DERGİLERDEKİ
YAZILARI
DÖNDÜM
Sanırım ortak yanılgımızdır: Uzun
süre yaşadığımız, öyle ya da böyle bir düzen tutturduğumuz bir mekândan
herhangi bir sebeple uzak düştüğümüzde, zamanın ve olayların akış biçimi ve
hızı değişirmiş / değişecekmiş gibi gelir bize. Gittiğimiz yerde dünyanın
dönüşünü pıhtılaştırırken, ayrıldığımız yerde fıskiye topuna döndürür;
zamana ve de olaylara yetişemeyecekmiş gibi hissederiz. Hele internet
denilen cellatın ilmeğinden boynumuzu kurtarmışsak ve hele çoğumuza şah
damarından daha yakın olan cep telefonu gibi bir alete sahip değilsek...
Bu hal, mutlak sessizliğe ve mutlak
boşluğa yaklaşma yolunda önemli bir duraktır.
Uzaktayken merak ettiğiniz her şeyi
karşılayan tek bir soru vardır ve bu sorunun, kime sorarsanız sorun, hemen
her zaman tek bir cevabı vardır: “- Ne var ne yok?” / “- Ne olsun, bildiğin
gibi!”
Uzun tuttuğum yaz tatilinden
döndüğümde, bana ilk uğrayan Muharrem Sönmez oldu. Yerinde duramayan soruyu
soruverdim: “- Ne var ne yok Muharrem?” / “- Ne olsun ağbi, her şey bildiğin
gibi!”
Böyle dedi ama sözünün arkasına
ekledikleri bekledikleri değildi:
İhsan Üren ağbinin, uzun süredir
hasta yatan eşi Mesture Hanım, bir hafta önce vefat etmiş ve haber
verilmediği için, edebiyat cemaatinden kimselerin katılmadığı bir törenle
defnedilmiş.
(Hemen uğradım İhsan ağbiye: Dalıp
giderken “Şuracıkta yatıyordu yahu, şuracıkta” diyerek, iki Bulut Gören
resminin altındaki iki kanepeyle doldurulmuş boşluğu gösteriyordu. “Sakın
acele etme, seni bando mızıkayla karşılamayacaklar, dedim ama dinletemedim,
gitti.”
Eliz Edebiyat’ın
44. sayısında yayımlanan Örtülü şiiriyle teselli buluyor, “Hiç değilse
gitmeden onu gördü” diyordu. Mesture Hanım, “kimse doğrusunu söylemiyor”
diyerek adından şikâyet edermiş; bunu söyledi, “Halbuki ne şahane bir ad”
dedi. Özlem başlamış demek ki: Zor!)
*
Sonra, Şaban Akbaba’nın başına
gelenler: Bağdatlı Maymun adlı
çocuk kitabında, savaşı bitirmeye kararlı bir maymuna Rahman adını vererek
kutsal değerleri aşağıladığı gerekçesiyle bir imam tarafından savcılığa
şikâyet edilmiş. Şimdilerde amacının bu olmadığını açıklamaya uğraşıyormuş.
*
Sonra, sevimsiz
internet dedikoduları ve kavgaları… Tahir Abacı - Abdülkadir Budak, Sina
Akyol - Baki Ayhan T. - Mustafa Fırat adları… Celatın imeği…
*
Ve sonra, üç
aydır zırnık kadar katkıda bulunamadığı
Eliz Edebiyat son sayıları… 45.
sayıda beni bekleyen kötü sürpriz: Eylül sayısını düşünerek bıraktığım
“Sonyaz İçlenmesi III” şiiri, arkasına takılan iki ayrı şiir çalışmasıyla
birlikte yayımlanmış.
Düzeltmek
zorundayım: O şiir şu dizelerden ibaretti:
sonyaz
içlenmesi III
sadece
gölgelerde fısıltısını duyuran rüzgâr
sarı
serinliğiyle
ağız dolusu
konuşuyor şimdi
güneşe doymuş
sahilde
hırçınlaşıyor,
tepelere doğru
kurumuş derenin
kıyısında
oradan oraya
savuruyor
incecik söğüdü
besbelli, hüzün
basmış içini
çünkü yaz
insanları
çoktan unuttu,
orada öylece duran denizi
kepenkleri
indirecekler yaz kırıntılarının üstüne
ve eylülün
girdiği kapıdan çıkıp gidecekler
içindeki
rüzgârın dinmesini bekleyecek
bir kuytuya
atılan cankurtaran simidi
Devamında
gelenler dizeler bitmemiş çalışmalardı. Düzeltmenizi isterim.
*
Geçen yıl
yayımlanan Edebiyat Kıllığı
yazarlarından Necati Fecr-i Ati’den gelen bir mektup buldum posta kutumda.
İlginç “vuruş”lar yapan ve bu özelliğiyle mektuptan çok bir dergi yazısını
anımsatan metne, “Bir Önerim Var” başlığını koymuş Fecr-i Ati, “Ama,
ne öneri!” diye kendini takdir ederek şöyle sürdürmüş:
“Önerimiz, ülkemizin son geldiği
noktaya fevkalade uygun, ön açıcı, yol gösterici, aman vericidir ki bilhassa
edebiyat dünyasının her derdine deva olacağını söyleyebilirim.
Bakınız, oldukça farklı tarihi
dönemlerden geçiyoruz. Altı üste, ayağı başa geçirmişiz. Öyle ki, şanlı
Cumhuriyetimiz bile tarihçileri şaşkınlığa uğratıyor. Meğer Cumhuriyet
denilen bu rejim, kurulur kurulmaz ülkeyi Gerileme Dönemi’ne sokuvermiş,
başlangıcını Gerileme Dönemi’yle yapmış da haberiz yokmuş; öyle böyle diye
bizi oyalamışlar. Amerika’dan gelen su mühendisi Süleyman Efendi sayesinde
hafif duraksar gibi olmuşsak da asıl, kısa şortlu Turgut Paşa’nın
himayesinde Duraklama Devri’ne duhul olmuşuz. Derken, Tayyip Hazretleri
gelmiş ve biz İlerleme Devri’ni yaşama şansına kavuşmuşuz. Böyle devam
edersek başımızı arş-ı âlâya toslayacağız ki, orasının yumuşacık bir
sonsuzluk olmasını ummak ve dilmekten başka yapacak şey yoktur.
Var mı böyle bir tarih?
Yok, evvel Allah!
Ülke, şükür, ağızla anüsünü yer
değiştirerek bağırsaklarını boşaltıyor.
Böylesine değerli bir dönemi yaşayan
ülkeye, önerilerimizle katkıda bulunmak her aydın oğlu aydının vazife-yi
aslisi olmak gerekir.
Önerimizin muhatabı, Milli
Eğittiğimin bakanı İntihalzade Ömer Efendi ile Milli Kültürüttürme Bakanı
abdestli gomonist Ertuğrul Efendi’dir. Gerçi onları, efendi babalarının
dediğinden dışarı çıkmayan munis delikanlılar olarak biliriz ve bu bâbda bir
kıymet-i harbiyeleri yoktur amma, laf taşıma kabiliyetleri vardır hiç
değilse ve sözümüzü haşmetli sultanlarına ulaştırırlar. (Bu arada Kültürüt
dediğimde ağzıma tükürük dolduğunu ve bu ifrazatı derhal boşaltma ihtiyacı
duyduğumu da belirtmeliyim. Son yıllarda ortaya çıkan bir rahatsızlık bu.)
Evet!
Önerimizin gerekçesi şudur: Madem ki
artık “Biz, talebe denen bu tıfl-ı badiyenin dindar, kindar, bilhassa aklı
ifrata kaçmamış ve bilhassa gövdesi alabildiğine genişlemiş nesiller olarak
yetişmesini isteriz” denmektedir ve bu mealde 4+4+4 engelli eğittiğimin
sistemi kabul edilmiştir, o halde buna uygun düşecek değişiklikleri,
uygulamaları devreye sokmalıyız. 4+’nın bu ilk artısında aklı kemale eren
yetişkin, on yaşındaki delikanlı çocuklara, seçmeli dersler meyanında, Şiir
Seçkileri Hazırlamanın İlkeleri / Part 1; ikinci +4’e gelindiğinde de Şair
Fişlenmesi ve Şiir Seçkilerinin Bu Babda Hazırlanması / Part 2 adlı
derslerin konulmasının pek yerinde olacağını düşünmekteyiz. Ek olarak, yine
bu meyanda, son +4’de, “Seçici Kurullar ve Seçilme Kuralları” dersi de
düşünülmelidir. Ayrıca, yukarıdaki özdeyişin “Biz, talebe denen bu tıfl-ı
badiyenin dindar, kindar, bilhassa aklı ifrata kaçmamış ve bilhassa gövdesi
alabildiğine genişlemiş şairler olarak yetişmesini isteriz”e dönüşmesini
sağlamak maksadıyla bütün okulların İmam Hatip ve Şuara Okulu olarak
tescilinden yanayız. Bu okulların duvarlarında Las Vegas Kumar Bursu’ndan
yararlanarak Paris’e gönderilen Necip Fazıl Kısakürek’in Gençliğe Hitabesi
asılmalıdır.
Amaç ve sonuç bakımdan, nasıl ama?”
Böyle
diyor; günahı boynuna! Sevabı da…
Döndüm…
Elizedebiyat
/ Sayı: 46 / Ekim 2012
ŞU
KADAR KİŞİYLE, BUNLARI KONUŞTUK
Mart ayında
yayımlanan üç şiir kitabı: Kalbimin
Başkenti, Çağrılmayanlar Adası, Acil Çıkış.
Bursa, Yeşil
Ev’de, şu kadar kişiyle, kitapları konuşacağız.
Kitapların
imzalandığı tarihe bakıyorum: 26 Nisan 2015.
Demek, bir
bahar toplantısındayız.
Şairler, bizim
şairlerimiz. Her gördüğümde sevindiğim, sevindiğimi belli ettiğim
kardeşlerim: Hilmi Haşal, Yusuf Yağdıran ve üç r’li Muharrrem Sönmez.
Şu kadar
kişiyle yaptığımız konuşmalar, neden şu kadar kişiye daha ulaşmasın?
Bu yazı, bu
nedenle yazılıyor.
Masamız
şenlikli, ama bir imza günü toplantısının havasında değiliz henüz.
Kitapların dışında her şey konuşuluyor.
Toplantının
açıklanan başlama saatini aştığımızın farkına varılınca, “çoktan başladık,
zaten toplantı halindeyiz” diyerek durumu kurtarmaya çabalayanlar oluyorsa
da, sonuçta şiir konuşulacak; Kalbimin
Başkenti’nde, Çağrılmayanlar Adası
için Acil Çıkış aranacak. Bunu
düşünerek, söze ortasından giriyorum ve Haşal’a,
“Reenkarnasyona
inanır mısın?”, diye soruyorum.
“Evet”, diyor,
“bir sonraki hayatıma, durmadan çalışan bir karınca olarak geleceğimi de
biliyorum.”
“Ya bir önceki
hayatın?”, diye soruyorum. O duraksayınca ben tahminimi söylüyorum: “Bir
önceki hayatında, sen, ya simyacıydın ya da saat tamircisi.”
Tahminimin
çıkış noktası Haşal’ın şiirlerinin ana figürlerinden olan “an” ve “iksir”
sözcükleri. Özellikle “an”. Böyle olunca saat tamirciliği öne çıkıyor.
(Sonradan
bakıyorum: Daha kitabın ilk şiiri Kasketli Gölge’de üç kez kullanmış “an”
sözcüğünü: “Uyaksız ayak sesleriyle
anın” ,“An yaşanırmış”, “Bursa’da an gümüş yalnızlık”
Kalbinin
başkenti olan şehri, Bursa’yı, Bursa’nın semtlerini ve çevresini anılarıyla
anlattığına bakılırsa, Haşal’ın lügatinde “anı” sözcüğünün karşısında
“an’lar toplamı” diye yazıyor olmalı. Anı’nın sonundaki “ı” harfi çoğul eki
gibi duruyor yani.
Yanlış
saymadıysam, kitapta 28 defa kullanmış “an” sözcüğünü. ((Sözcük sayma işi,
tam da sevgili Halûk Cengiz’e göredir. Sabrına ve dikkatine derin bir
hayranlık duyduğumu, bu parantezin içinde, kayda geçirmek isterim.))
Şu, “kısa
zaman” diye tanımladığımız an sözcüğü, Haşal’da, uzuyor, kısalıyor,
yaşlanıyor, üşüyor, sarhoş oluyor, kalıyor, çekip gidiyor. An, hem
geçiverendir, onun için, hem de yıllara yürüyendir, yıllarca sürendir. Işık
hazinesidir, hazdır, şimdinin bengi hayatıdır, hüzün yüküdür, mutluluk
püskülüdür.
Kısacası an,
Haşal için bir armağandır. Buradan, hayatı nasıl kavradığını çıkarabilir ve
hayatı, onun adına, “armağanlar toplamı” diye isimlendirebiliriz.
Sahibi olduğu
ve yayın yönetmenliğini yaptığı dergide kendinden bahsetmekten ve kendinden
bahsedilmesinden hoşlanmadığını bildiğim için, Haşal ile olan muhabbeti
fazla uzatmayacağım. Ama şunu da yazmalıyım: Haşal’ın kitaplarını elinize
alıp sayfaları başparmağınızla arkadan öne doğru akıtırsanız, sürülmüş
tarlaların kuşbakışı görüntüsünü elde edersiniz. Hayalinizi biraz
zorlarsanız, tarlaların sınırını belirlemek için dikilen ağaçları bile
görebilirsiniz, kıtaların arasındaki boşlukta. Bunu soruyorum Haşal’a: “O
harflerden, dizelerden oluşan dörtgenleri bilerek mi oluşturuyorsun?”
Farkında elbette. “O biçimi oluşturmak için özel bir çabam yok” diyor, “Ama
oluyor işte… Göz alışkanlığı mıdır nedir, bilmiyorum.”
Haritacılığının
bir yansıması olabilir mi?
*
Yusuf
Yağdıran’a “Kardeşim, sen önceki hayatında da öğretmendin bana kalırsa ve
sonraki hayatında da yine öğretmen olacakmışsın gibi bir his var içimde.”
diyorum. Kabul ediyor. Sanki başka bir “iş” yapamayacakmış duygusunun onda
da olduğunu söylüyor.
(Kitabını
okuyunca gördüm: Programlı biri Yusuf Yağdıran. Tıpkı, yıllık ders
planlaması yapan bir öğretmenin tutumuyla oluşturmuş kitabını. Başka şiir
kitaplarında olduğunu sanmıyorum, en azından dikkatimi çekmemiş, şiirlerini,
yazdığı tarih sırasına göre yerleştirmiş kitabına. Bu, Yağdıran’ın günlük,
aylık ve yıllık etkilenim, duygulanım takvimini yansıtan bir durum. Kendini,
baharı ya da kenti anlatıyorken, birden Edip Cansever, birden Deniz Gezmiş,
birden Gezi Olayı; birden sınıfsız, sömürüsüz bir düzenin özlemi devreye
giriveriyor. Sonra, yine kendi, yine bahar ya da kent…
Şiir yazmanın
bir saati yoktur elbet. Ama saatinde yazılan şiirin tadı okura geçer.
Yusuf’un şiirleri bazen bana, “ders”lerden sıkıldığını, evsiz bir balkona
kendini atmak için, zilin çalma zamanına kadar kürsüde oyalandığını
fısıldıyor. Bu fısıldaşma sırasında, bazı şiirleri, balkonları
korkuluklarından kurtarmak, hüznü bilen bir gökyüzünün akıtan çatısını
üstüne örtmek için firara kalkışacak gibi hissediyorum. Yerini yadırgayan
dizeler için, “klavye takıntısı” diye bir hastalık uyduruyorum; onlara
edebiyat kliniğinde yer arıyorum.
Bazen, dedim
ya, gerçekten bazen… Çoğu zaman, saatini denk getiriyor Yağdıran ve o
anlarda, eklem yerleri yağlanmış, tuşları yerinde duramayan bir klavye
çıkıyor karşımıza. Irmak debisini arttırıyor. Ne zaman? En çok, farkındayım,
Nâzım, Edip Abi (Ruhi Bey ve Çağrılmayan Yakup) Deniz, Mahir, ağaç kavminden
Çapulcu Ali ve zifir ve kefir ve ecir ve şiir söz konusu olduğunda.
Şiir bahsine
ayrı bir paragraf açmalı. Usturuplu, istilacılara küfretmeyen, yaşadığı
çağla ve dünyayla barışık, anamalcı düzene vahşi demeyen, güya delikanlı,
güya imgelerle oynamakta mahir, kentsoylu bir solukla şiirler yazmalıymış;
ona önerilen bu. Gerekirse adını değiştir, para edecek bir şeyler yaz,
diyenler de olmuş. Sınırsız, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyanın düşüyle şiir
mi yazılırmış?
Seçimini
yapmış:
yazın ulan bunu da
üç satır üstüne
kapkara haykıran puntolarla
şiir işçisi, nâzım’ın
izinde yürüyor hâlâ
Kardeşim benim.
Bu şiirdeki
“Nâzım’ın izinde yürüyor” sözcüklerinin, Nâzım’ın şiirdeki karşılığı “vatan
hainliğine devam ediyor” olduğuna göre, Yağdıran’ı yolundan etmeye çalışan
‘zihniyet’in, vatanla, vatan sevgisiyle bir ilgisi, ilintisi olmadığı açık.
O duvar, o
duvarınız, vız gelir ona, vız.)
*
Reenkarnasyon
bahsine devamla, Muharrrem’e, “Sen, önceki hayatında, ya anarşisttin ya da
nihilist” diyorum.
Açıklamaya
çalışıyorum: “Bana kalırsa, elindeki puzzle parçasını, ısrarla, kartondaki
yanlış yere yerleştirmek için uğraşıp duran biriydin sen. Asıl yerini
aramak, bulmak ve parçayı doğru olarak yerleştirmek gibi bir derdin yoktu.
Evirip çevirmeden, rengine biçimine aldırmadan bulduğun ilk yere
tıkıştırıyor, sonra yerini değiştiriyor, öteki parçaları şaşırtarak,
coğrafyandaki hayatın olağan akışını bozuyordun. Bunları yaparken seni
kaplayan ve kapsayan şey, bir yere ait olmadığın, olamayacağın duygusuydu
sanırım.
(Bunları
düşünüyorum, ama şu kuşkuyu da duyuyorum: Galiba, ne karton vardı ortada, ne
de Muharrrem’in elinde bir puzzle parçası. Bir düzenini simgeleyen,
şekillere bölünmüş kartona da, o şekillere uyan, uymayan parçalara da isyanı
vardı sadece. Bunun içindi, olmayan parçaları olmadık yerlere tıkıştırmadaki
ısrarı ve inadı.
Şimdiki
hayatında değişen ne?
O, özel bir
kavme ait ve ait olduğun kavmi işaret eden bir rozetle dolaşıyor. O rozetin
üstünde, ısrarın, inadın ve isyanın simgeleri var.
Eski muhayyel
hayatıyla şimdiki arasındaki fark, belki şu: Bu defa elinde bir puzzle
parçası olduğunu biliyor. Hepimiz de görüyoruz bunu ve söylüyoruz ona. Şimdi
o, parçayı yerleştireceği doğru puzzle kartonunu ve doğru yeri arıyor.
O şekilli
karton edebiyatımız, o puzzle parçası da şiir olabilir mi?)
Muharrrem,
“Elimde parça marça yok abi”, diyor, “Senin puzzle parçası diye tarif
ettiğin şey, benim.”
(O halde, şöyle
diyebiliriz sanırım: Muharrrem, elindeki puzzle parçasını, adındaki
iki”r”nin arasına yerleştirerek yeni bir biçim yaratmış ve bu biçimi içeren
bir kartonun imalatına girişmiştir.
Bu yüzden, her
şeyin şiirini yazabilir Muharrrem. ((İşsiz olduğu günlerde, nereden
bulmuşlarsa adresine gelen bir İkea kataloğu için, Türkçe-İsveççe şiir
yazmışlığı bile vardır.)) Ama bildik dize yapılarıyla değil, hatta bildik
sözcükleri, olduğu gibi kullanarak da değil. Bir yapı sökücüsünün, söktüğü
her parçayı yeni bir yapının malzemesi yapması ve bu malzemeleri dilediğince
kullanması; kiremitlerden pencere, oluklardan kapı, kapılardan tavan,
camlardan balkon, tuğlalardan avize, eşiklerden küvet yapması gibi bir
çalışmadır bu.
Bir sorun
varsa, şuradadır: Sonuçta ortaya, estetiği yerinde, albenili, dikkati çekici
bir “yapı” çıkıyor çıkmasına da, bu “yapı”nın içine girenler, nerede, ne,
nasıl yapılır, bunu kestirmekte zorlanıyorlar. Uçları sivriltilmiş
çıtalardan oluşturulmuş bir koltuğa, oturacaklar mı, yoksa seyretmekle
yetinirlerken, bu “şey”in başka işlevleri de olabileceğini mi düşünecekler?
Masa diye tarif edilen eşya, iki ayağının üstünde nasıl durdurulur, üstüne
demlik süzgecinden bardaklar nasıl konur; koyduk diyelim, sonra ne olur,
bunu bilemiyorlar.
Belki istediği
bu. İki “r”nin ortasındaki “r” ile bir karton ihtilalini hedefliyor.
Ama ya bütün
bunlar bir rastlantıysa?
Bu sorudan
korkuyorum.
İmgeler,
imgeler arası bağlantılar, şiirin örgüsü, örgünün bütünlüğü…
Ya bunlar hiç
önemsenmedi ya da gelişigüzel kullanıldıysa?
Bu soruları,
klasik kartonun tarafında durarak soruyorum. Ve yine o cepheden baktığımda,
Muharrrem’in derin yalnızlığını görüyorum. Ordusuz bir kumandanın savaşmak
için, bir tepeden, şiir atıyla meydana doğru doludizgin inişi bu.
Cenk, evet.
Ama ya o
meydanda, bu seferi karşılayacak tek bir nefer bile yoksa?
çünkü hiç geçmedin o hayvanat
bahçesinden
çünkü hiç görmedin en büyük kafeste
duran
yalnızlığımı
Dedim ya,
ısrar, inat ve isyan, diye.
ben geçmem öte yana
karşıda beklersiniz
Şu
soru, Muharrrem bahsinin sondan bir önceki sorusudur:
ama
sen kaçıncı sınıfta bıraktın
umudetmeyi
Son
soru da şu:
Kitaba adını
veren Acil Çıkış yazılı ok işaretli tabelanın gösterdiği yerde bir duvar ya
da bir kuyu mu var acaba?
Elizedebiyat
/ Sayı: 80 / Ağustos 2015
BAHRİ ÇOKKARDEŞ’İN HAMAK MACERASI
28 Eylül’de Bahri
Çokkardeş başka bir yalnızlığa gitti. Hafifti. Ama omuzlarımızdaki kısa
yolculuğunun ağırlığı geçmedi; kolay geçmeyecek.
Yaraya tuz olsun diye 10
Ekim’de yaşadığı eve gittim. Ona yakışacağını düşünerek balıkgözlü fotoğraf
makinemle evinin, odalarının resimlerini çektim. Daha önce ailesiyle
konuşmuş, kitaplardan, defterlerden, notlardan, kâğıt parçalarından ibaret
olan “yalnızistan”ına giriş izni almıştım; kabaca elden geçirilmiş,
ayıklanmış ve odalardan birinin ortasında yığılmış “miras”ın her bir
parçasını elden geçirdim. Bahri’nin elinden çıkma, nereye yazılmış olursa
olsun, her tür yazıyı bir köşeye ayırdım.
Zaman öğleden akşama dönerken
evden ayrıldığımda iki torba dolusu anı, iki plastik torbaya sığdırılmış bir
hayat vardı yanımda.
