirenlerin dışında, Rusça asıllarından çeviri yapanlara 1960’lardan sonra Ergin Altay ve Mehmet Özgül katılıyor.  

Kıyıda kalmayı tercih edenleri, kıyıda kalarak önemli işler yapanları her zaman çok sevdim. Türkiye’de edebiyat çevrelerine haber uçurulsa ve Rus klasikleri ve çeviri konusunda kimden bilgi alırız, kime danışırız diye sorulsa, ilgili olanların aklına gelecek ilk ve ortak isim, hiç kuşkusuz Ergin Altay olacaktır. Bu böyledir de Bursa’da yaşayanların yüzde biri bile onun Bursa’da yaşadığını ve edebiyatımıza yaptığı önemli katkıyı bilmez. Çünkü o da kıyıda kalmaktan yana olanlardandır.

Ergin Altay’ın 1986 yılında Altın Kitaplar / Altın Klasikler Dizisi için çevirdiği Dostoyevski’nin Ezilenler’ini okuyorken, Haziran başında bir gün, kitap arası kırmızı iple kaldığım yeri işaretledim ve onunla görüşmeye gittim. Onu sahibi olduğu Adım Kitapçılık’ın serinliğine kurduğu masada, yazarkasası, bilgisayar ekranı, kum saatine benzeyen ispirto ocağı ve ocağın üstüne yerleştirilmiş porselen demliği; cam bardağındaki yeşil çayı ve Slav alfabesiyle yazılmış bir sayfayla baş başayken buldum.

Ortak dostumuz Halûk Cengiz’le, Eliz Edebiyat dergisiye başlayan konuşmamız sonunda Rus edebiyatına, çeviriye; çeviri zorluklarına, çeviri yanlışlarına hatta çeviri cambazlıklarına doğru genişledi. Yaklaşık 50 yıl süren ve hâlâ devam eden bir sürece sığdırılmış, anlatılmaz ya da yazılmazsa yazık olacak yüzlerce sayfalık anı, deneyim, çeviri dünyasına ait ipuçları… Önemli birikimlerden çıkarılacak önemli dersler…

1961 yılında, okuldan yeni mezun olmuş gencecik Ergin Altay’ın, Tolstoy’dan çevirdiği bir hikâye ile (Falşivıy Kupon - Sahte Kupon) Yaşar Nabi’nin Varlık dergisine gidişi, sürecin başlangıcı. Dosyanı bırak, bir hafta sonra gel, demiş ona Yaşar Nabi. Bir hafta sonra görüşmeye gittiğinde, masasına yığılmış dosyaların arasından çıkardığı Tolstoy hikâyesini Ergin Altay’ın önüne atmış Yaşar Nabi ve “Bu ne biçim Türkçe” diye azarlamış onu.

“İyi bir dersti” diyor Altay, “Rusça’ma söz söylemedi ama Türkçe’yi iyi bilmediğimi yüzüme vurdu.”

Rus Dili ve Edebiyatı’ndan sonra Türk Dili ve Edebiyatı’nı öğrenmeye bu olaydan sonra başlamış Ergin Altay, işittiği azarın içinde kalan tortusunu büyüterek.       

Daha sonraları Yaşar Nabi ile birçok kez karşılaşacaklardır. Bunlardan birini: İçindeki tortuyu hafifleteni şöyle anlatıyor Ergin Altay: Sağda solda çevirilerim yayınlanmaya başlamış ve bunların eli yüzü düzgün çeviriler olduğu kabul edilmiş. Yaşar Nabi Varlık’a çağırdı beni. Dostoyevski’nin (Besi) Cinler’ini çevirmemi istedi. Çeviririm ama 10.000 lira isterim, dedim. Bir fikrin olsun diye söylüyorum, o sırada çalıştığım kurumdan aldığım aylık 350 lira. “Delirdin mi sen, ben o paranın üçte birini verir, Milli Eğitim Bakanlığı’nın çevirisiyle basarım o kitabı” demiş Yaşar Nabi, ama sonunda kabul etmiş. Yıl 1969 olmalı. Çünkü, yanılmıyorsam, Cinler’in Türkçede ilk yayınlanış tarihi bu. Kitabın yayınlanmasından sonraki görüşmelerinde Yaşar Nabi, “Kitabın bir bölümünü yanlış çevirmişsin” diye karşılamış Ergin Altay’ı. Kendine olan güvenini, “Eğer dediğiniz gibiyse aldığım ücreti iade ederim” diyerek ortaya koymuş Altay, “bana o bölümü gösterir misiniz?” Yaşar Nabi, bir dil komisyonu tarafından Fransızca’ya çevrilmiş olan kitabın o bölümünü Fransızca’sından okumuş ve Ergin Altay’ın çevirisiyle karşılaştırmış. Ergin Altay, ben onun çeyreği bile olamam diyerek üstatlığına vurgu yaptığı Ediz’in hakemliğine başvurmayı önermiş ve “şimdi lütfen Hasan Âli Ediz’e telefon ederek bu çevirilerden hangisinin doğru olduğunu sorar mısınız? Hatalı olan bensem, sözümü tutacak, paranızı iade edeceğim.” Yaşar Nabi aramamış Hasan Âli Ediz’i.

Buna benzer bir olayı Hasan Âli Ediz’le de yaşayacaktır: Tolstoy’un Anna Karenina’sını çevirmek için Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’na başvurur. Rusça bölüm başkanı olan Dil Tarih Coğrafya Fakültesi profesörlerinden Hasan Eren “Hasan Âli Ediz’in Anna Karenina çevirisi varken kitapları depoda çürütmek için mi basacaksınız?” diyerek yayınevi sekreterinin önerisini reddeder. Sipariş edilmemesine rağmen kitabı çevirir Altay. Kitabın bir yerinde geçen bir sözcüğü yadırgar. Tolstoy, İtalya’ya kaçan Anna Karenina ve Vronski’nin orada yaşadıklarını anlatırken “İtalya’daki bütün çölleri gezdiler” anlamına da gelebilen bir cümle kurmuştur ve bu Hasan Âli Ediz tarafından da böyle çevrilmiştir. İtalya ve çöl uyuşmazlığına takılır Altay. Araştırır, sözlükler devirir ve sonunda devasa bir Rusça sözlük olan Talkonıy Slovar’da pustinya sözcüğünün çölden başka birçok anlamda kullanıldığını, bunlardan birinin de manastır olduğunu keşfeder ve çevirisini böyle yapar.

Bu kitap Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları’ndan çıkacak ve bölüm başkanı Hasan Eren, Ergin Altay’a “Milli Eğitim Bakanlığı Çeviri Kurulu’nda Hasan Âli Ediz’in Anna Karenina çevirisi varken kitapları depoda çürütmek için mi basacaksınız, demiştim. Şimdi Ergin Altay’ın çevirisi varken Hasan Âli Ediz’inki okunmaz, diyorum. Sakın şımarma; bu söz sana ananın ak sütü gibi helaldir” diyecek; kitabı armağan olarak alan Hasan Âli Ediz de “Bu çocuk çok iyi şeyler yapacak, ona dikkat edin” diyerek bir bakıma bu sözü doğrulayacaktır.

Şu günlerde İletişim Yayınları ve İş Bankası Kültür Yayınları için çeviriler yapan Ergin Altay’la ilgili, konuşmalarımız sürdükçe başka şeyler de yazacağım.

Bir küçük not: Yaptığımız görüşmeleri anlattığım Halûk Cengiz, “Ergin Ağbi’nin Gogol’den yaptığı Masallar kitabı üzerine çeviri tanımam” dedi ve oradaki dili muhteşem bulduğunu söyledi bana.

*

Konu dışı bir not daha: Bazı edebiyat m’adamlarının emirerliğini yaparak edebiyata dahil olacaklarını sanan, başlığından son satırına kadar ben bir mektubum diye haykıran bir metni “şiir diye” niteleme cahilliğini gösteren kimi safdillere Sahibinin Sesi plaklarının tedavülden kalktığını hatırlatırım.

Görüşeceğiz.  

Elizedebiyat, Sayı: 7 / Temmuz 2009

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM VIII 

Şükrü Erbaş, Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin çağrılısı olarak Bursa’daydı birkaç ay önce. Etkinlik öncesi, Hilmi Haşal ve Nursel Aras’la birlikte sohbeti koyulaştırmış ve sözü şiirden türkülere, türkü sözlerindeki akla ziyan derinliklere getirmiş; daha çok Erbaş’ın örnekleriyle dudaklarımızı uçuklarla süslemiştik. Bir uçuk daha olsun diye yazıyorum:  

Dışındaki güçlerin etkisiyle içindeki güce inancını yitiren ve giderek yılgınlaşan, yoksunlaşan, yoksullaşan insan teki, sonunda dünya bataklığında umutsuz bir nilüfere dönüşüyor. Bataklık dediğim, yüzölçümü belli, eni boyuna denk gibi görünse de boyu eninden küçük kirli bir havuzdan başka bir şey değil. Zamansa, bu havuza eklemlenmiş, çapı ip kalınlığından büyük olmayan, gittikçe plastikleşen bir boru; taşıdığı temiz suyla havuzu da nilüferi de oyalıyor.

Havuzdur, nilüferdir, sudur, yosundur derken, güçsüzlüğünü doğaüstü güçlere ihale eden insancıklar zihin odalarına kapanıp dua üretmeye başlıyorlar. Duaları saydam bir su, uzun ışıklı bir güneş, ortalıkta görünmeyen su sinekleri, gagasız ve tırnaksız kuşlar üzerinedir. Ve her duanın arka sayfasında mutlaka bir beddua yazılıdır ki, beddualar nilüferlerin kirli su paylaşım kavgalarından doğan çaresizliğin dışa vurumudur.

   Bakın şuna: 

Kimse almasın seni

Yine bana kalasın 

Bir beddua için ağızda dönüyor sayılabilir, bu iki dizedeki dil. Çaresizliğini harç diye kullanan bir m’adamın, çıkmaz sokağının ağzına duvar örerken attığı çığlıktır bu, sanki. Ama hayır çığlık değil, incecik bir söylenmedir olsa olsa. Beddua gibidir de, öte yandan, içinde taşıdığı kıl kalınlığındaki umuda bakarsak, duanın en hasıdır da. İkinci dizedeki “yine” sözcüğü hem beter bir kaybetmişliği hem de o kıl kalınlığındaki umudu öyle bir yüklenmiş ki, duayı bedduayla tamamlayan bu m’adamı, sırtındaki haçla Golgota tepesine tırmanan bir n’İsa’ya dönüştürmüştür.

*

Londra için: “… bu büyük dekoru yaratan ruhun ne denli mağrur, ne denli güçlü olduğunu görseydiniz bir… Utkusuna, üstünlüğüne ne denli gururla inandığına tanık olsaydınız ürpertirdi sizi bu gurur, bu inat, bu körlük… Bu mağrur ruhun tutsağı insanlar için yüreğiniz sızlardı. Böylesine bir büyüklüğün, egemen ruhun böylesine sınırsız gururun, bu ruhun yarattıklarının böylesine gösterişli doruğu karşısında aç bir ruh da donakalır çoğu zaman, durulur, boyun eğer. Kurtuluşu içkide, uçarılıkta arar. Sonra da bunun olağan, gerekli olduğuna inanmaya başlar. ./.. cumartesi geceleri yarım milyon işçi çocuklarıyla birlikte sokaklara dökülür, kentin belli semtlerinde toplanıp sabahın beşine kadar eğlenirlermiş. Yani hayvanlar gibi yer içer, çalışarak geçirdikleri haftanın acısını çıkarırlarmış. Bütün bir hafta ağır koşullar altında çalışarak, küfrederek biriktirdikleri paranın tümünü yutarmış bu eğlenceler.”

Denis İvanoviç Fonvizin’in, “Mantık yoktur Fransızda, olmasını da kendisi için mutsuzlukların en büyüğü sayardı” sözünden hareketle Paris için:

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik ilan ettiler. Çok hoş! Nedir liberté? Özgürlük? Ne özgürlüğü? Herkese yasalar çerçevesi içinde her istediğini yapabilme hakkı. Her istediğini ne zaman yapabilir insan? Milyonları olunca. Herkese bir milyon veriyor mu özgürlük dedikleri? Hayır. ./.. Yasalar önünde eşitlik. Bu eşitlik üzerine söylenecek tek şey şudur: Bu eşitliğin günümüzdeki durumu her Fransız için yüz karasıdır. Ne kalıyor geriye? Kardeşlik. İşte bu çok önemlidir. Doğrusunu söylemek gerekirse, Batıda karşılaşılan en büyük engel de budur. Batılı, insanlığı ileri götüren en yüce, en büyük güç diye söz eder kardeşlikten. Etmesine eder ya, gerçekte kardeşlik diye bir şey yoksa, onu hiçbir yerde bulamayacağını anlamıyor. Fransızların, daha doğrusu genel olarak Batılının yaradılışında kardeşlik duygusu yoktur. ./..

Sözün kısası, sosyalizm yeryüzünde bir gün gerçekleşecekse, Fransa’dan başka bir ülkede gerçekleşecektir.” 

Bu gözlem ve saptamaların, günümüzün gına getiren bir televizyon tartışma programında, dinlemekten usandığımız ağızlar tarafından söylendiğini sanmayın. Konuşan Dostoyevski’dir ve konuştuğu tarih 1863’tür. Sıkıntılı, hastalıklı, bunalımlı, yorgun, bıkkın insanların trajedisini yazarken onlara benzediği düşünülen ya da zaten onlar gibi olduğu için bu türden insanları romanlarında didiklediği sanılan Dostoyevski, bu müthiş gözlemlerini, Yaz İzlenimleri Üzerine Kış Notları adlı kitabında alaycı bir dille, dalgasını geçerek ve eminim büyük bir keyifle yazmış. İlk bölümlerde Avrupa’ya özenen Rus burjuvasını, sonraki bölümlerde, ilk kez gittiği Avrupa’da gördüğü Avrupalı yaşamı ve İngiliz / Fransız burjuvasını hallaç pamuğu gibi tokmaklayan Dostoyevski, bu kitapta cepheden ezberlettiği dehasını bir de profilden gösteriyor okurlarına.

Kitabı, gerçekten hakkını vererek çeviren Ergin Altay, bu kitapla ilgili konuşurken alçakgönüllüğünü bir yana bırakıyor ve en güvendiği, en sevdiği çevirilerden biri olduğunu söylüyor bana. 1972 yılında TDK Çeviri Ödülü’ne aday gösterilmiş. Yarışma sonunda Cemal Süreya hakkı olduğu halde ödülü kazanamadığını bildirmiş Altay’a, “Melih Cevdet’e vermek zorundaydık” demiş. “Zorundaydık” sözcünün gerekçesini de “10 yıldır Şiir Ödülü için aday gösteriliyor, alamıyordu” diye açıklamış.

Bu kitabın çeviri dosyasını heyecanla karşılayan Bilgi Yayınevi’nin sahibi Ahmet Küflü ve yayın danışmanı Attilâ İlhan, adını değiştirerek basmayı önermişler Altay’a. Kitabın Türkçede ilk kez Batı Batı Dedikleri adıyla yayımlanmasının nedeni, bu önerinin kabul edilmiş olmasıdır. 

Okumayanlara eksik kaldıklarını hatırlatırım.

Görüşeceğiz… 

Elizedebiyat, Sayı: 8 / Ağustos 2009

 

 

 

İZ/DÜŞÜM IX 

İsimlerinin önü ve altı kalabalık tutulmuş akademi küfü kokan toplumbilimcilerin ve köşe yazarlığını köşe kapmaca ve köşe dönmece ile karıştıran, toplum mühendisliğine soyunmuş türedi gazeteci m’adamların analitik zırvalarına boş verin. Değişen ve bu arada güya gelişen toplum yapısının en başat göstergesi, bana göre, postacılardır.

Şarkılara konu olmuş eski postacılar belki biraz kırık döküktüler, belki biraz sürüklenerek yürürlerdi ama, kasketleri kaymış, üniformalarının rengi ihmal edilmiş bu insanlar sevindirici insanlardı. Bir mabetten emanet alınmış, mistik kokulu meşin çantalarında, insan elinden çıkmış, insana dair ‘şey’ler taşırlardı. Bu halleriyle, iyi haberlerin müjdecisi, kötü haberlerin tesellisi idiler.

Şimdi PTT’ler, haberleşmeden çok parayla ilgilenen PTT-BANK’lara, postacılar da sentetik çantalarında çoğu zaman resmi zarflar taşıyan ve taşıdıklarından utanan görevlilere dönüştüler ne yazık ki. Artık makinelere yazdırılmış, can sıkıcı ‘bildiri’leri, kapıları çalmadan, evlerin ağzına çakılmış doymak bilmez kutulara atarak kimselere görünmeden ve belki de parmak uçlarına basarak uzaklaşıp gidiyorlar.

Zarfını merakla, heyecanla, hatta özenle açtığınız bir mektubu en son ne zaman aldığınızı hatırlıyor musunuz? Ya da postacınızın yüzünü?

Dergilere gönderilen ürünler de yol, yöntem değiştirdi. Artık postacılara elletmiyorlar kendilerini; elektronikleştiler. Evet, belki daha kolay, daha zahmetsiz dergi hazırlamayı sağlayan bir yolu yürüyorlar ama özlerinde, unutulmaya yüz tutmuş bir duygunun eksikliğini de taşımıyorlar mı?

Şimdilerde eski postacıların yanı sıra yürüyen posta heyecanı, pk diye kısalan posta kutularına sığınmış görünüyor. Akşamın yorgunluğunda bakılamamışsa sabahın erken saatlerinde açılan o küçücük kutu, kapağının arkasında hâlâ ve ne iyi ki, o eski meşin çanta kokusunu barındırıyor.

Bursa’nın PTT’si de yenilendi. Posta kutuları, bodrumun karanlığından 1.kata taşındı. Yerden tavana yükselen kutuların sayısı arttı. Bu arada benim sevgili 27’imin de yeri değişti. Uzadı, belden yukarımı kendime eklesem ancak ulaşabileceğim bir yere: tavan çizgisinin kıyısına yerleşti. Yeni kutuların anahtarını veren görevli bayana bir de merdiven vermeleri gerektiğini söylediğimde, üst iki sıranın kullanılmadığını, 27 yerine aşağılardaki, numarasını verdiği başka bir kutuya bakmamı söyledi bana. Şimdi PK 27 diye gönderilen postaları o kutuyu açarak alıyorum.

Uçları kesik, üstünde ‘matbua’ yazan bazı zarfların iç dökümü şöyle: 

Ben diyeyim kaplumbağa hızıyla, siz deyin mehter ritmiyle, geldiği günden beri ve hâlâ okuduğum ve epey daha da okuyacağım Celal Soycan’ın Âzâde’si... (Şiirden Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009)

 

Okumam uzuyor, çünkü Soycan, mistik tarafına pek bulaşmadan, varlık’ı ve varoluşu sorguluyor şiirlerinde. Şey’lerin değişebilirliğini, bu değişim içinde karşılıklı etkileşimlerini, oluşan çeşitliliğin karmaşasında kaybolan insanın, bir yanıyla özüne, bir yanıyla var olma nedenine ulaşma çabasını, kalıbını özenle hazırladığı şiirine dökerek biçimliyor Soycan.

 

          benzeterek ve benzeyerek geçtim şuradan

          oraya; boynumda muska, sırtımda sözlük-

          ama buralarda görüldüğüme tanık yok…

 

          yalanlıyor birbirini yol, yolcu, yolculuk - 

 

   Ya da

 

          kılık mı değiştiriyor ne baktığım

          söylenen eşya; baksam.. adından

          bir çıplak denge umarak

 

   Soldan sağa, yukarıdan aşağıya ve çapraz... Zor belki, ama şiir…

*

   Halim Yazıcı, 1982-2008 aralığında yazdığı şiirlerden seçtiklerini Aşk Hâlim adıyla kitaplaştırmış. (Şiirden Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009)

Yazıcı’nın iki yönü beni sevindiriyor ve şaşırtıyor. İlki saydamlığı, ikincisi de tutarlılığı. Saydamlık: Yazıcı, karakalem ve gölge kullanmıyor. Çizgilerini bozmadan şiiri bu kadar net resmetmek kolay iş değil. Bu köşeden baktırırken arkada kalan köşeyi de göstermek; ışık altında ve ışık içinde; yaptığı bu.  Söylüyor zaten:

 

          gece güzeldir

          şiir de öyle

         

          karanlığı kurtlar sevsin

          şiiri dolunay

 

Tutarlılık: Şiiri şairin imzasıdır. Diliyle, biçimiyle, dediğiyle, demediğiyle… Yaklaşık 25 yıl imzasını, tek bir kıvrımını değiştirmeden kullanmak yaptığı işin sağlamlığına ve kendine güvenin bir işaretidir. İşte Yazıcı, sanırım bu güveni okurlarına da duyurmak için seçme şiirlerini, belki biraz da erken sayılacak bir zamanda yayımlamış. Elbette iyi yapmış. Kimi şiirler bir tarafınız tutuşturur ve siz, o yangından kurtulmaya çabalarken yorulursunuz. Yazıcı, sıçrattığı kıvılcımları kendi söndürüyor. Söz sakin, imge uslu, dil uykudan yeni uyanmış… Daha ne olsun?!

*

Hayat Öpücüğü’ndeki (Şiirden Yayınları, İstanbul, Mayıs 2009) şiirlerden çıkardığım o ki, Ersan Erçelik, yakasına yapıştığı gökyüzünü kendine çekmiş, onunla üzerini örtmüş, ortasına da bir aşk güneşi çaktıktan sonra, bazen geniş bir çayırlığın ortasında uzanarak bazen de bir ormanın kıyısına çekilerek şiirlerini yazmış. Tensel aşkla ısınan, bir yanıyla masmavi bir yanıyla yemyeşil şiirler bunlar.  

      

          Islak otların ıslığını dinledik akşamları-

          Islak otlar, kasığının en güzel yeri

 

Üçer dizeden oluşan Bahar Dizeleri’ni “şekle boş veren Erçelik Haikuları” olarak adlandırmak mümkün.

*

Devamı var…

Görüşeceğiz… 

Elizedebiyat, Sayı: 9 / Eylül 2009

 

 

 

  

İZ/DÜŞÜM X 

Kimi edebiyat m’adamları internetteki edebiyat sitelerinden bütünüyle uzak kalmayı yeğler, kimileri bu siteleri takip eder ama tartışmalara bulaşmaktan özenle kaçınır, kimileri de, aksine, söyleyecek sözü olsun olmasın, o ortamda bulunmayı, her tartışmanın ince kıyılmış maydanozu olmayı varlık sebebi sayar.

İnternet ortamındaki tartışmaları oradaki sanal dünyaya; sadece o dünyaya ait olduğunu kabul ederek bu tartışmaların edebiyat dergilerine taşımasını sakıncalı bulanlar vardır. Tıpkı, dergilerde yer alan çok uçlu, çetrefil, lastikli yazıları internet ortamına taşımaktan ve tartışmaktan kaçınanlar olduğu gibi.

Bu ortama kuşbakışı baktığımda, can sıkıcı iki nokta kaygılandırıyor beni. İlki, ülkemiz artık bölünmeye çalışılan bir ülke olmaktan çıktığı, çoktan bölünmüş olduğunun apaçık görünmesidir. Bu kadar dar bir çevrede bu kadar çok ve bu kadar hırçın düşünce ve görüş oluşmuş ise ve bu görüş ve düşünceler birbirine fersah mesafesinde duran uçlarda kümelenmişse, bunun çok renklilikle, zenginlikle, mozaikle bir ilgisi kalmamıştır ve de haritalarda belirtilen sınırların şekilden başka bir hükmünün olduğunu ileri sürmek zorlaşmıştır.  Bu durumu sağlamakla görevlendirilmiş bir iktidarın yönetiminde hangi bütünlükten ve zaten lime lime olmuş “sınır iç”inin hangi bölünmesinden konuşabiliriz ki artık?

Ulusların oluşma sürecinde ortaya çıkan ve kapitalizmin kendine özgü yöntemlerle biçimlediği milliyetçiliği kesin olarak reddeden kimi ağızların, çaktırmadan başka milliyetçiliklere arka çıkmaları, bunu da demokrasinin gereği olarak göstermeleri, üstelik Marksist geçinmeleri, riyakârlık değilse âlemi aptal, milleti kör yerine koymak densizliğidir.

Sol ayakkabısını sağ ayağına giyinen bu taifenin çarpık yürüyüşü, açılım, değişim, dönüşüm, gelişim olarak sunulan küresel modanın bir gereğidir belki ama, ruh karartan, iç bayıldıran, giderek kusma duygusu uyandıran bir başkalaşıma doğru yön değiştirdiği de bilinmelidir.    

Bir başka nokta da şu: Sanal ortamın aynası olan beyaz cam, giderek kâğıdın, kalemin, kitabın, derginin etki alanını işgal ediyor, kutsal emanetler olarak devraldığımız bu değerlerin varlık sebebini ortadan kaldırıyor. Artık yeni yayıncılık biçimleri tasarlanıyor. Kitabı ya da dergiyi okumayacağız artık; ya seyredeceğiz ya da dinleyeceğiz. Bu değişimin hazırlıkları başladı. Yolumuzu, yöntemimizi gözden geçireceğiz.

Bu salgının işaretlerinden biri şu: Edebiyat dergilerindeki eleştirileri, dokundurmaları, sataşmaları, yazıya yazıyla ve aynı ortamda cevap verme biçiminde özetleyebileceğimiz geleneksel yöntemi kullanarak cevaplaması gerekenler, bu yöntemin yerine, sözün önünü arkasını düşünmeden, alelacele, kestirmeden, tuşu kalemin, duyguyu düşüncenin önüne koyarak yazılan uçucu yazılarla savuşturmayı, geçiştirmeyi tercih ediyorlar. Tuhaf bir de gerekçesi var bu davranışlarının: Kimseye malzeme olmamak, kimsenin eline koz vermemek.

Oysa suya yazmanın yeni biçimidir, ekrana yazmak. Kâğıdın ve kalemin bugün ve biraz da yarına doğru uzanan bir zaman için geçerliliği hâlâ sürüyor. İlgililere duyururum.

*

Posta kutuma bırakılan ve eski postacıların çantalarına sinmiş meşin kokusunu taşıyan kitaplara devam:

Ersun Çıplak’ın Eksik Emanet (Karayazı Şiir, Mart 2009, Adana) adlı şiir kitabını, 2007 Homeros Ödülleri - Attilâ İlhan Şiir Ödülü yarışmasına katılan dosyalardan biri iken okumuş ve sonuç raporuma şu notları yazmıştım: “Ersun Çıplak’ın Eksik Emanet adlı dosyasını çantamda taşıdım bir süre. Son kararı vermek için, araya zaman koyarak birkaç kez okudum. Şiir kitaplarının bütünlük taşımasından yanayım. Bu dosyada bu yakalanmış. Ayrıca, her kitap, sonuçta bir tasarımdır; Eksik Emanet ilk sayfasından son sayfasına doğru yürürken, tasarlanan hedefi  gerçekleştirmek bilinciyle ilerleyerek bütünlüğüne ulaşıyor.

Fizikten kimyaya geçersek: Ersun, dili iyi kullanıyor. Akıcı dizelerini imgelerle zenginleştirmiş. Ayrıca kendi dilini oluşturma bâbında da epey yol almış. Bu nedenlerle, dosyanın bu yarışmaya katılan dosyalar arasında farklı bir yere konulması gerektiği kanısındayım.”

Dosya halinden kitap biçime dönüşerek bana ulaşan Eksik Emanet için bugün de aynı şeyleri düşünüyorum ve o yarışmada seçici kurul olarak bu dosya için, verdiğimiz birincilik kararının isabetli olduğunu görüyorum.

*

Kan kan dansı yapan dansçılar, dansın finalinde, tek tek sahnenin önüne gelirler ve seyirciye son bir figürle veda ederler. Bu hareketin aynısını, jimnastikle uğraşan atletlerde de görürüz. Dansçılar ve jimnastikçiler, bacaklarından birini öne ötekini arkaya uzatarak, yani iki bacak arasındaki açıyı 0 dereceden 180 dereceye kadar genişleterek, sahnenin tozlanmış zeminine, yer minderine ya da denge tahtasının 10 santimlik genişliğine oturuverirler. İzleyenler için bu hareket “şiir” gibidir; göze hoş görünmesi bir yana, beceri ister, ileri aşamada esneklik ister ve elbette sonuçları dikkate alındığında, cesaret de ister.

Hareketin “şiir”liğini kabullenirken, bana kalırsa, bu kadarla yetinmemeli, eğilip bir de kalça eklemlerinin halinden hatırından sual etmeliyiz. Çünkü “şiir” gibi olan bu hareketin dizeleri iki kalça ekleminde yazılıdır. Oradaki lifler, oradaki liflerin gerginliği, oradaki eklem oyukları, eklem oyuklarındaki uğultular, oradaki kemik uçları, kemik uçlarının sürtünme katsayısı ve ortamın gerilimi ne der, ne söyler; bütün bunlara kulak vermeliyiz. Acaba, “böyle iyiyiz; hatta biraz da yaylansan daha iyi oluruz” mu derler yoksa “ey insanoğlu, insaf yahu” diye isyana mı kalkışırlar.

Bu cümleleri Bülent Keçeli’nin yazmaşiiri (Temmuz 2009, Konya) ve Osman Erkan’ın Diltozu (Karayazı Şiir, Mart 2009, Adana) adlı şiir kitaplarını okurken kurdum. İyi, kötü, güzel, çirkin sıfatlarının sığlığına adım atmadan, bu iki kitaptaki şiirlerin bendeki etkisine vurgu yapmak istedim. Bir derinliğe indirildim belki: Suyun ya da toprağın altına. Bu koşullarda nefes alma talimleri yaptım. Burnuma dolan belki tertemiz, el değmemiş bir havadır da farkına varamadım.

Görüşeceğiz.

 

Elizedebiyat, Sayı: 10 / Ekim 2009

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XI 

   Yalnızlık bu kadar mı sevilir ey kardeş, yalnızlıktan bu kadar mı nefret edilir? Yalnızlık bahsine isyanla itaat bu kadar mı yakıştırılır? Bu cendereyi nasıl bir gülistana döndürdün ki, ey kardeş, günlerin vidasını her sıkışında yanan canını bir bahane bulup susturdun? Bu nasıl bir dirençti ki, katlandın dayandın, dayandın katlandın?