Bahri’nin geride
bıraktıklarını tasnif eder, kitaplarındaki şiirlerle karşılaştırır,
yayımlanmış şiirlerini yayımlanmamışlardan ayırırken, her sayfada, her
sözcükte şiir yazmanın eşsiz ve anlaşılması güç bir macera olduğunu düşünüp
durdum, ölü kuşlar gibi üstüme yağan bir sürü soruya şemsiye arandım. Şiir
ne? Sihir, büyü? Ayağımıza takılan çalı? Üstümüze çöken tavan? Yıkanmış
avludan sokağa akan ince su? Dibi mıknatıslı bataklık? Berrak girdap?
Ağrıyan yerimize bastırdığımız yumruk? Bittikçe başlayan sancı? Karabasan?
Ne?
Defterlerden birinde bazı
şiirlerin doğum sancılarına, sancı kayıtlarına rastladım. Bunlardan birinin:
Hamak’ın macerasını, sorulara cevap ve de özellikle yeni başlayan genç
şairlere yol gösterici - fikir verici olabileceğini düşünerek, olmasını
dileyerek bu sayfalara aktarmak istedim.
Defter, kapak içine büyük
harflerle alt alta yazılmış sözcüklerle başlıyor: Cesur / Cesaret / Yürek /
Cesaret / Kor / Zor / Deneme / Korku / Baskı / Bahri. Cesaret sözcüğünü iki
kez kullanması rastlantı değildir. Şiiri bu kadar önemseyen birinin şiir
korunu avucuna alırken yanmaya hazırlanması, korkusunu bastırmasıdır;
kendine yaptığı telkinin bir göstergesidir.
Bu sözcüklerden sonraki 1
Ocak tarihli ilk sayfada, karalamalar, imzalar, çizgiler, daire içine
alınmış sözcüklerin arasına serpiştirilmiş dizeler var:
1. Sayfa
YAMA mı zaman
MAYIS
MAYISTA
ACININ KANATLARI
Boş bir gemi sallandı
(limana)
kırgın limana
-kırgın limanlara
Toplandı -birden- bulutlar (kuşlar)
Fırtınalı gece/de
Siyah köpek sürüleri
Havalandı
Kızıl kanatlı kuş dedi (söyledi)
Yaşanan çok şey oldu
Uzaklarda
Bir ad konmamıştı – bulunmamıştı /
rüzgâra daha
Besbelli,
şiirin çıkıp geldiğini görmüş, onu uzaktan izlemeye başlamış ve ona doğru
ilk adımlarını atmış; şimdilik bununla yetiniyor.
Sayfadaki Yama,
Mayıs ve Mayısta sözcükleri ile Kuşlar sözcüğü daire içine alınmış; şiirin
adı olarak düşünülmüş olmalı. Başlangıçta şiir adı olarak seçilmiş gibi
sayfanın başına yerleştirilen Acının / Kanatları sözcüklerinin üstü
çizilmiş.
Bahri bu ilk sayfada henüz ortada
olmayan hamağını asmak için mekânlar dolaşıyor; çivilerini, halkalarını
tutturacak ağaçlar, duvarlar, ipini dolayacak sütunlar aranıyor ve bütün
bunları yapabilmek için ellerini tutmaya ve tutunmaya hazırlıyor sanki.
2. Sayfada
da mekân arayışı sürüyor. Öte yandan Bahri’nin parmakları, hiç değilse şiire
tutunacak kadar güçlenmiş. Ama şiire mi gidecek, şiiri mi kendine çekecek,
bu henüz belli değil.
Bu sayfada
okunamayan birçok sözcüğün arasında, mayıs / sözgelimi / düşgelimi gibi
okunabilen sözcükler; dizelerin yerini değiştirdiğini göstermek amacıyla
kullanılmış oklar, birçok çapraz çizgi var. Bu uzak cilveleşmenin sonunda
ortaya şöyle bir metin çıkmış:
Henüz daha
Seni sormamıştı henüz daha
Daha mavileşmemişti sular
Mavileşmemişti mayısta
Doğarken
(uzun zamana
Acının kanatları yoktu
Güneş düş doğumunda
Tek gerçekti belki de en azından
Bu pis dünyayı temizledi gün
?(okunamadı) çekti / isyan etti
(okunamadı)? (belki)
Acının kanatları yoktu
Bir kuş sesi asılı durdu havada
sesleri asılı / mış
asılı kaldı
asılıyor
Asılı kaldı bir kuş sesi havada
(sesleri)
Bahri,
başlangıçta kafasında gezdirdiği Hamak imgesini, 3. Sayfada ilk kez
ve üç defa kullanarak söze döküyor.
Aradığı mekânı da, yer olarak değil belki ama atmosfer olarak bulmuş
gibidir. Havada asılı kalan kuş sesleri /
mayıs / mavileşmemiş sular / adı konmamış rüzgâr, hamağın
tutturulacağı duvarlardan, ağaçlardan, sütunlardan çok hamağın manzarasını
belirliyor. Hamağın hareket alanı ise şiir adı olarak düşündüğü ama
vazgeçtiği Acının Kanatları ile o kanatlara tüy niyetine eklenen Yaralı
Yalnızlık arasındadır.
4. Sayfa,
Yaşanacak çok şey oldu /
Uzaklarda
dizeleriyle başlıyor ve devam ediyor:
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
Toplanan bulutlar
Fırtınalı gecede bulutlar
(üstü çizilmiş)
Siyah köpek sürüleri
Havalanan kırık kanatlı kuş
Henüz bir ad konmamıştı daha
Seni sormamıştı hiç kimseye
Mavileşmemişti sular mayısta
Sular mavileşmemişti mayısta
Yine de
Tek gerçek
Acının kanatları yok
Yaralı yalnızlık
Hamak
Belki tek gerçek
Büyük harflerle yazılmış olmasına
bakarak şiirin adı olarak HAMAK sözcüğünün seçildiği ve bu sayfadaki
karalamaların azlığı dikkate alınırsa, şiirin omurgasının belli olduğu
anlaşılıyor.
5. Sayfa,
bazı küçük
değişikliklerle bir önceki sayfanın tekrarı gibi. İlk sayfadaki kızıl
kanatlı kuşlar, önce kırık kanatlı sonra, belki simurg göndermesiyle, kırk
kanatlı kuşlar’a dönüşmüş.
Bu sayfaya,
farklı bir kalem kullanılarak imzalar atılmış, büyük harflerle ÇİZ sözcüğü
yazılmış ve sanki bu emrin gereğini yerine getirir gibi, bazı dizelerin
altı, bazılarınınsa üstü çizilmiş. Bu çizgiler bir onaylamayı ya da
vazgeçmeyi işaret etmiyor. Şiirin 6. Sayfadaki yazılış biçimi bunu
gösteriyor. Bu sayfaya bakarak bir şeyi daha görüyoruz: Bahri’nin en büyük
kararsızlığı, yarattığı atmosferle ilgilidir. Şiirini yazarken en çok
uğraştığı dizeler, bu atmosferi belirleyen,
havada asılı kalan kuş sesleri / mayıs
/ mavileşmemiş sular / adı konmamış rüzgâr sözcüklerinin geçtiği
dizelerdir.
Bu sayfanın başında, başka bir
kalemle yazılmış, çizgilerle madde olarak işaretlenmiş, okunamayan sözcükler
var. Zorlamayla “alkışlar, far, pencere/den, ellerin” diye
anlamlandıracağımız bu karalamaları başka bir şiirin notları olarak okumak
mümkün. Sayfanın ortalarına yazdığı “Mayısta gördüğü düş tek gerçeği” dizesi
ise şiire dahil.
7. Sayfada
çeşitli büyüklükte yazılmış ve yağmur damlaları gibi serpiştirilmiş 23 adet
“şu” sözcüğü dikkati çekiyor. Ş harfinin kuyruğu belirgin olarak
işaretlendiği için bu sözcüğü, daha anlamlı olabilecek ‘su’ sözcüğü gibi
okuyamıyoruz.
Şiirde çok az
değişiklik var:
Gerçeği belki de / Görür kuş /
Mayısta
O gün / Ad konmadı rüzgâra /
Kimselere sorulmadı
Mavileşti sular
(-leşmedi)
8. Sayfada,
artık kesinleşmiş gibi görünen dizeler, bir kez büyük bir kez de küçük
harflerle, yan yana yazılmış. Sayfanın sonunda, üstleri çizilmiş 7 adet SIR,
3 tane de GİZ sözcüğü var.
9. Sayfa:
Hâlâ bazı kuşkuları olmalı ki, dizelerin başladığı satırdan önce, sayfa
başında şiirin girişi ile ilgili çalışmalar yapmış Bahri. “Boş” sözcüğünü
iki kez yazıp altını çizmiş, “kırgın” sözcüğünü altı ya da üstü çizili
olarak 7 kez kullanmış.
Sonraki sayfalarda, şiirin yol
alışına bakarak kuşkuların çoğaldığını söyleyebiliriz. Bazı sözcükler alt
alta yazılarak, daire içine alınarak ya da altı çizilerek farklı bir biçimde
değerlendirilmiş. Giz, Düş, Sır, Mayıs, Gerçek gibi.
10. ve 11.
sayfalarda kararsızlık
sürüyor.
HAMAK
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
Havalandı
(düş gördüğü
Kırk kanatlı kuş
(tek gerçeği
Yaşanacak çok şey oldu
(mayısta
Uzaklarda
Fırtınalı gece
Toplandı
Siyah köpek sürüleri
Gerçeği belki de
Görür kuş
Mayısta
İz kaldı
(giz kaldı
Kimseye sorulmadı
(mavileşmedi
daha
Ad konmadı rüzgâra
(ad konmadı
Mavileşmedi sular
(rüzgâr
Acının kanatları yok
Yalnızlık yaralı
Hamakta
Düş gördüğü
Tek gerçeği
Mayısta
Giz kaldı
Mavileşmedi sular
Ad konmadı rüzgâra
12. Sayfadan
başlayarak, dize biçiminde yazılmayan kimi notlar alınmış. Bu notları iki
türlü değerlendirmek mümkün: Yapılan sıralama, ya şiirinde kullanmayı
kesinleştirdiği sözcüklerle imgelerin listesidir ya da kararsız kaldığı, bir
kez daha üstünde düşünmesi gereken sözcüklerle imgelerin sıralanmasıdır.
Şiirin kitaba girmiş haline bakarak konuşursak, sözcükler ve imgeler
buradaki gibi kullanmamıştır ama onlardan vazgeçmemiştir.
Gerçekti bir zamanlar
Şimdi gördüğü düş
Gecede
Gecelerce
Yaralı mayıs
Mayıs acısı
Mayısta
Yaralı yalnızlığım
Acının kanatları
Mavileşmemişti
13. Sayfa
Asılı duruyor havada kuş sesleri
Bir kuş sesi asılı duruyor havada
Kuş sesleri asılı kalan – duran
havada
Mayıs / ta
Yaralı / mayıs acısı
Giz / gizli kaldı / giz
Giz / li
* mavileşmedi sular
Ad konmadı rüzgâra
Kuşlara ad konmadı
* kırık hamak
* kırılmış hamak
* ? hamak
14. Sayfaya
arayışın sürdüğünü gösteren iki yeni dize eklenmiş
Yüzünden tanıdım ey aşk
Sonra sonsuzluk
15. Sayfada
rüzgâr, mavi, su, mayıs, giz ve ad sarmalı devam ediyor. Ama 16. Sayfadan
itibaren dize sayılarının belirlendiği, karalamaların azalmasına bakarak
daha kararlı çalışmaların yapıldığı görülüyor.
HAMAK
2
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
2
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı
kuş
2
Yaşanacak çok şey oldu
Uzaklarda
2
Gerçekti bir zamanlar
Düşünde gördüğü şimdi
3
Toplandı
Fırtınalı gece
Siyah köpek sürüleri
3
Giz kaldı
Ad konmadı rüzgâra
Mavileşmeden sular
3
Acının kanatları yok
Yaralı yalnızlık
Hamak
17. Sayfanın
başında iki kez yazılmış Pegasus sözcüğü ile Deniz sözcüğü var. Bu sözcükler
şiirle ilişkilendirilmemiş. 18. Sayfada yeni imgeler, yeni sözcükler
görülüyor.
Sisler kaldı
Keder öncesi
birden
Kırk sessizlik
Havalandı
Kırk kanatlı
boyalı kuş
Sisler
Mor sağanak
bulutlardan
19. Sayfada
da sürüyor bu:
Anımsadım
Anımsadım birden sessizlikte
Havalanan
Kırk kanatlı boyalı kuş
Anımsadım birden
/
yalvaç
Yüzünden tanıdım sessizlikte
Yalvaçlar ölüler
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı kuş
Kederden önce
Keder öncesi
Keder öncesi birden
Yeniden kuşkular, yeniden arayışlar
başlamış olmalı ki, şiirin başlangıç dizeleri bile değiştirilmiş. 20.
Sayfaya yeni söyleyişler eklenmiş.
Gizli düş / Gizli bahçe
Sürgün sislerden
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı kuş
Sisler sürgünü
Bahçeden
21. Sayfada
da bu sürdürülmüş:
Havalandı
Sislere sürgün bahçeden
Kırk kanatlı boyalı kuş
Sislere sürgün bahçeden
22. Sayfa,
en çok karalanan sayfalardan biri olarak dikkat çekiyor. Kararsızlık, yeni
dize denemelerinden çok, sayfaya çizilmiş oklardan, imzalardan, (1-2-3-4;
16+1; 17+1; 1-2-2) gibi rakamlardan ve şiirin adı için düşünülen YAMA’nın
yeniden gündeme gelmesinden anlaşılıyor.
23. Sayfadan
sonra karışıklıklar artmaya başlıyor. 15. sayfada son halini almış gibi
görünen şiir, bu sayfadan 31. sayfaya kadar fırtınaya tutulmuş gibi
savruluyor. Eski söyleyişlere birçok yeni sözcük ve imge ekleniyor.
Ay göründü
Sislerin sürgün bahçelerinde
Gerçekti
Düşünde gördüğü şimdi
(s:24)
./..
1 2 1 3 3 4
Çöl uykusu zamanın
Sisler
Havalandı
Kırk kanatlı kuş
Ay aşklardan sürgün
Eski aşk bahçelerinden
Ay sürgün
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı kuş
Ay sürgün aşklardan
Anılardan
(s:25)
./..
Ay kime kardeş
Ay ay ay
Havalandı kırk kanatlı boyalı kuş
Ay sürgünü aşklardan
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı kuş
Havalandı
Sis sürgünü
Kırk kanatlı boyalı kuş
(s:26)
./..
Hamak / korkan liman
Boş bir gemi sallandı / istikrar
Havalandı kırk kanatlı / istikbal
Kırgın limana
Havalandı
Kırk kanatlı boyalı kuş
Ay sürgün
Yaşanacak çok şey oldu / var / var
Uzaklarda
(s:27)
./..
1-Yama 2- Hamak
Geceler oldu / öldü
Boya
Hamak
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
// ay
Çiy düştü gri
Boyanmış sabahlara
Sabahlar // güneş
Toplandı /
sislerin // gri / sarı
Fırtınalı gece // akşam
Siyah köpek sürüleri / gri
Yaşanacak çok şey oldu
Uzaklarda / gri sevişmek
Giz kaldı
Ad konmadı rüzgâra
/ lara / yok ki
Mavileşmeden sular
(s:28)
./..
Gri boyalı sabahlarda
Sabahlarında
Çiğ / Çiğ / Çiy / Çiy
Havalandı
Kırk Kanatlı Kuş
Çiy Düştü Gri Sislerin
Güneş Boyalı Sabahlarına
Sabahların
Havalandı
Kırk Kanatlı Kuş
Çiy Düştü Gri
Boyalı Sevdalara
Sabahlara
(s:29)
./..
Yalnızım // eski sessizlik
Anne kanar / kanamam
1-
Korku
2-
Alışma / dönmez
3-
Sessiz / dönemem
4-
Ürperti / me
5-
Kabullenme
6-
Suskunluk
Dinle dinleme
Yalnızım dinle yalnızım bir zamanlar
bilmen gerek
Havalandı
Kırk kanatlı kuş
Çiy düştü gri duvarlı anılara
aşklara
Boyalı
Acının kanatları yok
Gerçekti bir zamanlar gördüğün şimdi
(s.30)
31. Sayfa
Hamak
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
Havalandı
Kırk kanatlı kuş
Yaşanacak çok şey oldu
Uzaklarda
II
Toplandı
Fırtınalı gece
Siyah köpek sürüleri
Giz kaldı
Ad konmadı rüzgâra
Mavileşmeden sular
Gerçekti
Bir zamanlar gördüğü şimdi
Acının kanatları yok
Yaralı yalnızlık
Hamak
Hamak şiirinin çalışıldığı sayfalar
burada bitiyor ve Yama şiirine geçiliyor. Ne var ki, şiirin son hali bu
değil. Sessizlik İzleri’ni
baskıya hazırlarken Bahri’nin bana verdiği dosyada Hamak şiiri, bu son
çalışmadan oldukça farklı ve onun da üzerinde, adından başlayan bazı
düzeltmeler var.
DOSYADAKİ HAMAK
ŞİİRİ:
HAMAKTAKİLER
Boş bir gemi sallandı / Kırgın
limana
Havalandı / Kırk kanatlı kuş
Fırtınalı gecede
(de yazılmayacak)
(fırtınalı gece yazılsın)
Siyah köpek sürüleri
Yaşanacak çok şey oldu /
Şarkılarda
Giz kaldı / Adı konmayan
aşklar
Gerçekti bir zamanlar /
Düşünü gördüğü şimdi
(Uçurum sessizliği
eklenecek)
Kusursuz yalnızlık
Hamak
(üç dize olacak)
ŞİİRİN
KİTAPTAKİ HALİ:
HAMAKTAKİLER
Boş bir gemi sallandı
Kırgın limana
Havalandı
Kırk kanatlı kuş
Fırtınalı gece
Siyah köpek sürüleri
Yaşanacak çok şey oldu
Şarkılarda
Giz kaldı
Adı konmayan aşklar
Gerçekti bir zamanlar
Düşünü gördüğü şimdi
Uçurum sessizliği
Kusursuz yalnızlık
Hamak
İşte böyle…
Ama sorular
duruyor: Şiir ne? Sihir, büyü? Ayağımıza takılan çalı? Üstümüze çöken tavan?
Yıkanmış avludan sokağa sızan ince su? Dibi mıknatıslı bataklık? Berrak
girdap? Ağrıyan yerimize bastırdığımız yumruk? Bittikçe başlayan sancı?
Karabasan?
Ne?
Eliz
edebiyat
Sayı: 12 / Aralık 2009
‘O ŞİMDİ BİR SU ZAMBAĞININ
KALBİNDEDİR’
Bahri Çokkardeş
gideli bir yıl oldu.
Bu bir yılda,
Gecenin Kalbinde Unutulmuş Şiirler’den
Sessizlik İzleri’ne uzanan şiirlerini defalarca okudum, bende
duran defterlerine karaladığı dizelerle karşılaştırmalar yaptım, onun yeni
şiirlerine ulaşmaya çalıştım.
En eski defteri, -üstünde
“şiir” yazan, kara kapaklı, kenarları kırmızı yaldızlı- 1988 yılının
mayısında alınmış olmalı. Bahri’nin yazmaktan çok karalamaya benzeyen şiir
çalışmalarından uzak bir titizlikle, özenerek yazdığı Yalnızlık Zamanı adlı
ilk şiirin altındaki tarihten anlıyorum bunu: 1988/5
Daha ilk şiirin
yayımlanmamış, hiç değilse kitaplarına girmemiş olduğunu görünce bu defterin
bir Bahri hazinesi olacağını sandım. Ama bu sevincim uzun sürmedi. Aynı
şiiri düzelterek yazdığı 2. sayfadan sonra, gelen Unutuldu Kalbim, Güneşli
Gece şiirleri ilk kitabı olan Gecenin
Kalbinde Unutulmuş Şiirler’de yer almıştı.
68 sayfası kullanılmış
defterde, birçok başlanmış, karalanmış, kararsızlıkla defalarca yazılmış
dize var ama bütünlüğü sağlanmış ve kitaplarına girmemiş tek bir şiir
bulamadım.
Karalanmış bu dizelerden
bazıları yayımlanmış şiirlerinde kullanılmış. Ama, genelde başlık kullanma
alışkanlığı olmasına rağmen, ne o başlıklar ne de dizelerin devamı,
yayımlanmış şiirlerine girmemiş.
Bütün bu toplam içinde, biraz
defalarca yazılmış olmasının verdiği cesaretle, biraz da başlığının yanına
koyduğu ve beğenisini ifade ettiğini düşündüğüm çarpı işaretinin
zorlamasıyla Ölümün Oyun Taşları şiirinin bütün hallerini not ettim.
Ölümün Oyun
Taşları
Ve yalnızlık
En son umudu
yüreğin
Kendi
yokluğunda
Seni unutmaz
Düşle geçen
Birbirinin
olmadığı
İki seven yürek
Tükettik tüm
yalnızlıkları da
Sen sende
Ben bende
Dinmedi ayrılık
Dün bugün yarın
Ölümün oyun
taşları
Ve ikiyüzlü
olsa da zaman
Ve sevda
En son umudu
yüreğin
*
Ölümün Oyun
Taşları
Ve yalnızlık
En son umudu
yüreğin
Kendi
yokluğunda
Seni unutmaz
Acı ve
mutluluğun soluğu
Alıp götürdü
güneşi
Kör bir geceye
Tanıktır ölümün
taşları
Sen sende
Ben bende
Bitti bahar
Bir anıdır
Kalan bu aşktan
*
Ölümün Oyun
Taşları
Ve yalnızlık
En son umudu
yüreğin
Kendi
yokluğunda
Seni unutmaz
Özlem gibi
aşktan
Sen sende
Ben bende
Alıp götürdü
güneşi
Kör bir geceye
Gözyaşı ve
mutluluk
Değişmeyen
tanıkları aşkın
Ölümün oyun
taşları
*
Bir sonraki
sayfada son üç dize
Gözyaşı ve
mutluluk
Tanıktır bu
aşka
Ölümün oyun
taşları
olarak
değiştirilmiş. Çok küçük değişikliklerle geçen iki sayfadan sonra, şiirin
son yazılış biçimi şöyle:
Ölümün Oyun
Taşları
Ve yalnızlık
En son umudu
yüreğin
Kendi
yokluğunda
Seni unutmaz
Özlem gibi
aşktan
Sen sende ben
bende
Alıp götürdü
güneşi
Kör bir geceye
Hatırla ve
unutma hiç
Tanıktır bu
aşka
Ölümün oyun
taşları
Mutluluk ve
gözyaşlarıyla
*
Ocak 89’da Rüzgârdır Şimdi
başlığının altında bazı karalamalar var. Şiir bütünlüğüne ulaşamamış şu
dizeler kitaplarında yok:
Rüzgârdır Şimdi
Geçmiştir
buradan kuşlar
Hiç geri
dönmeseler de
Her lahza
düşlerinde deniz
Geçmiştir
buradan (rüzgâr, yağmurlar, denizin
mavisi, zaman)
Düşlerin gizli
aynalarından
Akıp geçmiştir
yüzün
Kalmıştır bir
bakış bir bakışta
Ve rüzgârdır
şimdi gülümseyen
Olanca
büyüsüyle aşkın
26 Eylül 89 tarihinin
atıldığı sayfada şu dizeler okunabiliyor:
Beklenmeyen
Artık
beklenmeyen
Bir hüzündür
yalan (eski) aşk
Bir çiçek hüznü
gibi solgun
Günün doğmadan
öldüğü
Aslı olmayan
bir masaldır
Defterin son sayfalarında çok
sık rastlanan iki başlık var: İlki, Soluk Benizli Adam; ikincisi, İntihar
Denemeleri.