   Ama artık tamam, geçti, Bahri kardeş, bitti. Sonunda, miladi 2009 yılının 28 Eylül’ünde, yüzünde olmayan yüzünü, geride bıraktığı dünkü Eylüllere çevirdin. Umarım kesin yalnızlığımı / Fısıldar zamana rüzgâr dedin. Yalnızlıklarım kâbus dostlarım / sevdim sizleri ölümden çok dedin.  Acılardan acı beğen / sonsuz yalnızlık büyüsüyle / yaralı yüreğim dedin ve sabah rüzgârının sessizliğinde / sonsuz yalnızlık şarkısını dinleyerek, yüzünde olan yüzünle Sarıkaya camisinin avlusundaki musalla taşına uzandın. Her zaman sorduğun soruyu: Ay ışığının nerede oturduğunu sordun bize ve cevabımızı beklemeden sonsuz Eylüllere gittin. Çünkü hepimizden iyi biliyordun ay ışığının, karanlık gecede kör düşlerin bekçisi için açılan, yarasalı evin kırmızı penceresi olduğunu. Koltuğunun altına fırtınaları, tarantula defterlerini, dolunay bakirelerinin gül gölgelerini, mağara yazgılarını, ay ayinlerini, ıstakoz güneşlerini koydun, bir sarkaç aldın eline bir de kadife bıçak, harfleri dökülmüş alfabenle kör düşlerini anlata anlata yarasalı evin kırmızı penceresinden içeri girdin. Mutlak gecenin içinde dolaşan irinli / çürümüş ruhlarıyla / yalnızlık leşleri her yanındadır şimdi.

   Şiirle iş olsun diye uğraşanlardan değildin sen. Sessizlik İzleri’nin basım aşamasında bir dizeyi, bir şiir adını, hatta bir sözcüğü değiştirmek için Bursa’dan Mudanya’ya, kitabını yayına hazırlayan Hilmi Haşal’a defalarca gittiğini biliyorum. Biliyorum çünkü kaydettiğiniz her değişiklikten sonra gelir, dosyanın son olduğunu söylediğin halini bana okuturdun. Sessizlik İzleri’nin birden çok okuduğum kitapların en başında olmasının nedeni, senin kılı kırk yaran titizliğindir.

   Ah, nasıl unuturum, kutsal bir törenin bütün kurallarını uygular gibi mistik bir havayı kuşandığımız dergilere şiir gönderme seanslarımızı. Ezberinde tuttuğun şiirleri ekrana yazdırırken sol omzumun üstünden her bir dizeyi, her bir sözcüğü, sözcüklerin her bir hecesini tek tek okuduğunu…

Böyle bir şeydi sonu gelmez, ruhunu dışarı taşıran şiir heyecanın. Seni hayatın içine çeken tek kuvvetti o.

Devlet Hastanesi’nin psikiyatri koğuşunda yatarken, kaldığın odaya kapanır, şiirden, edebiyattan konuşur, araladığımız camdan kış göğüne sigara dumanları püskürtürdük. O günlerden birinde “Haydi” demiştim sana, “kafanda dolaştırdığın şiirlerden birini Akatalpa’nın yeni sayısı için tamamla; bir sonraki gelişimde alacağım.” Körlerin Dansı’nı vermiştin bana birkaç gün sonra. O gün hayatla daha uzun süre şakalaşacağına inanmıştım. Seni, derginin Mart sayısını, ilk defa şiiri yayımlanacak genç şairlerin heyecanıyla beklerken bulduğum her şubat gününde bu inancım katlanmıştı.

   Aylar sonra, üstüne devrilecekmiş gibi duran evinin bahçesinde, sırtımızı Uludağ’a ve sonbahar güneşine yaslayarak otururken sana Eliz Edebiyat’ın çıkacağını, ilk sayısında mutlaka yer alman gerektiğini, bunun bütün yayın kurulu üyelerinin isteği olduğunu söylemiş ve sana “şiir ödevi” vermiştim. Bir sonraki gelişimde, bütün sorularımı tek bir cevapla karşıladın: Hastayım. O zaman “eyvah” dedim. “Senin için bu kadar önemli olan şiiri nasıl unutursun” dedim;Bir defa unuttuğun / Senin değildir artık demiştin, şiiri unutunca Başı gövdesinden ayrılmış gölge olmuyor musun” dedim; uzun konuştum seninle. Bana sadece “hastayım” dedin. Sen sustukça ve sana baktıkça, çok arandım ama eyvah’tan başka söz gelmedi aklıma.   

   Seni, can dostum Halûk Cengiz’le tanıştırmayı çok istedim, olmadı. Onun sözcük sayılarına dayandırdığı şiir değerlendirme yöntemiyle Sessizlik İzleri için yazdıklarını da okuyamadım sana. Şiirlerinin atmosferini, senin soluğun havanın içindeki partiküllerin oranını şöyle belirlemişti:

“Toplam 46 şiirde 66 sözcük 739 kez tekrarlanmış. 10'dan fazla tekrarlanan 28 sözcük var ve bunların yinelenme sayısı 543.

Birinci sırada gece/akşam var: 41 kez. Evet, 46 şiirde 41 kez... Sonra Düş: 33; Yalnız/lık: 30; Ses/siz/lik: 28; Aşk / Sevda: 26; Gün/eş: 24; Mavi: 24; Ay: 23; Zaman: 23; Son/suz/luk: 22; Gölge: 20; Kalp / Yürek: 20; Kara/nlık: 19; Fırtına / Rüzgâr: 17; Müzik / Şarkı: 15; Su: 15; Gül: 14; Öl/üm: 14; Göz: 13; Kendi: 12; Siyah: 12; Uyku: 12; Eski: 11; Umut/suzluk: 11; Unutmak: 11; Yağmur: 11; Yüz: 11”

Bu sayısal saptamalar, kitabın için yazdığım, Varlık dergisinde yayımlanan -ne sevinmiştin o yazının yayımlandığı gün; tıraş olmuş ve yeni giysiler giyinerek gelmiştin bana-  Gecede Sessizlik İzleri'nin Yalnızlığı başlıklı yazıdaki sözlü saptamaların başka bir ifadesiydi. Şöyle demiştim:

“Bahri Çokkardeş, geceye ve yalnızlığa, ister istemez, koyu bir sessizliği, uykuyla uyanıklık arasında bir yerde tuttuğu düşlerini, düşlerinin büyük bir bölümünü istila eden kâbuslarını başat figürler olarak ekler ve bize, yeryüzüne abanmış, alçalmış, karanlık, ufuksuz bir gökyüzü manzarası sunar. İçine gömüldüğü bu atmosferdeki sabit yolculuğu kendine doğrudur. / Görünen odur ki, Bahri bir karabasanın içinden geçmektedir ve şiirini bu karabasana bakarak yazmaktadır. 

   Son söz: Bahri Çokkardeş, Sessizlik İzleri'nde, kendi düşüne ağlayan bir ishaktır.”

   Demiştin ki,

 

Bir tek / Yalnızlığım / Bekletmedi beni

 

Sen de onu bekletmedin, kalktın mutlak yalnızlığına gittin. Peki, git…

Son sözcüğüm değişmiyor: Görüşeceğiz…    

  

                                 Elizedebiyat, Sayı: 11 / Kasım 2009

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XII 

   İçerden haberler:

   Bir yıl bitti; takvimler öyle söylüyor. Eliz Edebiyat’ın da 1. yılı geride kaldı. Haşal’ın 12. sayıda yazdığı gibi: “Bütün engelleme, çengelleme ve yok etme- yok sayma hallerine rağmen.” Var olmak için benzerlerini / türdeşlerini yok etmeyi düstur edinenlerin, varlıklarını yokluk üzerine kuranların fuzuli gayretleri koltuklarını kabartıyor olabilir. Ama koltuk altlarında büyüyen olsa olsa habis bir edebiyat tümörüdür ve bize şifa dilemek düşer. Yolları ve yolumuz açık olsun.

Eliz Edebiyat istediğimiz, düşündüğümüz yerde midir?

Bu yılsonu muhasebesine, Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’dan izin isteyerek, 2010 Şiir Defteri için yazdığım yazıdan bir alıntı yaparak açıklık getirmek isterim.

“Dergiler, dergiye ulaştırılan ürünlerin niteliğine ve niceliğine bağlı olarak bir yol tuttururlar ve hareket alanlarını belirleyen çemberi, gelen ürünlerin pergeliyle çizerler. Bu pergelin sivri ucunu hangi merkeze yerleştireceğinize siz karar verirsiniz ama pergelin açısını her zaman siz belirleyemezsiniz. Kalıcılığın, değerli olmanın ve edebiyata katkı sağlamanın gereği ve şartı olarak hedeflenen çapın uzunluğunu, yayıncıdan çok ürün sahiplerinin irade ve insafı belirler ve bu uzunluk her zaman ya da çoğunlukla dergi çıkaranların idealindeki ölçüye uymaz.”

Eliz Edebiyat, kaçınılmaz olarak, diğer dergiler gibi, bu noktadadır, bu sürecin içinden geçmektedir. Elbette daha iyi olacak, elbette idealimizdeki dergiye her sayıda biraz daha yaklaşacağız.

*

4. sayımızda şunları yazmıştım:

“Elizedebiyat, farkındasınızdır, Mudanya çıkışlı bir dergi ve Mudanya’nın ilk edebiyat dergisi. Böyle tarihi bir konuma sahip olması sorumluluğunu da arttırıyor.

Şu sıralarda sorduğumuz soru şu: Edebiyat ve Mudanya nasıl bir araya getirilir?

Yerel seçim karmaşası bittikten sonra, Mudanya Belediyesi, İhsan Üren Evi, Türkiye Yazarlar Sendikası ve başkanlığını Şaban Akbaba’nın yürüttüğü Bursa Yazın ve Sanat Derneği ile birlikte, ilk görüşmelerini yaptığımız “neler yapılabilir”i detaylandırarak konuşacağız.”

6 Aralık Pazar günü, edebiyatla Mudanya’yı bir araya getirdik ve ilk etkinliğimizi gerçekleştirdik; Eliz ekibi olarak, Mehrizat Poyraz, Hüseyin Alemdar ve Onur Caymaz’ı, ilk kez geldikleri Mudanya’da konuk eyledik.

Toplantı öncesi İhsan Üren’in, denize tepeden bakan şahane evinde, konuklarımızla Edebiyat - İstanbul - Mudanya üçgeninin iç açılarını hesaplamaya durduk. Daha sonra Uğur Mumcu Kültür Merkezi’ne geçildi ve orada Mehrizat Poyraz’ın Okul ve Şiir, Hüseyin Alemdar’ın Yeşilçam ve Şiir, Onur Caymaz’ın Sokak ve Şiir konulu konuşmaları ile konuk şairlerin şiirleri dinlendi. Kitapların imzalanması, ayaküstü sohbetlerinin yoğunlaşması,  yağan yağmurun, soğuyan havanın engellemesine aldırmadan, denize karşı çay eşliğinde edebiyatın sözlü kısmının tadı çıkarılması, erken inen kış akşamının karanlığına kadar sürdü. İyi bir gündü.

Mudanya Şiir Treni her yıl tekrarlanarak gelenekselleşir mi? İlk etkinliğin ilgililerde yarattığı hevese ve isteğe bakılırsa, yılda bir kez yapılması az bulunacak gibi ve evet, Tren, Mudanya’dan hareket etmeye devam edecek. 

*

18-19 Aralık tarihlerinde Bursa Edebiyat Günleri’nin 13.sü gerçekleştirildi. Sanırım iyi bir panayır oldu. Bir grup edebiyatçı gönüllerini eğlendirdi, birbirlerinin sırtını sıvazladı, edebiyat adına içlerindeki hırsı ve düşmanlığı mikrofonlara döktüler ve biz de varız; hatta sadece biz varız demeye getirerek kürsü paylaştılar.

Sanırım, dedim, çünkü bu etkinliğe tahammülüm 5+5:10 dakika sürebildi.

İlk 5 dakikamı Şaban Abak adlı, adı edebiyat hafızamda bulunmayan konuşmacı tüketti. “Göz Silahlı Kuvvetleri” Yönetime El Koysun başlıklı bildirisinde, geleneksel şiirimizdeki aşk temasının günümüz şiirinde nasıl yozlaştığını örneklerle anlatmaya ve aslında Cumhuriyet dönemi ile başlayan ve gelişen şiiri Cumhuriyet üzerinden karalamaya çalıştı. Verdiği şu örnek çarpıcıdır ve kayıtlara geçmelidir: Abak’a göre Ahmet Muhip Dıranas, kendinden büyük bir kadına, hem de komşusu olan bir kadına sapıkça düşünceler besleyen bir gencin şiirini yazmıştır Fahriye Abla’da!

İyi mi?

İyidir, yakışır!

İkinci oturumda ikinci 5 dakikamı işgal eyleyen kişi Metin Önal Mengüşoğlu oldu. Bu isim de edebiyat hafızamda yoktu. Çarşı İzni Almadan Garnizon Dışına Çıkan Şiir gibi ilginç bir başlık altında ne söyleyeceğini merak ederek dinlemeye hazırlanmıştım ki, ilk sözleri konuşmanın bütününü ele verdi. Bay konuşmacı, Ergenekon davasıyla başladığı sözlerini babasının 27 Mayıs ihtilali sırasında sadece dindar olduğu, namaz kıldığı için alıp götürüldüğüyle sürdürüyordu salonu terk ettiğimde.

İyidir!

Edebiyat budur!

Yakışır!

Bu iki edebiyat(!) adamı yüzünden, cumartesi gününün programında adları yazılı olan Gonca Özmen’i, Seyhan Erözçelik’i, Vural Bahadır Bayrıl’ı, Hayriye Ünal’ı, Ömer Erdem’i ve Hüseyin Atlansoy’u dinlemeye gitmedim. Ertesi akşam bu isimlerden Erözçelik ve Bayrıl’ın gelmediğini öğrendim. Doğrusu, saydığım bu isimlerin bu anlayışın çatısı altında bulunmalarını, şairliklerine bakarak anlayamıyorum ve bu isimlere İhsan Deniz’le Hilmi Haşal’ı da ekliyorum.

13. Bursa Edebiyat Günleri, Türkiye’deki bölünmüşlüğün tescilidir.

Son zamanlarda belli bir kesimin dilinden düşmeyen “darbe” sözcüğü, o kesim tarafından, darbe korkusu yaratılarak uygulanmaya konmuştur ve sivil darbenin edebiyat ayağı da gerçekleşmek üzerdir. Bursa’ya da, Bursa’da daha önce yapılan Edebiyat Günleri’ne de yakışmayan bu etkinlik bir edebiyat utancıdır bana göre. 

*

Görüşeceğiz.

 Elizedebiyat, Sayı: 13 / Ocak 2010

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XIII 

Elizedebiyat’a geri dönen haberlere bakılırsa, geride bıraktığımız yılda en çok genç şairlere ayırdığımız sayılar sevilmiş. Bu iki şeyi gösterir: Bir: Tanıdığımız, aşinası olduğumuz, sevdiğimiz imzaların yanında, önümüzdeki yıllarda şiirimizin bayrağını teslim alacak olan genç şairlerin de görülmek ve onların genel akış içinde seyir defterlerine hangi notları düşerek hangi rotada ilerlediklerinin izlenmek istendiğini. Ve iki: Dergilerin asli görevi olan edebiyatımıza yeni isimler kazandırmak bilincini ilke edinen Elizedebiyat’ın bu tutumuyla takdir gördüğünü.

   12. sayıda yayımladığımız Dizin’e şöyle bir bakıyorum, Barış Ağır, Tahir Akay, Duygu Kantaysın Aksoy, Nilüfer Altınkaya, Serap Aslı Araklı, Deniz Aslan, Onur Aslan, Burcu Aşçı, Harun Atak, Muammer Can, Engin Damcı, Dilek Değerli, Gökben Derviş, Petek Sinem Dulun, Veli Düdükçü, Ersan Erçelik, Didem Gülçin Erdem, Başak Ergil, Mehmet Ersoy, İlker Gören, Deniz İlgin, İlker İşgören, -artık yaşlandığını öne sürse de- Murat Karacan, Neşe Karakoyun, Nurhak Kaya, Caner Ocak, Volkan Odabaş, Seçil Özcan, Barış Özdemir, Sinan Özdemir, Serkan Özer, Özgür Özmeral, Şakir Özüdoğru, Halil İbrahim Polat, Özkan Satılmış, Levent Sayım, Şükrü Sever, Neslihan Su, Bülent Şanlı, Umut Taylan, İbrahim Topaz, Süleyman Unutmaz, Müesser Yeniay, Ercan Y. Yılmaz, Kenan Yücel gibi rüştünü kanıtlayan / kanıtlama yolunda olan adları görüyorum.

Bu isimlere Bursa’da yaşayan İlkay Aşık, Süreyya Güven, Eray Korkmazer, Güney Özkılıç, Önder Sarıoğlu, Cihan Sönmez, Muharrem Sönmez, Onur Tekin, Betül Yazıcı, Halime Yıldız’ı da ekleyince, Elizedebiyat’ın yerelden ulusala giden yolun kavşağında durduğu ve bu duruşuyla eklem işlevini gerçekleştirdiği görülüyor.

   Edebiyatımıza yerleşen / yerleştirilen ödül kurumu tartışılır olsa da yukarıda andığım isimlerden bazıları, daha şimdiden şiir dosyaları ya da kitaplarıyla çeşitli ödüller aldılar. Şiire tutunmayı sürdürürlerse şiirin de onlara tutunduğunu görecekler. Dergimiz, bu yolda yürüdükleri sürece, onlar için ön açıcı olmaya devam edecek.

   2010 yılında önemli etkinliklere hazırlanan Bursa Yazın ve Sanat Derneği’nin (Buyaz) Gemlik Belediyesi ile Gemlik’e Doğru Edebiyat başlığı altında ortaklaşa düzenlediği etkinlikler içinde yer alan ve 10/11/12 Nisan tarihlerinde gerçekleşecek olan Orhan Veli Şiir Ödülü, 1975 Mart’ından sonra doğan genç şairler için bir fırsat sayılabilir. Bu yıl ilk defa düzenleniyor olması ve “şiir alanında biçim ve biçem olarak farklılık yaratan genç şairleri desteklemek, yüreklendirmek ve başarılarını ödüllendirmek” gibi bir amaç taşıması ve de Ataol Behramoğlu, Şeref Bilsel, Veysel Çolak, İhsan Üren, Ayten Mutlu, Emre Gümüşdoğan ve Fikret Çolakoğlu’ndan oluşan seçici kurulun ‘onay’ının alınması önemlidir, diye düşünüyorum.

   *

   Çalışmalarını Bursa’da yürüten ve işi-gücü kitap olan Alp Dağıtım adlı şirketin sahibi Fehmi Enginalp, işi gereği iyi bir edebiyat izleyicisidir; bunun yanı sıra, iyi bir okurdur. Bursa’daki sanat haberlerini duyurduğu, bu duyuruları çeşitli ürünlerle süslediği Bursa Kültür Bülteni adlı, değişik periyotlarda yayımlanan dört sayfalık bir dergiciği yayımlıyordu ve 21. sayıya ulaşmıştı. Geçtiğimiz yılın sonlarında, artık bülten boyutundan dergi boyutuna geçme zamanının geldiğine karar vermiş olmalı ki, Hilmi Haşal’ı ve beni Şaban Akbaba, Halide Yıldırım ve Serap Gökalp ile buluşturdu ve bu düşüncesini bizlerle paylaştı. Arka arkaya yapılan birkaç toplantıdan sonra Bursa’ya, var olan edebiyat dergilerinden içerik olarak farklı, bir kitap eleştiri, inceleme ve tanıtım dergisi kazandırma kararına ulaşıldı.

Bu kararın sonucu olan Çinikitap adını bir yerlere not edin lütfen.

*

Yazının tam burasında, 20 Ocak Çarşamba günü gelen şu habere bakın: Dinçer Sezgin ağbi ‘yağmurların yavrusu’ ‘bırakıp kaçmaların yavrusu’ ‘soyunmuş kadınların yavrusu’ sardunyaları bırakıp gidivermiş.

Diyordu:

 

     zamanla yan yana oturacağız yargıcın

     karşısına. orada anlaşılacak gerekçeli kararı

     yazılmamış aşkların akıbeti

     inan bana

     yalnızca sardunyalar kalacak geriye

     bir de sardunyaların gece gezintileri

     güllerle birlikte

 

Elizedebiyat’ı yayımlanmasına karar verdiğimizde konuştuğumuz ve desteğini istediğimiz ilk kişilerdendi Dinçer ağbi. 2. sayımızda el yazısıyla yayımladığımız  ‘Suluboya Şiirler / Irmak I - Irmak II’ adlı şiiri, sezgi dolu bir iç konuşmaymış meğer:

 

     toprağın yoksul kiracısı

     bu telaş neden?

     toprağın akan düşü

     varacağın denizde bulacaksın ölümü

     öykün bitecek

     hiç değilse sesinle çiz

     ölümsüzlüğünü

     anlat bana

     yalnızlığa yazılan öykünü  

 

   Akatalpa’da yayımlanan ‘Küstüm Otu’ adlı şiirimi okuduğu günün akşamı telefon etmiş ve “Bu şiirinin içinde olacağı kitap hakkında yazacağım, sana söz!” demişti. Sözünü tutamadan gitti.

İzmir’e her zaman büyük bir sevinçle koşup gitmemin önemli nedenlerinden birini kaybettim. Çok üzgünüm.

Görüşeceğiz Dinçer ağbi.

   Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 14 / Şubat 2010

 

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XIV  

Sevgili Melih, geçen yıl, doğum tarihin olan 1 Mayıs’ta Bursa Yazın ve Sanat Derneği (BUYAZ) bir anma gecesi düzenlemişti. O tarihte şehir dışında olacağım için o anma toplantısına hiç değilse bir mektupla katılmak istemiş ve yazdığım metni ilgililere teslim etmiştim.

O mektupta şunları yazdım sana:

“Her ölüm erken ölümdür diyen Cemal Süreya’ya hem yürekten katılıyor hem de şiddetle itiraz ediyorum.

Bunda bir çelişki yok.

Sana örnekler vererek açıklayabilirim.

Bak, senin gittiğin yıl Fazıl Hüsnü Dağlarca da aynı yolculuğa çıktı. Açıkça söylüyorum: Bu ölüm beni çok etkilemedi. Yine açıkça söylüyorum: Ölümle pazarlık yapılmaz ama, Dağlarca’nın çok geç kaldığını düşündüğüm zamanlar da olmuştur. Bunun 90 yıl, 100 yıl yaşamakla açıklanır bir yanı yok. Öğrenciliğim sırasında, kapısının önünden biraz da korkuyla geçtiğim kitapçı dükkânında, daha 40’lı yaşlarındayken pat diye gidiverseydi de sanırım aynı şeyleri düşünürdüm Dağlarca için. Üstelik bunda bir kötülük de yok. Onun ölümünü istemek başka şey, ölümünden etkilenmemek başka şey.

Oysa, bak, şimdi, “Mehmet H. Doğan” desem ve “o da seninle aynı yıl uzun yolculuğuna başladı” desem, eminim içindeki kızgın yağa soğuk sular dökülür, sen de benim gibi bu ölümün acı ağırlığını kuş kadar hafiflemiş yüreğinde duyardın. Bu yazıklanma duygumuz,  Dağlarca’nın iki katı yaşamış olsaydı da değişmezdi, Mehmet ağbi için. Çünkü geride bıraktığı boşluğu dolduracak kimsemiz yok. Çünkü onun gözleriyle edebiyata bakanların, edebiyat adamlığını adam gibi taşıyanların listesi boş. Bırak edebiyatı, eleştiriyi, şiiri bir yana sevgili Melih, insanın ve insanlığın pazarda yok fiyatına satıldığı bir dönemden geçiyoruz ve koluna gireceğimiz Mehmet ağbi gibi insanları bulabilme ihtimali gittikçe azalıyor.

İşte erken ölüm bu!

Az önce gidenlerin ardında kalan boşluktan söz ettim ya, burada sözü sana getirmek, senden sonrayı konuşmak istiyorum.

Gittiğin günün akşamında, seni anmak için kurduğumuz masanın en büyük, en geniş, en yüksek sandalyesini sana ayırdık. Geldin, muhteşem boşluğunla o sandalyeye oturdun. Ve oradan baktın bize, yani geride kalanlara, edebiyat bulaşıklarına, parçalanmış cümlelere, dağılmış harflere. Geldin oturdun o sandalyeye ve baktın masada oturanların, senden geriye kalan havasız mağaraya doğru sürüklenmelerine.

Daha gittiğin günün akşamında senin varlığına sığınarak kendi yokluklarını gizleyenlerin önünden çekiliverdin. Onları çömeldikleri yerde, suçüstü yakalanmış çocuklar gibi gülmekle ağlamak arasına sıkışmış çaresizlikleriyle bıraktın.

Daha gittiğin günün akşamında mermer yüzlülerle balmumu yüzlüler belli olmaya başladı.

Sen çok iyi bilirsin, sevgili Melih, dünyanın tek faşist demokrasisi bizim ülkemizde uygulanıyor. Demokrasi adına demokratik katliamlar, özgürlük adına özgür işkenceler, insan hakları adına insanları haklama hakkı kullanılıyor. Bütün bunlara sen de tanık olmuştun. Tanık olamadığın şu: Bursa da ülkemize benzemeye başladı. Bursa’da da farklı bağlamlarda faşizm uygulamak isteyenler türedi. Dostluktan, kardeşlikten, arkadaşlıktan bahsedenlerin bu sözcükleri sadece sözlüklerdeki birer madde olarak ezberledikleri ortaya çıktı. Şimdi onlar dostluk, kardeşlik ve arkadaşlık adına dost, kardeş ve arkadaş avındalar. Yani sevgili Melih, daha gittiğin günün akşamı Bursa’nın ortasında bir büyük yarık peydahlandı.  Bu yarık önce yarığı açanları yutacak ve olan Bursa’ya olacak.

Türkiye’nin çeşitli yerlerine gidiyor ve görüyoruz: Daha şimdiden Bursa’nın haliyle ve bu hali yaratanlarla dalga geçiliyor, alay ediliyor. Edebiyatın bu yüzüyle karşılaşmış olmaktan, hem Bursa için hem de kendi adıma utanıyorum. Ahlaksızca, hileyle, çıkar hesabıyla elde edilmiş bütün krallıkları ve insanlığını unutmuş bütün cüce kralları ve kendini kral sananları reddediyorum.

İşte böyle, sevgili Melih!

Şimdi soracaksın bana: Ben erken mi gittim?

Açık yüreklilikle cevaplıyorum: Geride kalan çöplüğü görmediğin için şanslısın. İyi ki gittin ve kurtuldun. Yoksa daha çok ölecektin.

Açık yüreklilikle cevaplıyorum: Gitmeseydin, emek vererek oluşturduğun derginin toplayıcı şemsiyesi altında, o sonsuz kumsalda, kötüleri ve kötülükleri görmeden, devekuşu mutluluğuyla yaşıyor olacaktık. Gözümüzdeki bağ bir gün çözülecekti elbet ama, kim bilir ne zaman. O zamanı geciktirebilirdin; bu yüzden kalmalıydın. Kalıp edebiyatın çirkin yüzünü gizlemeye bir süre daha devam etmeliydin.

Ardında bıraktığın bu kadar yaşayan ölüye bakarak açık yüreklilikle cevaplıyorum: Sen onlardan daha canlısın! Nafile yaşamanın, nafile krallığın, nafile hırsların anlamsızlığını ortaya koyan bu kalıcılığınla, istesen de hiçbir yere gidemezsin.

Şimdi gel, otur şuradaki sandalyelerden birine ve bak yine bize, yani geride kalanlara, yani edebiyat bulaşıklarına, yani parçalanmış cümlelere, bir araya geldiklerinde anlamlı tek bir cümle kuramayan dağılmış harflere.

Gönlün kalmaktan yana mı?

Hiç sanmıyorum!

Seni özlüyoruz, daha da özleyeceğiz.”           

*

Sevgili Melih, sana bu mektubu bu yıl yazmış olsaydım başka neler söylerdim, diye düşünüyorum. Belki şunları: Bursa Edebiyat Günleri etkinliklerinin düştüğü zavallı durumu; Elizedebiyat’ın ulaştığı düzeyi; Çinikitap’ın doğumunu ve Bursa’daki kimi yüzlerin silinmeye başladığını, hatta yok olduğunu. Belki bir de Cumhuriyet Kitap ekinin 1043. sayısında Mustafa Şerif Onaran’ın sana adadığı Değinmeler başlıklı yazısından bahsederdim. Eminim, 1970’lerden bu yana biriktirdiğin gazetenin bu ekini, bu kadar ezber, bu kadar temelsiz, bu kadar kör yazılmış bu yazı yüzünden arşivine koymazdın.

Sevgili Melih, ne zaman, bilmiyorum, ama,

Görüşeceğiz.

 

 

Elizedebiyat, Sayı: 15 / Mart 2010

 

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM: XV

 

   İçerden haberler: 

   Farkındasınızdır: Ocak sayısıyla 2. cildine başlayan Elizedebiyat’ın artık özellikli bir “orta sayfası” ile özel bir “19. sayfa”sı var. Orta sayfada, Hilmi Haşal, ön sayfaya el izlerini bırakan şairlerimizin şiirine kuşbakışı bakıyor. 19. sayfayı da tek bir şairin, henüz kitaplaşmamış dosyalarından alınmış şiirlere ayırıyoruz. Ayrıca, bu yıl da en az iki sayımızda ağırlıklı olarak genç şairlerimizin şiirlerini yayımlamayı sürdüreceğiz.

 

 *

   Posta kutusundan haberler:

   Bazı kitaplar:

Salim Nacar, Cumhuriyet Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmiş ‘okul’lu bir şair. Nacar’ın Aralık (Karahan Yayınları, 2010) adlı kitabını okurken, onun dün-bugün arasında salındırdığı sarkacın rotasında yorulduğumu itiraf ediyorum. Bir süre, her bir şiiri dize bütünlüğü içinde, sindirerek, çözümlemeye çalışarak okudum. Son dönem şiirinde oldukça sık rastlanan ve divan şiirinde vezin denetimi için uygulanan taktî’ye benzeyen dize bölünmelerinin varlığını görünce ve de kitaptaki şiirlerde vezinden söz edemeyeceğimiz için, belki anlam denetimi için kullanılmıştır diye, şiirleri düzyazı gibi okumaya başladım. Doğru yapmışım.

   Nacar, sarkacını tek bir düzlemde salındırmıyor. Dün - bugün’ün yanı sıra dilde ve içerikte de bu salınım var. Örneğin, bir uçta töhmet, vakıa, mazruf, şüreka, berzah sözcükleri, diğer uçta skor, tribün, asosyal, romans, ajans, minör sözcükleri; bir uçta (s:69) sakız çiğneyen kadını / pompalı tüfekle vur emri! gibi hafif, diğer uçta (s:81) ben tarihten kalmayı fikret’ten kalmaya yeğlerim gibi ağır bir söyleyiş; bir uçta geleneğin yoğun birikimi diğer uçta günümüz şiirine ayak uydurma çabası var.

   Sonuçta Nacar, madem ki,

 

kırık maşrapasıyla geliyor çiçekleri sulamaya  

dağınık uykusunu bir yolcuya toplatıyor

kupürlerinden bir olay geliştirirken siyah beyaz fotoğrafın

sarışın olmak için durup bakıyor suya

 

dizelerinin şairidir, iyidir.

*

   Murat Karacan, Hükümsüz Hayatlar (Mühür Kitaplığı, 2009) adlı kitabına, “girdabımın içinde benimle dolaşanlara” ithafıyla başlamış ama gördüğüm odur ki, girdapsız, sakin, duru, kılçıksız bir dilin uslu esintisiyle, girdapsız, sakin, duru, kılçıksız sulara açılmış bir yelkenlide yolculuk yapmaktadır. Bu yelkenlinin kamarasında dünya için bir sera kurmuş ve saksılara endişeler, kederler, acılar, hüzünler ve çığlıklar dikmiştir belki ama saksıları sulama hakkını, biraz da ufka bakarak, ertelemiş gibidir. Şiiri sudur ve suyunu daha güzel günlere, dünya için yetiştireceği başka çiçeklere saklamaktadır.

   Bir sana 

 bir de ülkeme sırtımı döndüğüm zaman 

sil gözlerinden beni  Beni ilk sen ağla        ve en son sen sil gözlerinden

*  

   Müesser Yeniay, Dibine Düşüyor Karanlık Da (Şiirden, 2009) adlı kitabıyla, günümüz edebiyatında bir yer edinmenin tadını çıkarıyor sanki. Rahat, ne yaptığını bilen, doğaya sığınmış, içinde kimi belirsizlikler taşısa da huzurlu bir söyleyişin diliyle kitabını oluşturmuş. Doğaya sığınmış demem boşuna değil: Kitapta birbirine eklenen, eklenmekten çok dokunup geçen iki öğe öne çıkıyor: Gök ve deniz. Deniz, su ve kıyı ile; gök, bulut ve yağmurla; bir de ağaçları dolaşan rüzgârla gezinip duruyor şiirlerde. Böyle olunca kitap, sağlam bir zemine basıyor ve üstüne de gökyüzünü çekerek kendine ait bir atmosfer oluşturuyor. Belki su / yere düşen göktür demesi bu yüzdendir.

   Kitabın tasarımında da bir farklılık var: Çift sayılı sayfalar, sonraki tek sayılı sayfaların dip notları, ipuçları, açıklamaları gibi. Örneğin, 8. sayfadaki içime siyah kaçtı dizesi kendim en eski ev dizesiyle biten Şiir Evi başlıklı şiirin; 44. sayfadaki burası bir kızın kasabası / o kız bir lale gibi durur / ayakları üstünde dizeleri, 45. sayfadaki ben yerimde durmayı / bir çiçekten öğrendim diye başlayan Çiçek Köyü şiirinin giriş kapısıdır sanki.

Yeniay, iyi gidiyor.

*

   Şiirlerini ses ve söz oyunlarına, şairler üzerine kurduğu dizelere yoğunlaştırdığını gördükçe tıkanıp kalacağından korktuğum Mustafa Ergin Kılıç’ın Yer Yara Kabuğu (yasakmeyve, 2009) adlı kitabı bana ulaştığında biraz da bu korkuyla okudum şiirleri. Kimi şiirlerinde (s:7 / broş-bronş; s:15 / calculus-alabulus; s:26 / mayhoş-nahoş; s:43 / bordro-bordo) sesini bozan bu açmaza, kimi şiirlerinde şairlerden feylosoflara kaymış olsa da Kılıç bu kitabında şiiri daha çok hedefine almış görünüyor ve kendi sesiyle konuşuyor. Ve bu yüzden Bir ağaç kendini asıyor bir adamda / unutma avuç içi neyse bir ele sen osun bana ya da hadi abla beyaz bulmaca oynayalım / birbirimizin saçında diyebiliyor.

*

   Özcan Erdoğan’ın Horozu Düşen Hayat (İkaros, 2009) kitabında şiirler boyunca kendimce okumalar geliştirdim. Sözcük attım, ses ekledim, sözcüklere yer değiştirdim ve bir savruluşun ortasında sakin saçak altları aradım. Aslında Erdoğan’ın başarmak istediği buydu belki: Horozu düşen ve iğnesi mermiye dokunan silahın hayata yansıyan gerginliği… Bunu duydum. 

   Bana sordurduğu soru şu: Acaba silahın iğnesi kısa mı kaldı?

   harcı kin harcı küfürle yükseliyor kubbesi                                             

   recim olan taş duvar

*

   Bursalı iki şairin yeni çıkan iki kitabını anarak bitirelim: Kısık sesle söylenmiş kısa şiirlerden oluşan Cüneyt Özkurnaz’ın Önce Kaldırımlar Ölür (SiyahBeyaz, 2010) adlı ince uzun kitabı. Ve ne zamandır kimsenin el atamadığı türde (hicivden çok hezel diyebileceğimiz) yazılmış insana ve hayata kısaca dokunup / dokundurup geçen Mehmet Kaplan’ın Dil İzi (Alp, 2010) kitabı.

Görüşeceğiz. 

 

Elizedebiyat, Sayı: 16 / Nisan 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XVI 

Gemlik, 9-10-11 Nisan günlerinde artık tarihe karıştığı belli olan eski Bursa Edebiyat Günleri’ni hatırlatan önemli bir etkinliğe ev sahipliği yaptı. PEN Türkiye Merkezi’nin, Edebiyatçılar Derneği’nin, TSY Sendikası’nın ve BUYAZ’ın ortak çabasıyla ve de Gemlik Belediyesi’nin katkılarıyla gerçekleşen etkinlikte bu dört edebiyat kuruluşunun bir arada olması önemliydi.

Orhan Veli’nin “Gemlik’e doğru denizi göreceksin, sakın şaşırma” dizesinin verdiği ilhamla düzenlenen Zeytin Dalı Edebiyat Günleri, Orhan Veli adına konulan şiir ödülüyle zenginleşti. Ataol Behramoğlu başkanlığında oluşan ve İhsan Üren, Ayten Mutlu, Veysel Çolak, Şeref Bilsel, Emre Gümüşdoğan ve Fikret Çolakoğlu’ndan oluşan seçici kurul, ön elemesini Hilmi Haşal ve Şaban Akbaba ile birlikte yaptığımız 158 dosyadan öne çıkan 17 dosyayı değerlendirdi ve Engin Özmen’in Bakarsan’ını birinci seçti.

Önümüzdeki günlerde dergi sayfalarında ve kitapçı raflarında görmeyi umduğum bu 17 adı ve dosyalarını anmak isterim: Engin Özmen – Bakarsan, Gökhan Arslan – Babam Beni Niye Öldürdü, Mustafa Ergin Kılıç – Kara Kaplı Defter, Ersan Erçelik – Ayrılık Semahı, İlker İşgören – Bir Hayat Uzağa, Halil İbrahim Polat – Eminönü 22.30, Ömür Özçetin – Kırmızı Kanatlı Filler, Seyyithan Kömürcü – Dünya Lekesi, Elif Ağaçayak – Çöl, Sinan Akçan – Mezar Sulayan Çocuk ve Şairin Ölümü, Nilüfer Altınkaya – Sınır İhlali, Hayati Çitaklar – Efrasiyab’ın Şarkıları, Nurşen Alıcıer – Deli Suların Akıp Gittiği Terde Dicle’deydik, Nur İper Önder – Zeytindağı Dilsizleri, Atayıl Koyuncu – Meleği Ararken, Büşra Demirağ – Şairin Şiiri, Argun Çelik – Karınca Duası.

Güney Özkılınç’ın hazırladığı “Bursa’nın Nâzım’ı” fotoğraf sergisiyle başlayan etkinliğin ilk gününde Ataol Behramoğlu’nun yönettiği Edebiyat ve Zeytin Dalı başlıklı panele İnci Aral, Enver Ercan ve Gökhan Cengizhan konuşmacı olarak katıldı. Etkinliğin 2. gününde Gökhan Cengizhan’ın yönettiği Şiirimize Akademik Bakış konulu panele Mehmet Can Doğan, Baki Ayhan T., ve Erdoğan Kul katıldı.

Sözün özü: İyi bir edebiyat buluşması idi. Bursa merkezindeki, belli bir kesimi kayıran ve kollayan, edebiyatı onlardan ibaretmiş gibi gösteren küf yeşili panayırlardan sonra, evet iyi idi…

*

Posta kutumu şenlendiren iki güzel kitap:

Mehmet Sadık Kırımlı, şiirini şaşırtıcı biçimde geliştirdi. Sanki bütün birikimini önüne yığmış, onlara bakarak ve seçerek, titizlenerek yazıyor şiirini. Titizlendiği, Eliz’e gönderdiği şiirlerin peşine düşmesinden ve bir sözcüğü, bir dizeyi telaş içinde değiştirmesinden de anlaşılıyordu.

Mühür Kitaplığı’ndan Nisan ayında çıkan Aşk Kapısı kitabı, bu dingin; durmuş oturmuş zihnin ürünlerinden oluşuyor.

 

tersinden kurduğum cümleleri                   

                              siliyorum dilimden

alınıp da kırılmasın kimse  

 

dizelerinden de anlaşıyor bu. Bir kendine varma halinin tam ortasında sanki Kırımlı:

 

bu sabah kıyısız bir evin kıyısı oldum

sordum kendime sonra: balkonu

rüzgâr kokulu evlerin

neden hayata kapısı yoktu?

 

Dünyayı kavramışlıkla söylenen şu iki dizeyi de anmalıyım:

bunları iyi tut aklında, belki

kocaman bir ırmak olursun azıcık suyla

*

Çoğumuzun yol kitapları vardır; kısa ya da uzun yolculuklarda tanımızda taşırız. Zamanını içinden usul geçmemizi sağlarlar. Halim Şafak’ın Karşı Yayınları’ndan çıkan Yarım Gece’si işte bu kitaplardan.

Şiirlerin sonundaki tarihler, son üç yılda yazıldıklarını gösteriyor. Ama şiirler birbiriyle ilintili ve iç içe. Bu demek oluyor ki bilinçle yaratılan bir dünyanın kıyısında durarak yazmış şiirlerini Şafak. İlk şiirinden son şiirine o dünyanın atmosferinde gezinmiş.

Şafak’ın şiirinde de Kırımlı’da görünen durmuş oturmuşluk var. Ama bu olgunluk sadece dünyayı anlama / kavrama noktasında ortak. Kırımlı bir kalenderse Halim Şafak tam bir asi.

 

yarım geceden ne kaldıysa denize attım

eski ev oda masa tek sandalye

./..

kimi sevdiysem kaldırdım onu da attım

./..

korsan miting yasal dünya faşist hayat

yaşamak böyle zordu kaldırdım hayatı attım

 

Victor Hugo’nun ölümünden önce söylediği “Işık, biraz daha ışık” sözüne inat, Halim Şafak “Biraz daha karanlık” istiyor. Ancak, Yarım Gece adına bakarak gecenin öteki yarısında bir aydınlık beklentisi var mı sorusuna cevap arıyorsunuz. Hayır, bu aydınlıktan vazgeçiş kitap boyu sürüyor.

 

elimdeki taşı öyle uzağa attım ki geri gelmez

 

deyişinden de anlaşılıyor ki, gecenin öteki yarısında kaskatı bir mutlak karanlık durduğunu biliyor.

Bugün yaşasa bir bahaneyle Silivri’ye tıkacağı Ece Ayhan’dan şiir okuduğu için edebiyatçılar tarafından neredeyse kutsanan bir başbakanın yönettiği bu ülkede yaşayan bir şairden iyimser dizeler beklenebilir mi?

Görüşeceğiz.

 

 

Elizedebiyat, Sayı: 17 / Mayıs 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XVII 

Mayıs ayının sıcaktan bunalmış hafta sonlarından birini, biraz da geçmiş yılların özlemiyle, 2009 şiir yıllıklarını farklı bir gözle okumaya ayırdım. Mehmet H. Doğan ağbinin zamanında yapılanları yaptım: Sayılara dayanan incelemelere giriştim. Dökümler yaptım, şairler sıraladım, gözüme çarpan yanlışlıkları, bir zamanlar İhsan Üren ağbinin tuttuğu yanlışlık çetelelerini anarak düzelttim. Sonra, incelediğim üç yıllığı hazırlayanların, yıl içinde yayımlanan şiirlere bakarak Türk şiirinin vardığı yer hakkında düşündüklerini; ayrıştıkları ya da buluştukları noktaları not aldım. Yıllıklar için yapılan eleştirileri nasıl değerlendirdiklerini; bir bakıma kendilerine nasıl baktıklarını anlamaya çalıştım. Bütün bunları bir sonuca varmayı amaçlayarak yapmadığımı itiraf etmeliyim. Ama dökümlerin toplamında ortaya çıkanları da yazmadan edemedim.

Önce şu sayıların ağırlığından kurtulmak isterim:

Veysel Çolak’ın hazırladığı, sonu ünlemle biten “Şiir Şaire Bırakılmaz” (Şiirden Yayınları- Şubat 2010, İstanbul)adlı yıllıkta 154 şair yer almış. Yıllıkta 20’li yıllarda doğan tek şairimiz var: Arif Damar. 30’lu yıllarda doğan 8, 40’lı yıllarda doğan 18, 50’li yıllarda doğan 47, 60’lı yıllarda doğan 38, 70’li yıllarda doğan 30, 80’li yıllarda doğan 11 şair seçilmiş yıllığa. Bu yıl yirmili yaşlarını yaşamaya başlayan 1990 doğumlu tek bir şair bile yok yıllıkta. Buna mim koyun!

Bu yıllığa en fazla şiir Dize dergisinden alınmış:23. Sonraki dergiler şöyle sıralanıyor: Eliz 16, Varlık 13, Sözcükler 12, Sincan İstasyonu 9, Kitap-lık 8, Yasakmeyve 6.

 

Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun hazırladığı Şiir Defteri - Şiir ve Hayat 2010 (İkaros Yayınları - Mart 2010, İstanbul) adlı yıllıkta da 154 şair yer alıyor. Doğum yıllarına göre 20’li yıllarda doğan 1(Arif Damar ağbiye uzun ömürler…), 30’lu yıllarda doğan 7, 40’lı yıllarda doğan 14, 50’li yıllarda doğan 41, 60’lı yıllarda doğan 46, 70’li yıllarda doğan 35, 80’li yıllarda doğan 10 şair var yıllıkta. 1990 doğumlu şairlerden bir teki bile yok bu yıllıkta da. Aynı mimi buraya da koyun!

Yıllığa Kitap-lık dergisinden 23, Yasakmeyve’den 10, Eliz’den 9, Varlık’tan 8, Sözcükler’den 6, Sincan İstasyonu’ndan 5, Dize dergisinden 5 şiir alınmış.

 

Bâki Asiltürk YKY Şiir Yıllığı’na (YKY Yayınları - Şubat 2010, İstanbul) 158 şair seçmiş. Doğum yıllarına göre 20’li yıllardan 1, 30’lu yıllardan 5, 40’lı yıllardan 10, 50’li yıllardan 38, 60’lı yıllardan 46, 70’li yıllardan 38, 80’li yıllardan 17 şair var yıllıkta. Yaş sırasına göre sıralanan şairlerin sonunda yer alan üç ismin doğum tarihi yok. Bu üç isim 90’lı yıllarda doğmuş iseler, üç yıllığın içindeki üç mavi boncuk olarak kabul edilebilirler.

YKY Şiir Yıllığı’na Kitap-lık dergisinden 24, Varlık’tan 15, Eliz’den 9, Sözcükler’den 8, Sincan İstasyonu’ndan 8, Yasakmeyve’den 7, Dize dergisinden 3 şiir alınmış.

 

Her üç yıllıkta da yer alan şair sayısı 62. Bu sayıya, kendi yıllıklarına şiirlerini koymayan Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’yu da eklersek: 64. 

Ahmet Oktay (Arzuyla Bakamadım), Abdülkadir Budak (Yay Burcu), Şükrü Erbaş (Baş Dönmesi), Adnan Özer (Cansıkıntısı Yorumları II), Orhan Aklaya (Yüzyılın Ardından I), Hüseyin Atlansoy (Akrep), Aydın Afacan (Hayal Feneri) ortak şiirle seçilmiş yedi şair olarak üç yıllıkta yer alıyor.

İki yıllıkta ortak olan ad sayısı 52.

Bu durumda, sadece bir yıllıkta yer alan şair sayısı 35 oluyor.

Bu sayılara bakarak, günümüzde şiir gemisinin yaklaşık 200 şairin önderliğinde yürüdüğünü; kuşaklara ayırma alışkanlığını sürdürürsek ve de bunu doğum yıllarına göre yaparsak, 20’li, 30’lu, 40’lı kuşaktan 30 civarında; 50’li, 60’lı kuşaktan 100 dolayında; 70’li, 80’li kuşaktan 70 kadar şairin ‘çalıştığını’; ağırlığın kırklı ve ellili yaşlarını yaşayanlarda olduğunu söyleyebiliriz.

 

   Yıllığın adına bakarak şiiri şairden daha çok önemsediğini söyleyebileceğimiz Veysel Çolak’ın yıl içinde yazılan şiiri değerlendirmesi noktasında altını çizdiğin cümleler şunlar: “Şairlik bir üstünlük değil ama bir üst kimliktir.” “Uzunca bir zamandır dergiler büyük bir coşkuyla beklenmiyor artık. Yayımlansın diye şiir gönderenlerin de pek umurunda değil bu. Onların arasında en istekli olanlar bile üzücü bir duyarsızlık içerisinde.” “Şiir yayımlama çabası, usta şairlere eşitlenme, onları aşma isteğini de içerir, içermeli.” “Hiçbiri, şiir bilgisine sahip olmadan, bir şiir bilinci oluşturmadan bir şairin özgür olamayacağının farkında bile değil. Durum bu olunca; yapı, biçim, biçem, ritim, teknik, imge anlayışı bakımından güzel şiir bulmak, neredeyse olanaksızlaşıyor. Bu yüzden dergiler çoğu kez sıradan şiirlerle dolu yayımlanıyor her ay.” “Türkçenin olanaklarını eksiksiz kullanan kaç şiir gösterebilirsiniz?” “Böylesine dumura uğratılmış bir şiir, karşı çıkması gerekene dönüşmüştür diyalektik olarak.”  “Her şair, yazdığı şiirin eleştirmeni olmalı.” “Şimdilerde editörlük kurumu da doğru işlemiyor.”

   Bütün bu saptamalara bakarak, bu ortamda bir yıllık hazırlamanın ne anlama geldiği sorulabilir elbette. Cevabı, mevcudun en iyileriyle böyle bir toplamın sunulması; manzaranın hem panoramik hem de dürbünle seyredilmesinin sağlanması olarak verecektir Çolak ve de haklı olacaktır.

 

   Şeref Bilsel ve Cenk Gündoğdu’nun Çolak’la buluştukları ve ayrıldıkları noktalar var: “Türkiye’de şiire dikkat edilmiyor! Bu, sadece okurlar cephesine yöneltilmiş bir sitem değil, başta şairlere, eleştirmenlere…” “Dilden ne anlıyoruz? Gerçekten anlıyor muyuz? Anladığımız varsa, bu kimin diliyle ulaşıyor bize?”

   Genelde buluşan her iki yıllığın hazırlayıcıları, gelecek konusunda ayrışıyorlar: “Gençlerin şiirlerinin nitelikleri hiç de yabana atılacak cinsten değildi. Kitap bağlamında, yüzlerce kitap içinden kayda değer çok az kitap sıralıyor olmamıza rağmen, tek tek genç şairlerin yayımladığı şiirler dikkate alınca şiir rekoltemizin çok da kötü olduğunu söyleyemeyiz. Orta kuşak (yaşı kırkı devirmiş, diyelim) ve daha eskiler maalesef -bir irtifa kaybı demeyelim de- yeterince özenilmiş, orijinal buluşlarla kasnağı çatılmış, karanlığı emmiş bir şiir koyamadılar önümüze.”

   Bu sözler üzerine dönüp şiir seçilen yaş grubuna bakıyorum ve sayıların ne işe yaradığını görüyorum. Seçilen 154 şairden yaşı kırkı devirenlerin toplamı 100. Yani, üçte iki… Kötü değil sanırım.

 

   Bâki Asiltürk’ün yıl içindeki şiire bakışı genel bakışla uyumlu görünse de içinde daha çok umut barındırıyor: “Görünen o ki şiir, nitelikli şiir giderek günlük hayattan çekiliyor.” “Öte yandan, ilginç biçimde, günlük hayattan çekilen ya da uzaklaştırılan şiir, edebiyatta canlılığını koruyor, hükmünü sürdürüyor.” “2009’da eski ya da yeni kuşaktan seslerin ve renklerin çokluğu şiirimizin ana belirleyeni idi.” “Dergilerde hiç de birbirinin aynısı şiirlere yer verilmiyor. Eski ve yeni kuşaktan isimleri yan yana yazıp şiirlere baktığımızda farklılığı çok daha iyi görebiliyoruz.” “Yayımlanan her şiirin güzel olması beklenemez elbette.”

*

   Veysel Çolak, hırçın, bir o kadar da ağır sözler kullanıyor, edebiyat dünyasına bakışını yansıtırken. Bu söylemi tercih edişinde, elbette yıl içinde başlayan ve uzunca bir süre devam eden kendisiyle ilgili polemiğin önemli bir rolü var. Bir bakıma içini döküyor; genel manzarayı resmederken özelinden hareket ediyor. “Kötü olmayı bir şair, sanatçı üstünlüğü olarak görenler de var. / Böyle olanların kötülüğü anlamak, bunun felsefi ve ideolojik boyutunu irdelemek gibi bir derdi de yoktur zaten. Hiçbir insani derinliği yoktur yaptıklarının. Sadece kötüdürler. Kötülük olsun diye kötülük yaparlar.”

Şairden sanatçıya genişleyen kapsamın içinde yer alanlara ve kendine yazının devamında söylediği şudur:

“Söylediklerimden, saptadıklarımdan; kendimi de katarak herkes payına düşeni alır diye umuyorum.” 

 

Bâki Asiltürk, yıllıkların eleştirisi bahsinde Veysel Çolak’ın söylediklerine yakın şeyleri daha usul bir biçemle dile getiriyor. “Tarafsız ve yapıcı eleştirilere kulaklarımızı nasıl dört açıyorsak, eleştiri adı altında yıllıkları gereksiz saymaya varan hezeyanlara kulaklarımızı tamamen tıkama hakkımız da vardır. Şurası da muhakkak: Eleştiriler bundan sonra da olacaktır, bu kaçınılmaz; çünkü edebiyatın ve ona ilişkin çalışmaların olduğu yerde eleştiri şarttır. Yeter ki yapılan eleştiriler dedikodulara, kıskançlıklara, içten pazarlıklara dayandırılmasın. Şair, saçmalayabilir, saçmalayarak şiir yazabilir, hayatın içindeki saçmalıkları belki böyle daha iyi anlatır. Bu onun en doğal hakkıdır. Ne var ki eleştirmenin saçmalama hakkı yoktur; çünkü eleştiri saçmalayarak yapılmaz; her şeyden önce bilgi temeline, tutarlılığa dayanır, dayanmak zorundadır.” “Hal böyleyken amacı malum art niyetli eleştirilerin bazılarında şiir yıllıklarında tek tip şiirlere yer verildiği gibi değersiz, tutarsız ve boş iddialar ileri sürüldü.”

Asiltürk’e bunları söyleten kedi-ciğer buluşmasını / buluşamamasın aktaran darbımeselin özneliğine yakışan, yıllık hazırlama sevdalısı kişilerin izlerini Şiir Defteri’nde bulabilirsiniz.

Aynı yıllıkta düşüncelerimi şöyle açıklamıştım: Yüz kez yazılmış, söylenmiştir; yüz birinci kez söylenecek şudur: Olabildiğince nesnel hazırlanmış şiir yıllıkları, bir yılın dökümü olması ve şairlerin en iyi ürünlerini barındırması -beklenen budur- bakımından önemlidir. Edebiyat dergilerinin bütününü hiç değilse büyük bir bölümünü izleyen yıllık hazırlayıcıları, bu olanaktan yoksun olan okurlar için yol gösterici, tanıtıcı, dikkat çekici olmak durumundadır. Bu sayede kıyıda kalmış, ortaya çıkamamış, taşra dergileriyle yetinen yetenekli genç şairlere yeni kapılar açılabilir. Yıllık hazırlamanın edebiyatımıza en önemli katkısı budur. Tek şiirden şairlere açılmanın başkaca bir yolu da yoktur.”

Yaşıyor olursak, 2011’in bu aylarında yine yıllıkları konuşuyor ve benzer şeyler söylüyor olacağız. Bu da bir şeydir! Hiç değilse sözümüzü hazırda tutmak için dergilere, dergilerde yayımlanan şiirlere ve de yayımladıklarımıza daha özenli yaklaşacağız.

Görüşeceğiz…

                    Elizedebiyat, Sayı: 18 / Haziran 2010

İZ/DÜŞÜM XVIII 

Jean Paulhan, Eleştiriye Kısa Önsöz adlı kitabında (Dokuz Eylül Yayınları, İzmir, Mart 2009-Çeviren: Uğur Güven) eleştiri üzerine çok önemli saptamalar yapıyor. Hacmi küçük bu kitabı, bizim, olmayan ya da çok büyük oldukları ve de her yeri kapladıkları için fark edilemeyen eleştirmenlerimiz mutlaka okumuşlardır. Ola ki kaçıranlar ya da okuduklarını unutanlar vardır diye kitaptan bazı alıntılar yapmak istiyorum.

Paulhan, Eleştiri Saatini Kaybetti üst başlığının altında Temel Eleştiri üzerine şunları söylüyor:

“Eleştiriden, yazınsal bir yapıtın dikkate almaya değer ya da değmez, “var” ya da yok, iyi ya da kötü olduğuna karar veren her türlü düşünme eylemini anlıyorum. Bu tür düşünme eylemi, biri kesin, ama kapsamı dar, diğeri oylumlu ve geniş, ama çapraşık iki eleştirinin kesiştiği yerde bulunur. Çünkü şair ya da düzyazı yazarı, kimi seçim ya da tercihlerini belirlemeden kitabını yazmaz, bunlar zamanla şiirin ya da romanın kaleme alınma gerekçesini ve bir tür gizli çatısını oluştururlar. Bu seçimler, kimi kez uzun sürede, kimi kez de birdenbire oluşur. Ama ister on yılda, ister iki saatte oluşsun, yazarın zamanının büyük bir bölümü fikir değiştirme ve başa dönme, yazdığını yeniden gözden geçirme, düzeltmelerle geçer. Sözün kısası -gizli diyemeyeceğim- eleştirilerle geçer. Hele, eleştirel bir dizge eklenmemiş bir yapıta neredeyse rastlanmayan günümüzde, hiç de gizli denemez. Özellikle Valéry, Proust, Gide, Claudel, Joyce, Breton, Sartre ve diğerlerine bakınız: Yapıtlarının dolu dolu bir yarısı, diğer yarısını yazmakta ne kadar haklı olduklarını kanıtlamaya çabalamaktadır.

./.. Bu arada biz de yukarıda kolayca ulaşabildiğimiz fikirleri, sözleri, hatta olayları -ve de insanları- değerlendirmeyi elden bırakmadık. Toplumsal sorun ve siyasal durumla ilgili bir şey söyleyen ya da sadece havanın genel durumunun sıcak ya da soğuk olduğuna karar veren herkes, nasıl farkında olmadan düzyazı kullanıyorsa, farkında olmadan eleştiri yapmaktadır. Düşünmek denilen şey, her an seçim yapmak, değer biçmek, doğruyu yanlıştan, değerliyi vasattan ayırmaktır. Eleştiri dikkatin adlarından biridir.

Yazınsal eleştiri, bu iki eleştirinin kesiştiği yerde ayrıcalıklı bir yer tutar. Çünkü siyasetten söylemin üç bölümüne, hava durumundan şiirsel esinlenmeye kadar değinmeyeceği hiçbir konu yoktur. bununla birlikte, eğer ilkinden çok daha geniş ve kapsamlı, ama ikincisinden çok daha tutarlı ve ele aldığı olguların en azından söylemiş olma gibi bir ortak özellik taşıdığı bir gözlem alanına sahip olabilirse, her iki eleştiriyi de etkiler. Sonuçta birine oylun, diğerine kesinlik katar.

En azından benim anladığım anlamda böyle olması gerekir.”

Uzun bir alıntı olduğunu biliyorum. Bu yazıyı Paulhan’a yazdırdığımın da farkındayım. Ama daha uzun bir alıntıyla devam etmek zorundayım.

“Görüldüğü gibi ben, eleştirmenlerin değil, ama sıradan insanın anladığı anlamda, böyle anlıyorum. Çünkü – sokakta, sanat çevrelerinde, kahvelerde- ayaküstü yapılan sözlü eleştiri, “İşte olunca böyle olur!” ya da “Hiç fena değil!” ya da “Rezalet!” diye hemen karar verir ve lafı daha fazla dolandırmaz. Ama eleştirmenlerin eleştirisi bin dereden su getirir.

Kimi yiğitçe, her türlü kişisel görüşünü bir yana bırakarak, kendi ruhunu incelediği yazarın ruhuna uyarlamaktan başka bir şey yapmaz. Onu kucaklar, düzeyine ulaşmaya -en azından ona öykünmeye- çabalar. Garip bir rahatlıkla kendini iki üç yüz parçaya böler ve yazarın iyi ya da kötü yanlarını aynı coşkuyla kucaklar. Bu arada yaptığı işin kendisine verdiği hazzı dile getirir ve sonuçta, pek açıklıkla dile getirmese de, yapıtı aldığı zevke göre değerlendirir.

Ama kimi de havari kesilir. Serttir, yazın’ın gülmek ve eğlenmek için yapılmadığına inanır, yazarları sırasıyla mahkemesine çağırır ve onlara: Beni daha iyi insan kıldınız mı? diye sorar. Sonuçta yapıtı, ondan duyduğu sıkıntıya göre değerlendirir.

Oysa üçüncü tür eleştirmenin, siyasal ya da törel, hatta dinsel ölçütleri vardır: Yazarı küçük (ya da büyük) kişisel felsefesinin divanına yatırmakla işe başlar: Onu toplumsal ilerleme, iyi, doğru, hatta tanrı ile karşılaştırır ve sonra nasıl gerekiyorsa öyle yontar ya da uzatır onu, ayağını koparır, boynunu yerinden çıkarır.

İşte kendini aşamamak denen şey. Başka bir tür, bilgin eleştirmen ise, kendini o denli aşar ki, bir daha geri dönebileceğine ilişkin hiçbir umut beslememek gerekir. Bir tarihçi gibi, yazarını ustaca parçalayıp küçük parçalar halinde, kusur ve erdemlerini, gönül maceralarını, kimlerle düşüp kalktığını, okuduğu kitapları, sıkıntı yaratabilecek ilişkilerini, konu komşusunu önümüze koyar. Bir ruh hekimi gibi, ta ana rahminde iken duyduğu üzüntü ve zevklere, cinsel doyumlara, aile içi cinsel ilişkilere ve benzerlerine kadar uzanır. Bir toplumbilimci gibi, şiir ya da anlatının altında yatan toplumsal sınıf kurnazlıklarını, buharlı makineyi, çokuluslu şirketlerin gücünü ustalıkla bulup ortaya çıkarıverir.