Soluk Benizli Adam başlığı
altında yazılan sayfalar neredeyse hiç okunmuyor. İç içe geçmiş harfler,
rakamlar arasında okuyabildiğim ve şiir biçimine getirebildiğim sözcükler
şunlar:
Hiç geçilmemiş
o dar kapı
Önünde
rüzgârların beklediği
Ve kara bir
büyüde
Can çekişen
güneş
Suların suları
boğduğu
Sabah umulmaz
güzellikte
Uzun saçlarını
örerken
Ölümsüz İsis
Ey aşkla
şarapla
Soluğunu
bitiren
Soluk benizli
adam
Yaslarken
başını geceye ölüm
Hangi sevdan…
Bu sayfaların sonunda Nisan
1990 tarihi okunabiliyor.
İntihar Denemeleri şiirine
Sessizlik İzleri adlı son
kitabının 66. sayfasında rastlıyoruz. Ne ki, kitaptaki şiirle defterdeki
çalışmaların tek bir dizesi bile ortak değil. Bu sayfalarda okunabilen
dizeler daha önceki sayfalarda yer alan parça-şiirlerle buluşuyor daha çok.
Bu başlık altında yazılan,
Unutma ve anlat
bana
Çünkü artık aşk
Aslı olmayan
bir masaldır
dizeleri,
Beklenmeyen başlığı altında yazılanlara bağlanıyor.
Bu defter, çaprazlama ve
irice yazılmış bir dizeyle bitiyor:
O şimdi bir su zambağının
kalbindedir
*
2004 yılına ait başka bir
ajandanın Nisan ayına kadar olan sayfalarında, daha önce başka bir yazıda
konu ettiğim Hamak ve Yama şiirlerinin çeşitli biçimlerde yazışları var. 6
Nisan ile 6 Temmuz tarihlerini gösteren sayfalarda sadece iki şiirin: Kedi
ve İz şiirlerinin çalışmaları var. Bu sayfaların bazıları, iri harflerle
yazılmış kimi dizelerle geçilmiş. Sayfalara dağıtılan sözcüklerden ve söz
öbeklerinden bazıları: Kedi – Oksijen / Sevgili Acılı Ülkem Yalnızistan /
Oksijeni Olmayan Oksijen Tüpü / Cansız Mankenlere Aşığım / TV Aptal Kutusu /
Kırmızı Bluzlu Cansız Mankenler / Denizde Gül Bitti / Açık Kiraz Çoraplı
Mika Manken / Yalnızca Alkışlandı Boşalan Bir Oksijen Tüpünün Mavi Soluğu /
Kedi Felsefesi – Felsefi Kedi / Korkakların En Koyu Siyahı.
Kedi şiiri çeşitli biçimlerde
yazılmış ama son hali diyebileceğimiz, temize çekilmişi yok. Belki şöyle
toparlanabilir.
Kedi
Son kedim de
gitti
Ne bir veda ne
elveda
Yansır ruhu
ürperen zamandan
Yalnıza gül
verdiğinizde
Ürperir ruhu
Dolaştım
yeryüzünün
Büyülü
çarşılarını
Düşsüz dünyasız
Rastladım kar
toplayan adamlara
Sevgili acılı
ülkem
Yalnızistan
Defterin 8 Nisan tarihli
sayfasında “Metin Güven’e” ithafı var. Bu şiirini, Bursa’nın kedili şairi
olarak tanınan Metin Güven için yazıldığını açıklıyor bu ithaf.
Yazının burasında Metin
Güven’i aradım ve bu şiirden haberi olup olmadığını sordum. Yokmuş. Böyle
bir şiire başladığını söylememiş ona Bahri ve dolayısıyla şiiri de görmemiş.
Defterdeki halinden farklı
olsa da İz şiiri son kitabının 71. sayfasında yer almış. Defterdeki son
yazılımı şöyle:
İz
Karanlık
Solmuş nemli
duvarlar
Asılmış aşklar
rehine tablolar
Gri
Yağmur yağıyor
Eski küf
kokularına
Tanıdık
gölgeler arasında
Dolaşırken
yakalanan
Birden çok
Gül gölgesi
Çoğul zaman
Aynı loşluktan
sızan
Sessiz
İz
Bu defter, altında
büyük harflerle yazılmış 8 adet ‘es’ sözcüğünden ibaret Ses şiiriyle
bitiyor.
*
Bahri’nin iki defteri daha
var bende. Birisini ona ben armağan etmiştim. Defteri aldığı gün, onu güzel
şiirlerle doldurma sözü vermişti bana. Şimdi bakıyorum: İçinde tek bir şiir
yok. Kim yazarlardan alıntılanmış sözleri, yabancı kökenli sözcüklerin
Türkçe karşılıklarını not etmiş. Seçtiği sözcükler ilginç; ruh halinin birer
kanıtı gibi duruyor. Bazılarını aktarıyorum: Melan: Kara Khole: Yeşil
Zehir-Safra Melankoli: Hüzün veren. Santimental: Duygulu. Kaos: Uyumsuzluk,
Karışıklık. Egzotik: Uzak, Yabancı. Deforme: Biçimi Bozuk. Metafizik:
Doğaötesi.
Defterin son sayfasına 19
Haziran 1993 tarihini yazdıktan sonra şunları kaydetmiş:
Tanrım. Tanrım.
Tanrım. Tanrı insanın gözünün yetmediği yerde midir?
*
Bahri’den kalan son defter,
bir önceki gibi yabancı sözcüklerin Türkçe karşılıklarıyla dolu. Burada
seçilen sözcükler de aynı ruh halinin sürdüğünü gösteriyor. Örneklemek
gerekirse: Obsess: Tedirgin Etmek, Rahatsız Etmek. Obsession: Saplantı.
Takıntı. IQ, IQ, IQ.. Psikoteknik. Psikoteknik testleri.
Böyle sürerken bir sayfada
şunlar: 3-4 gün yemek yeme. Gürültü yapıp durma. Beş duyu eğitimi. Tek
parmağıma bakıyorum. Parmağı görmüyorum bütünü görüyorum. Yalnızca bir mumun
ışığına bakıyorum. Tehlike, risk, cesaret, başarı, var olmak.
Ve defterin son cümlesi:
İnsanı insan yapan
elbisesidir.
*
Bahri’nin el yazmaları bu
kadar. Defterleri incelerken kendimi birini gözetliyormuş gibi hissettiğimi,
yakaladığımı söylemeliyim. Ama tesellim, buraya yansıttıklarımın edebiyata
ait olması, özel hayatının mahremiyetine dair tek bir sözcük içermemesi.
Yaşıyor olsaydı bu yazıya
itiraz ederdi belki ama eminim mutlu olurdu. İğne ucu kadar bir ilginin ona
neler kazandırdığını bilenlerdenim.
Sessizlik İzleri
için yazdığım yazı Varlık dergisinde yayınlandığında eli ayağına dolanmış,
neyi nasıl yapacağını bilememiş, uzun bir süre tertemiz giysilerle, tıraşlı
bir yüzle ve bulutlu ayakkabılarıyla dolaşmıştı Bursa piyasasında. Demek
“İnsanı insan yapan elbisesidir” sözü hep aklındaydı da “insan”a yaklaşmak
için bir gerekçe arıyordu.
O şimdi bir su zambağının
kalbinde yaşıyor. Yaşayacak…
Elizedebiyat
Sayı: 21 / Eylül 2010
İNSAN AĞBİ HAYATI HAYATINDAN KOVDU
Kim, hangi dergide ne yazmış
merakıyla, dergilerin piyasaya sunulduğu aybaşlarında, satış noktalarında
nöbet tutan, abone olduğu dergiyi getirecek diye evinden çıkış saatini
postacıya göre ayarlayan edebiyat tutkunlarının dönemi çoktan bitti. Kutsal
bir buluşmanın heyecanını taşıyan bu anlar, hem dergi yayıncılarından hem de
okurlardan aldığı darbelerle aşındı, yıprandı, önemini kaybetti,
sıradanlaştı. İlkin ertelenebilir oldu, sonra boş vermişlik hastalığına
yakalandı, en sonunda da olmasa da olur noktasına takılı kaldı.
Bu duyguyu “bugün”e anlatmak
zor. Bugün, bu türden “vaka”lara rastlamaksa, neredeyse imkânsız.
Bu anlatılmaz merak sayesinde
tanıştım İhsan Üren Ağbi’yle ve tanıştığımız gün bana uzanan elini hiçbir
zaman bırakmadım.
Yıl 1992. Nahit Kayabaşı’nın,
Bursa’da çıkardığı Biçem
dergisinde -hangi sayı, hangi ay, hatırlamıyorum- iki şiirimi
yayımlamasından birkaç gün sonra, işyerimin kapısı açıldı, içeri bıyıklı,
kasketli, epey kilolu, tam bir “ağbi” girdi. Masama
Biçem dergisinin o ay yayımlanan
sayısını bıraktı, elini bana uzattı ve “Ben İhsan Üren” dedi, “Dergideki
şiirlerinizi okudum. İkinci Yeni etkisiyle yazılmış bu şiirleri çok sevdim
ve sizinle tanışmak istedim.”
İki şiirin peşine düşerek,
hiç tanımadığı, yerini yurdunu bilmediği birinin izini sürmenin ne demek
olduğunu, buyurun, anlatın “bugün”e… Edebiyat gibi karşılıksız yapılan,
çıkar hesaplarını yanına yöresine sokmayan bir alanda, kolay rastlanmayan
bir kadirbilirlik değil midir bu?
Tokalaşmamızın ardından,
belki de yeni tanışmış olmanın tutukluğuyla, sınırları dar bir ortam
değerlendirmesi yaptık, dergileri, şiiri, kitapları ve elbette “Bursa’da
edebiyat”ı, kısa cümlelerle konuştuk. Gevezelik etmekten hoşlanmadığını
anlamıştım. Sözünü kestirmeden söylemeyi seviyordu. Sonraki görüşmelerimizde
de gösterdi bunu. Bir yıl sonra dergi çıkarmak amacıyla yaptığımız
toplantılarda, dergi yayımlama süreçlerinde ve 22 yıl süren ağbi-kardeş
birlikteliğimizde, her zaman, son söze kadar, dinleyici olarak kalmayı
tercih ettiği görecektim.
Dergi çıkardığımız
dönemlerde, her sayının öncesi ve sonrasında ekip olarak bir araya gelir,
hem kendi dergimizin hem de genel olarak dergiciliğin durumunu irdeler,
İhsan Ağbi’nin yüreklendirici sözleriyle iyimserlik yüklenir, bir sonraki
sayıya hazırlanırdık. Özellikle Yeni
Biçem’in yayımlandığı dönemi, edebiyat tarihçileri, Bursa’nın Türk
edebiyatına ve dergiciliğine yaptığı katkılar bakımından, farklı bir yere
koyacaklardır. Bu katkının kökünde İhsan Üren’in toparlayıcılığı vardır.
Kitap denen nesnenin, İhsan
Ağbi için, bilinenden ve görünenden oldukça farklı bir anlamı oldu her
zaman. Yeni tanıştığımız dönemde, Biçem yayınlarından çıkan
Bilge Zakkum kitabını, matbaadan çıktığı gün koştura koştura
getirişini hatırlıyorum. İmzaladığı tarih 26 Mayıs 1992. Ona, 53 yaşında 18
yaş coşkusunu yaşatan şeydi kitap.
Şimdi sorguluyorum: Belki son
3 yılında, bu coşkusu sönmeye yüz tutmuştu. Bu yüzden olmalı, bütün şiir ve
şiir üzerine yazılmış kitaplarını, Nilüfer Belediyesi’nin açtığı Şiir
Kütüphanesi’ne bağışladı. Bursa’daki kitapçılar, en sadık müşterilerinden
olan İhsan Üren’i bir daha kapılarından içeri girerken görmediler.
İhsan Ağbi, 21 Eylül 1992
tarihinde, daha önce yayımlanmış iki kitabını imzalamış benim için:
Sevmek Mevmek ve Harman
Yangını.
Tanıştığımız gün söylediği “İkinci
Yeni etkisiyle yazılmış bu şiirleri çok sevdim ...” sözlerinin anlamını
ve neden bu şiirlerin peşine düştüğünü,
Sevmek Mevmek adlı kitabının giriş
yazısını okuyunca anladım. Şöyle diyordu: “1950
sonrası şiirini tanıdığım günlerde Çanakkale İlköğretim Okulu öğrencisiydim.
Varlık, Seçilmiş Hikâyeler, Yeditepe
dergilerini bulup okuyor, sıcağı
sıcağına yeni çıkan kitapları alıyordum. Bu arada şiirde birtakım çıkışlar
oldu. Tekdüzelikten kaçınıp değişik söyleyişlere yöneldik. Doğaldı ki
toplumsal konuların çok sınırlı yazılıp konuşulduğu bu ortamda kendimi
İkinci Yeni olayının içinde buldum.
İkinci Yeni’nin Türk
şiirini silkelediği inancımı koruyorum hâlâ. Bilinçli bir “kaçış şiiri”
olduğuna da inanmıyorum. Otuz yıl önceye dönüp baktığımda, bir çeşit divan
şiiri yazdığımızı düşünüyorum zaman zaman.”
Tanıklarıyla Balkan
Türklerinden Bilmeceler
adlı derleme kitabının imza tarihi 25 Eylül 1992.
Kirli Cam’ın imzalandığı tarih ise 14 Mayıs 1993.
Kirli Cam’ı
ben, İhsan Üren külliyatında ayrı bir yere koyar ve önemserim. Önceki üç
kitabında ağırlıklı olarak 50’li, 60’lı, 70’li yıllarda yazdığı şiirlere yer
veren ve bir çeşit seçki/ derleme yapan İhsan Ağbi, bu kitabıyla, o anda
durduğu yeri ve yeni şiir suretini ortaya koyuyordu bana göre.
Onun sevdiğim şiirlerinden
biri olan İlkyaz Kırıntıları’nı bu kitaba ilk şiir olarak koymuştu:
İlkyaz Kırıntıları
Sulu, buruk, serin
Çalınmış bir kiraz
tadındaydı
es geçilmiş
ilkyazlarım.
Çocukluğu bütünlemeye kalmış
bir küçük çıraktık.
Anlamadan nasıl geçtiğini
ilkyazların
kırıntılarıyla
avunduk.
Kırk yıl var ki
bir ateşböceği
görmedim,
ne yoksul geçmiş
yaşamım.
Benim için imzaladığı sonraki
dört kitap, Suteni Yayıncılık tarafından yayımlanmış: 27 Ocak 1996 /
Çiğ Bir Çığ, 24 Aralık 1996 /
Gözyaşı Şişesi, 22 Mart 1997 /
Japongülü Gibi, 9 Temmuz 1998 /
Yaşamdan Savrulan.
Doğa Yayıncılık 2002’de iki
kitabını birden basmış İhsan Ağbi’nin:
Sis Zaman Düş Zaman ve Milenyum
Haikuları. Bu kitapların imzalandığı tarih 3 Aralık 2002.
9 yıllık aradan sonra,
Eliz ve Akatalpa
dergilerinde yayımladığı şiirleri, defterlerinde unuttuklarıyla
harmanlayarak Zımba Kitap serisinin 9. kitabı olarak yayımlamak bana nasip
oldu: Sıradaki.
*
Bu arşiv bilgilerinden sonra
söyleyeceğim şudur: Edebiyatla, şiirle, dergilerle bir biçimde
bağı-bağlantısı olan cümle okur-yazar ahalinin, bu bağın-bağlantının
kurulması bâbında, İhsan Üren’e bir teşekkür borcu vardır. Bu şehirde
yaşamaya başladığım 977 yılından bugüne, demek 37 yıldır, görüp-duyduğum,
bizzat tanığı olduğum, dahası öznesi olduğum durum şu: Nerede bir dergi
filizi vermiş ya da uç vermeye niyetlenmiştir, profesyoneldir-amatördür, hiç
fark etmez, İhsan Ağbi, paraysa para, emekse emek, ürünse ürün, duyduğu an
ordadır, oranın Hızır’ı olmaya hazırdır.
Cemal Süreya’nın
Papirüs’ü, örneğin... 1980’li yıllarda
Papirüs’ün yeniden yayımlanacağı, maddi destek beklendiğini
duyurulunca, İhsan Ağbi 2 yıllık abone bedelini göndermiştir hemen.
Sonrasını, parasının karşılığını alamadığından yakınarak değil, derginin
devam etmemesine yazıklanarak anlatırdı: “Sadece
2 sayısı ulaştı bana.”
Öteye beriye bakmanın âlemi
yok. Bursa’da çıkan edebiyat dergilerinden
Biçem,
Düşlem ve
Eliz, az veya çok, öyle ya da böyle, İhsan Ağbi’nin elinden tutarak
yürümüştür. Yeni Biçem ve
Akatalpa ise İhsan Ağbi’nin
dizlerine tutunarak tay taya durmuştur.
*
Son söz: İhsan
Ağbi artık yok!
Bana
sorarsanız, o ölümü çağırmadı, hangi sebeple, bilinmez, hayatı hayatından
kovdu.
Özleyeceğiz.
Arayacağız. Çok...
Elizedebiyat
/ Sayı: 71 / Kasım 2014
TEK SÜTUNLUK ARZUHAL
Eliz Edebiyat,
2015 yılını, birkaç münafık yayın dışında, bütün matbuatın yaptığı gibi,
suya sabuna dokunmadan, işaret buyurduğunuz şartları yerine getirerek, tamam
eylemiş bulunmaktadır padişahım.
Ok iki adet el
yazması, on iki adet gâvur edebiyatından tercüme edilmiş şiir, bunların
yanında, memleket ahalisine dahil şuaradan her sayıda vasati on beş şairden
toplam yüz seksen civarında şiir neşrettik. Sahifelerin boş kalan yerlerini,
denemedir, tenkittir, hikâyedir, bilhassa Samim Sadık beyin pek sevilen
gündelik hatıratıdır, açık bir nokta bırakmayacak biçimde doldurduk.
Tenkit dediğim
anda yüzünüzün asılması beyhudedir padişahım. Bu tenkit dediğim şey, o
bildiğiniz ya da sandığınız tenkitlerden değildir. Bir edebiyat biçimi
olarak hariçten ithal edilmiştir amma, memleketimiz sathında, orada
yazıldığı şekliyle icraata koyulmamıştır. Daha ziyade, “vallahi pek güzel
yazmışsınız; elinize, emeğinize sağlık” ya da “olur ise ancak böylesi olur”
tarzında güzellemeler ve de methiyelerle icra-yı sanat edilmiştir. Üstelik
bu icraat yapılırken, ne olur ne olmaz düşüncesiyle, tenkitçiler, yüzlerini
saray tarafına döndürmemeye hususiyetle dikkat etmişlerdir.
Bu babda,
dergimizde yayımlanan, Mim Akif Efendi ve Özkan Efendi’nin yazıları ile
İrfanzade Halûk Efendi’nin fiskeleri, uygun adım yürüyüşümüze aykırı
bulunabilir. Netice itibariyle, altına imza atılmış her yazı, yayımlayandan
çok yazanı bağlar. Sorguya onlar çekilecek, sorulara onlar cevap
vereceklerdir. Yazıya saygı, edebiyatın şanında vardır ve de biz, bu şanan
layık olmakla mükellefiz. Yoksa mevcudiyetimizin bir manası olmaz, diye
düşünmekteyim.
Düşünmek
derken, yanlış anlamayın, öylesine bir “şey” bu. Sizin yasakladığınız
icraatlara dahil edilecek bir durum değil, zinhar ve de estağfurullah!
Mesela, -söylesem mi acaba; dilimin ucuna gelen soruyu soracağım ama, ne
bileyim, biraz tedirginim- geçen gün bir devekuşunu tokatladığınız
söyleniyor. Neden senin başın kuma gömülü değil, niye başını kaldırdın,
diyesiymişsiniz. Bizim düşünmemiz biraz da devekuşunun yaptığı “şey”.
“Türkiye
dördüncü kez ayağına kuşun sıktı.” diyenler var. Bunu akılla, mantıkla
açıklamanın mümkün olmadığını söyleyen sosyologlar, siyaset bilimciler,
akıllı olduğu iddia edilen adamlar var. Ne diyelim, Allah islah eylesin.
Biz, bu alanda at koşturanlardan olmadık. Kendimizle tenakuza düşsek de,
bağrımıza taş basıp çizginizi çizgimiz belledik.
Tenakuz der
demez bağrımızda hançerinizin ucunu hissetmemiz acep nedendir? Düşünmek size
mahsustur; bunu da bir düşünseniz Hünkârım.
Yeni bir yıla
başlarken, derginin yayıncısı Hilmi Efendi’nin, edebiyat babında kalbinden
geçenleri ve yapmak istediklerini size nakledecek olsam, basılmamış kitabın
yasaklanması misalinde olduğu gibi, 2016 yılının 12 sayısını şimdiden
yasaklardınız. Malumunuzdur efendim, kitap gibi, silahtır, dergi dediğimiz
neşriyat.
Hilmi
Efendi’nin 84 sayıda 84 şair için yazdığı değerlendirme yazılarını bugüne
kadar yapan biri varsa beri gelsin, sultanım. Haddimiz olmayarak sizin de
hiç değilse bir adet şiir yazmanızı ya da yazdırıp altına imza atmanızı pek
ziyade arzu ederiz. Eliz Edebiyat’ın
3. sayfası emrinizdedir efendim.
Hörmetlerimle...
Elizedebiyat
/ Sayı: 85 / Ocak 2016
90. SAYI İÇİN DUVAR YAZISI
Önce
genişletilmeye muhtaç, altının doldurulması gereken birkaç hüküm cümlesi:
Bireyin
öncelikli hedefi, kendi varlığını korumak ve sürdürmektir.
Bencillik
insanın doğasında vardır. Bireysel bencilliğin toplumun çıkarlarıyla
örtüşmesi, o kişiyi erdemli kılar.
Kimilerine göre
uygun adım yürüyenlerin erdemi, bir tabi oluşun, dışarıda kalmamak için
içeriye katlanmanın belirtisi olarak da kabul edilir. Futbol oynama yeteneği
olmayan çocuğun top sahibi olduğu için oyuna katılması, dahası oyun kurması
/ oyuna katılabilmenin garantisi olan top sahipliği için iyi kötü demeden
her şeyin göze alınması / topu olmayan yetenekli çocukların oyunun dışında
kalması / topun güce ve top sahipliğinin söz sahipliğine dönüşmesi, erdemi
güçsüz, gücü erdemli kılar.
Birey, yaşamını
sürdürebilmek için diğer bireylerle ilişkiye girmek zorundadır. Bu sosyal
ilişkinin sağlıklı yürümesi, ahlak denilen şemsiyenin tellerini gergin tutan
kuralların oluşturulması ve bu kurallara uyulmasıyla mümkün olabilir.
Kişi doğal
durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten
kurtulabilir. Olumluyu, iyiyi, güzeli seçtiren akıl, kişiyi mutluluğa
ulaştıran araçtır. Aklî davranmakla ahlâkî davranmak aslında aynı şeydir.
Gerçek ve sonsuz mutluluğun düşlendiği noktada devreye Tanrı girerse, o
noktadan sonra hayatın efendisi birey değil Tanrı olur.
Antik Çağ’dan
Nietzsche’ye
uzanan felsefe drajelerinden sonra, sıradan iki görüntü:
Yazlık yer;
denize karşı kurulmuş masa, yenmiş ve içilmişlerden kalan enkaza yan dönmüş
biri, akıllı aletinin sayfalarını çeviriyor ve konuşuyor: Yoldayım abi,
sözleşmeyi hazırladım, birazdan yanındayım.
Birazdan dediği
an için söyleyeceği yalan hazır: Abi, kavşakta araçlar birbirine girmiş;
trafiği kestiler, dönmek zorundayım. Yarına, inşallah…
Bahçesindeki
kayısıları toplamış, olgunlarını bir tabağa istiflemiş, az önce evine
girerken gördüğü komşusuna götürüyor. Kapıyı çalıyor, ses yok. Bir daha
çalıyor, yok. Israr etse, evde yokum dendiğini duyacak diye çekinerek geri
dönüyor. Bir tutam tuz, bir kâse şeker için gitse, anlayacak; anlayamıyor.
İnsan halleri…
Sözü edebiyata
getireceğim, demeyeceğim, zaten edebiyatın içinden konuşuyorum. Alt alta
sıraladığım hüküm cümlelerinde, kişi dediklerim zaten şair, birey dediklerim
kılçıksız yazar; olaylara konu olanlar da, dergilerin mutfağından salona
ürün (acı biber ya da kaymaklı revani) taşıyanlar.
Siz,
beğendiğiniz felsefi drajenizi avcunuza almışsınız, seçiminizi gövdenizin
hazım bölümüne göndermek için yarım bardak su bekliyorsunuz. Bir şey daha
bekliyorsunuz: Seçtiğiniz drajenin seçmediklerinizin etkisini de
göstermesini! Tanrıyı tanımadan mümin olmayı, acının semtine uğramadan
acıdan kıvranır görünmeyi, mutluluktan boğulurken hayata küstüren
girdaplarda sörf yapmayı; gibi olmayı, gibi sanılmayı… Kendinizi yedeğe
alarak, gibi davranmayı…
Bir araya
geldiğimiz edebiyat aşinalarına, onların “Başka da bir şey bilmiyor”
suçlamasını göze alarak tekrarladığım sözü, buraya da yazıyorum:
Edebiyatımızın sorunu, ne eleştiri azlığı, ne taklit bolluğu, ne kıskançlık,
ne dergi enflasyonu ne de (….)’dur . (noktalı yerleri, istediğiniz kadar
virgül kullanarak, siz doldurun) Bizim tek sorunumuz, samimiyet
eksikliğidir.
Olmadığımız
kadar var olduğumuzda, bir hikâyenin kahramanlığına kalkışır, saçlarımızı,
bir kulaçtan kısa olmasına aldırmadan, ıssıza kurulmuş bodur kulelerden
sarkıtırız.
Öte yandan,
öpülmüş kurbağalara bakmaktan gelen prenslerin, üvey ana kaçkını
prenseslerin, sayısız cücenin, 40.000 harami besleyen gafil reislerle 40.000
haraminin beslediği cahil reislerin hükümleriyle kanırttığı bir coğrafyada,
var oldukları kadar olmadıklarını bildiklerimize, saçları kuvvet kazansın
diye briyantin ikram ederiz.
“Ortalıkta
dolaşan ortalama birisin! Uçlarda uçuk olmak hakkın ve haddin değil!”,
dememiz gerekenlere, “şairsin, yakışır, vay be”, deriz.
Daracık
kafasının darasını beynine dahil edenlere, devrini çoktan devirmiş derviş
muamelesi ederiz.
Öfkemiz sahte,
sevgimiz abartılı, peşin yargılarımız bizden bir adım önde, nefret
kumbaramız ağzına kadar dolu, kusur arayan gözlerimiz büyüteçten ibaret.
Öyleyse, doksan
aydır niçin bu kâğıt ormanındayız?
Belki de
sonraki doksan aya açılan iki kanatlı kapının kanatlarından birine,
“Gireceksen Kendin Ol”, ötekine de “Buraya işeyen (…) dır.” diye yazmak
için. (noktalı yerleri, istediğiniz kadar virgül kullanarak, siz doldurun.)
Elizedebiyat
/ Sayı: 90 / Haziran 2016
50 AY
Arada bir durup muhasebe
yapmak iyidir. Şahıslar için de dergiler için de bu böyledir.
Eliz Edebiyat’ın
ciltlerine bakıyorum: Elli aylık bir toplam… Bin bir telaş içinde geçen iri
bir zaman parçası. Öte yandan bir göz kırpma mesafesi.
Başlangıcımızı
hatırlıyorum:
Akatalpa
macerası 105. sayıda bizim için öyle ya da böyle / o biçimde veya bu biçimde
bitmiş, bitirilmiş. Ama edebiyatın dokularında var olan dergi virüsünün
kımıldanışı bitmek bilmemiş: Yeni filizler, uçlar vermeye devam ediyor.
Bursa’da yayımlanan neredeyse bütün dergilere destek veren İhsan Üren ağbi
maddi ve manevi varlığıyla yanı başımızda. Hatta
Akatalpa bünyesinde kalan Serdar Ünver bile “illaki bir tarafı
tutmak ve orada kalmak zorunda değilim” diyerek bizimle de olacağının sözünü
vermiş. O halde sorun yok, virüse yol verilecek.
Eliz Edebiyat’ın
yola çıkışı böyle başladı.
O sıralarda
Mudanya’da İhsan Üren evi açılmış. Orada edebiyat toplantılarının
düzenlenmesi, konuklar ağırlanması ve Mudanya’nın deniz - balık- güneş
üçgeninin yanı sıra bir de edebiyatla anılması planlanmış. O halde, yeni
dergi Mudanya çıkışlı olmalı, İhsan Üren Evi’nin adıyla ve katkılarıyla
çıkmalı, yönetim yeri de burası olmalı. Öyle oluyor: Ocak 2009’da ilk sayı
bu künyeyle ve ön sayfada dergi adının iki yanında yer alan İhsan Üren
Evi’nin iki fotoğrafıyla ve İhsan Üren’in el yazısı şiiriyle yayımlanıyor.
İlk sayının
görünmesiyle birlikte fotoğraflardan başlayan ilk eleştiriler de gelmeye
başlıyor. Bunu iyi karşılıyoruz. Çekidüzen verilecek şeyler için yol
göstericilerin olması her zaman iyidir. Bu yüzden 2. sayıda bazı
düzenlemeler yapılıyor ve bunların yanı sıra ev fotoğrafları ön sayfadan ilk
sayfaya künyenin altına çekiliyor. Çekiliyor ama içerden ilk itiraz da İhsan
Üren ağbiden geliyor. Bu itiraz ısrarlı değil, belli belirsiz ama bir gönül
koyma hali biçiminde içten içe hissediliyor. Birinci yılın sonunda “benden
bu kadar” sözünü duyduğumuzda da bu hissin ete kemiğe bürünmüş haliyle baş
başa kalıyoruz. Derginin yönetim yeri ve yayın kurulu değişiyor ve her
anlamda bütün yük Haşal’ın üstünde kalıyor. Bu arada Serdar Ünver’in
derginin yanına hiç uğramadığını, verdiği söze rağmen “öte” tarafta kalmayı
tercih ettiğini de belirtmeliyim.
On iki sayılık ilk cilde
kuşbakışı bakınca görüyoruz ki, her sayıda yazan dört isim var: Halûk
Cengiz, Şeref Bilsel, Hilmi Haşal ve Nuri Demirci.
Aynı bakışla,
bu ciltte dört önemli ve sıra dışı sayılabilecek işin kotarıldığı fark
ediliyor: Samim Sadık’ı 19. yüzyılın sonundan günümüze taşıyan Halûk
Cengiz’in Edebi Jurnal’ini yayımlamışız. Satırlara gömülü olan ve çözümü
çaba isteyen göndermelerle, şifrelerle örülmüş metinlerdi bunlar. Bu
yazılardan günlüklerin tutulduğu günden bugüne aradan geçen 130 yılda,
edebiyat adına oyuncuları değişen ama konusu hiç değişmeyen bir oyunun
sahnelendiğini anlıyorduk. Sonraki sayılarda da devam eden Edebi
Jurnal’lerin kitaplaştırılması için Cengiz’e bazı yayınevlerinden teklifler
gelmesi de yayımlanan metinlerin önemini gösteriyordu.
8. sayıda
günümüz Moğol şiirini temsil eden 12 şairden 35 çeviri şiir yayımlamışız.
5. sayıda 13
genç şairi 27 şiirle
10. sayıda 15
genç şairi 24 şiiriyle konuk etmişiz.
Bu bir yılın
sonunda Mudanya’ya ilişkin de bir şeyler söylemek gerek. Bu beldede çıkıyor
olmasına rağmen derginin varlığından haberdar olanların oranı sadece
30.000’de üç… Bu sonuca şöyle vardım: Ergin Altay ağbi, onun küçücük
kitabevine satılsın diye bırakılan dergileri sadece bir kişiye o da zorla
satabildiğini söylemişti. 30.000 kişinin yaşadığı Mudanya’da dergiden haberi
olanlar sadece bu üç kişiyle sınırlı kaldı: Ergin Altay, onun tezgâhtarı ve
dergiyi zorla satın alan kişi… Türkiye genelinde dergilere duyulan ilginin
bire bir küçültülmüş örneği sayabiliriz bu durumu.
İkinci
cildimizde sürekli yazanlara, Dünebakanlar başlığıyla günlüklerini yazan
Onur Caymaz, Yalnız Geceye Abece şiirleriyle Özlem Tezcan Dertsiz,
Aphrodisia seri şiirleriyle Serdar Aydın ve Çabuk Öyküleriyle Adil Abacan
katılmış.
Aydın’ın
şiirlerine, şiirleri erotik bulanlardan tepkiler aldığımızı hatırlıyorum.
Sonuçta yazılar ve şiirler yazanını bağlar ilkesine sadık kalarak, daha
sonra kitaplaşan bu şiirleri yayımlamayı sürdürmüşüz.
Bu ciltte, 12
sayı boyunca dergini 19. sayfasını tek bir şairin şiirlerine ayırmışız.
Bir önceki
yılın devamı olarak 17. sayıda 10 genç şairin 23 şiirine ve 22. sayıda 18
genç şairin 34 şiirine yer vermişiz.
Hilmi Haşal, bu
ciltte de, derginin orta sayfasında, el yazısı şiiri yayımlanan şairler
üzerine yazmayı sürdürmüş.
Bir önceki
ciltte olduğu gibi 12 ayrı çevirmenin emeği ile 12 yabancı şairin şiirini
Türkçeye kazandırmışız.
Üçüncü ciltte
Aysel Ekiz Mutfak Mektupları’yla, Şaban Akbaba A/7 Defterimden başlıklı
kitap değerlendirme yazılarıyla, Faris Kuseyri Biliyordum Unuttum adını
koyduğu okuma notları / değerlendirme yazılarıyla, Mehmet Sarsmaz Şuaraya
Akrostişler üst başlığını taşıyan şiirleriyle, Nursel Aras Gece başlıklı
şiirsel metinlerle, Serdar Aydın BLUes ve Caz şiirleriyle, Ömer Kemiksiz ve
Bünyamin Durali denemeleriyle dergiye sürekli yazanlar kadrosuna dahil
olmuşlar. Ahmet Günbaş da şiirleri ve Şiirden Şiire başlıklı değerlendirme
yazılarıyla bizimle olmuş.
Yıl sonuna
doğru İhsan Üren ağbinin, bizleri sevindiren Ay Şiirleri’yle yeniden
Eliz Edebiyat’ın yanında yer aldığını görüyoruz.
Bu ciltte
Haşal, Cengiz ve Demirci yazılarını aksatmadan sürdürürken, Şeref Birsel’in
yazılarını seyrettiğini, Onur Caymaz’ın günlüklerini yayımlamaktan
vazgeçtiğini; ayrıca genç şairlere özel sayfalar ayrılmadığını görüyoruz.
Bir yenilik
yapmışız: El yazısı şiiri yayımlanan şairin şiirini farklı bir dile
çevirerek yayımlamaya başlamışız ve bunu 12 sayı boyunca aksatmadan
sürdürmüşüz.
Bu ciltte bazı
polemiklerin yakamıza yapıştığını görüyoruz. Yıllardır bitmek bilmeyen
Yıllık kavgalarına dolaylı olarak karışıyoruz: Bir İz/düşüm yazımda
yıllıklar hakkında yaptığım kişisel değerlendirmem başka şairler tarafından
alıntılanarak kullanılınca ister istemez yıllık kavgasının bir parçası
olmuşuz ve bu didişmenin bizi hiçbir biçimde ilgilendirmediğini kimseye
anlatamamışız. Bu sırada yıllıklara karşı çıkan kadın şairlerin yayımladığı
bildiriye ve bu bağlamda yazılan yazılara dergide yer vermemiz de “parça
olma” halimizi bütüne katmış.
Hayat ve
Edebiyat diyerek yolumuza devam etmişiz. Ama bir eksikle: Bu cildi oluşturan
sayıları yayımlarken, derginin kuruluşundan beri yanımızda olan yayın kurulu
üyemiz Necmi Selamet’i 16 Eylül 2011 tarihinde kaybetmişiz.
Dördüncü cilde
başlarken “tasarruf”u ön plana almak zorunda kalmışız: Derginin kapağındaki
rengi siyahla değiştirmiş ve sayfa sayısını 24’ten 16’ya indirmişiz, ama bu
“küçülme”yi derginin içeriğine yansıtmamaya çaba harcamışız.
Bu ciltte,
sürekli yazanlar hanesine, birikimini özgün biçemiyle yazılarına katan ve
eleştirilerini, elbette yazılanı da unutmadan yazanlar üzerinden yapan
Mehmet Akif Ertaş eklenmiş. Bursa’ya atanmış olmasını Bursa adına ve
Eliz Edebiyat için kazanç sayıyoruz.
Dört yılın
genel bir değerlendirmesini yapmadan önce, derginin mutfaktan kitapçı
vitrinine ulaşmasına kadar geçen her safhada her an, her yerde ve her zaman
dergiyle yatıp kalkan bir isimden bahsetmeli, Muharrem Sönmez’i anmalıyım.
Şairliğinin yanı sıra teknik bilgisiyle de dergiye katkısı büyük oldu.
Onu anmışken,
onun aracılığıyla dergimize katılan Edip Sezai’yi, Filiz Göğer’i, Zafer
Özgekağan’ı; her zaman yanımızda yer alan İlkay Aşık’ı ve Belgin
Karadeniz’i; Edirne’den başlayan ilgisini şu andaki askerliğinde de sürdüren
Bülent Şanlı’yı anmam gerek.
Ayrıca derginin
dağıtımını konusunda bize yardımcı olan İstanbul’da Harun Balcı’ya İzmir’de
Hüseyin Peker’e Ankara’da Osman Namdar’a Eskişehir’de Dilek Demirdelen’e ve
Adana’da Zeki Karaaslan’a teşekkür borçluyuz.
*
Geldiğimiz
noktada, geriye doğru baktığımızda gördüğümüz şu:
Bazı aylar
birkaç günlük gecikmeyle çıksa da düzenli olarak yayımlanan ender aylık
dergilerden biriyiz.
Edebiyata ve
dergiciliğe duyduğumuz saygının gereği olarak en az dört çift gözle
okumamıza rağmen dikkatlerden kaçan dizgi yanlışlarını sıfırlama çabası
içindeyiz ve ortaya eli yüzü düzgün bir dergi koymayı ilke edinmişiz.
Dergiciliğin en
önemli işlevlerinden biri olan, olması gereken yeni isimleri olabildiğince
desteklemekte, onlara sayfalarımızda yer açmaktayız.
Yazı ve
şiirleriyle bize ulaşanları, geç ya da erken, cevaplamaya özen gösteriyoruz.
Bütün bunlar
yeterli mi? Yani mükemmel miyiz?
Elbette hayır.
Elimizden gelenin bu olmadığını biliyoruz ve engelleyici koşullarla
savaşmayı sürdürüyoruz.
Devam…
Elizedebiyat
/ Sayı: 50 / Şubat 2013
BURSA’NIN KALBİNE DOKUZ EL ATEŞ
Bu şehrin
tarihine, coğrafyasına, iklimine, insan yapısına, geçirdiği tarihsel
dönemlerine, bir de bugününe bakıyorum ve “Ah be Bursa”, diyorum, “Okyanus
olabilecek bir denizdin. Tuttun, sıradan, küçücük bir göle dönüştürülmene
izin verdin. Ayıp ettin. Yazık ettin. Kendine ettin.”
Böyle diyorum
ve suları çekilen, giderek sığlaşan bu göle, bakarsın kıyısında ufacık
dalgalar oluşturur diye, “markalı” bir taş atıyorum.
“Markalı”
deyişim boşuna değil.
Marka dediğimiz
şey, birilerinin dikkatini çekmek için kullanılan işaret.
Son yıllarda
üretici firmaların çok önemseyip dört elle sarılmalarına bakarak, markanın
yeni bir buluş olduğunu sanmayın. İsa’nın doğumuna daha 200 yıl varken,
Antik Yunanistan’da, zeytinyağı üreticilerinin, kendi ürünlerinin
piyasadakilerden farklı olduğunu göstermek için özel seramik küpler
yaptırdıkları bilindiğine göre, demek, en az 2200 yıllık bir pazarlama
aracı. Büyük patlamasını 19. yüzyılda yaptığı söylenir: Amerikalı büyük
çiftlik sahipleri, pazarda ya da merada hayvanların birbirine karışmasını
önlemek amacıyla, hayvanlarını özel işaretlerle dağlamaya başlamışlar ve
böylece marka denilen ayırıcı işaret, önemini, kendini farklı hisseden
birçok firmaya yeniden hatırlatmış. Ticaret dünyasında markalanma
düşkünlüğünün başlaması o tarihlere denk düşer. Ardından marka
hırsızlıkları, marka taklitleri, marka sahtekârlıkları başlamış. Bu
karmaşayı önlemek amacıyla yasal düzenlemeler yapılmış ve marka tescili diye
bir kurum oluşturulmuş.
Gelişmelere
bakarak şöyle bir sonuca varabiliriz: Bir markaya sahip olmak ve böylece bir
aidiyet kazanmak için kalçanızın dağlanmasına rıza göstereceksiniz,
canınızın yanmasını göze alacaksınız. Sahip olmak yetmez, markanızı korumak
ve ününü sürdürmek için de bir dolu zahmetli süreçten geçmek zorunda
kalacaksınız.
*
Sadece
ürünlerin değil ülkelerin de bir markası var: Bayrakları.
Zaman içinde
ülkeler, bayraklarının yanı sıra bazı maddi ya da manevi özellikleri de
marka olarak üstlenirler.
Mesela, Avrupa
kıtasında düğme büyüklüğünde bir ülke olan Monaco’yu, bütün dünyaya tanıtan
bayrağı değil, bayrağında yer bulamayan iskambil kâğıtları, rulet çarkları
ve kollu makineleriyle özdeşleşen Monte Carlo şehridir.
İngiltere,
sömürgendir, bütün ülkeleri kendi malı sayar. Bu anlayışta olduğu içindir
ki, büyük burnunu ve buzdolabı sıcaklığını marka olarak tescillemiştir.
Almanya
disipliniyle, Japonya çalışkanlığıyla markalanmıştır.
Sorsanız,
haritadaki yerini bile gösteremeyecek olan kimi dünya vatandaşları,
Türkiye’ye marka olarak, rakıyı, göbek dansını ve şiş kebabını
yakıştırmışlardı.(-dı) diyorum, çünkü, -markayı muhafaza etmekten söz
etmiştim ya-, şiş kebabını
Yunanistan’a kaptırmışız, rakıyı İngilizlere satmışız, göbek dansını da asıl
ülkesine, Arabistan’a göndermişiz. Bize ne kalmış, diye sorarsanız, 2000’li
yıllarda Türkiye’nin markasını George Soros belirlemiş ve “Türkiye’nin
en iyi ihraç ürünü ordusudur” diyerek ülkemize postal ve süngüden ibaret
bir marka seçmiş. (Soros, Nâzım Hikmet’e ‘23 Sentlik Askere Dair’ şiirini
yazdıran Mr. Foster Dulles’in 1950’lerde söylediği, “Türk
askeri çok masrafsız. Günlük harcaması 23 Senti aşmıyor” sözünü
hatırlıyor ve hatırlatıyor olmalı.)
*
Şehirler de bir
şeyleriyle, diyelim tarihi mekânlarıyla, diyelim doğal güzellikleriyle ya da
sofra kültürleriyle tanınmak isterler ve bu özelliklerini, markalaşmak
adına, bir biçimde cümle âleme duyururlar. Elinde avucunda hiçbir şeyi
olmayan şehirler ise, panayır gibi, festival gibi, yağlı güreş müsabakaları
gibi yapay, zorlama yöntemlerle kalıcı bir marka edinmeye uğraşır, bu yolda
yaka bağır parçalayarak zamana tırnak geçirmeye çalışırlar.
Bursa, bu
şehirlerden değildir, istese de olamaz.(dı)
(-dı) diyorum,
çünkü Bursa, miras olarak devraldığı bütün markaları, yerelden evrensele
doğru geliştireceğine, tam bir mirasyedi savurganlığıyla tek tek harcamakta
ve ne yazık ki, bu alanda birinciliğe doğru koşmakta.
Bir solukta,
ezbere sayıyorum: İpek, Uludağ, Yeşil, Şeftali, Havlu, İskender Kebap,
Kestane Şekeri, Ulu Cami, Kaplıcalar, Türbeler, Karagöz-Hacivat, Gazoz,
Hanlar, Kapalıçarşı, Bıçak...
Miras deyip
geçmeyelim.
Uludağ: Dünya
kurulduğundan beri, önce Olimpos, sonra Keşiş Dağı olarak oradaydı, hep
orada olacak. İmara açılsa da, ağaçları katledilse de…
Ulu Cami:
Yapıldığı tarih: 1400
Kapalıçarşı:
Yapıldığı tarih:1300-1400’ler
Türbeler:
Yapıldıkları tarih:1400-1500’ler
Hanlar:
Yapıldıkları tarih: 1300-1400’ler
Karagöz-Hacivat: Osmanlı’dan da eski. Hayalini de perdesini de yitiren,
Çekirge’deki anlamsız anıt.
İskender Kebap:
Kuruluşu: 1890
Kestane Şekeri:
Kuruluşu: 1930
İlk ipek
tezgâhının kurulduğu tarih 1437, ilk ipek fabrikasının açılışı 1838.
Avrupalı ipek tüccarlarının mekânı Bursa. Bursa İpeği’nin dünyada eşi
benzeri yok.(tu) Bugün dutluklardan eser kalmadı. İpekböcekleriyse,
fotoğraflarda kelebek olabiliyor ancak.
Bursa’nın
yeşili dağların doruğuna çekildi. Deniz özlemini gidermek isteyenler, akşam
saatlerinde Muradiye sırtlarından Bursa ovasına bakar, ovanın puslu
sonsuzluğunda, narin ve muhayyel dalgaların oynaşmasını seyrederlerdi. Şimdi
orada bir kiremit tarlası var.
Kestel’e ya da
Çalı’ya doğru giderken yolun her iki yanında, dallarını gökyüzüne açarak
duaya duran şeftali ağaçlarını görürdük. Şimdi onlar, tadını ve rengini eski
topraklarında bırakarak tenha köylere sığındılar. Pazar tezgâhlarında
adı-sanı anılmaz oldu.
Havlucular,
dokumacılar Denizli’ye taşındı.
Tadını
Almanya’ya, Hollanda’ya taşıyan Uludağ gazozu, çoğalan rakiplerinin
arasında, efsaneliğini korumaya çalışıyor, ısrarla arayanlara, bilhassa
soranlara cevap vermeye çabalıyor.
Bıçakçılar,
ürettikleri malları, takas usulüyle elden çıkarma telaşında, debelenip
duruyorlar.
Demem o ki,
marka olarak üretilmiş yeni hiçbir şey yok Bursa’da. Elindeki altın değeri
taşıyan markaları teneke fiyatına bozdurmayı sürdürüyor.
Bursa,
tüketemediği miras sayesinde belki hâlâ Bursa’dır, ama bilinsin, tarih,
sillesini indirmek için Bursa’nın kulaktozunu gözüne kestirmiştir.
*
Tarih,
demişken, şimdi namluya ilk mermiyi sürüyorum:
Ey bu şehrin
tarihçileri! Ey kürsü ve unvan sahipleri!
Her gittikleri
yere mimari eserleriyle damgalarını vuran Romalılar, en güçlü oldukları
dönemde bu topraklara gelmişler ve buradan, hiçbir iz bırakmadan, öylece
çekip gitmişler, öyle mi? Tiyatroyu bu kadar önemsiyorlarken, bu şehre bir
amfi-tiyatro yapmadılar mı yani? Aradınız da bulamadınız mı? Vardı da
söküldü ise eğer, o taşlar, o sütunlar nerede kullanıldı, şimdi nerdeler,
merak etmediniz mi hiç?