Sadece yazarın amacının ne olduğunu ve bunun gerçekleşip gerçekleşmediğini araştıran daha bağımsız eleştirmenle ilgili bir şey söylemiyorum. Bu amaç tutarlı ya da saçma olmuş, zahmete değer ya da değmezmiş, onun için pek önemi yoktur.

Hem sonra, açıklama ve yorumlar genel olarak zekice ve incelikle yapılmaktadır, ancak bir tek kusurları olduğu söylenebilir: Öze değinmemektedirler. Eleştirmen kendisine saat sorulduğunda -aynen ana babaların çocuklarına “şimdi uslu olma zamanı” ya da “saçmalamanın sırası değil” ya da hatta “şimdi çeneni kapama zamanı” derken yaptıkları gibi- rasgele bir adamın konumunda bulunmaktadır.”

Bu önemli gözlem ve değerlendirmelerle eleştirmenleri sınıflandıran Paulhan, “Yergi ile övgü aynı değerdedir” hükmünü şu cümlelerle açıyor:

“Peki, sonuç olarak, söz konusu olan kimdir ve neden söz ediliyor? Sıradan bir insan, yorumlarınızın zekice, açıklamalarınızın doğru olduğunu görüyorum, ama niye bunlar, -ölmüş yazarlardan söz edelim sadece- Charles de Bernard’a değil Balzac’a, Manuel’e değil de Rimbaud’ya, Gustave Kahn’a değil de Verlaine’e uygulansın diyecektir. Halk böyle karar verdi, diyorsunuz. Eh, ben de halkın beğenisinin hep, zamanın eleştirmenlerinin aksine karar verdiğini görüyorum. Sonra verilen karar yerinde mi, tüm sorun bunu anlamaktır. Asıl soruna değinmiyorsunuz.

İlginç bir sonuç çıkıyor ortaya.

Eleştirmenlerin yergisi, günümüzde, övgüden daha fazla katkıda bulunuyor yapıta. Eğer Marquis de Sade, Baudelaire, Rimbaud, Lautréamont, Mallarmé şaşırtıcı bir canlılıkla bize ulaşıyorsa, bu Jules Janin, Brunetiére, Maurras, France, Faguet, Gourmaont gibi eleştirmenlerin kimi karalama ve aşağılamaları sayesindedir. Olumsuz eleştiri, yazarı, alkolün meyveyi koruduğundan çok daha iyi korumaktadır. Ve her şey, sanki biz eleştirinin -yorum, abartma ve benzeri- açık yönünden çok, eleştirmenin yazarı her şeyden önce incelenmeye, yadsımaya -yerle bir edilmeye- değer kabul ettiği bu gizli -kanıt olmadığından gizli kabul edilebilir- yönüne karşı daha duyarlıymışız gibi gerçekleşmektedir.

./.. Yine de eleştiride değerlendirmenin hep kabul edilmiş ve halen de belli belirsiz kabul edilmekte olan güvenilir bir yolu vardır ve eleştirmenlerin ceplerindeki saate bakmaları yeterlidir. Ama hangi yol, hangi saat? Gelin anlaşalım: Deha ya da güzelliğin ne birtakım kalıplara indirgenebileceğini ne de resmin güzelliğini ölçmek için herhangi bir matematik işleminin bulunduğunu düşleyecek değilim. Büyüleme sırlarını saklasın! Yalnızca, herkes gibi, yazın yapıtı için bir gerçekleşme noktası bulunduğunu ve bu noktadan itibaren büyüleme, deha, yani güzellikten söz etmenin -ve de bunları tartışmanın- mümkün olabileceğini varsayıyorum. Bu da yetmez. Hatta bu noktanın ciddiyetle belirlenmesi gerektiğini ve kesin bir bilginin söz konusu olduğunu da düşünüyorum. Bilimin, deyin -neden olmasın? -Nankör bir iş.- Olabilir. Ben sadece gerekli olduğu kanısındayım. Dünyanın en güzel sarayının temel ve bodrum katlarının da en küçük bir albenisi yoktur. Ama onlar olmasaydı, saray uzun süre ayakta duramazdı, tıpkı yüz elli yıldır eleştirinin verdiği kararların ayakta duramaması gibi.”

Bu kitapla buluşmamı sağlayan, Metin Güven’in yayın yönetmenliğini yaptığı Onaltıkırkbeş dergisinin sahibi ve yazı işleri müdürü Zühtü Engüdar’a teşekkür ettikten sonra bu uzun alıntıları neden yaptığımı açıklamalıyım.

Avanos’ta çıkan, Fuat Çiftçi’nin Şiiri Özlüyorum dergisinin Mayıs - Haziran tarihli 36. sayısında, Mustafa Durak’ın “Nuri Demirci’nin Son Şiirleri” başlıklı bir yazısı yayımlandı. 52 sayfalık dergi, 16 sayfasını bu yazıya ayırmıştı. Mustafa Durak, son iki yılda dergilerde yayımlanan bazı şiirlerimi, bilim adamı kimliğini ortaya koyarak ama kendince yorumlamış ve çıkardığı sonuçları yazıya dökmüştü. Elbette emek işi bir yazıydı. Bu çabaya edebiyat adına şapka çıkarmak gerekir. Keşke hep ve her şair için yapılsa, yapılabilse…

Bu cümleden sonra ama’lı bir cümle kurmak istemezdim ama birden çok ama’lı cümle gerekiyor:

Ama doğru-dürüst yapılabilse…

Ama bilimselliğin içine kişisellik sokulmadan yapılabilse…

Ama “Bir tarihçi gibi, yazarını ustaca parçalayıp küçük parçalar halinde, kusur ve erdemlerini, gönül maceralarını, kimlerle düşüp kalktığını, okuduğu kitapları, sıkıntı yaratabilecek ilişkilerini, konu komşusunu önümüze koymadan” yapılabilse…

Ama “bir ruh hekimi gibi, ta ana rahminde iken duyduğu üzüntü ve zevklere, cinsel doyumlara, aile içi cinsel ilişkilere ve benzerlerine kadar uzanmadan, bir toplumbilimci gibi, şiir ya da anlatının altında yatan toplumsal sınıf kurnazlıklarını, buharlı makineyi, çokuluslu şirketlerin gücünü ustalıkla bulup ortaya çıkarıvermeden” yapılabilse…

“Ama havari kesilmeden, yazarları sırasıyla mahkemesine çağırarak onlara: Beni daha iyi insan kıldınız mı? diye sormadan, sonuçta yapıtı, ondan duyduğu sıkıntıya göre değerlendirmeden” yapılabilse…

Mustafa Durak bu yazısıyla ne yapmış, neyi başarmıştır?

Neyi başardığını bilmiyorum ama ne yaptığı gün gibi ortada: Bilimsel yönünü kişiselliğine boğdurmuştur! Çünkü bu yazı bir bilim adamının intiharıdır! Mustafa’nın Mustafa’ya kıymasıdır!

Peki niçin?

Bu sorunun birçok cevabı olabilir elbet ve bunları en iyi Mustafa Durak bilir.

Niçin sorusunu kurcalayınca, Mustafa’nın neyi başardığı sorusuna da bir cevap çıkıyor sanki: Aramızda bilinen ve görünür bir sorun olmadığına göre bu dost(!?) kırımına teşebbüsün bir tek açıklaması kalıyor: Durak, arka odasına çekilmiş ve ruhunu tatmin etmek istemiştir.

Bu tahmini cevabın başka sorular doğuracağını biliyorum. Onlara cevap aramak benim işim değil.

Bu noktada diyeceğim şudur: Eleştirmenlerin yergisi, günümüzde, övgüden daha fazla katkıda bulunuyor yapıta.  Mustafa’nın dileği de buydu belki!

Umarım dileğini gerçekleştirmiş olarak derin ve huzurlu bir uykuya yatmış ve bu arada saatini kurmayı da unutmamıştır.

Görüşeceğiz elbet…

 

 

Elizedebiyat, Sayı: 19 / Temmuz 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XIX 

Güre tatili uzadı.

   Çoğu insanın gölgelere kaçtığı, sularla oynaştığı Temmuz sıcağında Hilmi Haşal'ı güneşte, yapayalnız bıraktım ve bu sayıda üstüme düşen görevleri yerine getiremedim. Telafi etmem gerektiğini bilerek ve edeceğime söz vererek ve de hiç değilse İz/düşüm 19'u Ağustos sayısına yetiştirmek için bu eski  bilsayarın başına oturdum. Şu anda güneş uyuyor. Ev, sonunda sakin. Bursa'dan çıkarken yanıma aldığım şiir kitaplarından dördü, Ertuğrul Özüaydın'ın Yüzışığı, Selami Karabulut'un Yarım Kalan, Aydan Yalçın'ın Ay Konuşsun'u ve Gülümser Çankaya'nın Soğuma'sı, boşluklarına aldığım notlarla yanı başımda duruyor. İhsan Tevfik'in Aşka Çırak Ölüme Usta adlı kitabı da benimle ama o, okunma aşamasında. 

   Ertuğrul Özüaydın'ın Hayal Yayınları'ndan çıkan Yüzışığı (Ocak 2010) adlı kitabını okurken, "Ben şimdi hangi şairi okuyorum? Attilâ İlhan'ı mı, Metin Eloğlu'nu mu, yoksa Metin Altıok'u mu?" sorularını sordum kendime. Biraz o, biraz bu, biraz öteki... "Acaba" dedim sonunda, "Hiçbirini değil de, şiirin çevre yollarında dolaşır, merkeze inen yolu araken sokakları karıştıran, sonunda kendi sesinin yanında ana caddeye giden yolu da keşfeden bir şairin dizeleri mi bunlar?"

   Öyle olmalı: Rahat, sıkmayan, sıkıştırmayan bir dil... Kendine güvenin işareti olarak kabul edilebilecek, aynaya karşı yapılan, hesap sormaktan ve almaktan uzak, açıklayan, anlatan, görünen ve gösteren, iç döken konuşmalar...

   Yanına çentik attığım şiirlerden Evcilik Uykusu'nun tamamını okumayanlar için buraya yazmak isterdim.  Bu Vapur ve Yazdan Önce'nin kimi dizelerini de... Onların yerine Her Uç Kısadır'dan 

   Aynı zamanda yaşlanıyoruz birimiz farkında

   sokuldum kalbine öylece, ölüme görünmeden

 

Ihlamur Kavanozu'ndan

 

   kasabanın soğuk kış günleri öyle şen

   oynamasını bilmeseler de bir curcuna ki

   cilveli sıcaklığı doluyor çay bardaklarına

 

dizelerini, altını çizerek aktarıyorum.

   Özüaydın'ın kitabında dönüp tekrar okuyacağım şiirler var. Bu yüzden, bir süre daha, kitaplığımın kalabalığına katılmayacak bu kitap.

   * 

   Selami Karabulut, Yarım Kalan (Şiirden Yayınları, Ocak 2010) adlı kitabını Çinikitap Kütüphanesi için imzalayarak göndemiş. Bu vesileyle söylemeliyim: Çinikitap'a gelen kitaplar, zamanla iyi bir kütüphane oluşturacak gibi görünüyor. Yayın Kurulu olarak kararımız da bu yönde: Alp Dağıtım'ın bir odası bu kitaplara ayrılacak!

   Karabulut'un kitabını bir gezi kitabı gibi okudum. Hem dört mevsimi, hem içini, hem de hayatını dolaşan bir gezginin notları sanki, kitaptaki şiirler. Bu gezide yalnız değil: Çocuğunu ve çocukluğunu da beraberinde taşıyor. Yürüyüşü doğaya doğru, hep doğaya karışmak için; doğa'nın ortasından doğa'nın ortasına... Ne zaman bir eve ya da kente girip gecelese, mevsimi, içi, hayatı da "gece"liyor, geceleşiyor. Besbelli şehir hayatından da ev hayatından da yorgun düşmüş bir şair var karşımızda.

   Kitaptaki şiirlerin tamamı üçlüklerden oluşuyor. Bu iyi mi? Şairi, "diyeceğini belirlenen bu alan içinde söyle" şartıyla disipline sokması bakımından, evet, iyi olabilir. Bir çeşit söz tasarrufuna ve eksilterek bütüne ulaşma çabasına zorlayabilir bu türden biçim denemeleri. Öte yandan, sokulduğu kalıbın dışına taşamaması ve kıstırıldığı duvarlara çarparak sürekli kendiyle karşılaşması, acaba şiire bir söyleyiş kuruluğu, tekrara düşme tehlikesi de yükler mi? Galiba bu sorunun da cevabı, evet. Elbette önemli olan dengedir ve şair bu dengeyi, araya serpiştirdiği düzyazı şiirlerle kurmaya çalışmıştır. Bana sorarsanız, Karabulut, kitapta yer alan düzyazı şiirleri, şiir olsun diye değil, sadece bu dengeyi kurmak amacıyla yazmış ve kitabına almıştır. O şiirlerdeki dil de bu yüzden biraz zorlamadır.

   Kitaptaki üçlüklerin birçoğu, özel şiir defteri tutan meraklılar için verimli bir kaynak... Çatılan kalıbın içinde, kalıplarını çatlatarak dışlarına taşan üçlükler bunlar.    

 

   korkuyorum, beni yalnızlığına alıştıra alıştıra sev

   evin uzak, yollar kış, aşkınsa külliyen riya

   bırak da yüzüm olsun yönümü dönmek için akşama

   *

   unutmuş demek ekin tarlalarında seviştiğimiz

   günleri. almadan geçip gitti önümden

   uzattığım bir sap başağı: nazlı nazlı akan su

   *

   belli ki işliyor sonsuzluğun saati, taraçada

   çiftleşen güvercinler: saf ve yabani

   ahşap bebeğini emziren çocuğun hevesi

   *

Farklı fısıltıları olan üçlükleri okumak için "Yarım Kalan" cümleyi siz tamamlamalısınız.

   * 

  Aydan Yalçın'ın Ay Konuşsun (Hayal Yayınları, Mayıs 2010) adını taşıyan kitabının Son Söz başlıklı ilk şiirini okuduğumda

 

   tepemde bakır çalığı gök

   yüzümde düşünceli bir zaman

 

   dilimin arsız kuşları bunlar; yalnızlığım değil

   her şiir mavisini sürüklüyor ardından

 

   ./..

 

   suyun kanı çekilmiş, belli ki ateşin gözü kör

   kim derdi ki bu düş burada biter

 

   yine bir aşk ısırığı, aldatmış beni her şey

   ne baktığım göz olacaksın, ne tuttuğum el

 

   oysa konuşan sözlerdik ve hiç susmayan deniz

   şimdi dalgın sokaklarda

 

   yiten ayak sesleriyiz

 

dizeleriyle karşılaşmış ve kendimi güzel şiirler okumaya hazırlamıştım. Umduğum gibi olmadı, ne yazık ki. Aşktan siyasete doğru açılan bir şiir yelpazesi, her salınışında bildik rüzgârları, savruk imgeleri, söylemiş olmak için söylenmiş sözleri savurdu yüzüme.

   Kitabın son bölümünü oluşturan otuz şiirlik İçimin Kamburu bölümünün alt başlığındaki  Ağıt yüklü gökyüzüm / sabırlı ol, şafak söksün dizelerinin devamını da aynı umutla okudum ama, hayır, sonu gelmedi. Çok mu kötü? Hayır, değil. Belli bir düzey yakalanmış elbet ve belli bir söyleyiş biçimini. Ama bilmediğimiz, duymadığımız şeyler söyleyen ses yok. Bu önemli sorunu 800 yıl önce çözmüş olan Mevlana'yı bir daha anmalıyız: Şimdi yeni şeyler söylemek lazım, cancağazım.

   *  

   Alanya'da yardımsız, desteksiz çıkardığı Etken ve Şiirsaati dergilerinden tanıdığımız Gülümser Çankaya'nın ikinci kitabı Soğuma, (Hayal Yayınları, Haziran 2010) yaz sıcağının yakıcılığına, hem adıyla hem de 35 şiiriyle geniş bir şemsiye açtı doğrusu.

   Hilmi Yavuz, Zaman'a bulaşmadığı özgür dönemlerinde, bir etkinlik münasabetiyle Bursa'ya gelmiş, Kadın'ı ve Şiir'i konu alan bir konuşma yapmıştı. O konuşmasında, imzasız bir şiiri okuduğunda, kullanılan dile ve imgelere bakarak, şairin cinsiyetinin kestirilebileceğini öne sürmüştü. Çankaya'nın şiirlerini okurken bu sözleri hatırladım. Kitabın üstünde bir bayan adı yazılı olmasaydı da bu şiirleri ince ince dokuyan elin bir kadına ait olduğu hissedilirdi, dedim ve o zamanın özgür Hilmi Yavuz'una hak verdim.

   Hemen söylemeliyim, şiirlerdeki ses, ezilmiş, sinmiş, sindirilmiş, dışarıda bırakılmış bir kadının sesi değil; tam tersine, cesur, varlığının nedenini ve amacının ne olduğunu bilen, isteklerinin farkında olan ve bunu yüksek sesle söylemekten çekinmeyen "dişi" bir ses. Bir yönüyle böyle ama, öte yandan, alttan alta kırıklıklarını, kırgınlıklarını; bütün bunları kapsayan soğumalarını da açık yüreklilikle itiraf eden ve yine açık yüreklilikle bu halin telafisini isteyen sesler de duyuluyor. O ses hem itirazını yapıyor hem de beklentisini dile getiriyor.

 

   uymuyor içimin kalibresi

   attığın kuşunlara

 

uyarısının ve itirazının öncesinde,

 

   beni belirgin kıl, beni okşa

 

isteği ve beklentisi var. İtiraf, itiraz ve telafi bir şans daha...

   Şu dizeler de itiraf beyandadır:

 

   ben acıyan yerlerimi seninle

   dövdüm   

   bir güzel ben çıkardın ortaya

 

Bazen o sesin kısıldığı da oluyor:

 

   uzlaştı gerçekle hayallerim

   bir bir kirlettim güzelliğimi

   hizaya geldim

 

Bazen fütursuzca yükseldiği de... Değişkenliği bir özellik olarak kadına yükleme biçimi olabilir bu.

 

   Çankaya, şiirlerinin bütününe hakim olan kadın işi ince dokumayı, Perde şiirinde, erotik sayılabilecek imgelerle, bir "kadın" motifine dönüştürüyor:

 

   bir çocuk eğildim suya

   bir kadın doğruldum. hızlı

   dönüyordu başım. dengene

   durdum

   ./..

   gövdem hevesliydi bu uzun

   koridora. kolaydım. evden

   içeriydim hem

 

   aşka direnmekten başka

   neydi ki perde. güneşine

   dura dura yırtıldım

 

Bu cesur söyleyiş bu şiir önemli kılıyor.

 

   Çankaya, hem dokuduğu kadın motifini önde tutarak hem de yaşadığı yerin doğasını şiirlerine aktararak kitabında bir atmosfer yaratmayı başarmış. Birçok şiirin kadın ve deniz kokması bundan: sizinle buluşmak umutsuz / çıkılan bir sahil yürüyüşü // büyüdü aramızdaki körfez // sabah yürüyüşüne çıkan bir kızın / caddenin karşısından / bir ceneviz gemisine bindiğini // bir ceneviz gemisi kalkıyor endülüs'ten // limanda duran yelkenlinin / direğine bakıyordu kımıltısız // siz bilmiyorsunuz / ben sizi sahilde yürümeyişinizden / tanıyorum // sahile iniyoruz yüzmeye / gönlümüz bayram yeri // sahili yürürüm bir güvercin / suda kabarcık / uçar / gözlerim uzunca denizle oynaşan / parıltılarda tuzu / duyumsar //

Bu alıntılar denizin içinden çıkardıklarım. Kadın'ın içinden hiçbir şey çıkarmaya kalkışmayacağım.

   Gülümser Çankaya'nın kitabı için iki not:

   Bir: Soğuma taze ve ayağı yere basan imge örgüleriyle dikkat çekiyor. "size gelmem için beni / gönderdiniz", "ben bu kale bizimdir diyorum / o benim inanışıma inanıyor", "içine sızıyordu paçasındaki aralıktan / yolunu şaşırmış bir hayvan", çilek yiyordu ama soğan / kokuyordu elleri", "takılıyor omzuma bir örümcek / çengeli. siz nereye gitseniz ben size / uzuyorum", "o sadece gülümsüyor merhaba / derken. ben dünyaları boşaltıyorum / üzerime" "aklımda durmak var / aklımda durmak / oysa acım hareketle yüz göz!"

   İşte taze sözden, yeni dilden, söylenmemişten muradım bu, bunlar. Başka, derinden gelen, soğumuş, serin bir ses... 

   İki: Kitaptaki şiirler, kırık denemeyecek bölünmüş dizelerle dolu. Gülümser Çankaya bunu iki nedenle yapmış besbelli: Anlamı çoğaltmak için ve biçimsel kaygılarla. Belki de şiirin görsel dengesi için. Hangi nedenle yapılmış olursa olsun, dizelerin bu kadar çok bölünmesi, okurken şiirin hızını kesiyor. Belki bu konuda da bir denge gerekli.

   Soğuma üzerine söylenecek daha çok şey var. Şimdilik bunlar... Kitabın adını bir yer not edin ve mutlaka okuyun.

   Görüşeceğiz...

                                                                                                                                                                                                                                                               

 

Elizedebiyat, Sayı: 20 / Ağustos 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XX 

Bursa’nın kan kaybı sürüyor: Metin Güven de gitti.

Ali Özçelebi’yle dönmeye başladı iri dişli vida. Melih Elal’le ikinci turunu, Bahri Çokkardeş’le üçüncü turunu attı, Harun Cici ile dönmeyi sürdürdü. Şimdi de Metin Güven...

Bursa’nın kalbindeki oyuk derinleşiyor.

Gerçek şu: Bursa’nın adam gibi adamları Bursa’nın umurunda değil. Çünkü Bursa, birçok Türkiye şehri gibi, kalbini ve beynini kemirmeye devam ediyor. Vahşi bir güç bu ve bu güç Bursa’yı temsil ettiğini sanan ser – zevatın elinde hem kılıç hem de kalkan: Folklorik bir oyun oynanıyor. Bu gücün alamet-i farikası: Para. Parayı yönetenler hem çalıyor hem de oynuyorlar. Bu sahnede insan ve onu var eden değerler, günü geldiğinde paraya çevrilerek kullanılacak birer figürden başka bir anlam ifade etmiyor bu beyler için.  

Kıble olarak seçilen paraya secde edenler,

sanata, şaire ve şiire metelik vermeden, doğal olarak ihaleyi, rantı, inşaatı / dini, imanı, cemaati tercih ediyorlar.

Böyle bakanlar için, şiire hiçbir zaman ihanet etmemiş, şiire inanmış bir şair olan Metin Güven’in şiirlerinin de, şu kadar kitap, şu kadar dergi çıkarmışlığının da, kırık bir hayatı kendi köşesinde kırılarak ve çıtırtısını kedilerine anlatarak yaşamışlığının da bir önemi olmuyor elbette. Bu beylerin emekli aylığını bir sokak kedisinin ameliyatı için harcayan birini anlayabilmeleri mümkün değil.    

Bu devrin ve bu sakat anlayışın sahibi olan muhterem ser-zevat, bugün siz haklısınız! Şimdi hiç durmayın, İnebey Caddesi’ndeki 47 numarada öyle bir başına kalıveren evi, bahçesiyle, kedileriyle ve yanındaki evlerle birlikte tez elden kamulaştırın ve kentsel dönüşüm projenize yeni bir mekân katın. Plaza yapın, site yapın, pasaj yapın. Metin Güven’i bir daha öldürün ve Bursa’da yaşayan tek bir kedi bile bırakmayın! 

*

Aklımda tutabildiğim 5-10 telefon numarasından biriydi Metin Güven’inki. Her hafta en az bir defa mutlaka görüşür, edebiyattan, dergilerden, kitaplardan ve bu arada hastalıklardan, sıkıntılardan; hastalanan kedilerden, sıkıntı veren adamlardan bahsederdik. Sokaklardan hoşlanmazdı ve bu yüzden çok zorda kalmadıkça evinden ayrılmazdı. Çoğu kez, çıkardığı Onaltıkırkbeş dergisine yardımcı olan arkadaşları aracılığıyla ihtiyaçlarını karşılardı. 

Metin Güven’le ilk kez yüz yüze geldiğimiz tarih, ondan aldığım mektuptan epey sonradır. Yeni Biçem dergisinde 96’nın sonlarında başlayan dağılma süreci bölünmeyle sonuçlanmış, o kadrodan ayrılan Halûk Cengiz ve Nahit Kayabaşı ile birlikte Mayıs 1997’de Düşlem dergisini çıkarmaya başlamıştık. (Yeri gelmişken, Bursa’da, çıkan dergilere belli mesafede duran ya da olana bitene bir anlamda seyirci kalarak mesafesiz yaklaşan iki kişiden söz edilebilir. İlki Metin Güven’dir ikincisi Mustafa Durak. Ne içindedirler zamanın ve halin ne de büsbütün dışında; öyle konuşlanmayı tercih etmişlerdir) Metin Güven ilk ve tek mektubunu, Düşlem dergisini ona ulaştırmamdan sonra yazdı bana. Mektubu bu yazının ekinde bulacaksınız. O satırlarda sadece Bursa’nın değil bütün bir edebiyat dünyasının adam gibi adamları harcama eğiliminde oluşunun izlerini bulmak mümkün.

Metin Güven’in ardından onun için ne yapılabilir sorusu, Bursa’da yaşayan 3-5 kişinin aklını kurcalayıp duruyor. Onaltıkırkbeş dergisi onun “fahri” yayın yönetmenliğinde yayın hayatına devam edecek gibi görünüyor. Yayımlanmayı bekleyen iki şiir dosyasının olduğunu biliyorum. Bu dosyalardan biri bende: Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne Güzel!

Bu kitabın önsözü için şunları yazmış Metin Güven:

                             

ÖNSÖZ GİBİ 

Genellikle bir kitap aldığımda “önsöz” ya da  “kapak arkası” gibi yerleri okumam. Benim için önemli olan üründür zira. Bu nedenle de yazarların yaşamlarıyla ilgili çok sağlıklı bilgilere sahip değilimdir. Ama bu defa farklı oldu. Cesare Pavese’nin “Leuko İle Söyleşiler” adlı kitabını elime aldığımda kitabın niteliği hakkında bilgilenmek istedim ve arka kapaktaki yazıyı okudum. Şunlar yazıyordu:

   “Cesare Pavese’nin en iyi kitabı olarak değerlendirdiği Leuko İle Söyleşiler, İtalyan edebiyatının olduğu kadar Dünya edebiyatının da benzersiz başyapıtlarından biridir. Leuko İle Söyleşiler’de Pavese, yaşam gibi, aşk gibi, ölüm

gibi insan var oluşunun temel sorunlarını işlemek üzere, insanlığın en güzel yaratılarından birine, mitolojiye döner. Ünlü mitoloji öykülerinden kahramanları karşı karşıya getirerek, onların diyalogları aracılığıyla insanların insanlarla, tanrılarla, yazgıyla, doğayla olan ilişkilerini benzersiz bir kavrayışla aktarır. Mitolojik öykülerin bir çerçeve olarak seçilmesi, hem okura bu

öyküleri yeni bir gözle okuma, onları yeni bir açıdan değerlendirme olanağı verir, hem de Leuko İle Söyleşiler’e bir tür kendine özgü tarihsel geri plan yaratır. Belki de yalnızca Vergilius’un

Çoban Türküleri’le karşılaştırılabilecek olan Leuko İle Söyleşiler, eşsiz bir yazarın düzyazı şiirleri olarak da görülebilir.”

   Peki ben ne yaptım?

   Bana göre biraz abartılmış bir tanım da olsa bu “düzyazı şiirleri” geleneksel formlara uygun olarak yeniden yazdım. Yirmi yedi söyleşi için yirmi yedi şiir yazarken; kimi zaman karşılıklı konuşmaları aynen kullandım, kimi zaman da kendim “söyleşiler”i değişime ve dönüşüme uğratarak şiirleştirdim. Böylece bende “ölüm” değil yaşam öne çıktı. Sonra şiirleri İlhan Berk’e gönderdim, İlhan ağabey on gün sonra falan telefon etti; genel olarak çalışmamı olumlu bulduğunu söyledi, ama her şiirin başına bir kısa öykü koymamı önerdi. Haklıydı; herkes mitoloji bilmeyebilirdi, C. Pavese’nin bu kitabından haberi olmayabilirdi. Ben de her şiirin öncesine kitaptaki söyleşi öncesi açıklamaları aynen aldım. Kendim “hikâye” uyduramazdım çünkü.

   Ve böylece ortaya; “Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne güzel!” adlı bu kitap çıktı.

*

Metin Güven’in evinden yakınları tarafından, onca özel eşyaya ve kütüphane dolusu kitaba yüz verilmeden, sadece bilgisayarının alınıp götürülmesi, onun yayımlanmamış şiirlerine ve düzyazılarına ulaşmamızı şimdilik engelliyor. Dolayısıyla “ne yapılabilir” sorusu boşlukta dalgalanmayı sürdürüyor.

Uzaklara giden öteki dostlara verdiğim sözü Metin için de tekrarlıyorum:

Görüşeceğiz…                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   

Elizedebiyat, Sayı: 22 / Ekim 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXI 

Sonunda iş inatlaşmaya vardı: Koskoca mektup dosyası kaybolmuş olamazdı; bulunacaktı!

Evde, kitaplıktan taşmış kitapların toplandığı mukavva kutuların dipleri, büyük oğlumun sinema, küçük oğlumun müzik arşivleri didiklendi. Yok! Evden ofise geçildi. Oradaki kitaplık, kitaplığa sığmayan kitap ve dergi tomarlarının konduğu kutular, çekmece içleri, masa gözleri kurcalandı. Sonunda, çeviri şiir kitaplarını istiflediğim ve çok az el attığım dolapta buldum aradığımı. Geçen sayıda yayımlanan Metin Güven mektubu o dosyadan çıktı.

Bu arama sırasında, zamanın ambarında unuttuğum, aramamı geciktiren birçok “şey”e takılıp kaldım. Karalanmış kâğıtlar, yarım bırakılmış yazılar, daktilo devrinden kalmış şiir ve yazı başlangıçları, sahibi belirtilmemiş beş ve altı haneli telefon numaraları, hiçbir zaman bir zarfın üzerine yazma fırsatı bulamadığım adresler, planlama aşamasında kalmış işlerin listeleri ve asıl, ömrü uzun ya da kısa sürmüş dergiler, dergiler, dergiler… 

Atmaya kıyamadığım bir okul çantasının içinden çıkan, bana nasıl geldiğini hatırlamadığım; ya baba evinde, genç hatta belki de çocuk aklımla ayıklayıp kendime ayırdığım ya da merakımı bilen dostlar aracılığıyla sonradan elime geçmiş edebiyat dergilerinden söz etmek istiyorum.