Bu
topraklardan, Roma’yı dize getiren kumandan, Annibal geçti. Orduevi’nin
bahçesinde dolaştı, Orta Pazar caddesinden tepelere doğru çıktı, indi,
Tophane sırtlarından ovayı seyretti, surların mazgallarında geceyi gün
eyledi. Bunları biliyor olmalısınız. Başka kim biliyor peki?
Orhan Bey’in
Bursa’yı almasından sonra, çekildikleri dağa adını veren keşişler, Kızılay
çadırlarında mı ibadet ettiler? Nerededir bunların kiliseleri, istavroz
çıkardıkları parmaklarıyla okşadıkları ikonalar ve önünde diz çöktükleri İsa
heykelleri?
Sudan ve
tarihten ibaret bu şehirde, Cumhuriyetin cesedini bulmak için kazdığınız
‘yakın tarih’ çukurundan çıkarak ve de bir ‘Bursa Keşfi’ne çalışarak bu
şehre bir marka kazandırmaya zaman bulamadınız mı?
*
Varsa eğer, bu
şehirde yaşayan arkeologlaradır ikinci mermi.
Yukarıdaki
sorular size de sorulmuştur.
Hiçbir şey
yapmıyorsanız, uzaktır, soğuktur, şartları zordur demeden, Orhaneli’ne gidin
bari ve toprağa vurulan her kazmadan sonra bir avuç mozaik toplayan
köylülere, buldukları şeyin ne olduğunu anlatın. Onlara, sizin yerinize, bir
‘Dünya Mirası’nı keşfetme fırsatı tanıyın.
*
Ey mimarlar,
üçüncü mermi size.
Sizden biri mi
çizdi Saltanat Kapı’nın projesini? Onarılan hanlarda, yeniden örülen
surlarda bıraktığınız izlerden hoşnut musunuz?
Projesini
çizdiğiniz ve övündüğünüz herhangi bir yapı var mı bu şehirde?
Bursa’nın en
ünlü mimarları, hâlâ, Ulu Cami’yi yapan Ali Neccar ile Irgandı Köprüsü’nü
yapan Irgandılı Ali oğlu Hacı Muslihiddin Bey ise ve bugün ezberimizdeki bu
isimlerin yanına koyacağımız tek bir ad bulamıyorsak, bu yolda kalem
sivriltip çizgi çizen sizler, bu şehrin yüzüne nasıl bakabiliyorsunuz?
Eski eserlerden
ilham alarak yepyeni bir ‘Bursa Mimarisi’ yaratmak aklınıza gelmedi mi hiç?
*
Ey gazeteciler,
sizedir dördüncü mermi.
Ne sakin, ne
mutlu bir şehirdir burası, teninde tek bir çıban izi bile yok!
Bu şehrin
yöneticileri bir yandan yıkıyor, bir yandan yapıyor, şehri büyük bir
şantiyeye çeviriyorlar. Kimdir yıkan enkazcılar, yapan müteahhitler kimdir?
İhaleler kime veriliyor? Her şey yasal, her şey kuralına uygun mu yürüyor?
Soygunun ve talanın bu kadar yaygınlaştığı bir çağda bunu araştırmak
aklınıza gelmedi mi hiç?
Bu şehirdeki
devletin bütün sağlık kuruluşlarının alım satım işi, Kamu Hastaneler Birliği
adıyla icat edilen bir kuruma verildi. Kimdir bu kurumun yöneticileri,
ihaleleri nasıl yaparlar? Sabunundan ilacına, tuvalet kâğıdından
enjektörüne, veren kim, alan hangi şartlarda alıyor, bunu merak etmez
misiniz?
Ulusal basına
yansıyacak tek bir olay olmuyor mu bu şehirde? ‘Bursa’, ‘Gazeteci’ ve
‘Ulusal Basın’ adlarını yan yana düşündüğümüzde, aklımıza bir tek Hüseyin
Üzmez’in gelmesi içinizi acıtmıyor mu?
Ülkede,
“Bursalı Gazeteci” olarak anılan bir tek isim söyleyebilir misiniz bana?
Ve televizyonun
karşısına oturup haber yazmanın nasıl bir gazetecilik olduğunu?
*
Ey Bursa
ovasına yayılan fabrikaların sahibi değerli sanayiciler, beşinci mermi sizin
zırhlı göğsünüzedir.
Bursa’nın
sanayi tarihini anlatan kitapların birinde, Kamil Tolon adlı bir mucidin,
1942 yılında, dünyada bile henüz yaygınlaşmamış çamaşır makinesi, bulaşık
makinesi, buzdolabı gibi cihazların yanında bir de kendi buluşu olan demir
testere makinesini ürettiğini okuduğumda hem şaşırmış hem de gururlanmıştım.
Sürdürülebilseydi belki bir dünya markası olarak tanınacak, nam salacaktı.
Bugün, sanayi
bölgelerine dağılmış yüzlerce fabrika var Bursa’da. Tamamında bir tek
“mucit” çalışıyor mu?
Çalışıyorsa
eğer, buluşu olanlara şans tanıyacak, bir riskse bu, bu riski göze alacak
kaç sanayici çıkar içinizden?
El’in yabancı
markalarının taşeronluğunu yaparak fason fabrikatör olmak kolay iş. Hanginiz
bugüne kadar yeni bir marka yaratmanın peşine düştünüz?
*
Şarjörümde
kalan mermileri, “miras yemenin de bir usulü, bir adabı vardır, insaf yahu!”
diyerek bu şehrin, yerel, genel, unvanlı, unvansız, bürokrat, teknokrat,
büyük koltuklu, küçük koltuklu, kendilerine hangi adı veriyorlarsa,
kendilerini nasıl konumlandırıyorlarsa, cümle yöneticilerin, aykırı, ters,
yanlış, çağdışı, görgüsüz, bilgisiz kafalarına, sıkıyorum.
Uludağ’a
teleferik yapmak için -şimdilik- 700 ağacın katledilmesi emrini veren kafa,
hem Uludağ’a, hem bu şehrin yeşiline, hem de akılla birlikte yol alan
teknolojiye hesap vermek zorunda değil midir?
Setbaşı’ndan
Emir Sultan’a giden yolu, trafiği rahatlatmak adına, türbenin temellerine
doğru genişleten, oraya, görüntüyü kirleten bir de uyduruk tünel
yerleştiren, o tünelde yankılanan motor sesleriyle ve o güzergâhtan geçen
araçların sebep olduğu sarsıntılarla Yeşil Türbe’nin ve Yeşil Cami’nin eşsiz
çinilerinin patır patır dökülmesinin yolunu açan kafanın, şehri yönetmek bir
yana, şehrin sınırlarından içeri sokulmasına nasıl göz yumulabilir?
eri geldi, bu
defa tetiği çekme hakkı, bugünkü yöneticilerin kısa pantolonla dolaştığı
dönemlerde mimarlık yapan ve Türkiye’nin en önemli mimarı olarak anılan
Prof. Dr. Doğan Kuban’ındır: “Yeşil
Cami’nin cephesindeki taş işlemelerini selamlayıp içeri girdim.
Şaşkınlığımı anlatamam. Mekânın
renkli bezemesinin hiçbir özelliğini görmeye olanak vermeyen bir elektrik
tesisatıyla camiyi güya aydınlatmışlar.
Mihrabın olağanüstü renkli
bezemesinin bütün varlığını yok eden bu rezaleti gördüğüm zaman gözlerim
yaşardı. Bu duyarsızlığa ve barbarlığa dayanamadım.
Gerçi mihraba kimseyi
yaklaştırmadıkları için olasılıkla ‘bizim bir mihrabımız da var!’ demek için
aydınlatmış olabilirler. Mozayik çini bezemesi ile ünlü eşsiz mihrabın içini,
bir vitrin dekoru yapar gibi iğrenç sarı ampullerle ‘dekore’ etmişlerdi.
Dünyanın en ünlü çini mihraplarından bir sanat şaheseri,
akıl almaz bir cehalete kurban edilmişti.
Caminin içi biraz karanlık bir
alışveriş merkezine benziyordu. Yeşil
Cami mihrabına böylesine duygusuzca davrananlarla birlikte aynı ülkede
yaşamanın utancı, üstesinden gelemeyeceğim karanlık bir gölge olarak
beynime kazıldı.
Bizim toplum kadar dengesiz ve
tutarsız, birbirleriyle çelişik davranışları aynı torbaya koyan toplum
kendine uygar diyemez.”
Yetmez, bu
mermiyi kullanmak da onun hakkı: “Bursa
Ulucamisi dünyanın en güzel namaz mekânlarından biridir. İnsan dindar olmasa
bile cemaatle birlikte öyle bir mekânda namaz kılmanın insanı değiştirdiğini
hisseder. Yıldırım Beyazıt zamanından bu yana bu olağanüstü güzellikte namaz
mekânını bölmeyi kimse aklına getirmemiş. 1970’te yoktu. O mekânın güzelliği
parçalanmamış
bütünlüğü ile her duyarlı insanı mekân estetiği açısından etkileyen bir
sanat fenomenidir. Bugün bütün o ferah ve iç açıcı perspektif yerine,
kadınlara tahsis edilen namaz alanlarını yüksek süslü bölmelerle
çevirdikleri için namaz mekânı bölünmüş. (...)
Bu, dini sözde din temsilcileri
adına yozlaştırmadır. Elli yılda 100.000 tane 16-17 yüzyıl camilerini taklit
eden çok çirkin cami inşa edecekler. 2014 yılında kalkıp namaz kılan
kadınları kafes arkasında saklayacaklar. Aynı kadınlar sabahtan akşama kadar
caminin içinde flaş patlatarak resim çekiyorlar. Bu çelişkili ve hasta bir
tavırdır. En güzel camilerimizden
birini bir bankaya benzetmişler. Osmanlı-Türk mimarisinin en güzel ve
önemli örneklerini banka ve alışveriş merkezlerine benzetme marifetini
gösterenler ne tür adamlardır? Bursa’da aklı başında, aydın bir Müslüman yok
mu?”
Olmaz, olmaz
demeyin, bakın, bu eşsiz yöneticiler, bu şehrin adını bile
değiştirebilirler. Ortalıkta gezinen “Ulu Şehir” sloganı, bana göre bir
nabız yoklamasıdır.
Ülkenin üstüne
abanan “ben yaptım oldu” fütursuzluğuna, “çalışsın da çalsın” sloganıyla
yüreklendirilen ahlaksızlığa, “yargı bu işe ne karışır” sözüyle öne çıkan
cahil cüretine bir de kültürel kimlik yoksunluğunu eklerseniz, başımıza
olmadık işler gelebilir.
Son söz:
Bursa,
dağlanmış kalçalarıyla bir “Marka Şehir” idi. Güya iyileşsin diye, yara
sanılan güzelliklerine sürülen kara merhem, bütün vücuduna sıvanan ve sadece
gözlerini açıkta bırakan bir çarşafa dönüştü. Geldiğimiz noktada, modelini
Ortaçağ’dan alan kara bir gözlükle şimdi gözleri dağlanmaktadır.
İmdat!
Olay Gazetesi Yaşayan Bursa Eki
ÖLENLE BÖYLE DE ÖLÜNÜR
Lafı uzatmadan,
sağ el sol kulak ilişkisine girmeden, bazı doğruları işaretlemek gerek:
1- Şu kadar
kilometrekareden oluşan Türkiye memleketinde neler oluyorsa, şu kadar
metrekareden oluşan edebiyat ülkesinde de onlar oluyor. Fark hacimde. Çim
sahadaki maç, halı sahada tekrar ediliyor.
2- Yalanın, dolanın,
talanın, hilenin, riyakârlığın memleket fotoğrafındaki görüntüsü, ülkenin
minyatürüne de yansıyor. Hücreler, dokuların işlevine hizmet için çalışıyor.
3- Memleket vitrinini
süsleyen (demokrasi, insan hakları, kadın-erkek eşitliği gibi) malların, ya
depoda devamı yok ya da var olanlar defolu. Aynı vitrin süsleriyle piyasaya
çıkan edebiyat ülkesi insanlarının da depoları tamtakır; değilse, defolu
mallarla dolu. Kuyruğun ucuyla sonunu biçimsel olarak birbirinden ayıran
şey, oraya dikilmiş birkaç tüyden ibarettir.
4- Hoca-cemaat /
devlet-halk / usta-çırak / şoför-muavin / ihmal edilmiş sivilce-apse
ilişkisini, sebep ve sonuçlarıyla açıklayan sosyolojik denklem, eli kalemden
nasır bağlamış üstat-kaleme hevesli acemi ilişkisini açıklamada da
kullanılabilir.
5-6-7...
Sonuçta, nerdeyse kırk
yıldır, memleket sathında, “şehitler ölmez vatan bölünmez” teranesi
eşliğinde yüzlerce cenaze kaldırdık. Ölmez denilenler öldüler ve sadece
öldükleriyle kalmadılar, unutulup gittiler.
Edebiyat ülkesinde de
her yıl kayıplar verdik. Sonrasında, daha kibar davrandık, slogan atmadık,
içimizdeki bando-mızıkanın eşliğinde, Cenaze Marşı’nın ritmine uygun, düşüne
düşüne adım atan, asık yüzlü kortejler düzenledik. Bunu, törenden sonra aynı
bando-mızıkaya oyun havaları çaldıracağımızı bilerek yaptık.
Uzatılan mikrofonlara,
tek gözü kısık kameramanlara, güya büyük kaybımızdan duyduğumuz acıyı
anlattık. Aynı anda, akşam yemeğini nerde, kimlerle yiyeceğimizin
planlamasını yaptık.
Yani:
10- Türkiye
memleketinin ve edebiyat ülkemizin en büyük sorunu samimiyetsizliktir.
Göründüğü gibi olmayanların, oldukları gibi görünmeyenlerle harmanlandığı bu
coğrafyada, büyük memleket ezber sözlerle, bayağı nutuklarla yönetilir,
küçük ülkede de sorular ve sorunlar klişe sözlerle, süslü cümlelerle
geçiştirilir.
Madımak katliamından
sonra yayımlanan edebiyat dergilerinin Ağustos ve Eylül sayılarına
bakarsanız, birçok dergide, birçok şairin Sivas üzerine yazılmış birden çok
şiirine rastlarsınız. Bu seri üretimin, bu daha çok dergide görünme
iştihasının, elbette, etkilenmeyle, acıyla, dövünmeyle bir ilgisi yoktu.
Ülkemiz ahalisinden bir bölük âdem, farkedilme derdiyle ve de “ben de
burdayım, bakın işte, yazıyorum” gösterişiyle, samimiyetten uzak, hesap işi
bir ağıt edebiyatının inşasına girişmişti.
Üşenmeyip aynı
dergilerin bir yıl sonra yayımlanan Temmuz sayılarına bakarsanız, Madımak’ın
unutulduğunu, geveze şairlerin sus pus olduğunu görürsünüz. Çünkü “rant”
bitmiş, acı tedavülden kalkmıştır.
Benzer bir sağnağa
yakalanmamak için, yakın tarihte yitirdiğimiz Sennur Sezer’le Gülten Akın
hakkında, gök kubbeye boşaltılan sözlerle, kâğıt israfı yazılarla hiç
ilgilenmedim. Belki, edilen her sözden, yazılan her cümleden sonra, “akşam
yemeğinde bizim sokaktayız” davetini duyacağımdan korktum.
Gülten Akın’a
söylettirilen şu cümle her şeyi açıklıyor:
“Kestim kara saçlarımı / n’olacak şimdi?”
ŞİİR SEVDİRİLEMEZ!
Bu başlığın
altına adımı yazıp yazmama konusunda epey tereddüt yaşadım. Yine Halûk
Cengiz’den aldığım ve yine kendime saklayamadığım bir mektubu aktaracağım
çünkü.
Bu mektup,
Yeni Biçem ve
Düşlem dergilerini çıkardığımız yıllara; derginin çıktığı her
sayıdan sonra yaptığımız Perşembe toplantılarında, o ayın dergilerinde
yayımlanan yazılar ve şiirler üzerine yaptığımız uzun konuşmalara taşıdı
beni: Neredeyse on beş yıl olmuş!
Nasıl bir
meraktı o, nasıl bir kapılma haliydi! Kim nerede, ne yazmış, nasıl yazmış;
hangi yazı edebiyatımıza ufuk açmış, hangi yazı tekrarın tekrarıyla zaman
harcamış; kim kime hangi nedenle sataşmış ve nasıl cevaplanmış; hiç üşenmez,
didikleme aygıtımızı çalıştırır dururduk. Sonra dergiye gelen yazılara
geçilirdi ki, o yıllarda internet denen kolay ulaşıma henüz geçilmemişti:
Daktilo ya da el yazısıyla yazılmış sayfalar elden ele dolaşır, gelen
yazılar ve şiirler hakkında ortaya sürülen düşünceler, beyaz bardakların,
mantar sotelerin, kıvırcık salataların üstünde uçuşurdu.
Edebiyat
tarihine “zar atmak” deyimi Nurullah Ataç’la girmiştir sanırım ve yine
sanırım, bu deyimi en çok Cemal Süreya hayata geçirmiştir. Bu toplantılarda
bizim ekip de epey zar atmıştır. O sıralarda adı hiç duyulmamış, bugün
gündemde olan nice şairin belki de ilk dizeleri o masalarda dolaştı; okundu,
yayımlanmasına ya da reddedilmesine karar verildi. Gökçenur Ç, Nilay Özer,
Serkan Işın şu an ilk aklıma gelenler. O günlerde, kim kimdir sorusunu bugün
olduğu gibi, arama motorlarına soramıyor, merak ettiğiniz kişinin içini
dışını tek hamlede öğrenemiyorduk Örneğin Gökçenur Ç’nin yabancı dillerden
birini çok iyi bilen bir bayan olduğunu düşünmüştük. Çünkü, adı bir bayan
adını hatırlatıyordu ve bize gönderdiği kısa metinlerle şiirler sanki çeviri
kokuyordu; değilmiş!
Sonrası,
fındıkkabuğu yelkenlimizde kopan kızılca kıyametlerdir ki, devamında denizi
de ufku da bir dizi “hiç” uğruna yitirişimiz gelir; her birimiz kendi
adamıza çekildik şimdi. Anlamını kavrayamadığımız “kaza”lara yeni anlamlar
yükleyerek gemi yolu gözlüyoruz.
Her neyse…
Mektup şöyle:
Nuriciğim,
Gönderdiğin dergiler de, kitaplar da
geldi. Nasıl çocuk gibi sevindiğimi görmeliydin. Hele dergilere… Çünkü
elimin altında kitap her zaman oluyor da, dergi… ne yaparsan yap, nereye
sorarsan sor, bulunamıyor burada. Oysa senin-benim gibilere dergisizlik,
kazazedeye adasızlık neyse o; güne, güncele tutunmanın başka yolunu bilmez;
edebiyat dergilerini gazetelere yeğleriz. Kısacası, beni güne çıkardın
kardeşim, ne diyeyim, var ol!
Ah kardeşim, görsen nasıl atıldım
üstlerine. Günlerce aç-susuz kalmış gibi, denebilirse saldırarak okumaya
başladım gönderdiklerini. Gözlerimdeki arıza yüzünden kitaplarda kaybettiğim
zamanın acısını çıkarıyorum dergilerde, sayende. Bursa’dan, Adana’dan,
Safranbolu’dan, Devrek’ten, Akköy-Didim-Aydın’dan, İzmir’den, Alanya’dan,
Ankara’dan… Türkiye’nin hemen her yanından ne çok dergi… Onun beş-on-on beş
katı kadar da yazı, hikâye, serüven, şiir, şiir, şiir… ne şenlik! Biliyordum
elbet, edebiyata ilgi duyan, onu içtenlikle seven yığınlar var; bir kez daha
gördüm, onayladım bunu. Edebiyatın, hele hele şiirin bu kadar sevilmesi,
konuşulup yazılır olması ne güzel... Bin teşekkür daha, kardeşim.
*
Nuriciğim,
Dergileri bu sevinçle, bu coşkuyla,
harf atlamamacasına okumaya başladım başlamasına ya, aklımı mı veremiyorum,
dikkatimi mi toplayamıyorum, nedir, her yazıda, her satırda, içimdeki sevinç
azalıyor nedense, başka bir şeye dönüşüyor. Evet, okuduklarımdan değildir
belki, belki yaşadıklarım karıştırıyordur aklımı; burası, bu yeni yer;
içinde bulunduğum, alışık olmadığım durum… İyisi mi, bitireyim dergileri
okumayı, yeniden durup dinleyeyim kendimi de sonra yazayım sana. Seni
üzmeyeyim durup dururken.
*
Kardeşim,
Ne yazık, korktuğum şey oldu:
Kaybolup gitti o ilk anın coşkusu, yerini anlamsız bir sıkıntıya, sonra ağır
bir hüzne bıraktı, o da gelip tam göğsümün orta yerine bağdaşını kuruverdi.
Yazık, okuduklarımdanmış! Her şey gibi, derginin de fazlası iyi
gelmeyebiliyor demek!
Derginin fazlası… Evet, görür görmez
tarifsiz bir coşkuya, sevince kapıldığım onca dergi, okumak için tek tek
elime aldıkça, giderek artan bir biçimde rahatsız etmeye başladı beni. İlkin
alışageldiğimiz o savrukluk sandım. Edebiyat dergiciliğimizi, koşullarını,
geçmişini düşünerek hoşgörmeye hazırlandım. “Ah” dedim kendi kendime, “Ne
yoksunluklarla çıkıyor bu dergiler… Bilmiyormuşsun, yaşamamışsın gibi,
neredeyse yakınacaksın bundan!” Ama sonra fark ettim ki, savrukluk değil,
pejmürdelik beni rahatsız eden; birinde ikisinde değil, hemen hepsinde: Her
sayıda eni-boyu, sayfa sayısı, kâğıt kalitesi değişebilen… Kapak
rüküşlüklerinden akıl almaz dizgi-yazım yanlışlarına… Karmakarışık sayfa
düzenlerinden gelişigüzel harf, yazı, başlık boyutlarına… Yanlış harmanlanan
sayfalardan gelişigüzel yazı, şiir sıralamalarına… İlle de gerekliymiş gibi,
derginin her yanına serpiştirilerek onu bir aile albümü biçimine sokan
saçmasapan, yerellik kokan fotoğraflara… Silikleşerek okunamayacak hâle
gelen yazılara… Mürekkep lekeleri yüzünden birbirine yapışan sayfalara
kadar… özensizlik o denli kanıksanmış, kabullenilmiş ki, daha iyisi değil,
başka türlüsünün olabileceği bile akla gelmiyor sanki. Özensizlik diyorum
ya, az; hafif kalır; “zevksizlik” demem gerek. Tasarım, hak getire! Öyle
aman aman, yaratıcılık gerektiren bir tasarımdan söz etmiyorum üstelik; son
derece basit; şiirleri, yazıları doğru dürüst dizmekten, varsa desen ya da
fotoğrafları da bunlara ekleyerek tümünü düzenli bir biçimde sayfalara
yerleştirmekten söz ediyorum, o kadar. Parayla pulla, yoklukla yoksunlukla,
övünecek şeymiş gibi, dergiciliğin herkesçe bilinen zorluklarıyla ilgisi yok
söylediğimin. Üstelik en kabası 24, hadi bilemedin 32 sayfa zaten, ne kadar
güç olabilir, ne kadar zamanını alabilir ki insanın? Ama bir edebiyat
dergisine, sanat dergisine zevksizlikle döşenmiş, bezenmiş olarak çıkmak
yakışmıyor. Edebiyata da, yapılan işe de, bu işe gönül verenlere de
saygısızlık sayıyorum bunu.
Üstelik bak, içlerinde yer alan
yazılardan, şiirlerden, ürünlerin içeriğinden, kalitesinden, değerinden söz
etmedim daha. Ama etmeliyim, evet etmeliyim; çünkü aynı pejmürdelik,
özensizlik, zevksizlik orada da var. Hoş, biçimsel anlamda bu kadar zavallı
bir şeyi eline aldığında içinden şaheser çıkmayacağını kestirebiliyorsun ya,
belki içinde gerçekten şaheser de olsa gerekli ilgiyi gösteremeyeceksin ona;
kaçacak dikkatinden. Çünkü o duyarsızlığı, vurdumduymazlığı, boşvermişliği
fark edince öyle olumsuz bir önyargı yerleşiyor ki içine, belki de sırf
yıllardır edindiğin alışkanlık yüzünden, bir suçluluk duygusundan kurtulmak
için, ama öylesine, sırf okumuş olmak adına, laf olsun diye okuyorsun
okuduklarını. Bir yandan alabildiğine sıkılıyor, bir yandan da her nedense
elinden bırakmıyorsun. Hem bir an önce ondan kurtulmak düşüncesiyle, bitsin
diye, içten içe bir utançla belki dua ediyor, hem de öte yandan ha değerli
bir satır/dize çıktı, ha çıkacak diye umutlanarak, ama ne yazık ki her an
azalan bir inançla okumayı sürdürüyorsun... Kardeşim, berbat bir şey bu.
En kötüsü de ne, biliyor musun?
Çoğunun, hatta neredeyse hepsinin şiir dergisi olması, daha doğrusu böyle
olduğu savını öne sürmesi… İnanılır gibi değil! Şair adam, şiir seven insan
seçici olur. Oysa günümüzde hepsi, evet hepsi önüne gelen, kendisine
gönderilen, eline geçen ne varsa yayımlıyor sanırım. Böyle olmalı; çünkü
okuduklarımı düşününce başka türlüsünü aklım almıyor. Elbette bazen, çok sık
olmasa da, iyi bir şiir çıkıveriyor aradan, ama çoğu kez boş, sırf yazılmış
olsun diye yazıldığı hemen anlaşılan, okuyana bir şey söylemeyen, vermeyen
şiirlerle çıkıyor dergiler.
Ne tuhaf, şimdi, bunları söylerken
ayrımına vardım: İyi bir şiire rastlayınca şaşırıyorum artık. Oysa eskiden,
bir edebiyat dergisinde kötü şiirle karşılaşmak şaşırtırdı beni. Zaman nasıl
da hızla geçiyor, her şey nasıl hızla değişiyor… Dergilerin kendilerince,
her zaman yükseltmeye çalıştıkları düzeyleri vardı, birbirlerinden
farklıydılar. Çoğunun ilan edilmemiş sanat, etik anlayışı bir yana,
şair-yazar kadrosu olduğunu bilir; onları izlerdik. Adı, belli bir dergi ile
özdeşleşmemiş, çok sık şiir yayımlamayan, ama “iyi şair” olduğunu hepimizin
bildiği şairlerden birinin bir şiiri herhangi bir dergide yayımlandığında
koşup bulur, alıp okurduk onu hemen. Birbirimizi arar, duyururduk bunu.
Ezberlerdik o şiiri, günlerce üzerinde konuşurduk… Kavgasız dövüşsüz,
kişiselleşmesine izin verilmeyen, salt sanata, edebiyata, şiire dayalı bir
rekabet anlayışıyla en iyisini, en güzelini yazmaya, yayımlamaya, yapmaya
çalışırdı hepsi. Bu yüzden her sayısını dörtgözle beklerdik dergilerin. Ah,
ne zamandır o eski coşkulu bekleyiş yok bende. Önceleri huzursuzluk duyuyor,
utanıyordum bundan; kendimi suçluyordum. Keşke hep öyle kalsaydı; suçlunun
ben olmadığını, en azından bunu benim başlatmadığımı öğrendiğimden beri daha
kırgın, daha üzgünüm.
Artık çoğu şiir, değer olarak
birbirinin altında ya da üstünde değil, üç aşağı beş yukarı birbirine eşit,
ortalama bir vasat çerçevesinde yazılıyor, yayımlanıyor. Sanki bilinçli bir
“üst-seçici”, “zevk düzeyini” ayarlıyor yayımlanacak şiirlerin… Elbet kendi
“zevkine” göre! Tıpkı pop müziğimizdeki gibi; sözler, melodiler, sesler ne
kadar birbirinin benzeri, kopyasıysa şiirimiz de öyle olmuş, oldu giderek.
Bu, şiir zevkinin, sanatsal beğeninin değerini, düzeyini göstermek
bakımından, en hafif söyleyişle, acı verici… İşin kötüsü, “iyi şiir”
beklediklerin de ya çekiliyorlar perdeden yavaş yavaş, -dilerim öyle
değildir ama- giderek anlamsızlığına varıyorlar yaptıkları işin, şiir
yazmanın… ya da “devrana uyuyorlar” sanki; yazıp yayımladıkları şiirler eski
değerinden uzak, popülerleşen tüketim şiiri çizgisine daha yakın oluyor.
Şairliği bırakıp eleştirmenliğe soyunanlarıysa hiç söylemiyorum.
İyi de, nereden çıkıyor bunca şiir?
Hadi çıkıyor… nasıl yayımlanıyor? Bir şiir enflasyonu olduğunu görmüyor mu
kimse? Öyleyse ne diye bu vasat, sıradan, değersiz şiirleri yayımlamak için,
yıllardır büyük emek işi olduğunu söyleyip durduğumuz dergi çıkarma işine
yöneliyor insanlar? Şiir böyle sevdirilebilir mi; dergi-şiir bolluğu, onun
değerini arttırabilir mi? Ülkemizde salt sanattan para kazanarak zengin
olmuş kaç şair, yazar var? Para değilse, en azından geçim derdi değilse, ne
peki, bunca derginin çıkmasına ve çıkan bunca dergide her önüne gelen
şiirin, yazının yayımlanmasına neden olan şey? Şair-yazar, yayımcı, okur
üçgeniymiş… Hadi oradan! Varsa sadece iki köşeli bir üçgen var ortada;
okurun zerre kadar umursandığını, adam yerine konduğunu sanmıyorum.
Sırtından geçinilecek, sömürülecek, avanak yerine konacak, bilinci de
beğenisi de tamıtamına biçimlenmemiş, böyle bir istek-çaba bulunmadığı için
de bu gidişle hiçbir zaman biçimlenemeyecek olan bir “araç” o… o kadar. Ne
ki, yine de tam olarak çözemiyorum: Öbür ikisi arasında nasıl bir
“yazısız-sözsüz ortaklık”, nasıl bir “ortak sebeplenme”, nasıl bir “ortak
yarar-çıkar” söz konusu? Saygınlık mı sağlıyor bu iş insana, ün mü; yoksa
başka bir şey olman halinde yapamayacağın şeyleri yapma olanağı mı? Ne?
Ne ise ne! Kardeşim, sen de
farkındasın ya, olan şiire oluyor. Bilirsin, onun öldüğüne, öleceğine hiç
inanmadım, inanmam. Ama bu yaralar… bu yaralar kardeşim, ona hiç yakışmıyor!
*
Nuriciğim,
Bağışla, biliyorum, bin zahmete
girdin benim için, ama nasıl desem… bundan böyle uğraşma, dergi falan
gönderme bana!
Bunu söylediğim için ne kadar üzgün
olduğumu bir sen anlarsın.
Sevgiler canım kardeşim.
02.02.2012
*
Bakmayın
Halûk’un böyle yazdığına. O yine göndereceğim dergilerin yolunu gözlüyordur.
“Oysa senin-benim gibilere
dergisizlik, kazazedeye adasızlık neyse o” diyordu ya, gerçek duygusudur
bu. İğneyle kazarak da olsa iyi şiiri bulmak için eşelenmekten asla
vazgeçmez. Ona ayırdığım dergiler, kitaplar şimdiden iki poşeti doldurdu.
Eliz’in ve Çini Kitap’ın
yeni sayılarıyla yola çıkacak, gerçek okuruyla buluşacaklar.
PARMAKLIĞIN İKİ YANI DA ZİNDAN
Bu başlığın,
çelişkili ve çetrefil bir durumu ifade ettiğini biliyorum. Nâzım Hikmet’in
hayatı ve hapisliği üzerine yazılacak sözcüklerin, ancak böyle bir başlığın
altında toparlanabileceğini düşündüm. Çünkü, çocukluğunu saymazsak eğer,
Nâzım’ın yaşadığı hayat, Dünya şairliğini, aşklarını, ününü de içine alan
bütün güzelliklerine rağmen, bir mahkûmun hayatıdır.
Kökü Polonya’ya
dayanan geniş bir aileye; özgür düşünceli şair ve çevirmen bir paşa dedeye,
iyi eğitimli memur bir babaya ve ressam bir anneye sahip olmak, İmparatorluk
İstanbul’unda, küçümsenemeyecek bir ayrıcalıktı. Mekteb-i Sultani’de okumak,
yabancı dil öğrenmek, Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın isteğiyle Bahriye
Mektebi’ne kaydolmak, okulda, tarih ve edebiyat öğretmeni olarak, evlerine
de sıkça konuk olan Yahya Kemal’in öğrencisi olmak da öyle.
Daha 20 yaşına
gelmeden, güverte subayı olmak ve İstanbul’un işgali üzerine yazdığı Kırk
Haramilerin Esiri şiiriyle şöhretle tanışmak ve aranan bir şair olmak da
işin cabası…
Nâzım’ın sahip
olduğu imkânlar, kuşkusuz, ortalama insanların sahip olduklarının epey
üstündedir. Ne ki, yaşadığı ülke darmadağın olmuştur ve yaşadığı şehir işgal
altındadır. Sahip olduğu ayrıcalıklı değerlerin, yaşadığı günlerin
piyasasında bir karşılığı yoktur. Tasarladığı hayatla arasında kısacık bir
mesafe vardır, ama araya bir de bir demir parmaklık konmuştur. Parmaklığın
içinde kişisel hayatı vardır ve bu hayat imrenilecek kadar mükemmeldir.
Parmaklığın dışındaysa bütün toplumu ilgilendiren bir karabasan
yaşanmaktadır.
Bu durumda,
Nâzım yapısında biri için, parmaklığın her iki tarafı da bir olmalıdır.
Parmaklığın
arkasından önüne geçerek yer değiştirseydi, gerçek bir “durum değişikliği”
mi sağlamış olurdu, yoksa sadece, bir çeşit “duygu kayması” mı yaşardı?
Dünyadan firar
ederek çile evine sığınan dervişin tercihi, içeriden ve dışarıdan
bakıldığında nasıl değerlendirilir? Bu değerlendirmelerden hangisi doğrudur?
Firarın yönü, çile evinin kapısından içeri doğru mu çizilmelidir, yoksa
tersi mi?
Bu noktada,
belki de Bertrand Russel’ın şu sözleri aydınlatıcı olabilir: “Öğrendiğimiz
şeylerin hepsini kelimeler aracılığıyla almışızdır. Eğer kelimeler herhangi
bir şekilde yanlış kullanılırsa onlarla ifade edilmek istenen anlam da
tamamen değişir ve biz bunun sonucu olarak yanlış dünya tasarımları elde
ederiz. Şu halde düşünmeyle var olma arasındaki uygunluk kelimelerin doğru
kullanımına bağlıdır.”
İşgal
İstanbul’unda Nâzım, özgürlük halini, büyük bir ihtimalle, esaret sözcüğüyle
ifade ediyordu. Sanırım, kavram olarak değil belki ama, duygu olarak zıt
olan bu iki sözcüğü, birbirine eşitliyordu.
Bu bir ozmos
halidir.
Varlığını
hissettiği bu geçirgen parmaklığın neresinde durduğunu sorgulama ve durduğu
tarif etme uğraşıdır.
O karmaşa
içinde Nâzım, Anadolu’da başlamış olan Ulusal Kurtuluş hareketini, bir davet
olarak algılar ve yüzünü Anadolu’ya çevirmeye karar verir. Bu kararıyla,
hayatla arasında duran parmaklığın öteki tarafına geçmiş olacaktır.
Ailesine haber
vermeden, hiçbir hazırlık yapmadan, Yeni Dünya vapuruna binerek İnebolu’ya
ulaşır ve gönüllü sürgünlüğüne ilk adımı atmış olur. Böylece de yağdaki
elini ateşe, baldaki elini taşın altına sokar.
O sırada
Almanya’dan gelen Spartakist gençlerle karşılaşır, onların sosyalist
düşüncelerinden etkilenir. Bu karşılaşma, sürgününün yönünü değiştirecektir.
Bolu ve Ankara güzergâhını izlerken, yolun ortasına yeni bir parmaklık koyar
ve bir kez daha bu parmaklığın öte tarafına geçer: Batum, Moskova…
Görünen odur
ki, Nâzım, gittiği her yere, o geçirgen parmaklığını da götürmüştür.
Parmaklığı her
zaman dışına koymaz Nâzım, bazen de içine, içindeki iki Nâzım’ın arasına
yerleştirir. Bu anlar, Mahkûm ve Hür Nâzım’ın görüş günü ve hesaplaşma
anlarıdır:
Oturdum Batum’da Fransız Oteli’nde,
masanın başına. Ayakları, yalnız ayakları mı, her bir yanı oymalı, yaldızlı,
girintili, çıkıntılı oval bir masa. Rokoko… Üsküdar’daki yalının misafir
odasında da rokoko bir masa vardır… Ro - ko - ko… Karadeniz kıyısından
Ankara’ya, sonra oradan Bolu’ya yaptığım otuz beş günlük, otuz beş yıllık
yayan yolculukta, öğretmenlik ettiğim kasaba, kısaca, uzun lafın kısası,
İstanbullu paşazadenin, daha doğrusu paşa torunun, Anadolu’yla tanışması, bu
kere de Batum’da Fransa Oteli’nde rokoko masanın üstünde… Karar ver oğlum
diyorum kendime, karar ver… Karar verildi. Ölmek var dönmek yok. Dur acele
etme oğlum. Koyalım şu soruları şu masanın üstüne, Anadolu’nun yanı başına.
Neyini verebilirsin? Her şeyimi, her şeyi… Hürriyetini, evet! Hapishanede
kaç yıl yatabilirsin bu uğurda? Gerekirse ömrüm boyunca… İyi ama sen
kadınları seversin, yiyip içmeyi, temiz giyinmeyi seversin. Avrupa’yı,
Asya’yı, Amerika’yı, Afrika’yı dolaşabilmek için can atıyorsun. Anadolu’yu
Batum’daki rokoko masanın üstünde bırakıp da Tiflis’ten Kars’a, oradan
Ankara’ya döndün mü, beş altı yıla kalmadan mebus olursun, kadın, yemek,
içmek, sanat, dünya… Bırak! Hapislerde gerekirse ömrüm boyunca yatabilirim.
Peki, asılmak da var, öldürülmek de, Suphi’yle arkadaşları gibi boğulmak da
var, komünist olursam, diye sormadın mı kendine Batum’da? Sordum.
Öldürülmekten korkmuyor musun diye sordum. Korkmuyorum, dedim. Birden,
düşünmeden mi? Hayır! Önce korktuğumu anladım, sonra korkmadığımı.”
Türkiye’ye
dönüşü 1924 yılı sonlarındadır. Rusya’da, sanat alanında gördüğü yenilikleri
kendi ülkesine aktarmak isteğiyle doludur.
Orak-çekiç ve
Aydınlık dergilerinde yazmakta,
gerektiğinde bu dergileri sokaklarda dolaşarak bağıra çağıra satmaktadır. Bu
etkin tavrı, polisin onu daha sıkı izlemesine yol açacaktır.
Susması
karşılığı önerilen önemli işleri reddedince ve teklifler, sonunda tehditlere
dönüşünce, önce İzmir’e, sonra Moskova’ya kaçacak ve yargılandığı Ankara
İstiklal Mahkemesi’nde, gıyabında 15 yıla mahkûm edilecektir.
1928 yılında
ilan edilen genel aftan yararlanarak Türkiye’ye döndüğü gün Hopa’da
tutuklandı ve pasaportsuz sınırı geçmek suçundan üç gün hapse hüküm giydi.
Bu, Nâzım’ın cezaeviyle ve fiziki olarak demir parmaklıklarla ilk
tanışmasıdır. Üç gün yerine, gizli örgüt üyesi olmaktan dolayı aldığı üç
aylık cezayı yattıktan sonra serbest bırakıldı.
Başlıklar
halinde özetlersek, İstanbul’a dönüşü,
Resimli Ay dergisi, bu dergide başlattığı “Putları Yıkıyoruz” başlıklı
yazı dizisi, Sabiha ve Zekeriya Sertel, Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Laz İsmail,
Kemal Tahir, Sabahattin Ali ve Naci Sadullah’la olan dostlukları, arka
arkaya yayımladığı şiir kitapları, Şehir Tiyatroları için yazdığı oyunlar…
Tercih ettiği
yolda uzun adımlarla epey mesafe alan Nâzım, aldığı kararları uygulamaya
koyarak, o güne kadar taşıdığı ve ömür boyu taşıyacağı, muhayyel ve gerçek
parmaklığına yeni demir çubuklar, yeni kilitler eklemeye devam etti.
1931 yılının 1
Mayıs günü, bir sivil polis marifetiyle sorguya çağrıldığında, başına
gelecekleri biliyordu elbette. 6 Mayıs günü çıktığı duruşmada, “Evet,
ben komünistim, bu muhakkaktır. Komünist şairim ve daha esaslı komünist olmaya
çalışıyorum. Anayasaya göre ben komünist şair olmakla suç işlemiş olmam.
Komünistlik bir dünya görüşüdür. Başka dünya görüşleri nasıl suç değilse
komünizm düşüncesi de suç değildir.”
diye savunma yaptı. Aklandı.
Bu iş burada
bitmeyecekti, bitmedi: 1936 sonlarında başlayan ve tacize varan
sıkıştırmalar, 1938 yılı başlarında, Nâzım’ın, “Askeri isyana teşvik”
suçundan 15 yıl ağır hapis cezasına mahkûm olmasıyla sonuçlandı. Ceza,
askeri Temyiz tarafından onaylandı. Ardından Donanma Davası açıldı. Bu
davada da suçlu bulundu ve cezası toplam 28 yıl 4 ay olarak kesinleşti.
1940 Şubatında
Kemal Tahir ve Dr. Hikmet Kıvılcımlı ile birlikte Çankırı Cezaevine
gönderildi.
İki yıla yakın
kaldığı Çankırı’dan, bozulan sağlığı nedeniyle, Bursa cezaevine nakledildi.
Sağlık
sorunları, açlık grevleri, yurtta ve dünyada açılan imza kampanyaları…
Sonuçta, ilan edilen af yasasından yararlanarak, 13 yıl 5 ay süren cezaevi
yaşamını noktaladı; bir kez daha parmaklıkların öte tarafına geçti,
özgürlüğüne kavuştu.
Aslında
kavuştuğu, özgürlüğün esaretle iç içe olduğu yeni bir hayattı. Gerçekte,
başka bir parmaklığın önünde durduğunun farkındaydı. Kapısında, 24 saat
boyunca onu izleyen resmi bir araç duruyor, her hareketi kontrol ediliyordu.
Bu yüzden, zar zor bulduğu, İpek Film’deki işine gidip gelirken son derece
dikkatli davranıyor, aynı saatte evden çıkıyor, aynı saatte eve dönüyor ve
böylece peşindeki polisleri düzenli yaşadığı düşüncesine alıştırıyordu.
Ruh yapısına
uygun olmayan, dış dünyayla bağını koparmış olarak sürdürdüğü yalıtılmış bu
hayat, kalemini de etkilemişti. İpek Film’e, Barbaros Hayrettin Paşa, Üçüncü
Selim’in Gözdesi, Balıkçı Güzeli, Aysel Bataklı Damın Kızı gibi suya sabuna
dokunmayan senaryolar yazmasından da bellidir bu.
O günlerde,
çağrıldığı Kadıköy Askerlik Şubesi’nde, kendisine, Sivas’ın Zara ilçesinde
askerlik yapacağı tebliğ edildi. Bu, bir bakıma, hayatını ülkesinde
sürdüremeyeceğinin açık bir ilanıydı.
Firar
kaçınılmazdı; gitti...
Romanya
bandıralı Plekanov şilebi, Köstence limanı, Bükreş, Moskova…
Firar, evet;
ama, bir cezaevinden daha büyüğüne…
Daha büyüğüne;
çünkü gittiği Sovyetler Birliği’nde, öyle ya da böyle, hayatına giren hemen
herkesin Rus gizli servisiyle bir bağlantısı vardı. Sevgilileri, doktoru,
bahçesindeki ağaçları sulayan bahçıvan, ayakkabılarını boyayan boyacı,
musluğunu tamire gelen tamirci… Her ânı, her davranışı rapor ediliyordu.
Bütün bu
olumsuzluklara rağmen, yine de sonrası, Dünya Şairliğidir.
Avrupa, Asya,
Afrika…
1963 Şubat’ında
Tanganika.
1963 Mart’ında
Berlin.
1963 Nisan’ında
“Cenaze Merasimim” şiiri.
1963
Haziran’ında kalp krizi.
Dünya’dan
Kainat’a yolculuk.
bugün Berlin’de kederden gebermekte
olsam da
insanca yaşadım diyebilirim
ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir
*
Parçayı
bütünden ayrı değerlendiremeyiz: Nâzım’ın, hayatının çok önemli ve çok büyük
bir parçası olan, şiiri de, parmaklığın iki yanında, yer değiştirerek
sürdürülen bu çelişkili ve çetrefil hayatın akışına uygun olarak, ister
istemez çelişkili ve çetrefil bir yol izlemiştir.
Paşa dedesi
aracılığıyla bir anlamda Saray’la bağlantılı, o dönemde “burjuva”
sayılabilecek bir aileye mensup, ama komünist…
Bildiği gibi ve
geldiği gibi yaşadığı halde, daha yirmi yaşında, Sovyetler Birliği’ndeyken,
kız kardeşine, nasıl bir evlilik yapması gerektiği konusunda mektupla
öğütler verecek kadar ailesine düşkün…
İnsan’dan asla
vazgeçmeyen bir şiirin peşinde yürürken, aynı zamanda,
…
Makinalaşmak
istiyorum!
Beynimden, etimden, iskeletimden
Geliyor bu
Her dinamoyu
altıma almak için
çıldırıyorum!
Tükrüklü dilim bakır telleri
yalıyor,
damarlarımda kovalıyor
oto-direzinler lokomotifleri!
dizelerini
yazacak kadar mekanik…
Ortaya,
alışılmışın dışında farklı bir şeyler koymaya özen gösteren, özgün olmaya
çabalayan, kendinden farklı olan herkese ve her şeye ilgi gösteren; bu
arada, sürekli hareket eden ve arayış halinde, bir devrimin peşinden koşan
Nâzım ile;
Geçmişi,
alışkanlıkları bir yana iten; durgun, miskin ve kuralcı “bugün”ü, yarının
dinamik hayatı için berhava etmek için yanıp tutuşan ve bu arzusuyla şiirine
makineyi, çarkı, dinamoyu sokan, öteki Nâzım…
Bu çelişik
haller, Nâzım’ın hayat ve şiir akışına uygun düşer.
Özgürlükle
esareti iç içe geçmiş olarak yaşayan Nâzım için, hapishane-şiir bağlamında,
kurulabilecek en gerçekçi cümle, sanırım şöyle olmalıdır: O, hapishanede
edebiyat yapmıştır ama nerdeyse hiçbir zaman hapishane edebiyatı
yapmamıştır.
Karısı Piraye
Hanım için yazdığı “Piraye İçin
Yazılmış Saat 21-22 Şiirleri”nde ve mektuplarında belki bu noktaya
yaklaşmıştır, ama o hep, demir parmaklıkların dışındaymış gibi, sanki
esareti hiç yaşamıyormuş gibi, kalemine daima özgürlüğün mürekkebini çekerek
yazmıştır.
Hapishane Şiiri
diye nitelendirilecek şiirlerine en güzel örnek “Bugün Pazar” başlıklı
şiiridir:
bugün Pazar
bugün beni ilk defa güneşe
çıkardılar
ve ben ömrümde ilk defa gökyüzünün
bu kadar benden uzak
bu kadar mavi
bu kadar geniş olduğuna şaşarak
kımıldamadan durdum
sonra, saygı ile toprağa oturdum
dayadım sırtımı beyaz duvara
bu anda ne düşmek dalgalara
bu anda ne kavga
ne hürriyet
ne karım
toprak, güneş ve ben…
bahtiyarım.