Karıştırdığım dergilerin sayfalarını döndürdükçe, hem o yıllarda adını sağlama almış edebiyat adamlarının usta duruşlarıyla hem de yeni başlayanların, kalıcı olmanın çetrefil yolunda attıkları adımların taban acılarıyla karşılaştım.

Tutunmak her devirde zormuş, zor!

*

Dergilerden birinin: Çınaraltı’nın künyesi şöyle:

25 Birinciteşrin 1941 Cumartesi

Çınaraltı

Haftalık Türkçü, Fikir ve Sanat Mecmuası

Cumartesi günleri çıkar.

Abone Şartları: Yıllığı 500, altı aylığı 250 Kuruş

Ecnebi: Yıllığı 1000, altı aylığı 500 Kuruş.

Fiyatı 10 Kuruş

Sahibi ve Neşriyat Müdürü

Orhan Seyfi Orhon

İdarehanesi:

İstanbul, Ankara Caddesi, Hususi Daire

Derginin bendeki 12. sayısı, ölüm yıldönümü nedeniyle Ziya Gökalp’e ayrılmış. Orhan Seyfi Orhon, Peyami Safa, Ali Canip Yöntem ve Ali Nüzhet, Gökalp üzerine yazmışlar.

 

Sonra “tarihi” Varlık dergileri… En eski sayı, 1 Ocak 1956 tarihini taşıyor: 426. sayı.

Bu derginin 3. sayfasında Selahattin Batu’nun ‘Şair Sarhoşluğu’ başlıklı yazısı şair-içki sorununu ele almış. Bakın ne diyor:

“Acaba Orhan Veli kendinden umudunu kesmeseydi, hiç olmazsa alt şuurunda, bu tükenikliği sezmeseydi, içinden ölüme karar verebilir miydi? Cahit Sıtkı gibi bir değerin, bizi bugün bile durmadan içlendiren o şiir ustasının ufku gereği kadar geniş olsaydı, kendini böyle çabuk tüketir, aynı yolda harcar mıydı? ./.. Belki Muhib’i yıllardır onun için duyamıyoruz. O da sustu, susuyor, hiçbir yerden, bir köşecikten sesi gelmiyor. Yoksa tükendi mi? O da aynı hastalığın pençesinde mi? O da kendine, imkânlarına gözlerini yummuş, içinden, alt şuurunda kararını vermiş? O da mı aynı yöne doğru yürüyor?”

Bu yazının içine iki şiir gömülmüş. İlki, Ziya Osman Saba’nın Ölenlerle Kalanlar’ı:

Biliyorum ölüler, biliyorum… / Daha gençtiniz: yaşamaya doymadan / Kiminiz pembe yüzlü şişman / Ömrünün baharında taze / İkindiye yetişen cenaze / Biliyorum ölüler, biliyorum… / Çürüyüp gitmiş kiminiz. / Kiminiz kalanlardan uzakta / İlk gecesi toprakta

Öteki Behçet Necatigil’in Kör Işık’ı:

Büyük şehrin küçücük evleri kayıp / çok şeyler eksildi / bir kaya gibi düştü, yüksekten yapılardan / yer katlarına yılan derisi

Derginin bu sayısında yazanlardan birkaçı: Nurullah Ataç, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Falih Rıfkı Atay, Orhan Hançerlioğlu, Erdal Öz, Tahsin Yücel.

Varlık’ın 1 ve 15 Kasım tarihli 441 ve 442. sayıları, ağırlıklı olarak, Viyana’da 13 Ekim 1956’da ölen Cahit Sıtkı Tarancı’ya ayrılmış. (İlginç bir rastlantı: Bu satırları yazdığım günün tarihi de 13 Ekim) Yaşar Nabi, “Genç neslin büyük şairi Cahit Sıtkı’nın tedavi için gittiği Viyana’da öldüğü haberi acımızı katmerleştirdi. Biliyorduk, durumu umutsuzdu. Doktorlar dışarıda tedavi edilmesinden bir fayda ummuyorlar, bunu tavsiye etmiyorlardı. Bizim de içimizde bir korku yer etmişti. Ya gittiği yerde o yad ellerde, pek sevdiği karısıyla anacığının şefkatinden uzak, bir hastane döşeğinde kalıverirse diye. Korkumuz boşuna değilmiş.” cümleleriyle veriyor ölüm haberini.

Cemil Sait Barlas’ın sahipliği, Muzaffer Erdost’un Yazı İşleri Müdürlüğünü yaptığı Pazar Postasının 25 Mayıs 1958 tarihli sayısında Ara Güler’in fotoğrafı eşliğinde Orhan Duru’nun, Ömer Faruk Toprak’ın, Hüseyin Contürk’ün, Ülkü Tamer’in, Erdal Öz’ün, Demir Özlü’nün ve T. Kakınç imzasıyla Tarık Dursun’un yazıları yer alıyor. İlk sayfanın şiiri Kemal Özer’den Gül Yordamı.

Pazar Postası’nda ilginç bulduğum bir duyuru var:

“Aziz Nesin, eski dergileri birer birer taradı. Onların birçoğunda sanata, edebiyata yeni başlayanlara verilen cevapları, öğütleri eledi. İçlerinden bugün adı “büyük”e çıkmış ya da kırk yıldır yerli yerinde sayan birçok şaire, hikâyeciye, mizahçıya, politikacıya verilen öğütleri çıkardı. Buna kendi hatıralarını, düşüncelerini ekledi. Yakında başlayacağımız yeni yazı serisini tamamladı.

Biz de bu çalışmayı bütünlemek için şöyle bir şey düşündük. O gün öğüt alanların, haşlananların, övülenlerin bugünkü durumlarını, hayatlarını, eserlerini birlikte yayımlamak istedik.”

Bugün de denenmeye değer bir çalışma gibi görünüyor.

Ve Yusufçuk… 11. sayıdan başlıyor bendekiler. Dört yaprağa sığdırılmış önemli adlar: Edip Cansever - Pathetique, Metin Eloğlu-Don/Gömlek, Mehmet Taner - Uyarılmış İkindi, Ahmet Ada, Ali Cengizkan, Güven Turan, Fergun Özelli, Rasih Değer, Zeki Güney, Cemal Süreya - Mezartaşı Çiçekleri seri şiirinin 4.sü:

 

  Vaktiyle ordudan ayrılmasaydı Dağlarca

  Belki şimdi yine böyle emekli olacaktı;

  Ve şiirleri Resmi Gazete’de çıkmıyor diye

  Yine böyle yakınıp duracaktı

 

13. sayıda, Talip Apaydın, Turgut Uyar, Özdemir İnce, Yaşar Miraç, Ahmet Erhan, Ahmet Ada, Hasan Hüseyin, Bilgin Adalı, Özcan Yalım, Ali Püsküllüoğlu ve Cemal Süreya’nın Mezartaşı Çiçekleri seri şiirinin 6.sı:

 

  Kontenjan senatörü bir bayan vardı ya,

  Fuzuli’nin cinsel eğitim görmediğini söylemiş

  Söyler miydi şairle çekilmiş olmasa tenhaya,

  Demek üç yüzyıl önce Leyla’dan daha işveliymiş

 

   Bu sayıda yayınlandığı duyurulan kitap adları: Arslan Kaynardağ: Sevgiler de Gündemdedir

Mehmet Taner: Sunak, Hüseyin Atabaş: Yanarca, Yaşar Miraç: Trabzonlu Delikanlı, Eray Canberk: Kuytu Sular, İlhami Bekir: Unuttum, Ahmet Ada: Gün Doğsun Gül Üstüne, Abdülkadir Budak: Şimdi Yaz.

   Çantamın arka gözünden çıkan dergilerin tarihleri giderek günümüz tarihine yaklaşıyor: 1996 yılının Şiir Oku dergisini Mustafa Köz çıkarmış. Devamı geldi mi, bilmiyorum; bendeki son derginin sayısı 16 ve tarihi Eylül-Ekim 1998.

Aynı tarihlerde yayımlanan Mozaik dergisini künyesinde yayın yönetmeni olarak Mozaik İnsanları yazılı. Salih Aydemir’in adı önde duruyor. 18. sayıda kalmışım.

Mehmet Sarsmaz’ın Dördüncü Yeni dergisini ilk sayısı 19 Aralık 1994 tarihinde yayımlanmış ve boyu, kâğıdı, rengi değişerek 19 Haziran 1999’da yayımlanan 12. sayısıyla son bulmuş. Mehmet H. Doğan’ın mektubu veda sayısının başyazısı olarak kullanılmış.

Mehmet Sarsmaz Ocak 1993’te Hakiki Son Kişot adıyla ve “Dünyanın Bütün Sabahlarının Tek Sayılık Dergisi” alt başlığıyla bir dergi daha yayımlamış. O da burada.

Cenk Koyuncu’nun yayın yönetmenliğini yaptığı “Gelmiş Geçmiş Tüm Ürünler Dergisi” Son Kişot, bu dergiyle yan yana duruyor. Okunması değil ama açıp kapaması epey müşkülatlı olan derginin yayın tarihi Kasım-Aralık 2002. Benzer biçimde planlanmış Kirpi Şiir dergisini, Son Kişotların devamı olarak aralarına koymuşum.

   Ataman Avdan’ın hazırladığı Ay Edebiyat’ın 2002 ve 2003 yıllarında yayımlanan sayılarının bir bölüğü var çantamda.  Yine Hişt dergisininse 1998’de yayımlanmış 4 sayısı…

2001 yılında Hulusi Üstün ve İhsan Tevfik’in birlikte yayımladıkları Çıkın dergisi daha sonra İhsan Tevfik adının tek göründüğü Şiirli Çıkın dergisi olarak devam etmiş. Bendeki son sayısının numarası 30, tarihi Kasım 2002.

Bedrettin Aykın’ın büyük boy olarak başlattığı ve sonra boyutunu küçülttüğü Şiir Ülkesi dergisinin 2002 ve 2003 yıllarında yayımlanan 23 sayısı ile birlikte çantamdan çıkan son dergiler, Abdülkadir Budak’ın yayın yönetmenliğinde Ocak 2000’de yayımlandığında epey konuşulan ve pek çok şairi heyecanlandıran Şiir Odası dergileri oldu. 11. sayıda biten bu derginin, yapı olarak bugünkü Sincan İstasyonu’nun habercisi gibi durduğunu gördüm.

Çıkışı 50 - 60 yıl öncesine giden dergileri çantamın gözlerine yerleştirdikten sonra, masamın üstünde duran dergilere farklı bir gözle bakmaya başladığımı itiraf etmeliyim. Bu nasıl bir çabadır? Niyedir? Bir çantanın ya da kitaplığın kuytusuna girecek ve kim bilir hangi sebeple, tesadüfen okunacak ya da hiçbir zaman anılmayacak, okunmayacak dergiler için harcanan çabanın ve bu arada yaşanan atıp tutmaların, kırıp dökmelerin akla yakın bir açıklaması var mıdır?

Olmalı ki, işte Elizedebiyat, işte Çinikitap, işte Lonca, işte yayınlayanın anısına selam durmak için çıkmayı sürdüren Onaltıkırkbeş, işte yerini Olimpos’la değiştirmeye hazırlanan Mavi Ada ve işte bir zamanlar uğruna ter döktüğümüz Akatalpa; Bursa’nın kalesini, bütün değerbilmez ser-zevata karşı savunmaya devam ediyor.

Dize, Şiirsaati, Bireylikler, Mühür, Sincan İstasyonu, Yazılıkaya, Akköy gibi dergiler o nedenle Varlık’ın Kitap-lık’ın, Yasakmeyve’nin yanına eklemleniyor.

Hep yakındığım, yakındığımız bir konuydu: Yeni Biçem’i, Düşlem’i, Akatalpa’yı ve şimdi Elizedebiyat’ı ve Çinikitap’ı çıkaran ekip öte yakaya doğru makas değiştirdiğinde ne olacak, diyorduk, Bursa’nın hali? Uludağ Üniversitesi’nde okuyan binlerce öğrenciden ya da hayata bu şehrin evlerinde, mahallelerinde, sokaklarında başlayanlardan, bu işi sürdürmeye gönüllü gençler çıkmayacak mı? 

Bir fanzin edasıyla yayımlanıyor olmasına aldırmayın siz, önemli konularda söz almak için, 9 sayıdır parmak kaldıran ve sesini gürleştirerek söyleyeceğini açıkça söyleyen Lonca dergisi, kararlı duruşuyla yüreğimize su serpiyor doğrusu. Muharrem Sönmez, Zafer Özgekağan, İlkay Aşık, Cihan Sönmez, Belgin Karadeniz gözümüzü arkada bırakmayacak gibi görünüyorlar.

Yolları açık olsun.

Görüşeceğiz.

Elizedebiyat, Sayı: 23 / Kasım 2010

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXII 

İçerden haberler:

 

Elizedebiyat, bu sayısıyla ikinci yılını bitirmiş oluyor.

Yaz sonu, artık bir ayağı Marmaris-Turunç’ta olan Halûk Cengiz, İstanbul’a geçerken Bursa’ya uğradı. Eylül güneşi altında Mudanya’da, geride bıraktığımız sayıların muhasebesini yaptığımız çok güzel ve sıcak bir hafta sonu geçirdik. Oblomov çevirisine gömülmüş Ergin Altay ağbi de kırmadı, birkaç saatini harcamayı göze alarak aramıza katıldı. Onun çeviri dünyasından aktardığı gülümseten anılar, hem bardaklarımızı hem de mısır ununa bulanmış balıkları pek mutlu etti. Ama elbette önce bizi... Aklında tuttuğu çeviri yanlışlarını kıvrak Rusçasını da işin içine katarak öyle güzel örnekledi ki bize, çevirinin sadece sözcüklerin dilini değiştirmekten ibaret olmadığını, hayatı ve ruhu da dile eklemek gerektiğini anladık.

O gün konuştuğumuz temel konu, dergi adına daha nelerin yapılabileceğiydi. Bununla ilgili görüşler bazı noktalarda şekillendi. Tasarlanan bu değişiklikleri 25. sayıdan itibaren uygulayacağız.

Bu arada, gerek dikkatsiz okumalar yüzünden gerekse baskıya girerken yazı programlarının dilini değiştirmek zorunda oluşumuzdan kaynaklanan hataları da dile getirdik. Görebildiklerimizi işaretledik ve bunları en aza indirebilmek için beş ayrı gözü okuma işiyle görevlendirdik.

Çok, daha çok şiir yerine, az, daha az ve sıkıştırılmamış sayfalarda rahat okunabilen şiirler yayımlamayı kararlaştırdık.

Yeni isimler kazanmak adına, gençlerin ağırlıkta olduğu sayıları yayımlamayı sürdüreceğiz.

Geçen yıl ilkini düzenlediğimiz Mudanya Şiir Treni etkinliğini bu yıl da Montania’da yapacağız. İstasyondaki hazırlıkları bu toplantıda gözden geçirme fırsatı bulduk.

*

Bu buluşmadan yaklaşık bir ay sonra Hilmi Haşal oyunu bozmaya kalktı ve sağlık tanrısından sarı kart gördü: Durup dururken kalp krizi geçirdi. Bursa’nın yakasını bırakmayan kayıplardan sonra, beynimize üşüşen yüzlerce soruyla karardık; elimizi ayağımıza dolaştı. Şimdi iyi. Daha sakin, daha asude, telaşsız bir hayata alışmaya çalışıyor. Sadece telkinle yetinmeyip yükünü hafifletmek için de çaba gösteriyoruz.

*

Elizedebiyat, Bursa’nın umut veren ve yaptıklarıyla ses getirmeye başlayan gençlerine; onların, artık 15 günde bir çıkardıkları Lonca dergisine ne yapabilirse, elinden ne gelirse, destek olamaya devam edecek. Hem Elizedebiyat’ın hem de kardeş dergimiz olan Çinikitap’ın kapıları,  yazılarına ve şiirlerine açık olacak. Bu kapıları açan anahtarı, ilerleyen yıllarda onlara emanet edeceğimizi bilsinler istiyoruz.

*

Elizedebiyat olarak, Bursa’da kurulmuş olan ve on yıldır çalışmalarını sürdüren Bursa Yazın ve Sanat Derneği’nin (Buyaz) bütün etkinliklerine katılmaya ve katkı sunmaya devam edeceğiz.

Sözü buraya getirmişken, Türkiye’nin bütününü saran bölünmüşlüğe, ötekileştirmeye ve bizden-bizden olamayan ayrımcılığına, Buyaz üzerinden değinmek isterim.

Edebiyat adına çaba gösteren ve bu yolda birçok etkinlik düzenleyerek Bursa’nın edebiyat ortamını canlı tutan; Dünya Şiir Günü’nde ve Dünya Öykü Günü’nde değerli şair ve yazarları davet ederek düşünce ve görüşleriyle Bursalıları buluşturan bu derneğin bir binası, üyelerini buluşturacağı bir mekânı olmadı bugüne kadar. Her türlü girişimleri engellendi, bulunan mekânların kullanılmasına bir bahaneyle karşı çıkıldı. Oysa “onlardan” olan Yazarlar Birliği Bursa Şubesi’ni ikisini hiç kullanmadıkları üç mekânı var. İktidarın ve uzantısı yerel yönetimin bu haksız tutumunun bilinmesini istedim. 

*

Şimdi, eski sayılarımıza dönmenizi ve aşağıya sıraladığım yanlışlıkları düzeltmenizi istiyorum:                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         

* Sayı: 15, Mart 2010, Sayfa 24

Duygu Kankaytsın Aksoy’a ait “Özlem” adlı şiirin sonuna

tetik kırılır, düşerim sana

dizesi eklenecek.

* Sayı: 17, Mayıs 2010, Sayfa. 26

Muharrem Sönmez’e ait “Kışa Hazırlık” adlı şiirin sonuna

Ne olur al…

dizesi eklenecek.

* Sayı: 22, Ekim 2010,  Sayfa 11

Dilek Demirdelen’e ait “Ağlayan Çekirge” adlı şiirin sonundaki

Karşı pencereden bakıyorum gökyüzüme dizesi

Karşı pencereden bakıyorum gök yüzüme

biçiminde düzeltilecek.

* Sayı: 22, Ekim 2010,  Sayfa 22

Gökhan Ertekin’e ait Ölmeye Gidiyorumadlı şiirin sonuna

fısıldayarak kulağıma

- öpüşmekten yorulan

kirpik ağrısını...

dizeleri eklenecek.

* Sayı: 22, Ekim 2010, Sayfa 23

Ozan Öztepe’ye ait BOĞOSadlı şiirin sonuna

Bir arpa boyudur ve

kârdır geldiğin

dizeleri eklenecek.

* Sayı: 22, Ekim 2010, sayfa. 23’de

Burak Çağlayan’a ait “Bir Bileşiğin Oksijenle

Tepkimeye Girmesi Olayı” adlı şiirin sonuna

izine pek rastlamasam kendimin.

dizesi eklenecek.

Bu hatalar için okur ve şairlerimizden özür diliyoruz.

Görüşeceğiz…

  

Elizedebiyat, Sayı: 24 / Aralık 2010

 

İZ/DÜŞÜM XXIII

   O günlerin “moda”sı olarak tasarlanmış olsa da zaman geçtikçe alışılmış modanın dışına çıkan ve oldukça uzun süre devam ettikten sonra iki yıl önce dağılan bir okuma grubumuz vardı. Uludağ Üniversitesi’nden bazı öğretim görevlilerinin isteği ile başlamış ve edebiyata düşkün, okumaya meraklı tıp mensuplarının katılımıyla zenginleşmiş bir topluluktuk. Grubun yöneticisi olarak iki şeyi önemsiyordum: Okuduğumuz yazarın enine boyuna didiklenmesi, bir, okuduğumuz kitabın yazıldığı ve anlattığı dönemin didiklenmesi, iki. İki diye numaraladığım bölümde bir de anlatılan dönemle aynı zamana denk gelen Türkiye koşullarının karşılaştırılması vardı ki, bu sıkı bir araştırmayı gerekli kılıyordu.

Bu yöntem bende bir alışkanlığa, giderek saplantıya dönüşmüş olmalı ki, okuduğum her kitaptan sonra dönüp dönemsel bir Türkiye kıyaslaması yapıyorum.

22. İz/düşüm yazısında Ergin Altay’ın katılımıyla Mudanya’da yaptığımız Eliz toplantısından bahsetmiştim. O toplantı gece yarısı Ergin Ağbi’nin evinde, çevirilerini yaptığı masanın başında son bulmuştu. Oradan ayrılırken kucağımız Çehov’la, Tolstoy’la, Turgenyev’le, Gogol’le, Dostoyevski’yle doluydu. Yakın zamanda tekrar okumaya başladığım Rus klasiklerini bir de Ergin Altay çevirisiyle okuyorum şimdi. Ve, dedim ya, artık kaçınılmaz bir şey, sürekli karşılaştırma yapıyorum.

Gogol Ölü Canlar’ı 1842’de yayımlamış. Dostoyevski’nin Öteki’sinin yazılma tarihi 1845. Kişilik bölünmesi ve paranoya gibi el değmemiş konuları bu romanıyla edebiyata kazandıran Dostoyevski bu kitabı yazdığında, bu sahada bir dahi sayılan Sigmund Freud daha doğmamıştı bile. Turgenyev’in başyapıtı Babalar ve Oğulları’nın yayınlanma tarihi 1862.

Dönüp Osmanlı’ya bakıyorum. Bir Halk Edebiyatı’mız var bir de Divan Edebiyatı’mız. Halk Edebiyatı’nda geleneksel destanlarımız yozlaşarak dinsel efsanelere ve halk hikâyelerine dönüşmüş, ama roman türüne ulaşacak evrim çizgisini yakalayamamış. Divan Edebiyatı’nda ‘olay anlatan’ birtakım tür ve biçimler var: Tarihsel olayları günü gününe not eden vekayınameler ve Ortadoğu İslam edebiyatındaki ortaklaşa aşk konularını anlatan mesneviler. Ancak, olay tarihçiliği biçimsel tarihçiliğe yönelmiş, mesneviler de manzum öykü tekniğinin sınırlarını aşamayarak çağını tamamlamış. Yani, karnemizde sıfır vereceğimiz bir roman hanesi bile yok.

Oysa Batı’da köleci toplumdan feodal topluma, oradan kapitalist topluma geçiş süreci yaşanırken, geleneksel destanların efsanelere, efsanelerin de romana dönüşümü söz konusudur.

Osmanlı’ya roman türünün girişi, doğaldır ki çeviri yoluyla olmuştur. Yusuf Kamil Paşa’nın Fenelon’un Telemaque adlı yapıtını Fransızcadan çevirdiği tarih 1859’dur. Bu kitabın ardından Victor Hugo gibi iyi isimlerin yanında Daniel Defoe, Alexandre Dumas Pere, Alexandre Dumas Fils gibi ucuz romantikler, erkeklerin %10’u, kadınların binde biri okur-yazar olan bir topluma sunulmuş.

(Buraya, hatırladıkça içimi acıtan bir olayı yazmalıyım. Eşimle nişanlı olduğumuz yıllarda, kayınpederim, İstanbul Erkek Lisesi Edebiyat Şubesi’ni 438 no.lu öğrenci olarak tamamlayan Necip Kocaslan’ın Yanya işi sedef kakmalı sandığından çıkararak bana övgüyle gösterdiği iki şey olmuştu. Biri metrelerce uzunlukta, Tepedelenli Ali Paşa ve Aslan Paşa’dan başlayan, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile süren aile şeceresi idi; öteki de Victor Hugo’nun Sefiller romanının Osmanlıca ilk baskısı. Vefatından sonra, ölüm acısıyla olsa gerek, yarım parmak kalınlığındaki ciltlerinin içinde değerlerini muhafaza eden birçok kitabın yanında bu kitap da bir eskici arabasına kondu ve kim bilir nereye gitti. Bir tesellim olabilir: Umarım o kitap Kuran sanılarak muhafaza ediliyordur. Sefiller’in ilk baskısından kopartılan sayfalarla yapılmış kese kâğıtları… Düşünün!)

Roman türünde ilk yerli örnek, sadece ilk olması bakımından tarihi önem taşıyan Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fıtnat adlı kitabıdır ve yayınlanma tarihi de 1872’dir. Tanzimat döneminde romancılık bir “ilk deneme” olmaktan öteye gidememiş ne yazık ki. Ahmet Mithat Efendi’nin Felatun Bey İle Rakım Efendi, Hasan Mellah, Vah, Esaret gibi yirmi sekiz romanı, Recaizade Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası, Nabizade Nazım’ın Zehra’sı, Batı’nın kötü kopyaları olmaktan kurtulamayan denemelerdi. Çünkü Batı’daki edebi akımlar belli ilkeler doğrultusunda toplumsal ve ideolojik temellere dayanarak klasisizm-romantizm-naturalizm - realizm çizgisini izleyerek gelişirken,  Osmanlı’da bu yeni edebiyat türünün temeli de yoktu, çatısı da. Bu yüzden estetiği göz ardı eden, ekollerin özelliklerini taşıyan öğeleri bilir bilmez harmanlayarak okura sunan örnekler yayınlandı yüzyılın son yarısında. Namık Kemal’in İntibah ve Cezmi adlı eserleri, 20. yüzyıl Türk romanının kapısını açan ve edebi değeri bulunan romanlar olarak benzerlerinden ayrılırlar.

Edebiyat Tarihi bilgilerinizi tazelediğimin farkında olarak, bu konudaki son sözümü söylüyorum: Artık kulis nedir, lobicilik ne demektir biliyoruz. Bu yüzden Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış bir romancımız bile var.

*

Yazının son okumasını yaparken 23 Aralık sabahı Nursel Aras aradı, Mehmet Kaplan’ı kaybettik, dedi.

Buyaz’ın düzenlediği son etkinlikte şiirlerini okumak için kürsüye çıktığında, “Belki bu son şiir okuyuşumdur” demişti. Demek ki fısıldaştığı ölümden öğrendiği bir şey varmış.

Bana her geldiğinde göğsündeki yanmadan yakınırdı. Onu zorlamış, kalp doktorlarına yönlendirmiş ve 18 Aralık için randevu aldırmıştım. “Pazartesi günü arar bilgi veririm” diyerek ayrılmıştı yanımdan. Aramadı, uğramadı. Sonunda, kendisi değil haberi geldi.

İlk kitabı Dil İzi’nin şiirlerini seçmiş ve baskıya hazırlamıştım. Zamanının daraldığını fark etmiş olmalı ki bu kitabın yayınlanmasından sonra her yazdığı şiir okuttu bana ve yeni kitabının hazırlıklarına başladı; o kitaba girecek şiirleri seçmemi istedi. Kitabın adını Kırıntı koyduk. Dosya olarak bende duruyor.

Bugün yazılandan farklı bir şiir anlayışı vardı. Ona, ‘sen hezel yazıyorsun’ dediğimde bana ‘ne demek o?’ diye sormuştu.

Mehmet Kaplan’ı dosyasından seçtiğim iki şiirle uğurluyorum

 

YOLCULUK

 

Hastayım / Ölüm mü?

Yavaş yavaş / Ona gidiyorum

 

YAŞLILIK

 

Akü bitti / Pil bitti // Gözlerin / Feri gitti

Ölümü / İsteyen kim // Yaşlılık / Cana yetti

İki ezan / Bir sala // Hadi bize / Eyvallah

 

Görüşeceğiz. 

  Elizedebiyat, Sayı: 25 / Ocak 2011

 

 

İZ/DÜŞÜM XXIV 

2010 yılını değerlendiren ilk şiir yıllığını Veysel Çolak yayımladı: Şiir Denilen Cehennem.

Yıllığın hazırlanması sırasında esas aldığı ilkeyi, “sunu” başlığı altında açıklıyor Çolak: Halûk Cengiz’in yaklaşımıyla, bazı şairlerin hiçbir zaman güzel şiir yazamayacağı; bazılarının arada sırada güzel şiirler yazabileceği; bazılarının ise, istese de çirkin şiir yazamayacağı bilgisine ulaşabiliyor insan. Böyle olunca, antolojilere şiir seçerken, öncelikle şairi seçmek gerekiyor. Bu, etik, estetik, ideolojik ölçütlerin işletilmesini de sağlar.

./.. Anlaşılacağı üzere, şairi arıyor, buluyor ve seçiyorum; çünkü çok iyi biliyorum ki şair bulunca şiir bulmak çok daha kolay oluyor.

Ve bu arayış sırasında, buldukları-bulamadıkları üzerinden bir saptama yapıyor: Kimse şairin kötü insan olup güzel şiirler yazabileceğini söylemesin. Yalancı, dedikoducu, ikiyüzlü, bencil, çıkarcı, oportünist, Makyavelist, kariyerist, kıskanç, bilgisiz... olunarak da iyi şair olunamaz.

Çolak’ın bu saptamasını önemsiyorum. Şundan: 1980 tarihi birçok bakımdan bu ülkenin miladıdır. Cunta, faşizm, işkence, sol kırım... Bunlar 1980 darbesinin üniformalı “bizim oğlanlar” kısmıyla ilgili kavramlar. Bu darbenin bir de sivil ayağı vardı. Değerlerin yozlaştırılması, kurulu rejimin altının ve içinin boşaltılması, devletin ve devlet adamlığının karikatürleştirilmesi biçiminde özetlenebilecek bu ayağın adımlarını ayarlayan ve darbenin sivil kısmını yürüten “bizim oğlan” Turgut Özal’dı. Anayasayı bir defa delmekle bir şey olmaz diyerek başlayan, benim memurum işini bilir’le süren bu yozlaşma dönemi bitmedi, bugün de sürüyor. Hem de askeri kanadın “görev”lerini üstlenmiş sivil bir iktidar marifetiyle sürdürülüyor.

Hücre-Doku-Organ sıralaması ile vardığımız bütünün edebiyattaki karşılığı Şiir- Edebiyat-Türkiye’dir. Hücreler bozulmuşsa sağlıklı bir dokuya ve görevini tam yapan bir organa ulaşmamız mümkün değildir. Bozulmuş bir şairin ürettiği şiirden sağlıklı bir edebiyata varmamızın mümkün olamayacağı da açıktır. Türkiye ne ise, Türk Edebiyatı da odur.

Veysel Çolak’ın saptamasında kullandığı sıfatlar sadece 2010 yılı ile ilgili değildir, dün’le bağlantılıdır. Otuz yıllık istilanın, otuz yıllık yayılmanın, otuz yıllık sirayetin sonucunda varılan yerde çekilen fotoğrafın ayrıntılarını yazıyor Çolak. Özal’ın işini bilen, iş bitiren prenslerinin, bürokratlarının, memurlarının yanında yazarlarının, şairlerinin de olması kaçınılmazdı; oldu. Şairleri onar yıllık kuşaklara ayırarak incelemeye meraklı olanlar 80 kuşağına bir de buradan bakmalıdırlar.