*
Nâzım, Çankırı
Hapishanesi’nde, Dört Hapishaneden
adlı kitabının Çankırı bölümünü yazdı,
Kuvâyi Milliye Destanı’nı, Meşhur Adamlar Ansiklopedisi’ni tasarladı:
“Ansiklopedimin kahramanları generaller,
sultanlar, seçkin bilginler,
sanat adamları ya da güzellik kraliçeleri,
katiller ve milyarderler değil işçiler,
köylüler, zanaatkârlar, ünleri
fabrikaların, işliklerin,
köylerin ve işçi mahallelerinin dışına taşmamış olan kimselerdi. Alman
faşizmi Sovyetler Birliği’ne saldırdı bu sırada. Yaşlı bir gardiyandan
öğrendiğimde yüreğimin nasıl titrediğini anımsıyorum. Kendi kendime,
‘Bir yirminci yüzyıl tarihi yazmak gerekli’ dedim. Meşhur Adamlar
Ansiklopedisi, İnsan
Manzaraları’na bir bölüm olarak girdi. Ansiklopedinin özlü dili destanın da
üslubunu belirledi.”
Nâzım, en büyük
eseri olarak kabul edilen,
Memleketimden İnsan Manzaraları’nı, 1941 yılında Bursa’da tamamladı.
Bu kitapta,
yazgıları, düşünceleri ve eylemleriyle üç yüzden fazla insan vardır. Olaylar
Avrupa’da, Asya’da, Türkiye’de, Fransa’da, Sovyetler Birliği’nde, Çin’de ve
diğer ülkelerde geçer. Destanın kimi kahramanları yapıtın tümünde yer
alırlar. Bazıları da birkaç sayfa görünüp kaybolan kişilerdir. Ancak bu
ikincil kişilikler, destanda öylesine yer alırlar ki her biri unutulmaz
kılınır.
Destan
kişiliklerinin önemli bir bölümü gerçek kişilerdir. Örneğin ‘Ayşe’nin
Mektupları’ adlı bölüm, tümüyle, karısı Piraye Hanım’ın şaire yazdığı
mektupların şiirleştirilmiş biçimidir.
Mahkûm Halil,
büyük ölçüde şairin kendisidir.
Nazilerce
kuşuna dizilen Fransız gazeteci Gabriel Péri,
Gabriel Péri,
Moskova tehlikede değil artık
dört günden beri.
Gabriel péri,
senin bundan haberin yok,
yok Paris’in haberi
Paris sokaklarında
topuklarını bilhassa çarparak yere
nalçalı çizmeleriyle gezenleri
Moskova kapılarında yendiler
Paris
Paris ışık şehri, ihtilal şehri
Paris satıldı, Paris esir,
ve hapiste Gabriel Péri
ve Naziler
tarafından asılan on dokuz yaşındaki partizan genç kız Tanya, gerçek
kişilerdir.
Bu şiire konu
olan Zoya Kosmademyanskaya’nın öyküsünü, annesinin getirdiği bir gazete
küpüründe okumuştu.
Tanya,
Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin
Bursa Cezaevi’nde
belki duymamışsındır bile
Bursa’nın adını
Bursa’m yeşil ve yumuşak bir
memlekettir.
Hapishane
koşullarında Nâzım’ın şiir malzemesi kısıtlıydı. Kendisi küçük, cızırtıları
büyük bir radyo… Gazete haberleri… Ve elbette hapishane insanları…
Radyodan ülke
ve dünya haberlerini dinler ve sonunda şiire dönüşecek notlar alırdı. Ajans
haberlerinden İkinci Dünya Savaşı’nın gelişimini izler, gelişmeleri, çizdiği
bir Avrupa ve Sovyetler Birliği haritasında, işaretlediği cephe hatlarına
kaydederdi.
Memleketimden İnsan Manzaraları,
büyük ölçüde hapishane insanlarının anlattıklarından oluşuyordu. Konuştuğu,
resmini yaptığı pek çok kişi, farkına varmadan ona yığınla doküman
veriyordu.
Bu insanlar,
farklı kesimlerdendi, somut ve canlı tiplerdi.
Birinci Dünya
Savaşı sırasında Selimiye kışlasında asker olan, Yayalar köyünden İbrahim,
İttihat ve Terakki’yi, köyünü ve bitlerini çıtır çıtır ezerek yaptığı
askerliğini anlatmıştır Manzaralar’da.
Anlattıklarını
şiir olarak dinlediği gün, Nâzım’a, “Üstat be, senin yazdıkların benim
anlattıklarımdan daha çok benzedi gerçeğe” diyecektir.
Aynı köyden,
hapishane revirinin aşçısı Çorbacı Memet de Milli Mücadele’nin Kocaeli
cephesini anlatmıştır Manzaralar’da.
“- Kim bu Ali Kemal?”
“- Gazete muharriri.
İngiliz’den para alır.
Adamıydı halifenin.
Gözlüklü
Şişman.
Kan damlardı kaleminden
Fakat murdar
Fakat pis bir kan.
Gün olur daha derin,
Daha geniş yara açar
Kalemin düşmanlığı
Mavzerin düşmanlığından
Anlattıklarının
şiir halini dinleyen Memet, “Sahiden de Nâzım bey, Ali Kemal’i İzmit’te
böyle parçaladılardı da, Artin Kemal diye bağırdıktı hep…”
Göğsünde Sultan
Reşat nişanı taşıyan, “bir kabuk kadar kuru ve hafif”, ak sakalı makasla
kırpılmış yetmişlik ihtiyar da, “Urumelili Muhacir” olarak ve de yüreğinde
taşıdığı Bulgar ve Moskof kiniyle
Manzaralar’a yerleşmiştir.
Laz Eyüp
Ağa’lar, İlyas Kaptan’lar, Azerbaycanlı Şükrü beyler, Balkanlı Muhacir’ler…
“Bir traktörüm
olsa, bu traktörle tarlalar sürsem, sonra dolgun paraya bu traktörü satsam,
çocuklarımı domuzuna okutsam, benim gibi yarım kalmayıp mühendis olsalar,
beni geçseler” diyen Galip Usta’lar:
Haydarpaşa garında
1941 baharında
saat 15.
Merdivenlerin üstünde güneş,
yorgunluk
ve telaş.
Bir adam
merdivenlerde duruyor
bir şeyler düşünerek.
Zayıf,
korkak,
burnu sivri ve uzun,
yanaklarının üstü çopur.
Merdivendeki adam
Galip Usta
tuhaf şeyler
düşünmekle meşhurdur.
…
Usta
Yine tuhaf şeyler düşünüyorsun
Düşünüyorum evlat
Geçmiş olsun
Eyvallah usta
Düşünmek değiştirmez hayatı
Nâzım, Memleketimden İnsan Manzaraları’nı oluştururken, şiirin sınırlarını
aşarak, hikâye, destan, bilinç akışı, rüya, mektup gibi farklı edebi türleri
ve anlatı biçimlerini harmanlamış, tiyatro, sinema, resim ve fotoğraf
tekniklerini ustaca kullanmıştı.
Bütün bu
uygulamalar sırasında oldukça titiz davranmıştır. Orhan Kemal,
Nâzım Hikmet’le Üç Buçuk Yıl adlı kitabında onun bu titizliğini
şöyle anlatır: “Kitaplar karıştırır,
en doğru bilgiye ulaşmak için merdivenler iner, merdivenler çıkar,
dehlizlerden geçer, kilitli kapıları açtırmak, kısımdan kısma geçmek için
kapalı kapılar önünde dakikalarca beklerdi. Mahpuslar arasında eski adamlar
bulur, sorar soruşturur, bir yolunu bulup onları eski devirlere götürür,
öğrenmek istediğini mutlaka öğrenir, nihayet, bir zafer çığlığı halinde
koğuşa dalardı.”
Nâzım’ın asıl
titizliği, şiirini tamamladığına inandıktan sonra başlardı. En değerli
ölçüsü halktı. “Bir halk sanatkârı,
her şeyden önce halk tarafından anlaşılmalı ve halkın sanatkârı olmalı.”
derdi. Bu yüzden, Memleketimden İnsan
Manzaraları’nı hapishanede her sınıftan halka defalarca okumuş,
anlaşılması güç yerler atılıp daha sade, daha açık yazılmıştır. Orhan Kemal,
o anları “Nâzım okurken dehşetli tesirlere kapılanlar, ağlayanlar, iç geçirenler
olurdu. Ağlayanlar arasında ben de vardım. Sonra, mesela, dinledikleri
şeylerin tedaisiyle (çağrışımıyla)
hatıraları canlananlar o kadar çoktu ki…” diye anlatır.
*
66.000 dize
olarak teslim ettiği kitap taslağını, cezaevinden çıktıktan sonra 15.000
dize olarak geri alabilen Nâzım, bugün yaşıyor ve yazıyor olsaydı, kaybolan
51.000 dizeyi, parmaklığın iki yanında yer değiştirerek yaşayan ve nerede
yaşadığının farkına varmayan bugünün kayıp insanlarını anlatarak tamamlardı.
Ihlamur
/ Sayı: 20 / Temmuz 2014
ŞAİR MUKTEDİR MİDİR?
Öyle ise, bir
şairin ayaklarını bastığı her yerde iktidar tohumuna rastlanması
kaçınılmazdır.
Öyle ise,
nerede iki şair varsa, orada bir iktidar, bir de muhalefet bulunur.
Öyle ise,
nerede üç şair varsa, orada en az bir iktidar, en az bir muhalefet, bir de
edebiyat dergisi vardır.
Öyle ise,
nerede dört şair varsa, orada en az iki iktidar, en az iki muhalefet, iki de
edebiyat dergisi vardır.
Türkiye’de
yayımlanan edebiyat dergilerinin sayısı iki yüz rakamıyla ifade ediliyorsa,
bu en az iki yüz iktidar, en az iki yüz muhalefet ve en az dört yüz şair
demektir.
Türk şiirinin
edebiyat dergilerinden yansıyan manzarası bu savı doğruluyor mu?
Çok genel bir
saptama olacağını, bazı aklı başında yayınları da kapsayacağını bilerek
şunları söyleyebiliriz:
Anadolu’da
yaşayan şairlerin ve Anadolu’da yayımlanan dergilerin, bir köşesine tuğla ya
da sıva olarak eklenene kadar taşlama ya da ağlama duvarı olarak
algıladıkları İstanbul dergilerini bir yana bırakarak bakarsak, Türkiye’ye
serpilmiş olan dergilerin çıkış noktasında hep bir var olma arzusu, hep bir
sesini duyurma isteği olmuştur. Bu kentlerde, kasabalarda yaşayan ve
edebiyatla bir biçimde ilişki kurmuş kişilerin belki her zaman tek değil,
ama genelde buluştukları tek ortak nokta bir dergimiz olsun dileğidir ve bu
dileğin altında, dile getirilmeyen, getirilemeyen bir bireysel var sayılma
derdi yatar. Özgüven yetmezliği, kabul görememe korkusu ya da ortaya konulan
ürünlerdeki kalite kuşkusu mudur; yoksa hepsini kapsayan bir duygu toplamı
mıdır bilinmez, dolaşımda olan dergilere eklenmek, onların açılmış
perdelerinin ardında sahneye çıkmak ve bu dergiler üzerinden, onların
aracılığıyla ‘buradayım’ demek yerine, hep bir ağızdan ‘buradayız’ deme
yöntemi tercih edilir. Bu yöntem yanlış değildir elbette. Sonuçları merakla
beklenen, heves ve heyecan dolu bir serüvene atılmaktır ve tutarlı
olunduğunda sesi de, yankıyı da, başarıyı da getirecektir.
Ne ki ve
görünen odur ki, bu dergilerde her zaman öne çıkan en az iki önder, ağır
basan en az iki edebiyat anlayışı ve dümeni elinde tutmaya hevesli en az iki
kısa yol kaptanı bulunur ve onlar, kendi prensliklerini kurmak, kendi
iktidarlarını yaratmak arzusuyla güverteye çıkan merdivene ilk ulaşan
olmanın bir yolunu bulmaya koşullanmışlardır. Hemen her dergi, bu yerel
çatışmaları, iktidar elde etmek uğruna yaşar.
Her şey yoluna
girmiş ve hatta bir de manifesto yayımlanmışsa, iç savaşı asıl savaş izler:
Bu, iktidarların ayaklarının ucunda yükselme, kendini göstererek öne çıkma,
yani kralın ya da kralların gözüne girme savaşıdır.
Kral kim; kim
bu krallar?
Krallık neresi?
Bazen babadan
oğula geçtiği görülse de, krallık, bu prenslerin arasından seçilen birine,
bölünmüşlüğü düşünürseniz birilerine, yine bu prensler aracılığıyla verilen
bir unvandır. Ne kadar belirleyici ve etkili olduğu tartışmalı olsa da her
prensin gönlünde bir gün kral (ya da krallardan biri) olma, kral seçilme
hayali vardır. Dergiler arası, şairler arası yakınlaşmanın yanı sıra
şairlerle dergilerin yakınlaşması da bir çeşit, krallaşma yolunda alınan
mesafenin ölçülmesi ya da öbür taraftan bakılırsa, krallığı koruma hesabında
sağlama yapılmasıdır.
Bu yaklaşımın
tehlikeli olduğunu, kenarda kalmayı, çekildiği köşesinde iktidarı da
muhalefeti de aklına getirmeden bütün ciddiyetiyle ‘iş’ine bakmayı
yeğleyenleri kıracağını, onlardan biri olarak, iyi biliyorum. Burada bir
sistemden bahsediyorum ve sistemin işleyiş şemasının kaba bir taslağını
çizmeye uğraşıyorum.
Sistem deyince,
öncelikle şu saptama yapılmalı: Türkiye’de işleyen ve giderek çürüyen; hatta
daha da çürümesi için özel çabalar harcanan sistem, edebiyatın içinde de
işlemektedir. Ülkenin gövdesinde yürüyen bu yamuk omurga, edebiyatın
gövdesini de istila etmekte, onun dik durmasını engelleyen kamburu
hörgüçleştirmektedir.
Siyasetçiler ve
edebiyatçılar benzer bir sistemde buluşmuş olsalar da aralarında önemli
işleyiş farkları vardır: İkinciler, dış güçlerle işbirliğinde bulunmazlar,
dışarıdan emir almazlar; iç dinamikleri devrede tutarak, onlara güvenerek ve
onlardan hareketle kendilerini biçimlerler.
Bir başka fark
da niteliktedir: Siyasi iktidar, bugün gelinen noktada kazanılmış olan
ulusal ve kültürel değerlerin epey altında bir düzeyi hedefine almışken,
edebiyatta, elit, etnik ya da kimi dini gruplar, içerikte ayrılsalar da,
şiirin bir sanat olduğu, estetik değerlerden ödün verilmeden uygulanması
gerektiği ortak ekseninde buluşmuşlardır.
Aşiret ve
tarikat mensuplarından oluşan bir yönetici kadrosu iktidarda iken, ülkenin
edebiyatında da bazı eşraf topluluklarının, bazı klanların, kimi etnik ya da
dini grupların, edebiyatı edebiyat çerçevesinde tutmaya çalışan ve bu çabayı
ilke edinen elit grupların karşısına iktidar savaşı vermek amacıyla çıkması
doğaldır, kaçınılmazdır.
‘Kimi dini
gruplar’ın dışında kalan ve siyasal iktidarın dümen suyunda yüzerken,
onların görüş, düşünce ve anlayışlarının fotokopisi yayınlarla boy gösteren
ve de gördüğü desteklerle palazlanan grupların, sanatı hamam peştamalı,
estetiği hamam bohçası, şiiri de takunya sesi sanıp edebiyat dünyasını
Şengül Hamamı’na çevirmek isteği, yıkarak var olma yönteminin yansımasıdır
ve elbette bu da bir iktidar savaşıdır.
Kalıcı olan
iktidarlar değil ortaya konulan ürünlerdir, o ürünlerin değeridir. Muktedir
olan şair değil, şiirdir. İktidar, şiirinin önüne geçen şairlerin sorunudur
ki onlar, iktidarda da olsalar muhalefettedirler, öne geçmiş gibi görünseler
de zamana karşı 1-0 yeniktirler ve hep öyle kalacaklardır.
Son söz: Bu
satırları, Anadolu’dan, Bursa’dan, ayaklarımı Akatalpa’nın suyuna
sarkıtmışken yazıyorum. Peki, Bursa, diye sorulacaktır. Ramis Dara’nın
Yeni Biçem ve Akatalpa için söylediklerini tekrarlamak isterim:
Biz bir mucizeyiz.
İNCELDİĞİ YERDEN KOPTU ŞİİR
Okuyucunun
şiirden uzaklaşması bağlamında şair, yazdığı şiirden sorumlu tutulabilir mi
sorusunun heybesi bir sürü soruyla dolu.
Neredeyse şair
sayısı kadar şiir anlayışının olduğunu dikkate alırsak, hangi şiir?
İçine şiir
işlemiş bir toplum olduğumuzdan hareketle, aralarındaki mesafe hızla açılan,
farklılıkları zıtlık düzeyine ulaşan gruplardan, cemaatlerden ve bölünmüş
ama sınırı çizilmemiş topluluklardan oluşan bir sosyal yapı söz konusu iken,
hangi okur?
Bir yana
bilgili, birikimli, kültürlü; yaşam ve ekonomik koşullarını toparlamış
okuru; bir yana düz şiir okurunu, bir yana da şairin, eleştirmenin,
akademisyenin şiir okumasını koyarsak, nasıl bir okuma?
Bu sorular
üzerinden, hiç eğip bükmeden, saati soranlara İsviçre’yi anlatmaya
kalkışmadan ve de (g) üstüne işaretini koyup (ğ) sesiyle boğularak,
sorulmayan büyük sorunun cevabını vermeliyiz: Bu ülkede şiir yazanların
sayısı şiir okurundan çoktur! Şiir okurunun genel nüfusa oranı, sanırım
yüzde üçten çok değildir ve bu uzunhava yıllardır söylenir durur.
Bu uzunhavaya
ve dergi satışlarıyla dergilere gönderilen şiirler arasında kurulan
denklemin sonucuna bağlı olarak bir de ağıt yakılabilir: Bu ülkede şiir
yazanların bile şiir okudukları şüphelidir.
İç dökümünü
yaptık.
Şimdi gönül
rahatlığıyla(!) karşımızdaki manzaraya bakabiliriz.
Önümüzde iki
özneli (şair ve okur), iki eylemli (yazmak ve okumak) bir cümle var.
Şairin enini
boyunu biraz geniş tutmak, dününü ve bugününü irdelemek gerek.
Ne yapar şair?
Dün ne yapıyordu, bugün ne yapıyor?
Bizleri
yakından ilgilendiren dağ gibi bir örnek var geçmişimizde: Düşünün, inanç
bağıyla bağlandığımız bir topluma yeni bir peygamber gelmiş ve yeni bir dini
yayıyor. Bu arada karşılaştığı engelleri aşması için yol gösterici sözlerden
oluşan ve böylece o dinin esaslarını belirleyen bir de kutsal kitap var
elinde. Peygamberin önündeki engellerden biri
de şairler. Öyle olmalı, çünkü o kutsal kitapta şairleri lanetleyen
Şuara suresi diye bir sure de yer alıyor. Sadece bu örnek bile, bir
zamanlar, şer ya da hayır, iyi ya da kötü, yanlış ya da doğru, şairin bir
“iş” yaptığını; sorunların çözümünde ya da çözümlerin engellenmesinde bir
rolü olduğunu gösteriyor. Demek ki şair dediğimiz kişilerin ağzı belirleyici
sözlerle dolu. Önderlik yapma, toplumun yönünü belirleme güçleri var ve bunu
kullanabiliyorlar.
Yunan’da,
Roma’da, Aztek’te, Maya’da, İnka’da, Şaman’da, Hindu’da da durum bundan
farklı değil. Şairlerin yazdığı ya da söylediği sözlerin bir değeri ve önemi
var. Onlar bilgedir, kâhindir, yol yordam göstericidir, ön açıcıdır; insanı
ve hayatı çözmüşler, anlamışlar, anladıklarını tülbentten süzerek yeni bir
bakışın, yeni bir anlayışın mayası olarak yine insana ve hayata
sunmuşlardır.
Daha yakına
gelirsek, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra, bu ülkenin kurucu iradesi, yeni
rejimin sevdirilmesi, tanıtılması ve yerleşmesi için, şairlere görev
vermiştir.
Dünyada da
böyledir: 1917 Rus Devrimi’nden sonra Lenin’in yeni bir devrim edebiyatı
oluşturma düşüncesinin as elemanları yine şairler olmuştur.
Daha dün, 70’li
yıllarda, öğrenci olaylarının bir ucunda, o yıllarda yazılan şiir duruyordu.
Devrimci öğrenciler, devrimci şairlerin kalem oynatmasını bekler,
yazılanları ezberlerine alır meydanlarda hep bir ağızdan okurlardı. Şiiri
sloganlaştırsa ve bu şiir için bir tehlike olsa da o dönemin özellikli
davranışlarından biriydi bu.
Bütün bunlar
şimdi masal!
Bugün şair
toplumun neresinde duruyor?
Şair, bakalım
ne söyleyecek, diye ağzının için bakılan bir bilge midir yoksa işi gücü
bırakmış, boş işlerle oyalandığı bilinen, olmasa da olur, fuzuli bir kişi
midir?
Kâhin midir
meczup mu?
Yol gösterici
midir yoksa yola kurulan barikat mı?
Bir soru da şu:
Şair, bugün edebiyatın neresinde, hangi “duruş”u benimseyerek, nasıl
duruyor?
Açık olan bir
şey var: Şairi yok sayan bir toplumda bugün, şair de toplumu yok sayıyor.
Halkın dertleri, tasaları; ülkenin hali ve geleceği şairlerin umurunda
değil. İncelen yeri çoktan koparmışlar. Yazmayı içlerini boşaltmanın bir
aracı kılmışlar, gizlenmiş itiraflarına, yaraya dönmüş saplantılarına kâğıt
kalemle pansuman yapıyorlar. Depresyondalar, bunalımları bitmiyor.
Kendilerine dönmüşler ve kuşların bile uğramadığı cam bir kuleden
sarkıttıkları saçlarına tutunarak kendilerine tırmanıyor, kendilerini
kurtarmaya çabalıyorlar.
Şairin eni boyu
bu; peki okurun durumu ne?
Onların dününü
ve bugününü irdelemeye gerek yok. Bildiğimiz gibiler!
Onlar için
şiir, acıların, dertlerin, tasaların; aşkların, ayrılıkların; askerlik ve
gurbet anılarının dışa vuruş biçimidir ve bu kadardır. Bu türden duygularına
cevap ya da karşılık buldukları sürece şiir vardır. Bu yüzden Ahmet Selçuk
İlkan’ı, Yılmaz Erdoğan’ı okur, İbrahim Sadri’yi dinlerler. Kendilerince
çıta yükselttiklerinde gündemlerine Cezmi Ersöz’ü veya Yılmaz Odabaşı’nı
alırlar ki, bu da bir şeydir.
Bana kalırsa
Anadolu toprağında yaşayan okumaz okurların büyük bir çoğunluğu Hece
vezninde, Mâni biçiminde ve a/a/b/a uyağında kalmıştır. Bu ölçüye, biçime ve
kafiyeye uymayanları şairden saymazlar bile. Maraş’ın kırsalında Ece
Ayhan’ın, Çankırı’nın bozkırında Cemal Süreya’nın, Ağrı’nın dağında Edip
Cansever’in, Erzurum’un boranında Turgut Uyar’ın; bırakın taşrayı,
İstanbul’un Sultanbeyli’sinde, Ümraniye’sinde Nâzım Hikmet’in yeri ve önemi
olabilir mi?
Bu koşullarda
bir de bu coğrafyaya deneysel şiiri götürün bakalım size ne diyecekler.