Burada Özal çocuklarını da kapsayan bütün bir kuşağın üstüne kapkara bir şemsiye açmak ve o kuşağın bütününü gölgelemek amacında değilim kuşkusuz. Çürümenin ve yozlaşmanın hiç önemsenmeden kabullenildiği, hatta doğru ve doğal olanın bu olduğu düşüncesinin egemen kılındığı bir toplum yapısından, bu yapıyı oluşturan anlayıştan ve şiirimizin enini boyunu, şairlerimizin çapını, yarıçapını yeniden hesaplamak gereğinden bahsediyorum.

İnternet denilen “deccal”ın bizlere bu hesaplama konusunda epey ipucu sunduğunu düşünüyorum. Çeşitli sanal ortamlarda yapılan tartışmalara, kurulan-kurdurulan fan kulüplerine ve burada kalem oynatanlara-kalem oynattıranlara, “ben-ben” diye öten, daha uçmayı öğrenmeden takla atmaya kalkışan hevesli güvercinlere bir bakın yalancı, dedikoducu, ikiyüzlü, bencil, çıkarcı, oportünist, Makyavelist, kariyerist, kıskanç, bilgisiz” sıfatlarına başka hangi sıfatlar eklenebilir, bunu bulun.

*

Yıllığın sonunda, 2010 yılında yayınlanan şiir kitaplarının bir listesi var. Bu listede yer alan kitap sayısı 114.

Sayının çokluğu-azlığı konusunun dışında beni ilgilendiren başka bir şey var: Yaşadığım şehir üzerinden konuşuyorum: Listedeki 114 kitaptan bir tanesine bile Bursa kitapçılarında rastlamadım. Diyelim ki 14 tanesi var da gözümden kaçtı,    görmedim. Peki, geriye kalan 100 tanesi? Bu kitaplar niye basılır? Önemli olan kitap sahibi olmak mıdır? Okuru olmayan kitabın, yazarını tatminden başka bir anlamı olabilir mi?

Yazar birlikleri, dernekleri, kuruluşları bu konuda bir şeyler yapamaz mı?

Kültür Bakanlığı, Başbakan’ın gaflarını temizleme kurumu kimliğinden kurtulup bu konunun “ucube”liğini gideremez mi?  Örneğin, yandaşlığın, bizden olan olmayan ötekileştirmesinin uzağında bir Kitap Kurulu oluşturularak, edebiyatımıza hem baskısı hem de içeriğiyle değerli kitaplar kazandırılamaz, “kendi yayını” denilen yöntemin ve “tüccar yayıncılık” kavramının önü kesilemez mi?

Bu soruların cevabını biliyorum: Olmaz!                        

Çünkü, Hücre-Doku-Organ//Şiir-Edebiyat-Türkiye sıralamasında tersinden bir bozulma, yozlaşma söz konusudur; yaşadığımız budur. Bu yüzden olmaz.

Geleceğin daha farklı ve umut verici olduğu da söylenemez.

*

Yıllıkla ilgili genel değerlendirmeye dahil olmayacak birkaç şey: 1-Öncelikle dizgi hatalarının azlığı sevindirici. (Kitabın 50. sayfasının başına Özkan Satılmış 1986 diye yazmalı, Ölü Aklı şiirini sahibine teslim etmeliyiz.) 2- Bursalı gençlerin çıkardığı Lonca dergisine hak ettiği yerin verilmesi sevindirici. Bu değerlendirme gençlere şevk verecektir. 3- Elizedebiyat dergisi olarak edebiyat dünyasına övgüyle sunduğumuz genç şairlerden sevgili Filiz Göğer’i yıllıkta görmek isterdik. Nedenini -Çolak’ın önerisi doğrultusunda- yine bu sayfalarda açıklayacağım.

Görüşeceğiz…

         Elizedebiyat, Sayı: 26 / Şubat 2011

  

İZ/DÜŞÜM XXV

 Artık şiirimize toplu bakışın ana ekseni olduğu kabul ediliyor: Eskiden olduğu kadar kıyametler koparmasa da; yıllık hazırlayıcıları, can yakan ve hazırda tutulan eleştirilerle yerden yere vurulmasa da yıllıklar belirleyiciliklerini koruyorlar.

2010 yılını değerlendiren ikinci şiir yıllığını Baki Asiltürk, YKY Yayınlarından çıkardı: Şiir Yıllığı 2010.

Asiltürk’ün Önsöz yazısında belirttiği, şiir seçme yöntemini ve ilkesini tekrarlamakta yarar var: Niceliksel değerlendirme açısından söyleyeyim; yayımlanan kötü şiirlerin sayısı iyilerden kat kat fazlaydı. Yine de, gerek dergilerde gerekse yeni yayımlanan kitaplarda hakikaten çok                    iyi şiirler de yer aldı. Bu “iyi”ler arasından “en iyi”leri seçmek elbette kolay değil; ama bazen gerekli de değil. Şunu söylemek istiyorum: “Şiir Yıllığı” adı altında çıkan bir çalışma, o yıl yayımlanan en güzel şiirleri bir araya getiren bir çalışma değildir, olmamalıdır. Yıllıkların esas amacı ve onların karakterini oluşturan yanı; şiirdeki gelişmeleri, yenilikleri, farklı anlayışları                  örnekler bağlamında yansıtmak olmalıdır. Ancak o zaman, farklı anlayışları temsil edebilecek           “en iyi”lerin seçimi söz konusu olabilir.

İlke ve çıkış noktası olarak elbette doğru. Ne ki, seyrek rastlanan gruplaşmaların dışında hemen her şair kendince bir şiir anlayışı tutturmuş gidiyorken, oluşan bu ortamda bu yöntemin uygulanabilirliği bana şüpheli görünüyor. Elimizde adını koyabildiğimiz neler var: Doğum tarihlerine bakarak yapılan kuşak tasnifleri, deneysel şiir, mistik şiir, anlatımcı şiir. Zorlamayı sürdürürseniz: Kaotik şiir, kekeme şiir… İpin ucunu kaçırmak isterseniz: Organik şiir, plastik şiir; daha da ileri giderseniz: Tuhaf şiir, sert şiir...

Bu biraz da yapay ve iç içe geçmiş gruplamaya / gruplaşmaya bakarak hangi şairi nereye koyacaksınız, üstlerine hangi şiir anlayışının şemsiyesini açacaksınız? Yıllıkta yer bulan 147 şairi, neyin “en iyi”si olarak sunacaksınız? Bana göre, bu, olması gerekenin ifadesidir, ama uygulanması zordur. Yıllıkta da görülüyor bu. Sondan başlayarak söylersek, örneğin Harun Atak, hangi şiirin “en iyi”sidir? Birkaç sıra öncesinde yer alan Nazmi Cihan Beken’den, Didem Gülçin Erdem’den, İbrahim Topaz’dan hangi özellikleriyle ayrılır, kendini farklı kılar?

*

Asiltürk’ün şiir yıllığında dikkat çeken birkaç ayrıntıdan bahsetmeliyim. Bir, şairlerin kısa bir değerlendirmesinin yapılması; iki, yanlış saymadıysam tam yirmi şiirin kitaplardan seçilmesi. Üç, -cahilliğime verin- adını sanını hiç duymadığım yıllıkta yer almış olmalarıyla beni şaşırtan en az yirmi şairin varlığı. Dört, şiirini takip ettiğim, şiirine güvendiğim en az yirmi şairin yıllıkta yer almayışı.

1-Şairleri bir ya da iki cümleyle değerlendirmek zordur ama okura bir fikir verir ki, iyidir.

2-Kitaplardan şiir seçilmesini çeşitli biçimlerde açıklayabiliriz. Örneğin, bu şairler dergilere yüz vermiyor olabilirler. Ya da dergilere yasak savar yedek şiirler gönderip as oyuncularını kitaplarına saklamışlardır. Kitap tıkanmasına uğrayarak yeni şiirler üretememeleri de olasılıklardan biri.

3-Bana ulaşan onca dergiye rağmen şiirleriyle tanışmadığım çeşitli şairlerin varlığı bana her anlamda bölünmüş, kutuplaşmış Türkiye’yi düşündürüyor nedense. Demek bir de “karşı” taraf var ve orada da bir başka nehir akıp duruyor. Baki Asiltürk ya köprüdür ya da o nehrin suyunu “karşı” topraklara taşıyan ark. Belki de başka düşünceler içindedir. İsterse açıklar.

4-Kimi bildik isimlerin yıllıkta bulunmayışı elbette yıllığı hazırlayanın tercihidir ve kendisine göre gerekçeleri vardır; bu konuda söylenecek bir şey yok. Şu yapılabilir belki: Adı dolaşımda olduğu halde yıllığa alınmayanların alınmama nedenleri, tıpkı şairleri değerlendirirken yapıldığı gibi, bir iki cümleyle açıklanabilir ve bu metin yıllığın sonuna konabilir. Bu usul, özellikle genç şairler için yol gösterici olabilir. Eskileri ise yıllıkları umursadıkları ölçüde ilgilendirir.

YKY Yıllığı’nı içindeki şiirler kadar, Dergilerde ve Kitap Eklerinde Poetik Yazılar, Tanıtmalar, Söyleşiler bölümünde yer alan fihrist de önemli kılıyor.

Bir de, bu yıllığın her zamanki gibi özenle hazırlandığını, dizgi yanlışlarına rastlanmadığını söylemem gerekiyor ki, bu yüzden hem Asiltürk’e hem de düzeltileri yapan Beyza Kolunsağ’a teşekkür etmeliyiz.

*

Fehmi Enginalp, Alp Yayınları, Alp Kültür Merkezi, Alp Dağıtım ve Çinikitap’ın sahibi, eğitim ve sanat için kollarını sıvamış gönüllü bir Bursalıdır. Şimdi yeni bir şey yaptı: Bursalı genç şairler, Muharrrem Sönmez, Zafer Özgekağan ve İlkay Aşık’ın sunduğu Zımba Kitap projesini, parasını pulunu düşünmeden hayata geçirdi; bu üçlüye Hilmi Haşal ile beni de dahil ederek ve de devamını getireceğini vaat ederek yeni yılda projeyi uygulamaya soktu. Hilmi Haşal’ın Hercai İnci’si, Muharrrem Sönmez’in Merdivendeki Çocuk’u, Zafer Özgekağan’ın Koma’sı, İlkay Aşık’ın Mesafe’si ve benim Şifasız Otlar Kitabı’m, bu sayede Ocak ayında okur önüne çıktı.

İkinci beş kitap için Halide Yıldırım, Gülümser Çankaya, Betül Yazıcı, Özlem Tezcan Dertsiz’le görüşüldü, kendilerinden dosyalarını hazırlamaları istendi.

Yayınevlerinin şiir kitabı basmaktan -haklı olarak- kaçındıkları bir dönemde bu girişim bir bakıma kahramanlıktır. Şiir kitaplarına öykü kitaplarının eklenmesi de gündemde. Bu çaba alkışı hak ediyor.

Görüşeceğiz…                                                                                                                                                                                                                                                                                                                   

                                                                                             

Elizedebiyat, Sayı: 27 / Mart 2011

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXVI 

Küresel boyutta değiştik, dönüştük ve yozlaşsak da başkalaştık çok şükür!

Yenilendik ki, öyle böyle değil, son suretimiz aslına beş çeker, maşallah!

İnsan haklarını haklamak özgürlüğüyle demokrasimizin önüne faşizmi, arkasına da upuzun bir tramvay kuyruğu ekledik ki, Dünyada benzeri yok, Allah’a emanet!

Barış diyeni, kardeşlik diyeni duyan kulaklarından kusuyor artık.

Kurbağa bakışlılar sayesinde / eliyle / marifetiyle Cumhuriyeti altı kısık ateşe attık ki, ya hak, pişti, pişmek üzere elhamdülillah!

Dindar kılıcımızın iki tarafı da kesiyor ki, sarkacın gidişi iktidar, dönüşü ticaret; doluyor kasatullah!

Bu ahval ve şeraitte 21 Mart Dünya Şiir Günü’nü, günün mana ve ehemmiyetini belirterek idrak eyleyiverdik. 

Ne mi hissettik?

Bence iyi oldu.

Hafif ateşte az yağla öldürülmüş pirinçle - kalın çekilmiş kıymayla - çamfıstığıyla - birkaç sap maydanozla içi boşaltılmış biberleri doldurduk.

Pirinç olan şiir midir?  Şairi kıyma ya da çamfıstığına mı saydık, pek anlaşılmadıysa da yağın ve yağdanlığın libotik cin oğlanlardan, arabik nağmelerle iç bayıldıranlardan geldiğini bildik.

İyi oldu, iyi…

Bu mutlu günümüzde, internet sitelerinde şair dayanışmasının örneklerini gördük, şad olduk. Birbirlerini yok sayan şairlerin, tehditten küfre ulanan ve günün mana ve ehemmiyetini derinleştiren latif sözleriyle hoşnutluğumuzu ziyadesiyle çoğalttık ve bu şahitliğimizle bu günlere ulaşmamıza vesile olanlara duacı olduk.

İyiyiz, iyi…

*

Bursa’dan sual olunursa, iki kutuplu Türkiye’nin buradaki yansıması da ki kutuplu oldu: Bursa Yazın ve Sanat Derneği (Buyaz) ile Bursa Eğitimi Geliştirme Derneği’nin ortaklaşa düzenlediği etkinlik bir yanda, Yazarlar Birliği’nin kutlaması öbür yanda; iki ayrı kutlamayla günü kurtardık.

Ciddi olalım:

Buyaz’ın kutlaması bu yıl uluslar arası düşünülmüştü, öyle uygulandı. Danimarka’dan Niels Hav ve çevirmeni Hüseyin Duygu, Gürcistan’dan Dato Mağradze ve çevirmeni Eşref Yılmaz, Bulgaristan’dan Bojidar Grozev ve hem çevirmeni hem de katılımcı olarak Duran Hasan Hatipoğlu ile Kıbrıs’tan Neşe Yaşin bu yılın konuklarıydı.

Niels Hav-Hüseyin Duygu, Dato Mağradze Eşref Yılmaz ve Neşe Yaşin’le söyleşileri, arkamdan itilerek çıkarıldığım kürsüde ben yaptım, Bojidar Grozev ve Duran Hasan Hatipoğlu ile Hilmi Haşal konuştu.

Konuklarımıza ülkelerindeki edebiyat ortamına ilişkin, Dünya edebiyatıyla bağlantıları konusunda ve Türk şiirinin ülkelerindeki durumuyla ilgili sorular sorduk. Şiir anlayışlarını, ülkelerindeki şiire duyulan ilgiyi, okurla ilişkilerini, yılda kaç kitap basıldığını, bu kitapların baskı sayısını öğrendik. 

Etkinliğin başlangıcında, Şiir gününün ruhuna uygun, şiiri yücelten konuşmalar yapıldı. Dinleyenler sandılar ki şiir güneştir ve Dünya onun sayesinde ekseninin açısını korumaktadır. Böyle olmadığını; şiirin, olsa olsa ışığını kaybetmiş uzak bir gezegen olabileceğini, şair-şiir-okur yörüngesinde giderek küçülen bir elips çizdiğini dilim döndüğünce anlatmaya çalıştım. Bu gezegende hayat var sanılır, oysa orada yaşanan, varmayı başaranların, kendi hayatlarıdır; dönüp geldiklerinde oradaki hayat diye anlattıkları kendi hayatlarıdır demeye çalıştım.

Bulgaristan’dan gelen konuklardan Duran Hasan Hatipoğlu’nun önemli bir özelliği vardı: 1957 yılında Türk göçünü önlemek için görevli geldiği Bulgaristan’da Nâzım Hikmet, genç Türk şairlerle tanışmak istediği üç Türk şairden biri de Duran Hasan Hatipoğlu’ymuş. Bılgaria otelinin lobisinde gerçekleşen görüşmelerini, şiirin ne olduğu, nasıl yazılması gerektiği konusunda Nâzım’ın onlara söylediklerini nakletti dinleyenlere ve putlaştırılan Nâzım’la sıradan bir fert gibi yaşayan insan Nâzım arasındaki farklara değindi. Zaman yetersizdi, bu yüzden söyleyeceklerinin çoğu kendinde kaldı.

Önceki yıllarda İhsan Üren’e, Cevat Çapan’a, Başaran’a, Metin Güven’e verilen Buyaz Şiir Onur Ödülü bu yıl Sennur Sezer’e verildi. Sennur Sezer’le Hilmi Haşal söyleşti. 

Etkinliğin sonunda, bir ton ağırlığında Bursa kitabıyla eve dönerken dilimde Tevfik Fikret’in bir dizesi vardı:

İnan, Halûk, ezeli bir şifadır aldanmak!

*

Mühür Kitaplığı, Mustafa Fırat tarafından hazırlanan ve 2010 yılında yayımlanan şiirlerinden oluşan yıllığı, derginin eki olarak okurlara ulaştırdı: Şair Dağın Doruğunda.

Mustafa Fırat, bir görevi yerine getiriyor gibi. Üstelik kararsız da… Kitap başlığının hemen altında yer alan “inceleme” sözcüğünü “seçki” sözcüğüne tercih etmesinden de anlaşılıyor bu. “O halde neden kalkıp da bir şiir seçkisi yapıyorsun” ve “Geçen sene de söylediğim gibi, bir yıllık hazırlamıyorum” cümleleri de bu kararsızlığa işaret ediyor. Fırat, “Seçtiğim kimi şiirler sevdiğim şiirler değil” diyor, önsözde. Bu, altı üste, sağı sola, içi dışa eşitleme: Bir ortalama tutturma çabası o halde. Belki de öznellikle nesnelliğin ortalamasını alıyor.

Fırat’ın Türk şiirine genel bakışı, diğer yıllıklarda vurgulanan karamsarlıkla örtüşüyor: “Toplum şiiri gereksinmiyor artık. Bu yüzden şiiri gereksenmeyen toplumu dışlamanın zamanıdır.”

Şair Dağın Doruğunda yıllığı, bütün söylediklerime rağmen doğru seçilmiş şiirlerden oluşan, iyi niyetli bir çalışma. Ayrıca bu çalışmanın fiziksel titizliğini de vurgulamalıyım.

Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 28 / Nisan 2011

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXVII 

Bursa’da yaşıyor ve öyle ya da böyle, edebiyatı bir ucundan tutuyor olmamıza rağmen 14. Bursa Edebiyat Günleri etkinliğinin 29 - 30 Nisan tarihlerinde yapılacağını internetteki duyurular aracılığıyla öğrendik. Ötekileştirme, bizden olan-olmayan ayrımı her alanda sürüyor.

Ne de olsa geçmiş etkinliklere emek vermişliğimiz var; nedir, kimler katılacak, ne konuşacaklar diye programa şöyle bir göz attım. Birkaç ad dışında katılımcılar listesinde bulunanlar bana edebiyat adına hiçbir şey çağrıştırmadı.  Diyelim Orman Haftasına ya da Tulumbacılar Bayramına katılanların listesi ile bir farkı yoktu benim için. Hafızanızı zorlayın bakalım, şu adların size ne söylediğini bulabilecek misiniz?

Buyurun: Bahaettin Karakoç, Prof. Dr. Nurullah Genç, Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan, D. Mehmet Doğan, Metin Önal Mengüşoğlu. Arif Ay, Mustafa Özçelik, Doç. Dr. Mehmet Narlı, Berat Demirci, Yıldız Ramazanoğlu, Vahap Akbaş, Ümit Aktaş, Sibel Eraslan, Tayyip Atmaca, Mehmet Şeker, İbrahim Eryiğit, Murat Soyak, Hüseyin Kaya. (Bu isimlerin içinde en çok Tayyip Atmaca’yı sevdim; bir çağrışımı var!) (Ayrıca, Yaşar Bedri ve İhsan Deniz’i bu liste içinde anmaya gönlüm razı olmadı.)

Bir de konu seçilmiş ve öyle bir sunulmuş ki, sanki nükleer santrali Tayyare Kültür Merkezi’nin olmayan bahçesine kuracaklar da enerjimiz burnumuzdan fışkıracak: Şehir - Şiir - İnşa // Edebiyatımızın yapısı ile mimari yapılar arasında ilişkiler kurarak, bu iki medeniyet unsurunun şehir kültürü açısından taşıdıkları hayati önem belirlenecektir.

Cümledeki “hayati” sözcüğüne dikkat! 

Bu sevimli ve afacan müsamerenin şehrimize şiir ve inşa getirmesini diliyorum. Aslında getiriyor: Belediye ve Toki işbirliğiyle şehrin göbeğinde yükselen gökdelenler sayesinde, ovadan gelenler ne Ulucami’yi görebiliyor, ne Yeşil Türbe’yi ne de Yıldırım Külliyesi’ni. Pek değerli katılımcılar, bunun nasıl bir “şiir” olduğunu ve tarihsel, kültürel, estetik ve mimari sorumlulukla nasıl bağdaştığını, pek değerli olacağına inandığım edebi konuşmalarında herhalde açıklayacaklardır.

*

Posta kutumu şenlendiren kitaplara geçerek konuyu değiştiriyorum.

Geçen yıl Orhan Veli Kanık - Gemlik’e Doğru Şiir Etkinliği düzenlenmiş ve bir de şiir ödülü konmuştu. Bu yarışmaya katılan dosyaların ilk elemesini Hilmi Haşal ve Şaban Akbaba ile birlikte yapmıştık. O dosyaların arasındaydı Engin Özmen’in Bakarsan’ı. İlgimizi çeken ve paylaşmak gereğini duyduğumuz birkaç dosyadan biriydi. Sonuçta seçici kurul tarafından birinci seçildi. Şimdi kitap olarak elimizde.

Engin Özmen, Eliz Edebiyat’ın yayın kurulunun mim koyduğu genç şairlerinden biri. Onu önemsedik, şiirine güvendik. Bakarsan’daki şiirlerini okurken güvenimizin boşa olmadığını görüyor, seviniyorum.

Kitaptan dizeler aktarmaya kalksam yer yetmezliği çekeceğim, belli bu. Sadece “Biz Diyelim ki Burdur” şiirini anmakla yetineceğim. Yıllar önce, bu şehirde askerlik yapan oğlumun yemin törenine katılmış, Engin’in her gün yaşadığını biz de iki gün yaşamıştık. Bir şehre bu şiirden daha iyi bir armağan olamaz. O şehrin yöneticilerine duyurum olsun: Şehir - şiir - inşa ile uğraşmayın, o şehrin nabzını tutan bu genç şairi baş tacı yapın. “Biz diyelim ki oyuncağını göle düşüren bir çocuktur Burdur” dizesini şehrin girişine yazın. (Engin Özmen, Bakarsan, Yasakmeyve Yayınları, Şubat 2011, İstanbul)

*

Şöyle bir şey demiştim, şair-okur bağlamında yazdığım bir yazımda: “Sanırım ince noktayı şöyle belirleyebiliriz: Anlaşılmak derdiyle basitin tuzağına düşmeden yalını yakalamak! Sorun da çözüm de bu noktada buluşuyor. Şiiri okunur ve sevilir kılmanın başka yolu gibi. Çünkü anladığımızı sevilebiliriz ancak.”

Şairlik iddiasında bulunmadan, gözüne çarpan ve içine iğne batıran “şey”lere kulak kabartan ve bunları klasik şiir anlayışıyla dile getiren bir şair Ferit Durmuş. Bu yılın başlarında ilk kitabını yayımladı: Geçip Giderken. (Alp Yayınları, Şubat 2011, Bursa)

Yüz yüze konuşmalarımızda sıkça tanık olduğum bir tutumu var Ferit Durmuş’un: Şair-şiir konusunda karşısındakini neredeyse ezen bir alçakgönüllük içinde oldu hep. Şiir yazmadığını, şair olmadığını, sadece not aldığını söyledi. Ve bunu yaparken imgeyi, kurguyu, örgüyü aklına bile getirmediğini vurgulayıp durdu. Ses, evet ve bunu sağlayan uyak… Bütün derdi buydu. Şu dizeler bunu doğruluyor:

 

    yaşadıklarını yazarmış

    biraz da her yazan

    neyi daha çok yaşadık ki biz

    ayrılık ve yoksulluktan

 

    bir portakal geçmişti elime

    yoksulduk, uzaktık, çocuktum

    bitiverecekti soyup yesem

    o gece onunla uyudum

    unutmadım nedense bunu

    ne çok şey varken unuttuğum

 

ya da şunlar:

 

    biten aşk / kopmuş bir çığdır

    yürekle / dağ arasında

 

Evet, anlayabildiğimizi severiz ancak…

*

Soner Demirbaş’ın şiir kitabı Yaz, bana bu yılın Şubat ayı sonunda ulaştı. İlk okumalarımı dolmuş koltuğunda yaptığımı ve ilk dört şiirin etrafında dolaşıp durduğumu hatırlıyorum. O günlerde “Soner’in kafası karışık” diye bir not yazmışım, kitap-arası kâğıda. Yaz şiirleri, çantamdaki diğer kitaplarla birlikte epey yolculuk yaptı. Sanırım, notta belirttiğim karışıklık nedeniyle bu kitaba elim gitmedi bir türlü. Bu yazıya niyetlendiğimde, sıkça başvurduğum düz yazıya çevirme yöntemiyle tekrar okudum şiirleri.

 

    gittim sonra suları ödünç alıp

    adını fısıldayan ağacın gölgesine

 

    ./..

    gölgenin de bir sesi vardır

    bilir bunu ağaçlar

    suya yol alan yaprağın hışırtısından

 

dizelerinin desteğiyle “yol alsam” da hep bir kekeme okumanın ortasında buldum “gölgenin sesi”ni. Demirbaş, diyeceğini şiirden taviz vermeyen yalın söyleyişlerle okura aktarmaktan niye vazgeçti; bu soruyu da yazdım kitap-arası kâğıda.  (Soner Demirbaş, Yaz, Yasakmeyve Yayınları, Şubat 2011, İstanbul)

*

   Bana ayrılan yerin dışına taşmak üzere olduğumu biliyorum. Ama Serdar Aydın’ın cesaret işi Aphrodisia’lar’ını, Tamer Gülbek’in ironik üslubunu sürdürdüğü Güven Park’ını, Atila Er’in Hiçsokak’ını, Bedrettin Aykın’ın Sonra-sızlar’ını Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun Makâm-ı Işk Her Dem Âli’sini ve Polat Onat’ın İhtiyarın Vefatı’nı anmadan geçmek istemedim.

Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 29 / Mayıs 2011

 

 

İZ/DÜŞÜM XXVIII 

(BİR VİTRİN HİKÂYESİ) 

Bu eski çarşı bin yıldır buradaydı. Bu eski çarşının esnafı da müşterisi de eskileri yenilerle değiştirerek, yenileri çabucak eskiterek bin yıldır burada yaşıyordu.

Arada bir, biri çıkıp dükkânların vitrinini bozar, eski mankenleri cilalar, parlatır; kuyumcuysa parmaklarına gümüş yüzükler, gerdanlarına altın kolyeler, bileklerine hasır bilezikler takar; manifaturacıysa omuzlarından aşağıya ipekli kumaşlar, tafta hışırtıları, alçak gönüllü basma desenleri, saten kayganlığı akıtırdı. Yaptıklarının benzerleri; benzerlerinin benzerleri yapılırdı, sonra benzerlerin benzerlerine alışılırdı ve sonunda hepsi unutulurdu. Biri çıkıp en eskiyi yeni gibi icat edene kadar neyi unuttuklarını unuturlar, unuttuklarının benzerlerini yeniden üretmeye koyulurlardı.

Çarşının yaslandığı tepede, esnafın ve müşterilerin birlikte kurdukları camdan bir kule vardı. Kapısız, merdivensiz bu kulede, adı Şiir olan bir kız yaşardı. Bütün çarşı onu bilirdi, o da bütün çarşıdakileri. O çarşıdakileri, çarşıdakiler de onu varlık sebebi sayarlardı.

Ortaklaşa kurulan bu kule ve kuledeki kız için gizli bir çekişme hali sürer giderdi esnaf arasında. Her biri kızın sadece kendine ait olduğuna inanır, onu yüceltir, yere göğe sığdıramaz, onu yücelten, yere göğe sığdıramayan öteki çarşı ahalisine diş biler, onları rakip beller, açıklarını kollayarak bulduğu her fırsatta takmak üzere çelmelerini hazırda tutardı.

Süregelen bu gizli didişme sonunda kuledeki kızın kumbarasına atılan söz sikkeleri nefret sikkelerine dönüşüverdi. Çarşı esnafı darphane misali durmadan çalışıyor, kendi adlarıyla yaldızlanmış sikkeleri piyasaya sürüyorlar, vitrinlerinde sergiliyorlardı. İçi görünmeyen güya sevgi marketlerinin güya abla kadar ışıklı vitrin camlarına yüz yüze gelmekten kaçan puslu yüzler dizilince, çarşı yapay bir aydınlıkla ışıldıyordu. Her birinin sanki dağdan inmiş bir de gerilla ikizi vardı; ruhlarının bu yanlış yansımasını yanlış iliklenmiş gömleklerin peşinde koşun diye çarşıya salıyorlardı. Bu halleriyle, tabanca taşımayan melekleri kullanarak, tellerde dizelenmiş serçeleri vurmaya başladılar. Uyaklı kanat sesleri düşürdüler kucaklarına. Bir yandan da bir şeyin aksadığını fark ediyorlar ve aslında topal olanın kendileri olduğunu içten içe hissediyorlardı. Başını kanadına kıstırmış, düşmeye yakın kuşların dengesine bakarak “Tanrı: O kutsal asa, eklenir nasılsa bacağımızın eksik kısmına” diyorlardı. Oysa evinden dışarı çıkmayan tanrı yükseklik korkusu çeken bir ağaçtı ve yırtık yerlerine denk gelmiyordu yapraklarının yaması.

Gel zaman git zaman, kuledeki kız içine kapandı. Ortasından nehir geçen, iki yakası da şenlikli bir şehirde kurulmuş çarşıları özledi ve köprüsüzlüğüne yandı. Suya yatkınlığı suya muhalifliğe döndü; çünkü çektikçe küçülüyordu ruhunun kumaşı. Sandalsız Ferhat’ını bekleyen Şirin’di artık; hangi yakaya geçse ıslak cesedi el sallıyordu karşı sahilde kurumaya çalışan cesedine. Çamur gibi hissediyordu kendini ya da kaynayan su; merhem değildi kimsenin yarasına. Camdan kulesinde çarşı halkı için çaldığı sur vız geliyordu aşağıdakilerin yaşadığı hayat masalına ki, yaşamak sadece bölünmekti orada, çoğalıp duruyorlardı. Boy boy acıların, alaturka ve alafranga raconların, bir kahve yudumu sığ sevinçlerin hepsi bir örnekti. Kopya kâğıdı üreten erbezleri ve yumurtalıklar altın çağını yaşıyordu.

Hayallere sokulmaya korkan kadınlar ve iri ayakları rap raplı adamlar gerçek oluvermişlerdi, her yerdeydiler ve çarşının hacmi kadar olmuştu gerçeklerin yalanı. Herkes kız gibi ışıklı caddelerin şalterini cebinde taşıyordu ve elleri ve ellerinin eli karışlıyordu sokakların veznini: Yirmi sekiz, yirmi dokuz, otuz, otuz bir; sıyrılıyordu kalemin derisi. Fiyonklu dizelerle bağlanmış paçalardan yanlış kullanılmış iktidarlar damlıyordu.

Kuledeki kızın topluiğnesi hangi aslı hangi surete iliştireceğini bilemiyor, şaşırıp kalıyordu.

 

   Bakıyordu:

Yolları kesen karanlık sokakta, hiçbir yere ulaşmayan yolları kesen karanlık sokakta ikinci sınıf bulutlarıyla beyazlamaya durmuş kadınların ve adamların karşılaştıklarını, zincirden kurtulmuş gözleriyle birbirlerini kör vitrinlere doğru sürüklediklerini; o sıra, tutunmak ve tutmak için var olan parmaklarının açıldığını, elleriyle korkuya ve nefrete yeni bir ad aradıklarını görüyordu. Yan yana geldiklerinde, “Senin”, diyordu biri ötekine, “göğsünü içerden yalayarak oyalanan sığ soluğundan; hızlı ve bağlı ve bağlı ve bağlı boynundan hoşnudum. İyi işte, böyle iyi, iyi… Emeklemekten taytay durmaya geçtim ve tel sarıyorum makaraya. İyi işte, iyi, iyi; sen de git bağla boynunu, git bağla kirli boynunu kirli direğine. Ayakaltından uzak, kirli boynunla, hiçbir yere ulaşmayan yolumuzu kesen karanlık sokakta sen de tel sar makaraya.”

Biraz eski Yunan, biraz eski Mısır, biraz eski Roma, azıcık eskimiş Rönesans, bir tutam eski Aydınlanma Çağı, bol Modernite ve tıka basa Postmodernlikle dolu, hiçbir yere ulaşmayan yollarını kesen karanlık sokaktan geçip gidiyorlardı birbirlerini okşamadan. 

Aydınlığın ucu görününce, seni gidi Aydın seni, diye mırıldanıyorlardı, seni gidi kendini beğenmiş ukala!

 

   Bakıyordu:

O sıra, orada öylece duran kızın,

Ve orada öylece ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,

Ve orada öylece yağmuru bekleyerek ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,

Ve orada öylece yağmuru bekleyerek tek paçalı pantolonunun içinde ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,

Ve orada öylece yağmuru ve şemsiyesini ters yüz edecek rüzgârı bekleyerek tek paçalı pantolonunun içinde ıslanmadan duran şemsiyeli kızın,

… olmayan paçasından,

:Kayıp paçasından,

:Kuruyan ruhuna yağmur olacak kayıp paçasından yukarıya doğru yürüyordu şehirdeki karartma.

Ve fayans parçalarının üstüne motif olarak eklenmiş kızlar, yeraltı suyunun üstüne köprü kurmaya çalışırlarken arkalarını dönüp kültür kusuyorlardı.

:Patatesin, iğdenin, bisiklet pedalının, ufkun, yatsı rehavetinin, telefon tuşunun, açılmamış kurşun kalemin, açılmış Pandora’nın, gebelik testinin, biber gazının, annesinin kızlık soyadının sondan on yedinci harfinin ve sulu şarabın ortasında matbaa kokulu, daha ölmemiş ve daha ölmeyecekmiş gibi kımıldayan bir şiir böceği beliriyordu.

 

Bakıyordu:

O sıra, orada duran bir oğlan

Ve genç sakalı büyüdükçe yüzü küçülen bir oğlan,

Ve yüzü küçüldükçe gözleri irileşen bir oğlan,

Ve gözleri irileştikçe körleşen bir oğlan,

Ve körleştikçe bin takma göz edinen bir oğlan,

Ve bin takma gözle kendine bin mektup yazan bir oğlan,

Ve böylece bin takma adla bin hayran mektubu alan bir oğlan,

Ve bin hayranıyla kendi fan kulübünü kuran bir oğlan,

… Kulübünün temel atma töreninde kendi seçtiği seçiciler kurulundan En Genç Nergis Ödülü’nü almak için gerekli ayarlamaları yapıyordu.

 

Bakıyordu:

O sıra orada duran bir adam,

Ve kendi ürettiği virüse tapınan bir adam,

Ve kendi ürettiği virüse tapındıkça virüsle yer değiştiren bir adam,

Ve kendi ürettiği virüse tapındıkça tanrılaşan, tektanrılı dinlerin filozofu kesilip yukarıdaki tek tanrının tekliğini sorguya çekmeye başlayan adam,

Ben, ben, ben diyordu, ben, ben, ben… Yöneticiyim, gergedanım, gerdanı kıllı adamım. İstersem kedi gibi esneyebilirim, istersem kedi gibi tırmalayabilirim, istersem kedi gibi…

Duyanlar arkalarını dönüp evrensel ve zaman ötesi bir Latinceyle ot eriyikleri kusuyorlardı.

 

Bakıyordu:

O sıra orada duran solak biri,

Sol elini sağ şakağına dayamış solak biri,

Bahçesindeki ağacı kesen sol elini sağ şakağına dayamış solak biri,

Bahçesindeki ağacı kesen ve bir sürü ideolojik kürdan üreten sol elini sağ şakağına dayamış solak ve dişsiz biri, 

… Sağ elindeki kürdanı tek dişli bir tarak gibi kullanarak beyazı bol sakalını eşeliyordu. Yeşil bir gölge vuruyordu yüzüne ve giderek yeşeriyordu. Yenmiş rantların gizli zehrini kan diye gövdesinde gezdiriyorken ötedeki ötekilerin ötelendikçe bir ötekiler saltanatına dönüştüğünü görüyor ve kurumuş damarlarına yeni bir zehrin zerk edildiğini hissediyordu.

 

Bakıyordu:

O sıra develerin tabanıyla tırmanıyordu kulenin gövdesine sırt zonklatan bir kambur.

   Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 30 / Haziran 2011

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXIX 

Mayıs ayı telaştan ibaretti.

Kışa yakın bir ilkbahar göğünün üstümüze çökmesiyle kırışan ruhumuzu ütülesin diye edebiyata el atmışken;

... Zımba Kitap serisinden çıkacak kitapların ilan edilen imza gününe yetiştirilmesine çabalarken;

... En az üç sayılık yazı ve şiirle bekleyen, yine de gecikip duran Elizedebiyat'la; her sayı en az yarım dergilik yazıyı ertelemek zorunda kaldığımız Çinikitap'la uğraşırken;

Ve bu arada, çifte vatandaşlık hakkını kazanmak için haftanın sekiz gününü Bulgaristan dolaylarında geçiren Hilmi Haşal'ın eksikliğini hissederken;

... kendimizi birden Varlık dergisinde yayımlanan "yıllıklar" başlıklı dosya üzerine kopartılan fırtınanın ortasında buluverdik ve ütülenmek ne demek, daha da buruştuk, buruşturulduk.

"On İki Şair" bildirisi bir esinti idi, şöyle bir yokladı, geçti, derken, yıllıkların hazırlanma biçimine / anlayışına itiraz eden "Kadın Şairler"den, esintinin yönünü ve şiddetini değiştiren / çoğaltan bir bildiri geliverdi. Olur, olabilir; sonuçta bir düşüncenin dışa vuruş biçimidir, varsın doğruluğu, haklılığı, zamanlaması tartışılsın, demeye kalmadan, bildiriye imza atan iki şair arkadaşın, sadece, evet sadece Bursa'da yaşıyor olmasına bakılarak Elizedebiyat'ı, buna bağlı olarak Haşal'ı ve beni, yani iki Âdemoğlunu, bu Havva hareketinin ruhuna aykırı olmasına bakılmaksızın, tertipleyicisi / kışkırtıcısı sayan ve bizi oldukça şaşırtan suçlama dolu iletiler aldık.  

Ne oluyor kardeşler, el insaf! Haşal Varlık dergisinde, ben Elizedebiyat'ta yıllıklar için görüş bildirdik; ne dediğimiz, yıllıklara nasıl baktığımız oralarda yazılı duruyor; bizler, inanmadığı şeyleri yazan, sağ gösterip sol vurmayı iş edinen ve özellikle belden aşağı çalışan Âdemoğullarından değiliz, demeye hazırlanırken Zehra Betül'ün yıllıkları konu alan yazısı ulaştı Elizedebiyat'a.

Geride bıraktığımız 30 ayı aşkın zamanda, dergimize, sataşması bol, tartışma yaratması kaçınılmaz birçok yazı geldi ve bunlar yayın kurulunda tartışıldı. Bu tartışmalar sırasında hep şunu savundum: Bir yazının altında imza varsa, o yazı küfür ya da hakaret içermiyorsa ve hele edebiyata ilişkin bir soruyu / sorunu irdeliyorsa, o yazı dergilerde yayımlanabilir, yayımlanmalıdır. Cevap hakkı doğurmuşsa eğer, o hakkın kullandırılması da o derginin boyun borcudur. Zehra Betül'ün yazısına da bu anlayışla yaklaştım. Yazıda katıldıklarımın yanında katılmadığım birçok görüş vardı. Sorulan soruların birçoğu bana göre gereksizdi. Yazının dili tartışmalıydı. Yine de, altındaki imzayı bağlayan bu yazının yayımlanması yönünde oy kullandım. Bu yazı, belki yıllık hazırlayan ve Varlık'ın sorularını yanıtlayan bazı kardeşlerimizi üzmüş olabilir. Onların, Elizedebiyat'ı ve bu tavrı, işin  bir de "sansür" boyutunu düşünerek, değerlendirmesini isterim.

Sonunda iyi bir şey oldu: Haziran geldi.

Haziranla beraber Hülya Deniz Ünal’ın Denizkabuğu ve Özlem Tezcan Dertsiz’in Faili Mecnun kitaplarını 4 Haziran’da İzmir’de düzenlenen imza gününe yetiştirdik. Bir hafta geçmeden İhsan Üren’in Sıradaki, Zehra Betül’ün Kanatlarım Kendime Doğru kitaplarının mürekkep kokusu duyduk ve böylece 2011 yılında Zımba Kitap serisinden çıkan kitap sayısını dokuza çıkardık.

Başak Ergil ve çalışma arkadaşlarıyla işbirliği yaptık; Elizedebiyat’ın ön kapağında el izi olan şairin şiirini, dünya dillerinden birine çevrilmiş olarak arka kapağın içinde yayımlamaya başladık.

Çinikitap yayın kurulu olarak, yaşanan tartışmaların öncesinde planladığımız ve yıllıklar için kadın şairlerin görüşlerini okurlarla paylaşmayı amaçladığımız dosyayı tamamladık. (On altı katılımcının görüşlerini, yayına hazır olarak bekleyen Çinikitap’ın 9. sayısında bulacaksınız. Bu dosya, umarım yıllık tartışmalarına yeni bir boyut kazandırır.)

Bu arada Hilmi kardeş Avrupa Birliği’nin vatandaşlığına adım attı ve ister Sofya’da isterse Brüksel’de; ister bağdaş kurarak isterse ayaklarını uzatarak oturma hakkını kazandı.

Daha ne olsun?

Daha ne olsun, diyorum ama, olan ne?

Bu telaşlı günlerin ortasında duran bir “hal” var ve bu hal, ortalık duruldukça daha bir belirginleşiyor: Anlık ya da Günübirlik Edebiyat!

Açmam gerek:

Boğazın dokuz boğumunu teke indirerek, hiç duraksamadan, önünü arkasını düşünmeden, edebiyatın sosyolojisine, psikolojisine aldırmadan o an, hemen, konuşuluyor, yazılıyor. Olur da birileri bu türden davranışların yanlışlığını hatırlatmaya kalkarsa, lafı ağızlarına tıkmak için, hiç duraksamadan, önünü arkasını düşünmeden, uyarıya kalkışanları o an, hemen, “rahatı kaçmak”la, “huzursuz olmak”la, “suya sabuna dokunmadan yaşayıp gitmek”le, “küçük düşünmek”le suçluyor, “kimliksizliklerini deşifre etmek”le tehdit ediyoruz.

İnternet denilen Deccal, Savaş Tanrısı gibi. Yanına yaklaşanlara kan bulaştırıyor. Zırhını, kılıcını, kalkanını kuşanmadan bu savaş alanında dolaşmanın mümkünü yok. Klavyenin kemiği alınmış. Basılan her tuş bir mermi… Nereye gider, nasıl yaralar, hiç düşünülmüyor, harfler hesap edilmeden kullanılıyor.

Ateşi arayan yok, kıvılcım çıkarmak için çakmak taşı üretmeye bakıyoruz. Üretime üşenenler öküz altında buzağı arıyor, buluttan nem kapıyor, gözün üstünde kaş, burnun altında kıl var bahanesiyle kıyameti koparmaya hazırlanıyor. Edebiyatla, şiirle asla bağdaşmayacak tuhaf davranışlar, polemik çıksın diye de değil, sadece ad yarıştırmak, gündemde kalmak için her fırsatta ve normali buymuş gibi fütursuzca sergilenebiliyor. Örneğin, köşesine çekilmiş evliyalar gibi hikmetler savuran biri, genç bir şairin kendisiyle hiç ilgisi olmayan bir şiirinden alınarak, “ben abdestinde, namazında biriyim” diye başladığı cümlesini, şairin annesini ilgilendiren bir küfürle bitirebiliyor. Şiir üzerine yazdıklarına bakarsanız, hazret sanki gülistan bekçisi. Sözlerine bakınca kalemine riya mürekkebi çektiğini görüyorsunuz.

İkiyüzlülük, erdem sanılan halin olmazsa olmaz şartı olmuş meğer.

Neyse...

Bir tez canlılıktır gidiyor! Sorulmayan sorulara cevaplar hazırlanıyor, cevaplara verilecek olası karşılıkların kılıfı biçilip dikiliyor, kıyısına bir de fesat gülü iliştiriliyor.. Herkes kendi penceresinin önünde, bütün silahlarını kuşanmış ve sipere yatmış olarak bekliyor. Kendi kapılarının önünde biriken çöpün kokusuna aldıran yok.

Nedir bu? Ne oluyor?

Had’ler aşıldı, hudutlar delik deşik oldu demek.

Edebiyatta bir “yarına kalma” derdi varsa, bu, bu yolla, bu yöntemle olabilir mi?

Dergimizin sivri dilli, kendini beğenmiş, dahi edebiyatçısı, günlük yazarı Samim Sadık 28 Mart 1880 tarihinde şunları yazmış: “Aklıma ne geldi: Dikkat ediyorum, bilhassa son zamanlarda herkes ardında bir eser, bir ad bırakmaktan söz ediyor. Neymiş? Öldükten sonra hayırla anılacakmış. İyi, güzel de, bu ne işe yarayacak? Ben ölüp gitmişim; cenazeme katılan ehl-i Müslüman, kendi hayatına ait bin türlü düşünceyle beni toprak altına koyup kaldığı yerden hayat gailesine geri dönmüş; yerim-yurdum belirlenmiş. Yani, artık ne kalkıp hakkımda söylenenleri dinleyecek, ne de insanların beni hayırla anıp anmadıklarını anlayacak haldeyim. Dahası, pek umurumda da değil bu; yaşamış geçmişim. Yaptıklarımı, yapmadıklarımı bundan sonra istesem de değiştiremem. Üstelik herkesi memnun etmek, herkesle iyi olmak mümkün mü? Yaşarken, kimilerinin hoşuna, kimilerinin zoruna giden şeyler yapmış olmam tabiidir. Üstelik, kimseye, öldükten sonradan beni hayırla anacak diye yaltaklanamam. Ya o benden önce ölürse? O kadar emek boşa gitmiş olmaz mı?”

Günübirlik / anlık edebiyatla, bundan daha güzel dalga geçilebilir mi?

 

Görüşeceğiz.

 

Elizedebiyat, Sayı: 31 / Temmuz 2011

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXX 

   Tatil dediğimiz şey, gündelik hayatın, ne kadar sıkıştırırsak sıkıştıralım, damlamasını engelleyemediğimiz musluğundan kaçmaktır bir bakıma; sabah 8 - akşam 5 mesaisine eklemlenen akşam 8 - sabah 5 uzatmalarından uzaklaşmaktır. Zamanı yumuşatmaktır: Saat başlarından, çeyrek geçe’lerden, buçuklardan, çeyrek kala’lardan güneş saatinin doğal akışına geçmektir.

   Sudur, havadır, bizi gölgeye zorlayan güneştir, akşam serinidir, rüzgârdır, kendini dinleyen gecenin yanı başına kıvrılıp uyumaktır.

   Elizedebiyat'ı Hilmi Haşal'ın yalvaç sabrına, Çinikitap'ı Şaban Akbaba ile Muharrrem Sönmez'in hoşgörüsüne teslim ederek gözü arkada kalmadan, omzuma astığım çantama sığdırdığım kitaplarla çıktığım yolculuktur.

   Bilgisayar gibi görünse de daktiloluktan başka bir işe yaramayan, internetin bağına dolanmamış bir bilgisayar, arada bir açılan bir televizyon, köşe yazıları ve ana başlıklarıyla okunan birkaç gazete... Yani gündelik hayatı hatırlatan musluğun birkaç kez açılıp kapatılması; zamanın sadece küçük bir bölümünün bunlara feda edilmesidir.

   Geniş zamanı kitaplara ayırmaktır: Şeref Bilsel - Cenk Gündoğdu'nun ortak yıllığı: Şiir Defteri 2011'ine (İkaros Yayınları, Mayıs 2011) / Orhan Koçak'ın Bahisleri Yükseltmek'ine (Metis Yayınları, Şubat 2011) / Bu kitapla birlikte okumak üzere yanıma aldığım, Tomris Uyar'ın yayına hazırladığı Şiirde Dün Yok mu'suna (Can Yayınları, 1999) / Baskıya hazırlarken sadece yazım yanlışlarını kontrol etmek için göz gezdirdiğim, dolayısıyla "içine" bakma fırsatı bulamadığım, İhsan Üren'in Sıradaki'ne (Zımba Kitap, Haziran 2011) / Bursa'dan ayrılacağım günlerde bana ulaşan Aziz Kemâl Hızıroğlu'nun Trajedi Koğuşu (Siyah Beyaz Kitap, 2011) ile Aslıhan Tüylüoğlu'nun Yokuşu Çıkan Su (Etki / Dize, Nisan 2011) adlı şiir kitaplarıyla kaçırdıklarımı yakalamak için bir daha okuma gereğini duyduğum, Engin Özmen'in Bakarsan'ına.(Yasakmeyve, Şubat 2011)  

   Tam da böyle oldu: Birkaç gün süren yeni mekâna alışma döneminden sonra Şiir Defteri'nin "Şiir ve Hayat 2010" başlıklı giriş yazısını okudum ilk olarak ve bir yılı, bu kadar dikkatle ve kapsamını geniş tutarak özetledikleri, unuttuklarımızı hatırlattıkları için Şeref Bilsel - Cenk Gündoğdu ikilisini tebrik ettim. Bu yazının devamında yer alan ve soruşturmaya verilen cevaplardan oluşan yazıları; hele Doğan Hızlan'ın soruşturma sorularıyla hiçbir ilgisi olmayan, herhalde gazete için kaleme aldığı ve herhalde yanlışlıkla(!) yıllığa gönderdiği yazısını okuduktan sonra Bilsel'e ve Gündoğdu'ya bir öneride bulunmaya karar verdim: Yıl için yaptığınız özet çalışmasıyla seçtiğiniz şiirlerin arasına giren bu soruşturma bölümünün yıllığın özüyle bir ilgisi yok, kardeşlerim, bundan sonra hazırlayacağınız yıllıklarda kâğıt tasarrufu yapın ve bu bölümü yıllığınızdan çıkarın. Böylece hem bazı yazarları yazma sıkıntısından kurtarırsınız hem de okurlarınızın zaman kaybını önlemiş olursunuz. 

   *

   Birden çok kitabı aynı anda okuma alışkanlığımı Güre'de de sürdürdüm. Bahisleri Yükseltmek'le birlikte okuduğum Şiirde Dün Yok mu'nun 30'ar sayfasını bitirdiğim bir günde, yaz aylarında, suyun yanında bir de kitap cennetine dönüşen Akçay'a gittim. Orası burası derken kitapçılardan birinde iki sürprizle karşılaştım: Hilmi Haşal'ın Hera Yayınları'ndan çıkan Yanık Söz adlı şiir kitabıyla Elizedebiyat'ın devamlı ve sevgili şairi Hamdi Özyurt'un Nokta Kitap Yayınları'ndan çıkan Yirmi Ağaç Tek Portakal adlı romanı. Haşal'ın kapaktaki fotoğrafıyla özlem giderdim ve bende imzalısı olan kitabı, bir başka okurla buluşması dileğiyle bulunduğu sıranın en önüne yerleştirdim; Özyurt'un romanını satın aldım. Bu kitaba Necati Tosuner'in Necati Tosuner Sokağı adlı öykü kitabını, Françoise Sagan'ın Arsız Köpek romanını, Nedim Gürsel'in Şeytan, Melek ve Komünist'ini; edebiyat dışı olmalarına aldırmadan Tuncay Özkan'ın Danıştay Cinayeti - Cumhuriyet'e Saldırı'sını, Mustafa Balbay'ın Silivri Toplama Kampı - Zulümhane'sini ve Oray Eğin'in İmha Planı - Medya Nasıl Çökertildi'sini ekledim.

   Denizdi, havuzdu, güneşti, gölgeydi, sabahın erken, gecenin geç saatiydi derken önce Özyurt'u, sonra Tosuner'i okudum, ardından Tuncay Özkan'ın ve Mustafa Balbay'ın kitaplarını. Görülüyor ki, gündelik hayatımızın bozuk musluğu aynı zamanda Türkiye'nin de bozuk musluğudur; ne kadar ve nereye kaçarsak kaçalım her alanda ve daima damlamasını sürdürmektedir. Kitaplarda, virgülüne dokunmadan aktarılan sorgu tutanakları ve iddianame parçaları var. Yapay / oluşturulmuş / uydurma suçlamaları bir yana bırakarak söylüyorum: Arşive konarak tarihe aktarılacak bu resmi yazılarda konuşan ve insanların hayatına hükmeden devlet görevlilerinin kullandıkları devlet dilinin bozukluğu tek kelimeyle ürkütücüdür. Bu zevat, ekmekten önce dili bozmuştur, sonra her şeyi.

   Dili en güzel biçimiyle kullanmak için kurdeşen döken edebiyat ehline sormak gerek: Böyle bir çabanın sonunda acaba kaç hayatı biçimlediniz, ey zafiran? Oysa bakın, başkalarının hayatına biçim vermek için doğru dürüst cümle kurmasını bilmek bile gerekmiyormuş.

   Neyse...

   *

   Oray Eğin'in İmha Planı - Medya Nasıl Çökertildi kitabını, bazen "Medya" sözcüğünün yerine "Edebiyat" sözcüğünü koyarak okudum. Malum: Hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır ve o satıh bütün vatandır; dikili her ağaç, ağaçların tutunduğu her toprak parçası; o toprak parçasında eylenen her iş ve söylenen her söz vatana dahildir. "Hedef 2023" sloganının kapsadığı alan sadece üst yapıyla sınırlı değildir, bana göre, üstü örtük toptan bir "İmha" planının süslü ifadesidir. Görülüyor: " sırayla geliyorlar, teker teker yok ediyorlar, yavaş yavaş susturuyorlar." Bu yüzden bazen medya bazen edebiyat...

   Emin Çölaşan'ı, Bekir Coşkun'u, Oktay Ekşi'yi, Cüneyt Ülsever'i, Mine Kırıkkanat'ı, Tufan Türenç'i, Özdemir İnce'yi, Ruhat Mengi'yi, Necati Doğru'yu, Yazgülü Aldoğan'ı (ve elbette Mustafa Balbay'ı, Tuncay Özkan'ı, Nedim Şener'i Ahmet Şık'ı, Soner Yalçın'ı) suskunlar köşesine birer biblo olarak yerleştirmediler mi? Arada bir tozlarını almak isteyenlere unutun / unutturun gitsin, denerek baskı yapılmıyor mu?

   Onların boşluğuna Hasan Cemal'i, Cengiz Çandar'ı, Ergun Babahan'ı, Serdar Turgut'u, Fehmi Koru'yu, Mümtaz'er Türköne'yi, Murat Belge'yi, Ahmet Altan'ı, Mehmet Altan'ı, Mehmat Barlas'ı, Derya Sazak'ı, Taha Akyol'u, Oral Çalışlar'ı, Emre Aköz'ü, Ekrem Dumanlı'yı, Önder Aytaç'ı, Nazlı Ilıcak'ı yerleştirmediler mi? 

   Sabah ve ATV "Bizim Çalık"a verilmedi mi?

   CİA'dan Mr. Chris Mason'un kıymetli eşi Yasemin Çongar, Taraf gazetesini türetmedi mi?

   Uzan İmparatorluğu gibi Aydın Doğan İmparatorluğu da dağıtılmadı mı?

   "Hedef 2023"e varana kadar yukarıdaki sorular uzayıp gidecek gibi görünüyor.

 

   Bu kitaptan iki alıntı ve bir ayrıntı:

   "Derler ki Sezen Aksu, bir zamanlar aşk yaşadığı Enis Batur'un arkasından "Ben Murat Belge'den duydum, Enis şair değil, derlemeciymiş," diye konuşurmuş. Bu cümle fena halde Murat Belge için de geçerli.

   "Bir başka Cihangirli Murathan Mungan'ın yıllar önce ettiği çok güzel bir söz var. Mahalle arkadaşlarına cuk oturuyor: Türkiye'de her şey olabilirsiniz ama rezil olamazsınız. (Mungan'ın mahalle arkadaşları, "yetmez ama, evet"çi liberallerdir. Sezen Aksu'dur, örneğin, Halil Ergün'dür, Lale Mansur'dur.)

   Ayrıntı ise şu:

   Hürriyet Gazetesine çıkarılan iktidar faturasının bir takım sonuçları oldu. Gazetenin Yayın Yönetmeni değişti ve bu arada ilginç bir atama daha yapıldı: Gazetenin künyesinde yıllardır "Yayın Danışmanı" olarak yer alan Doğan Hızlan "Yorum Editörlüğü" diye daha evvel duyulmamış bir görev üstlendi. Hızlan'ın görevi, gazeteye girecek yazıları önceden okumak, değerlendirmek, "sakıncalı" bir tarafı varsa yazarı uyarmak, gerekirse yazısını değiştirmesini söylemekti. Bir tür "yazar polisliği" de denebilir. Belli ki artık yayın ilkeleri yetmiyor, yazarlar gündelik operasyonla da takip ediliyordu.

   Hedef 2023...

   Epey zamandır bir kalpağın sökülüşünü ve onun ipliğiyle bir sarığın örülmesini izliyoruz sanki.

   Son yıllarda sayısal olarak artan, içerik olarak değişen şiir yıllıklarını da "Hedef 2023" penceresinden bakarak değerlendirirsek haksızlık mı etmiş oluruz acaba?

   *

   Roman tahlili yapacak değilim; sadece birkaç küçük not: Nedim Gürsel, Şeytan, Melek ve Komünist romanında üç dille sesleniyor sanki okurlarına: Bir, romanın başlangıcında bir Berlin belgeseli oluştururken kullandığı ansiklopedi kuruluğunda bir dil; iki, Nâzım Hikmet'e karşı içindeki İvan İvanoviç'e kullandırdığı rapor dili ve üç, derin ruh tahlilleri ve imgelerle zenginleştirilmiş atmosfer tanımlarıyla ustalığını konuşturduğu kendi dili. İlk dili kullanırken kekemeliğini okura da bulaştırıyor. İkinci dil oldukça şaşırtıcı ve durmadan soru işaretleri biriktirmemize neden oluyor. Kitabı huzurla kapatmamızı, kitaplığa yerleştirmeden önce bir süre daha elimizde tutmamızı ve başlangıç kısmına bir kez daha bakmamızı sağlayansa üçüncü dili.

   *

   İşte bunlarla geçti iki aya yaklaşan tatil. Yeniler, yanımda götürdüğüm kitapların okunmasını erteledi. Onlar, sıradaki kısa bir Bursa kaçamağından sonra çıkılacak Karadeniz gezisini bekleyecekler…

   Uzaktan da olsa görüşeceğiz…

Elizedebiyat, Sayı: 32 / Ağustos 2011

 

 

İZ/DÜŞÜM XXXI

 

Temmuzun son günleri, Bursa…

Uzaktayken biriken işlerin toparlanması… Eliz, Çinikitap ve ofis… Dergilerimize gönderilen yazılar, cevabı verilmemiş birçok ileti…

Tuhaf bir yabancılık…       

Ve iki sürpriz: Muharrrem Sönmez’in tek kişilik fanzini Çıngar ile Halûk Cengiz’in mektubu.

Çıngar, çıngar işte… Şimdilik aynaya karşı ya da gölge boksu. Bakalım zaman içinde aynanın yerine kimler geçecek, kimler gölgenin içine yerleşecek.

Halûk’un mektubuna gelince: Bana mı yoksa cümle edebiyat âlemine mi, kararı siz verin; iznini alarak mektubu aynen aktarıyorum:

“Nuriciğim,

On beş yıldır, başka şehirlerde yaşadığımız halde, hiç bu kadar uzun sürmemişti ayrılığımız, bu kadar uzun ara vermemiştik yazışmaya. Biliyorum, benim yürüyebilen bir  “kırlangıçotu” olduğumu hatırlayıp yeni bir göç denemesine daha kalkışmam, seninse bendeki yerleşiksizliği, nereye düşeceğimin belli olmayışını sevmemen yüzünden uzadı bu zaman. Dahası iki taraflı teknik sorunlar: Kopuk internet, ayarsız ağlar, yersiz yerel bağlantısızlıklar, üstüne üstlük telefon sevgisizliği... İyi de, dedim bu sabah kendime, telli-telsiz iletişim yoksa PTT de mi yok? Yirmi yıl önce nasıl haberleşiyor, uzaktaki sevdiklerimizle nasıl paylaşıyorduk yaşadıklarımızı? Hadi, kalk yaz o zaman Nuri’ye, hemen.

Canım kardeşim,

Benden iyi bilirsin, alışılmış söylem şudur: Dostluklar, paylaştıkça genişler. Neyi, ne kadar? Biz, iki suskun, konuşmayı sevmeyen adam, yıllardır, hemen her gün, e-posta denen yolla, ama sadece üç-beş satırla anlatır dururuz birbirimize her şeyi. O kısalığına rağmen mektuplarımızda paylaşmadığımız, birbirimize anlatmadığımız bir şey var mıdır, kalmış mıdır? Belki ayrıntılar... Onları da, besbelli tamamlıyoruz ki kendimizce, bunca yıldır birimizin anlattığının üstüne soru sormak, ötesini öğrenmek ihtiyacı duymadı beriki, hiç. Söylenenin, söylendiği kadarının yetmesi iyidir; her şeyi anlatmak yorar kimilerini; üstelik her şeyi anlatınca, bizim gibiler, anlaşılmak ölür biraz, derler, üstelik buna içtenlikle inanırlar.

Kuşkusuz, bunları söylemek için almadım kâğıdı-kalemi elime, canım kardeşim. Şunu demek için aldım: Şiirlerinin yazılış sürecine tanık olmakla gururlandığım, kitaplaşmasını senden büyük heyecanla bekleyip yayımlanmasına belki senden fazla sevindiğim Şifasız Otlar Kitabı’nı, kimbilir kaçıncı kez elime aldım dün gece, okuyayım diye... Ve şunu bir daha anladım ki, şiir açıklanamaz. O şiirleri ne kadar iyi bilsen, o şiirlerin şairini ne kadar iyi tanısan, bu savları ne kadar özgüvenle iddia etsen de açıklanamaz. Onu anlatma, açımlama, açıklama, çözümleme, anlamlandırma çabaları boşa; has şiiri, ne yapsan tamıtamına, tüm yanlarıyla anlamlandıramaz, açıklayamazsın. Şairinden başkasının gücü yetmez buna, denebilir mi? Bana kalırsa şairi de, istese bile, o şiiri, o şiirin dışında başka sözlerle, sözcüklerle, kısacası bir başka metinle açıklayamaz. Hoş, o şiiri yazdıktan sonra neden böyle bir işe kalkışsın ki? İşte, sekiz-on dizelik bir şiirin sayfalar tutan incelemesinde bile hâlâ eksik, söylenmemiş-söylenememiş şeyler bulmamız bundandır bence, şiirin açıklanamaz oluşundandır.

Kardeşim,

Şiire duyduğum saygıyı, sevgimin önüne geçen saygımı en iyi sen bilirsin. Onun üzerine düşüncelerimi açıkça yazmamın bizim âlemde ne türden sorunlar yarattığını, yaratabileceğini de. Ama paylaşmak istiyorum seninle onları. Katıldığın, katılmadığın noktaları yaz bana. İnternet yoksa postacı da mı yok, değil mi ama?

*

Daha baştan tepki almamak için şunu söylemek gerek: Kuşkusuz, her şiir incelenebilir, her şiir, klasik ya da bilimsel eleştiri yöntemleriyle ele alınabilir; her şiire bu yöntemler ve kişisel yaklaşımlarla anlamlar katılabilir, kazandırılabilir. Ama bu, asla o şiirin birebir karşılığı olamayacaktır, olamaz.

Nasıl olsun? Senin “Sera” şiirini yazarkenki ruh halini benim o şiiri okurken tamıtamına anlamamın olanağı var mı? Anlıyorum, tamam, o şiir bende bir şeyler çağrıştırıyor, bana unuttuğum bir şeyleri hatırlatıyor; dile getiremediğim, anlatamadığım, anlatmayı beceremediğim şeyleri, benden başka biri, sanki benim yerime, benim adıma, şimdiye dek aklıma hiç gelmemiş bir biçimde, sanki başka bir dilde, dahası bana mükemmel gelen bir güzellikte söylüyor… Ama bu, benim onu yazan şairin duygu dünyasını tümüyle anladığımı söyleyebilmem için yeterli mi? Değil, bence değil.

Açıkça belirtmem gerekirse şiir incelemesi, bana göre, salt kafa işidir. Bilimsel bilgi, birikim, deneyim, sistemli çalışma, araştırma gerektirir. Şiirin de bunlara ihtiyacı olduğu söylenebilir ya, şiir, salt kafayla yazılmaz. Şiir ile şiir üzerine yapılan çalışmalar arasındaki bağdaşmazlığın ilk ve en önemli farkı budur bence. Ayrıca, şiir incelemesinin, doğası gereği, yararlı olmak işlevi vardır; görevi budur. Oysa şiirin ne bir görevi vardır, ne de yararlı olmak gibi bir işlevi ya da amacı. Kısacası şiir, bana göre, fikir için yazılmaz; o, dünyanın, evrenin sırlarını duyurmaktan uzaktır, demiyorum, bunlarla ilgili değildir, diyorum.

Ama, hiç olmaz mı? “Fikir şairi” vardır, yani sanırım vardır, olduğu söylenir, hattâ kimileri kendini böyle tanıtır. Bizim ülkemizde Nâzım Hikmet’in “fikir şairi” olduğunu söyleyenlerin sayısı oldum olası şaşırtmıştır beni. Şair, düşünce şairi-duygu şairi diye sınıflandırılabilir mi? Nâzım Hikmet şairdir, has şairdir ve kişisel seçimimi sorarsan, düşüncelerimiz de taban tabana zıtlık taşımadığı halde, ben onun sevda, hasret, özlem, gurbet, kısacası duygu şiirlerini severim. Hadi, daha ileri gidip itiraf da edeyim: “Senin adını / kol saatimin kayışına tırnağımla kazıdım” diye başlayan şiir ile “Ceviz Ağacı” varken “Makinalaşmak”a yan gözle bile dönüp bakmam. Bana kalırsa şiirin felsefeden ayrılamazlığını anlayamayıp felsefeyi salt ve kaba fikirle, düşünceyle, ideolojiyle karıştıranların sayısı, bizim ülkemizde, neredeyse şair sayısına eşit.

Demiştim: Şiir incelemesi, bana göre, salt kafa işidir; bilimsel bilgi, birikim, deneyim, sistemli çalışma, araştırma gerektirir. Bu durumda bir yönteme ihtiyaç duyması da doğaldır. Bildiğimiz şu ki, bir şiiri incelemenin akla gelen ilk yöntemi, onu sözcükleri, dizeleri, dize kümeleri olarak ele almak; yani onu mantıklı, yazıldığı dilin sözdizimi ve yazım kurallarına uygun, anlaşılabilir cümleler, paragraflar biçimine dönüştürmek; kısacası onu sıradan, basitleştirilmiş, düzyazı bir metin, denebilirse bir öykü ya da makale hâline çevirmek... İyi de, buna kimin hakkı olabilir? Hem, söylenmemişlerini, söze vurulmamışlarını, daha sevilir biçimde söyleyeyim; “satır aralarını” ne yaptın şiirin, diye sormazlar mı adama?

Hiç kuşku yok ki, şiir sözcüklerle yazılır ve o sözcüklere bildiğimiz sözlük anlamları dışında yüklediği anlamlarla genişler, zenginleşir. Ama kimileri, şiiri çözümleyeceğim diye, sözcüklere öyle anlamlar vehmediyorlar ki, eminim, onların çoğu şairin bile aklının ucundan geçmemiştir. Böylelerinin giderek yerleşen şiir çözümleme-açıklama dili, çabası beni ürkütüyor doğrusu: Hani, şairi kalkıp “Hayır, ben öyle bir şey söylemek istemedim” dese, “Sen sus! Ne demek istediğini benden iyi mi bileceksin” diye paylayacaklar neredeyse. Öyle; onlar her şeyi yalayıp yutmuş, insan ruhunun ve beyninin katmanlarına ulaşmış; Freud’dan üstün, Kant’tan büyük, Descartes’ten, Sokrates’ten ulular. Sanırsın şiirin gizçözücülüğünü onlara bahşetmiş Tanrı; şiirüstü, şairüstü oldukları inancına kaptırmışlar kendilerini. Üstelik öyle kaptırmışlar ki, insan algısına sığmaz ve bağışlanamaz bilgiç edaları, en hafifinden, haddini bilmezlik olarak tanımlanabilir. Bu ne kendini beğenmişlik, bu ne ölçüsüz bir değer biçmektir kendine? Şiir, şair bu kadar mı hafifsenir? Bir biçimde yararlandığı, sırtından geçinmeye çalıştığı şeye, insan bu kadar mı saygısızlık davranır, bu kadar mı hain, nankör olur?

Mutlaka farkındasındır, sözünü ettiğim şey eleştiri değil, eleştiri ya da bilimsel eleştiri adı altında, ona bir şey katmaktan uzak, salt o şiire yönelik açıklama çabası… Üstelik ne yazık, şiir eleştirisi, giderek bu biçimiyle anlaşılıyor, böyle kabul görüyor artık.

Ne var, bunları söyleyerek şiiri başka, yüksek bir yerlere koyduğumu düşünürken, şaire kötülüktür belki de yaptığım. Öyle ya, hayatın, özellikle sanatın biricik temeli, ifade etmek arzusudur ve şiir de eleştirildikçe, incelendikçe, açıklandıkça, çözümlendikçe çoğalacak; şiir kitaplarının satış sayısı, böylelikle artacak; şair, birtakım kazanımlara belki de ancak böyle ulaşabilecektir.

Benim istediğimse şiirin yalnızlığıdır bir bakıma. Şiirin salt bana ait olması, benim olması… Şairle şiir okuru olarak bu konuda anlaşmamız, korkarım olanaksız.

Böyle diyerek bitiriyorum konuyu, şimdilik. Uzatmadan, konuşma fırsatı yaratmak istiyorum sana. Düşüncelerini merak ediyor, bekliyorum. İlk okuru olmaktan her zaman ayrı sevinç duyduğum yeni şiirlerini de.

Sevgiler canım kardeşim. Bir o kadar da özlem.

 

23.06.2011”

*

Halûk’un mektubu bu… Onun söylediklerine her zaman kulak verdim ve bunları her zaman önemsedim. Eliz okurları için de önemli olacağını düşünerek paylaşma gereği duydum.

*

Üçüncü bir sürpriz daha var: Posta kutum! “Sığmayanları yere koyduydum” dedi görevli bayan. Sevindirdi beni, sevindirdiniz… Sağolsun, sağolun!

Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 33 / Eylül 2011

İZ/DÜŞÜM XXXII 

   Karga sürüsünün içinden geçiyoruz sanki ve kargaların ardı arkası gelmiyor.

Şu son yıllarda Bursa’nın yaşadığı kıyıma bakın: Ali Özçelebi, Ali Aksoy, Melih Elal, Bahri Çokkardeş, Metin Güven, Mehmet Kaplan… Her biri başka bir köşeye uzanmış, upuzun ve bembeyaz yatıyor.

Göçmen kuşların sonuncularından Mehmet Kaplan’ın kitabını hazırlarken dosyasından çıkarmasını istediğim bir şiirinde, her zamanki gibi, iğne dolu, alaycı bir dille, Bursa’ya bir Şairler Mezarlığı kurulmasını öneriyordu. Onu bekleyen ve çok yakında duran sonun farkında olarak mı, yoksa bir uzak görüşlükle mi düşünüp dile getirmişti bu öneriyi, bilmiyorum. Ama haklıymış! Şimdi şair mezarlarını dolaşırsanız, Bursa’yı bir uçtan ötekine tavaf etmiş olursunuz.

Ya Türkiye’nin yaşadığı kıyım?

Şu tarihler bakın:

11 Nisan 2011

30 Haziran 2011

3 Temmuz 2011

24 Temmuz 2011

24 Ağustos 2011

17 Eylül 2011

Bu tarihleri, aşağıdaki isimlerin doğum tarihlerinden sonra koyduğunuz küçük tirenin ardına yerleştirin şimdi:

Ruşen Hakkı

Hulki Aktunç

Ahmet Uysal

Didem Madak

Seyhan Erözçelik

Necmi Selamet

 

Yakıştı mı?

*

Ruşen Hakkı ağbi ile hiç görüşmedik. Bir dergiye ilk kitabım için bir değerlendirme yazısı yazmıştı. Bunu vesile bilerek onunla bağlantı kurmak ve teşekkür etmek istemiştim ama adresine ve telefonuna ulaşamamıştım; borçlu kaldım.

Hulki Aktunç’la da hiç karşılaşmadık,  telefonla olsun, konuşmadık.

Akatalpa’yı çıkardığımız dönemde dergiye şiir istemek için ve bir de 40. sanat yılını kutladığı günlerde Buyaz adına Bursa’ya davet etmek amacıyla yazdığım birkaç elektronik postadan başka hiçbir bağlantımız olmadı.

Sadece, eşi Semra hanımla birlikte imzaladıkları, dört yıl öncesine ait bir mektubu var elimde:

*

Ahmet Uysal’la Bursa Edebiyat Günleri’ni düzenlediğimiz yıllarda, sadece bir kez karşılaştık. Panellerin öncelerinde ve sonralarında, ayaküstü eski Bursa, şiir, dergiler ve ortak dostlarımız üzerine konuşmuştuk. Nahit Kayabaşı ve Halûk Cengiz’le birlikte çıkardığımız, Düşlem dergisine destek verenler arasındaydı. Yeni Biçem’den kopuş sürecimizi izlermiş meğer; İda’nın eteklerinde koyulttuğu bilgelikle, ince delikli edebiyat süzgecinden geçirdiği uzak izlenimleri ve konuyla ilgili şahısların davranış biçimlerinin dışarıdan nasıl göründüğünü anlatmıştı.

Didem Madak’ı sadece şiirleri ile tanıdım.

Seyhan Erözçelik’i de öyle… 

Belgelerimin arasında adları bulunsun diye bazı şairleri-yazarları ofis kayıtlarına geçiririm; yüzlerini hiç görmemiş olsam da buraya uğramış, benimle sessiz harflerle konuşmuş olurlar. Sonra hiç görmediğim mekânlarına yolcu ederim onları. Benim için önemlidirler; bu yüzden, bir gün karıştırılırsa, evrak-ı metrûkemin bir köşesinde görünsünler isterim. Bu adlardan biriydi Seyhan Erözçelik.

Ve Necmi Selamet... Eliz’in yayın kurulunda olmasına rağmen yüzünü hiç görmediğin uzak dostumuz.

Şu elektronik posta salgını neleri yok etti. Mektubu bitirdi, bir vesileyle bir yerlerde dostlarla özlem gidermeyi sonlandırdı ve bizi kolaycılığa alıştırdı. Öyle olmasaydı, Selamet’le hiç değilse ayda bir, dergiye gelen yazıları, şiirleri yüz yüze tartışır, sayfa düzenine çalışırken edebiyatın enini boyunu ölçme fırsatını yakalardık. Olmadı. Ya telefon ya da e-posta yoluyla görüşebildik, sesimiz tellerde, harflerimiz elektronik bağlarda asılı kaldı.

*

Bir yanda, neredeyse ayda bir ortalamasıyla gerçekleşen kayıplar, bir yanda, sanki bir gün bu kayıplar listesine adımız eklenmeyecekmiş gibi sürdürdüğümüz nafile kavgalar…

Üç ay boyunca uzak kaldığım internet ortamının bir karga ve kavga üretme çiftliğine dönmüş olduğunu gördüm. Hanımlar, beyler, Ekim kapımızda! Sırada Kasım var, Aralık var! Tokmağıyla dolaşan elin kimin kapısını çalacağını bilmiyoruz. Hiç değilse birbirimizde biriktirdiğimiz anıların makyajlı olmasını sağlayalım.

Görüşeceğiz…   

 

Elizedebiyat, Sayı: 34 / Ekim 2011

 

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXXIII 

Bu İz/düşümde yine bir mektup var ve yine Halûk Cengiz’den.

Bu köşeyi, bu başlığı ve bu yazıları bir arada düşünenlerin aklına, eminim “kolaycılık” sözcüğü geliverecektir; olsun, gelsin!

Doğrusu ben, sevgili Halûk’un, didikleyen bakışlarıyla saptadıklarını sadece bana yazdığını düşünmüyorum. Sonuçta, kimsenin eniyle, boyuyla, kalitesiyle, çıta yüksekliğiyle meşgul olan cümleler kurmuyor, günümüz edebiyatına Akdeniz’den bakarak konuşuyor. Yazdım, tekrar edeyim: Bu sesi önemsiyorum ve kendime saklamak istemiyorum.

İşte mektup:

   Kardeşim,

   Çoktan çekildi insanlar uykularına. Onlarla birlikte gürültü de… kim bilir nereye? Ama ses, dersen, var: Rüzgârın yaprakları kıpırdattığını, denizin kıyıya vurduğunu duyuyorum. Gece, evet… ve bildin! Kendimle başbaşayım, yine. Ama korkma, iyiyiz… üçümüz de! Hem öyle iyiyiz ki, bak, şiir bile geliyor pejmürde belleğime:

“Şehirden biri gitmiş de sanki, / Silmişler bir sokağın adını”.

   “Nilüfer”di, değil mi… evet, “Nilüfer”di bu dizelerin geçtiği şiirin adı. Neden ama… neden “Nilüfer”? Üstelik şu an “nilüfer” ya da onunla ilgili herhangi bir şey, benim aklımın ucundan bile geçmiyorken, neden bu dizeler?

Sanırım bu şiiri sana nelerin yazdırdığını, bu dizelerin bana neleri getirdiğini hiç kimse bilmeyecek. “Sanırım” da ne, kesinlikle böyle olacak. “Şiir açıklanamaz”. Demiştim.

*

Sana ne zamandır gazete okumadığımı, TV izlemediğimi de yazmıştım; “çok seyrek, ucundan bucağından, sadece ihtiyaç duyduğum kadar…” demiştim.

Ne ki bugün, burada bakım nedeniyle gün boyunca elektrikler kesik olacağı için, gidip gazete alayım, dedim. İyi ki de almışım: Nobel Edebiyat Ödülü bu yıl bir şaire, “yoğun, şeffaf imgeler aracılığıyla gerçekçiliğe yepyeni bir yol açtığı gerekçesiyle”, 80 yaşındaki İsveçli Tomas Tranströmer’e verilmiş.

İtiraf etmek gerekirse, ben bu bir ayağı çukurdaki adamcağızın ne adını duydum şimdiye dek, ne de tek bir dizesini okudum. Ama şiir adına nasıl sevindim, bilemezsin! Asıl sevindiğimse, sanatsever-şiirgüzar gazetemizin bu haberden yola çıkarak şiiri yeniden gündeme taşıması ve akla hayale gelemeyecek “Acaba Şiir Ölüyor mu?” sorusunu “yazar ve şairlerimiz”e sorması oldu. Yarabbi, bu ne yaratıcı sanat-şiir düşkünlüğü, dedim kendi kendime.

Ne yalan söyleyeyim, doğrusu “yazar ve şairlerimiz”, soruyu benden daha fazla ciddiye almış, efendice cevaplar vermişler. Sözgelimi önemli romancı, filmci, müzisyen ve köşe yazarı Zülfü Livaneli, şiir okuyanların azaldığını; çünkü hayatın şiirinin bittiğini, şiirin bir yerlere sürgüne gönderildiğini; onun yerine satır satır yazılan basmakalıp köşe yazıları döneminde olduğumuzu söylemiş ki, yerden göğe haklı.

Sunay Akın ise, bu konuda yapması ve söylemesi gerekenleri, ta 1992 yılında -yani Nobel için daha Orhan Pamuk’un adı bile anılmıyorken… düşün!- yapıp söylediğini; bu soruya, o zamanlar böylesi hamleleri anlayamayan şairlerin yanıtlaması gerektiğini -yani bir bakıma onlara küstüğü için oyuncak ve tv piyasasına girdiğini- belirtmiş.

Her zaman olduğu gibi, buraya da nasıl girdiğini anlamakta güçlük çektiğim Ahmet Hakan da, bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nün bir şaire verilmesini “ölü yüzü pudralamak” biçiminde niteleyerek “… galiba bitti bu iş. Galiba şiir öldü” demiş. Gazete, ayrıntılara girmeyecek kadar ağırbaşlı olduğu için, Ahmet Hakan’ın kendi sözlerinden etkilenerek Fatiha okuyup okumadığını yazmamış.

Ne var, bana kalırsa en güzel cevabı değil de, en ciddi cevabı Ataol Behramoğlu vermiş: “Dünyada ve ülkede şiire ilginin azaldığını söylemem haksızlık olur… Bunun sorumlusu, yayın dünyasını, kültürü ve kitabı da sadece para gözlükleriyle gören tüketim toplumu ahlakıdır.”

Yılın sanat-şiir soruşturmasında son sözü ise, en ciddi değilse de, yüreğime en çok su serpen cevabı veren Nazlı Eray almış: Daha baştan, “Şiir öldü” sözüne katılmadığını cansiperane biçimde belirtmiş. Sonra “Ben Küçük İskender’e hayranım mesela, dev gibi…” demek suretiyle romanlarında bir türlü denk düşüremediği müthiş bir söz oyunu gerçekleştirmiş. Ardından Murathan Mungan’ın, Ataol Behramoğlu’nun, Ahmet Telli’nin, İlhan Keskin’in, kısa süre önce yitirdiğimiz Didem Madak’ın adlarını anmış… Yüreğime neden mi su serpildi? Çünkü “Başbakan bile toplantılarda Necip Fazıl’ı okuyor… Bence şiir daima hayatta ve yaşıyor” dedikten sonra şiirin ölmediğine inanmak için başka kanıta ihtiyacım kalmadı.

İşte, şiir de, edebiyat da, sanat da… dahası ahlâk da, değer yargıları da böyle kan kaybediyor. Hayır, hiçbiri ölmeyecek, dünya ve insanoğlu yaşadıkça yaşayacak, ama gerçek şiirseveri, gerçek edebiyatseveri, gerçek sanatseveri, gerçek insanı her zaman üzecek bu türden konuşmalar, soruşturmalar, hatta etkinlikler, aldatmacalar da olacak.

Son olarak şunu söylemek gerek: Sanmam ki bu soruşturmaya cevap yetiştiren koca koca şair ve yazarlarımız da Tomas Tranströmer adını daha önce duymuş olsunlar. Belki Zülfü Livaneli… vaktiyle oralarda yaşıyordu. Bir de Ataol Behramoğlu… sık sık yurt dışındaki etkinliklere katıldığı için, belki. Ama söyleyeceğim bu değil. Dikkatimi çeken, Nobel’in Tranströmer’e veriliş gerekçesi: “Yoğun, şeffaf imgeler aracılığıyla gerçekçiliğe yepyeni bir yol açtığı…” Şimdi Allah aşkına söyle bana, bu soruşturmaya yanıt veren yazarlarımızı geç de, şairlerimizin hangisinin şiirlerinde “imge”ye rastladın sen? Gerçekten soruyorum, ne bileyim, belki de ben anlamıyorum…

Yok kardeşim, uzun bir süre daha gazete mazete almam artık.

*

Nuriciğim,

Başka şeylerden söz edecektim aslında. Söz nasıl oldu da yine şiire geldi, anlamadım.

Saat 03:00.

Rüzgâr sertleşti. Yarın yağmur yağacakmış, öyle diyorlar. Artık burada da geceleri soğuk oluyor hava. Yatmalı, diyorum ya, geceyi bırakıp yatamıyorum da. Şimdi bir sigara yakıp denize açılan bir sokaktan kimsenin olmadığı limana yürümeli.

“Şehirden biri gitmiş de sanki / Silmişler bir sokağın adını”.

Evet, bildiğim bir şey var kardeşim: Şiir öldürülemez!

Sevgi… her zamankinden! 17.10.2011

   *

Sivrisinek ve saz… Bu iki sözcüğün başında bir de “anlayana” sözcüğü vardı, değil mi?

Görüşeceğiz!

 

Elizedebiyat, Sayı: 35 / Kasım 2011

 

 

 

İZ/DÜŞÜM XXXIV 

Bu yazı, bu başlığı taşıyan köşe için yazılmış son yazıdır.

Son, çünkü yeni bir yıla başlarken, Eliz Edebiyat’a yeni bir biçimin, yeni bir içeriğin gerekli olduğunu düşündük ve bu bağlamda bu köşe de dahil, bazı elemeler, eksiltmeler yapmaya karar verdik.

İçeri çekilmektir bu, bir bakıma, çekirdeği güçlendirmektir. Sayfaları öyle ya da böyle tamamlama yönteminden vazgeçerek “öz”ü sunmaya yönelmektir.

Yazdıklarım, şu anlama gelebilir: Demek, geçen üç yılda bir şeyler aksadı, oturmadı; : Demek, istediklerimizden çok istenilenleri yaptık; : Demek, biçimlendirmekten çok biçimlendik; : Demek, genel dergicilik çizgisinin modasına uyduk ve sadece ortalamayı tutturmaya çabaladık.

*

Son, derken kendime ait gerekçelerim de var: Son, çünkü vuruş sayısıyla, belli konularla ve belli bir akışa uymanın sıkıntısıyla sınırlanma cenderesinden kurtulmak istiyorum. Bana ayrılan sayfanın santimetrekaresini aşmamak adına zorunlu olarak yazıya uyguladığım “özetleyerek geç” ya da “sadece değin – maksadını anlayan anlasın” yaklaşımının neden olduğu yanlış anlaşılmalardan usandım. Olabilirse, üç oda bir salona yayılarak yazmak istiyorum.

Şöyle diyordu Halûk, bana yazdığı son mektubunda:

“Kardeşim, sana yazacaklarım neden ille de şiirle, edebiyatla ilgili olsun ki?

Nereden çıktı şimdi bu, diyorsun, değil mi? Deme, bak ne oldu: Bugün sana bir şeyler yazdım, elbet şiir-edebiyat üzerine. Ama yazdıklarımı yeniden okuyunca, içtenlikle yazmış olduğum halde, nedense yapay geldi bana sözlerim, söylediklerim. Düzelteyim, dedim; orasından burasından çekiştirdim; söyleyiş biçimimle, cümlelerimle oynadım ya, nafile; kendimi bile inandıramadım söylediklerime. Öyle olunca da silip attım hepsini, baştan başladım. Mektup bu, içtensizliğe gelir mi?

Belki “ille de şiir üzerine yazacağım” diye kendimi koşullandırmamdandır. İnsan, şiir gibi, tamı tamına bilmediği, bilmesinin de pek mümkün olmadığı bir konuda, üstüne üstlük bir de kendini koşullandırıp sınırlandırınca, lafa, ister istemez paldır küldür girip kimi sonuçsuz tartışmalarda olduğu gibi, bir an önce keskin, kaba, neredeyse emrivaki denebilecek biçimde söyleyeceğini söyleyip işin içinden hemen sıyrılmak istiyor. Dahası karşısındaki bir şey sormasın, sözünü çürütecek laf etmesin, “son sözü” kendisi söylemiş olsun, böylece -aslında öyle olmadığını bilse bile- “haklı olduğu” inancı sürsün de istiyor. Çoğu zaman ortaya kahramanvâri ama ucuz, laf olsun diye söylenmiş, inançsız-içtenliksiz, ama pek kibirli sözler, metinler çıkmasının nedeni başka ne ola ki? Ama yok, ben sana bunu yapmam, yapamam. Kaldı ki sen de içtenliksiz yazdığım her sözcüğü bir bir yakalar, hele haklı olmadığım noktada bana “haklısın” demezsin zaten. Seni bunca sevmemin, sana inanıp güvenmemin ilk nedenlerinden biri budur; bu, iyidir.”

Halûk’un yazıya yaklaşırken önemsediği bu tavır, bana uyan, benim yazıya yaklaşımımı da tanımlayan bir tavırdır. Bütün diğer sebeplerin dışında bu ortak tavırda buluşmamız yüzdendir belki de birbirimizi anlamamız, sevmemiz.

İnanmadığım, kendimce doğrulundan emin olmadığı tek bir cümle kurmadım bu köşede. Bunu yaparken, birilerine hoş görünmeyi, birilerinin kalbini ya da kalemini kazanmayı aklıma getirmedim; “hak”kın ve “had”din sınırlarını aşarak birilerini hırpalamayı, birilerinin ağzının payını vermeyi amaç edinmedim. Yine de yaralarına dokunduklarım, gocundurduklarım olmuştur. Onlardan özür dilemek niyetinde değilim. Onlara, alınganlıklarını dağıtabilmeleri için, arada bir baksınlar diye, bir ayna armağan edebilirim ancak.

Halûk’un mektubu şöyle devam ediyordu:

“Nedenini söyleyeyim: İnsanın arkadaşı, dostu, ailesi, okuru… böyle olmalıdır. Kesinlikle böyle olmalıdır ki, her bildiğini mucize, her sözünü hikmet, her yazdığını şaheser sanmasın, sanamasın; daha fazlasını öğrenip bilmek, daha doğrusunu söylemek, daha güzelini yazmak için uğraşsın, didinsin, çabalasın. Ben bu bakımdan şanslı sayarım kendimi; çevremde her zaman benden çok şey bildiğine, benden zevkli olduğuna, dahası zekâsına, duygu/düşünce ya da hayal gücüne inandığım, kısacası bir şeyler öğrenebildiğim insanlar olmuştur. Bugün, kendimi beğendiğim kimi yanlarım varsa, itiraf etmeliyim, bunlar, o insanların emeğiyledir ve şu son 20 yılda, üzerimdeki emeğini bir an olsun yadsımamışımdır.”

Kalbimizin başkaları için de atmasına izin vermeliyiz. Bu kalbimize de kendimize de iyi gelir.

*

Geçtiğimiz yılda da, Eliz Edebiyat’ta yayımlanan bazı yazı ve şiirlerde, en az dört çift göz tarafından okunduğu halde atladığımız dizgi, yazım ve harf hataları oldu, ne yazık ki. Kabul edilebilir hataların dışında, bir de bilgisayar diliyle matbaa dilinin uyumsuzluğundan kaynaklanan ve kontrolü edemediğimiz kimi hatalar saptadık ki, bunların düzeltilmesi gerekiyor.

31. sayıda Sedef Hiçdurmaz’ın Yeşil başlıklı şiiri, son dizesi düşmüş olarak yayımlandı. Şöyle olacaktı:

   damarlarımda gezen ılık sıvı

yeşil

her yer

32. sayıda, Yaz Sıcağında Serinleten Kitaplar başlıklı yazısı yayımlanan Özlem Tezcan Dertsiz’in kapakta ve İçindekiler bölümünde ismi yer almadı.

34. sayıda Niels Hav’ın Aşk başlıklı şiiri son dizesi düşmüş olarak yayımlandı. Şiir şöyle bitiyordu:

ve öldü sonunda akıl hastanesinde

Clara iyi piyano alıyordu. İşte bu

aşk dedikleri

*

Ekim ayında Can Yayınları tarafından yayımlanan İzak Babel’in Odessa Öyküleri’ni ilk defa Türkçeye çeviren sevgili Ergin Altay ağabey bu kitabı daha matbaa sıcaklığı üstündeyken imzalamıştı bana. Kitapta yer alan Parantez İçinde Adalet adlı öykü şöyle bitiyor: “Nokta, olması gereken, ona yakışan yerde olur.” 

Sanırım benim noktama da yakışan yer burasıdır!

Görüşeceğiz…

 

Elizedebiyat, Sayı: 36 / Aralık 2011