Elbette halkın
başka dertleri, başka sıkıntıları var. Hayatla boğuşurken kitaba ve hele
şiire yer açmaları düşünülemez bile. Onlar okur değil, sadece birer
seyircidirler
Haklıdırlar.
Edebiyat tarihi boyunca da “haklı” kalmışlardır.
Uzun sözü
kısaltacak bir örnek:
Kitaplığımda,
babamdan aşırdığım bir kitap var:
Edebiyatçılar Geçiyor.
Kapağında Kanaat Kitabevi Ankara Kütüphanesi: XXII yazılı. Yazan: Halit
Fahri Ozanoy. Kitabın baskı tarihi yok. Ancak, bu kitabı, o tarihte yeni
mezun bir doktor ya da bir Tıbbiye öğrencisi olan, eski Sağlık Bakanlarından
Kemal Demir hediye etmiş babama. Adının üstünde 10 Ekim 1944 tarihi yazılı.
Demek ki, baskı tarihi bu yıllar.
Halit Fahri
Ozansoy kitabın girişinde, Eski Edebiyat Geceleri başlığı altında şunları
yazmış:
Meğer ne kadar edebiyatı
seviyormuşuz! Bundan sonra kitapçılar, gene iki elleri böğründe, kitap
satılmıyor diye ne kadar hayıflansalar artık inanmayacağım. Herhalde
şairlerin şiir mecmualarını ve romancıların romanlarını satın alıp
bağırlarına basan bilgi ve sanat âşığı
Yed-i Gaipler var! Bu görünmeyen
eller herhalde edebiyatı da edebi mahsulleri de koruyor demek! Öyle olmasa
idi, evvelki yıl Edebiyat Fakültesi gençlerinin ve profesörlerinin
Beyoğlu’nda bir tiyatroda tertip etmiş oldukları edebiyat gecesi on
yedisinden altmış yedisine kadar sanat meftunu bir kalabalıkla hıncahınç
doldurup uğuldamazdı! Nasıl ki bu uğultunun akisleri uzun zaman gazete ve
mecmua sütunlarından da taşmıştı. Hakikaten ne idi o, Halk Edebiyatını
yücelten, Divan Edebiyatını ise ne zamandır inleye inleye süründüğü taşlı,
topraklı viraneden yedi kat arş-ı âlâya kaldırıp sivrilten hitabetler! Ne
idi o, Yunus Emre, Karacaoğlan, Köroğlu kıyafet ve makyajlarıyla okunan
şiirler! Kavuklu bir türbe sandukası başında dertli dertli gazellerini
hıçkıran Fuzuli! Namık Kemal’le Recaizade’nin kılıkları ve çığlıkları!
Her ne ise, bir kere adım atıldı ya,
artık arkası şafak gibi sökün edeceğe benziyor. Nasıl ki sökün etti bile…
İşte o zaman bu zamandır, Halkevi’nde kutlulanan muhtelif edebiyat geceleri…
Bu meyanda bilhassa Halit Ziya Gecesi...
Eh, artık ediplerin kıymeti
bilinmiyor, diye yanıp yakılmayalım. Hele daha fazla bir teesürle kitap
satılmıyor, edebi eser alanların adedi Beyoğlu sinemalarının kapıcı, biletçi
ve ilancı adedini bile geçmiyor diye hiç üzülmeyelim. Edebiyatın gündüzünden
hayır görmedikse ne ziyan var? Değil mi ki, gecesinden ve hele böyle ışıklı
gecelerinden gözlerimiz kamaşacak!
Tevfik Fikret’in dediği gibi:
İnan, Halûk,
ezeli bir şifadır aldanmak!
Şu anda hayalim, yirmi hatta yirmi
beş yıl evvele doğru gidiyor ve böyle kalabalık tiyatro salonlarında değilse
bile, evlerde ve salonlarda kutlulanan başka edebiyat gecelerini
düşünüyorum.
Gördünüz,
değişen bir şey yok.
Sözün özü şu:
Elbette şairler yazdıkları tek bir dizeden bile sorumludurlar. Ama bu
sorumluluk sınırından içeriye, kendilerinden başka, bir avuçtan oluşan öteki
şairlerin ve bir avuçtan da az seçici okurun girmesine izin verirler ki, bu
doğrudur. Ortalama okuru düşünerek yazanlar yanılırlar. Çünkü bu türden
okurun şiire sahip çıkma ve şairi yönlendirme gibi bir derdi de gücü de
yoktur.
Sanırım ince
noktayı şöyle belirleyebiliriz: Anlaşılmak derdiyle basitin tuzağına
düşmeden yalını yakalamak! Sorun da çözüm de bu noktada buluşuyor. Şiiri
okunur ve sevilir kılmanın başka yolu gibi. Çünkü anladığımızı sevilebiliriz
ancak.
Ötesi, “ezeli
şifa.”
HİLMİ HAŞAL İÇİN FORMÜL
Önce özetler:
Ya Dost!
Ya hu!
Bunca yıl ona
yalvaç dedim, bunca yıl daha geçse, yine yalvaç diyeceğim; bilirim.
Dosttur çünkü:
Özel dosttur, genel dosttur.
İçine kıvrılmış
bir dosttur ki, içine kıvrılan yalnız âdem, ümmetini sadeleştirir.
Rabbını da...
Ki, be hey,
yalvacın kralı böyle olur.
Ne ki o,
ümmetinden çok kendini sadeleştirmiştir. Kendini ümmetine katmış da öyle
sadeleştirmiştir.
Farkına
vardıydı galiba yalvaçlığının, varmış olmalı ki,
közde gömülüydü nebi yanım
dediydi.
Sözü yanıktı.
Dosttur; yalnız
bir dosttur ki, saydam yalnızlardandır; bakınca görülmez.
Gördüğünüz
pazar kalabalığı da olsa, ya da üstü örtük bir çarşı, geçiniz.
O haliyle,
sanırsınız ki Hilmi’nin stadyumundaki maç bitmiş, pasajındaki sinema
dağılmıştır.
Mahşer!
Ama, asıl
mahşer içerde kalmıştır.
O bir
makinisttir çünkü, filmini geriye sarmak için makine dairesinde dişli
çarklara takılıyordur.
Daha, gazoz
şişelerini toplayacaktır; daha külah yapılmış kesik biletleri; daha, atılmış
kahkahaların ölü kanatlarını; daha, içe ağlananlardan dışa taşanları
toplayacaktır.
Daha, localara
bakacak, tutmuş tutulmuş ellerin, ölmüş öldürmüş aşkların çetelesini
tutacaktır.
Localara, kendi
locasından bakacaktır.
Demek, bir de
locası vardır ki, eh, kuytu dediğin böyle olur; loş dediğin ve de kırmızı
kadife...
Alev yani, yani
kenara çekilmiş yalaz.
Kenar’ı yazıp
önüne koyduydum da o, gözleriyle onayladıydı; demek bilirmiş, demek okumuş
da almış kendine sıfat eylemiş, kabullenmişti.
Yaraştırmıştı
herhal, ruhunun yalın hallerinden birine.
Öyleyse, haydi
bulun bakalım, hangi dilde yangına Haşal denir?
Ki, başka
dillere çevrilirken, Magma diye çevrilir...
Bin yüzlü
anlama bakıp yazdığı kül defteri ipucunuz olsun.
İpucu mu dedim?
Dedim! İp de kendisi, ucu da; ucundaki düğüm de...
her aşktan
bir ceset çıkar nasılsa ve binbir masal
demiş mi? Demiş! Dünya için
cesedine mum yaktığını itiraf etmiş
mi? Etmiş!“Tanrı üflesin”
demesine aldırmayın, kendi dudaklarını da soluğunu bilmez değildir ya,
bilir. Öyleyse yazın: Faildir.
Yazın: Fiili
aşktır.
Aşkı aşkta tutmuştur, içini içinde.
Aşkı içinde
tutmuştur, içini aşkta.
Değil mi?
Açıkta üşür aşklar
dediyse, ki demiştir,
üstünü örtün dediyse, ki demiştir, eh, diyecektir
gizliyse sıcak kalır; diye de; ki, demiştir.
Yazmamışsa
ağlayan kasıkların(nı) bir gülün,
her şey de yazılmaz ki diyerek.
Sözü sözsüzdür;
suskunluğuna mim koyun.
Sıcak sözcükler damıtırken kılavuzsuz aşk göğü /
birbiriyle olgunlaşan yalnızlardık biz, harlı
Harlı oluşu
malum. Asıl biz’ine de mim koyun!
Biz’ine mim
koyun ki, ağaçsız ormanını görebilesiniz;
hiçliğin fundalığı’nı.
Ya hu!
Soruyor: Hangi
avcumdayım?
Sormadan
soruyor: Hangisindeyim?
İki yumruk;
birinin içinde Hilmi.
“Biz” yoksa,
ikisi de boştur, bilinsin!
Olması
gerekenden, olsun istenenden başka bir şey koymamışsa avcuna, ikisi de
boştur.
Ormanı ordadır:
Evde, işte, mesaide, harcırahlı arazilerde.
Uğuldayıp duran
fırtınası ordadır: İki yumruğun içine dolanan sarmaşık ormanında.
Ah, ne efendi
bir ömürdür bu; ah, ne pürüzsüz bir klişedir.
Ah, kalıptan
çapaksız çıkmış ne hoş bir üründür bu; standartlara uygun.
Ah,
8.00-17.00’den 17.00-8.00’e doğru yuvarlanırken çapını bozmayan ne uysal bir
çemberdir o.
Ah, yeterlilik
belgeli, kalite belgeli, TSEK belgeli, İSO belgeli ne şeker bir sisyphos’tur
ki, “norm”ları bozmadan, rehavetin kucağında, normalin hamağında ve de
8.00-8.00 sarkacında salınır durur.
Ordadır:
Ağaçsız ormanında...
Oysa bir ağacı
vardır; diyelim çağlası... Her zaman yeşil kalacak meyveleriyle bir erik
ağacı ya da. En doğrusu, kadim bir elma ağacı.
Ormanından
uzakta....
Orda:
Yaşlanmamış yanında...
Orda:
Yas’lanmamış yanında...
Yaslanılmamış,
Tipiye tutulmamış
yanında...
Ağacını
sakladığı yerde; ümmetinin tekilleştiği, bir’e indiği yerde.
Bir’le biz
olduğu yerde...
(Biz’ine mim
koymuş muydunuz?)
HAFİF YAZI
Ülkemiz, kuş
izinin bulut izine karıştığı gerilimli bir dönemden geçiyor. Bu kargaşada,
edebiyatımız, etnik, mezhepsel, ekonomik, sosyal, politik nedenlerin
hiçbirinden hiçbir şekilde etkilenmeden, bastırınca çöken, bırakınca eski
haline dönen sünger top duruşunu bozmadan, yuvarlanıp gidiyor. Görünen o ki,
ne duvar var, ne tüfek, ne de tüfeğe doldurulacak fişek… Şiirler, öyküler,
denemeler, çeşit çeşit yazılar yazılıyor, dergiler çıkıyor, kitaplar
basılıyor. Kalem erbapları, önlerine gelen sünger topu, neresi olduğu tam
olarak belli olmayan orta sahaya kadar kendi meşreplerince sürüyor ve
muhayyel bir kaleye doğru ortalıyorlar. Gol olmuş, olmamış, atılmış ya da
yenilmiş, umurlarında değil. Gol nedir, nasıl atılır, onu bile bildikleri
şüpheli.
Kaba hatlarını
çizdiğim edebiyatımızın beden ölçülerine uygun, biraz eski günlerden, biraz
günümüzden… Biraz lisandan, biraz kitaptan... Lisanla kitabı bir araya
getirerek, biraz da çeviriden söz eden bir yazı olacak bu metin. Bu nedenle
başlığı “Hafif Yazı” oldu.
Bizim
öğrencilik dönemimizde, yani milattan epey önce, yabancı dil öğretimi
ortaokulda başlardı. O yıllarda kafasını gözünü yara kıra dilimize dil
öğretmeye çalıştıkça ağzımıza yabancı tükürükler dolardı. Hatırlıyorum,
öğrendiğimiz dilin sözlüğünü ele geçirdiğimde, kitapçılarda o dilde basılmış
kitaplar aramış, sonunda bir çizgi roman satın almış ve sözlüğe baka baka
onu Türkçeye çevirmeye çabalamıştım. Ortaya çıkan sonuç, çevirimin bir daha
çevrilmeye ve daha da önemlisi bir “anlam” edinmeye ihtiyaç duyduğuydu. Bu
işten hemen caymam ve bir daha denemeye kalkışmamam da bir başka ve isabetli
sonuçtu. Bize öğretilen yabancı dille, bırakın kitap çevirmeyi, o dilin
alfabesini hecelemeyi bile beceremeyeceğimizi okul yıllarını epey geride
bıraktıktan sonra anlayacaktım.
Çevirinin beni
aşan bir iş olduğu kesinleşmişti. Bunu kabullenmişken, o günlerde lisanla
ilgili, ilginç sayılabilecek başka bir olay gerçekleşti: Yabancı dile
çevrilmeye başlamıştım!
O yıllarda
mektup arkadaşlığı modası vardı. PTT’nin bir pazarlama yöntemi olarak
başlattığı, kırtasiyeciler de desteklediği bir salgın mıydı, bilmiyorum,
magazin ağırlıklı gazetelerin bir sayfası, mutlaka mektuplaşmak isteyenlerin
adreslerine ayrılırdı. Gençlerin - kim bilir belki de yaşlıların da -
rumuzla ya da açık adla, kaleme kâğıda sarıldıkları bir dönemdi o.
Yurt içi
mektuplaşmaların dışında, güya yabancı dili geliştirmek bahanesiyle,
özellikle erkek öğrenciler, ecnebi kızlardan mektup arkadaşları edinirlerdi.
Elimin kalemi farklı tuttuğuna inanan sınıf arkadaşlarım için yazdığım
sipariş mektupların, yaban ellerine, yabancı bir dilde, mavi kuşla
damgalanmış “air mail” zarfların içinde uçuşup durması o döneme denk gelir.
Yabancı dile çevrilen ilk metinlerimdi o muhteşem(!) satırlar. “On beş
yaşında iken eserlerim(!) yabancı dile çevrildi” diyerek, pekâla
kasılabilirim.
Demek ki, o
zamanlar mektup diye bir şey varmış. Bağırdığımızda bizi duyamayacak kadar
uzağımızda olanlara sesimizi mektuplarla duyururmuşuz. Evlerde telefonun
olmayışı, kâğıtla kalemin kolay ulaşılır olması, acil hallerin dışında
postanelerdeki telefon kuyruğuna katlanamayışımız mektup yazmayı zorunlu
kılıyordu belki. Ama mektup, kâğıt, kalem ve zarftan ibaret değildi. O
zarfların içine fırın sıcaklığını, henüz “iki nokta üst üste kapa parantez”
ile ifade etmeyi bilmediğimiz gülücüklerimizi, “ters dönmüş bir çizgi
ağız”la anlatmayı akıl edemediğimiz kızgınlıklarımızı koyuyorduk. Yazıp
gönderiyorduk ve daha da önemlisi, karşılığını bekliyorduk. Bu bekleyiş,
yazmak kadar, hatta ondan daha önemliydi. Postaneye gitmek ve postacı yolu
gözlemek… Bir ayinin orta yerinde, huşu içinde boğulma haliydi bu.
Evlerimizin
posta kutusunda faturaların dışında, üstü el yazılı, pullu, damgalı bir zarf
bulmamız artık bir mucize. Bütün bu ayin anlarını şimdi ceplerimize
hapsettik. Bir yerimiz titrediğinde ya da birilerinin bir yerini titretmek
istediğimizde, elimiz cebimize gidiyor ve tuşları dolaşan başparmak tikimiz
başlıyor. Sonuçta, evet, hızlanıyoruz, iş görüyoruz, sorun hallediyoruz,
teknolojik oluyoruz. Ama bir yandan gökyüzünü kirletiyoruz, bir yandan da
eksilip duruyoruz.
Neyse…
Günümüzde
çocukların yabancı dille karşılaşmaları çok erkenden başlıyor artık.
Anaokulu öğretmenleri, çocuklardan, çişlerinin geldiğini bile yabancı dilde
söylemelerini istiyorlar. “Anne” gibi çok güzel ve çok özel bir sözcüğü
“Mommy”, “Baba” gibi biraz sert duran ya da öyle görünmeyi seçen bir
sözcüğü, tereyağı sürülmüş ekmeğe çeviren “Daddy” ile değiştirerek, kendine
güvenen, dünya vatandaşlığına giden yolda taytay durmayı öğrenen çocuklar
yetiştirdiklerini söylüyorlar. Doğrudur herhalde. Bir taraftan da biraz
ukâla ve kendini beğenmiş oluyorlar, ama olsun.
Hilmi Haşal’dan
dinlemiştim: Torunu, yuvada öğrendiği İngilizce sözcükleri peş peşe
sıralayarak caka satarken, ona ne dediğini sormuş da “Sen anlamazsın,
İngilizce bu” cevabını almış. Gülmüş o da, ne yapsın! Çağa ayak
uyduramayanların çemberin dışında kalacaklarını bilmez mi!
Bir torunun
“Dede” sözcüğünün, sözlüğe sığmayan anlamını öğrenmekte geç kalmasının
telafisi yoktur. Bir dede için, torun sözcüğünün ne anlama geldiğini, bu
sözcüğün tam ve gerçek karşılığını hiçbir sözlükte bulamayacaklarını
torunlar bilmez. Hele yabancı dilde, yabancı sözlüklerde, hiç… Başka dile
zor çevrilir bir duygudur bu.
Bir torun
sahibi olduktan sonra, “Hayata yeniden başlamış gibiyim” diyen Halûk
Cengiz’in bu sözünü Türkçe anlamıyla kavradığı gün, torunu, “Dede”
sözcüğünün asıl anlamını da kavramış olacak. Telafisi yok dediğim işte bu:
“Dede” ile “artık yok!” sözcüklerinin yan yana geldiği an, doldurulamayan
bir boşluğun uğultusu dili lal kılar.
Bir “neyse”
daha…
Kitap edinmekle
yazar edinmek diye adlandırılan iki kavramın kesiştiği kavşaklar vardır ve
bu kavşakları çoğaltan okur, bana göre bilinçli okurdur. “Bir gün bir kitap
okudum, dünyam değişti” dediğimiz yer ilk kavşaktır. Dünyamızı değiştiren
kitabın yazarı, yazarımızdır artık. Bize kazandırdığı yeni dünyanın dilini
pekiştirmek için yazdığı her sözcüğün peşinden koşar, külliyatını edinmeye
çalışırız.
Bir gün,
dünyamızı etkileyen başka bir kitap daha okuruz ve yeni bir gezegen daha
keşfederiz. İkinci kavşağımızda yeni bir yazarımız daha olur, bu defa onun
yazdıklarını kovalarız. Sürer gider bu, gerçek anlamda dünya değiştirene
kadar. Hakikatli okur, yolu kavşak ormanlarından geçen bir yolcudur.
Konuştuğumuz
dilde yazan yazarları kendimize katmamız, onların dünyasına katılmamız
aracısız gerçekleşir. Yazarla bir masanın başında karşılıklı otururuz ve
onun, ortaklaştığımız dilin inceliğini, kalınlığını, kıvraklığını kullanarak
anlattıklarını dinleriz. Söyleyeceklerini bitirince, kalkarız masadan veya
kol kola girerek birlikte yürürüz ya da ayrılır, kendi yolumuzda yalnız
yürürüz.
Yabancı
yazarları okurken bir aracıya ihtiyaç duyarız. Çevirmen dediğimiz kişi,
yazarla oturduğumuz masaya servis yapan garson gibidir. Ne istediğimizi
sorar, söyleriz, getirir ve gider bir köşede durur, çağrılmadan da masaya
gelmez. Bu hali, yazarı da okuru da memnun eder. Gönülden verdiğimiz bahşiş,
o kişiyi hanemize kaydetmemizdir. Tıpkı yazarlarımız gibi çevirmenlerimiz de
olur, kitap kapaklarında adlarını ararız.
Bir de, su
istediğinizde ayran, tost istediğinizde içi boş dürüm getiren, kısacası,
bildiğini okuyan garsonlar vardır ki, iki tarafı da keskin diliyle, yazarı
da okuru da canından bezdirirler.
Epey zaman
önce, bir okuma grubunun üyesiydim. O gruptayken, okumak için seçilen
kitabın farklı kişilerce çevrilmiş biçimlerini karşılaştırma imkânımız
olurdu. Hatta, bir ara, bu karşılaştırma işi, asıl amaç buymuş gibi, gruba
yayılmıştı. Okuduğumuz kitabın ilk sayfalarını, farklı çevirileriyle cümle
cümle okuyarak, çevirileri kıyaslardık.
Bu kıyaslamayı
bugün de yaparım. İki çeviri bazen tıpa tıp benzer, bazen de farklılığıyla
şaşırtır.
Yumruğunu yemedikçe kimsenin bırakıp
gitmediği o garip şehirde, Kristiania’da aç biilaç sürtüyordum o günlerde.
Tavan arasında uyanık yatıyordum,
alt katta bir saatin altıyı vurduğunu duydum.
(Behçet
Necatigil)
Kristiania’da, sillesini yemeden hiç
kimsenin bırakıp gidemediği bu garip kentte, aç açına sürtüp durduğum
günlerdeydi.
Çatı katında uyanık yatıyordum. Alt
katta bir saatin altı kez vurduğunu duydum.
(Esat Mermi)
Örneğin, Behçet
Necatigil’in Knut Hamsun’dan çevirdiği
Açlık romanı, daha ilk cümlesi ile bir şair tarafından, şair duyarlılığı
da eklenerek çevrildiğini belli etmiş,
Rahatlıkla hareket ediyordu,
fiziksel açıdan kesinlikle değildi.
(s: 41)
Alabora olmuş bir tekneyi görmek ve
ciddi bir hasar bulunmadığını bilmekte bir bakıma neredeyse uzun zaman önce
alabora olmakta fayda vardı.
(s: 111)
Yine de Barney’e biraz acıdım ve
kendimi artık Jenny’nin role büründüğüm için hoşnutsuz bir şekilde kendimle
eğlendim. (s: 118)
Biz pek çok şeyi yasaklayıp ve
gizlemişiz gibi görünüyor.
(s: 141)
Ihlamur
/ Sayı: 21 / Ağustos 2014
HER EV BİR HİKÂYE, HER MAHALLE BİR
ROMAN
Bursa’da kaç
türlü yaşanır?
Çevreden
merkeze doğru gelinirken kaç türlü hayatla karşılaşılır?
Saymaya kalksak
nefesimiz tıkanır.
Her ev bir
hikâye, her mahalle bir roman…
Yazmaya kalksak
mürekkep dereleri kurur.
*
Kuşbakışı
bakılabilir belki.
Köyünden,
köyüyle birlikte gelenlerin oluşturduğu topluluklar, bir yanıyla tarlalara
ve meyve bahçelerine, öte yanıyla şehrin kıyısına tutunan mahallelerde
yaşarlar. Bu insanlar, köyün ferahlığı ile şehrin darlığı; doğrunun
imkânsızlığıyla yanlışın mecburiyeti arasında kalakalmış göçmenlerdir.
İçlerinde biriken sıkıntıları birbirlerinden gizler, şehirde dolanıp duran
hayatın uzağında, sadece yalnız kaldıklarında kendilerine itiraf ettikleri
dönülmez yanlışlığı iç geçirerek dışarı vururlar.
Tek katlı
sıvasız evlere dağılmış anne ve babalar umudun kırıntılarını bir araya
getirip bütünleştirmek ve ortaya elle tutulur bir toplam koymak isterler.
Baba dediğimiz adamlar, çalıştıkları fabrikadan alacakları fazla mesainin,
izin parasının peşinde koşarken yaşlanır, anne dediğimiz kadınlar şişleri
dolanan yün yumaklarının, tığlara örneğini veren iplik kukalarının ardında
kırışırlar.
Oğlanlar,
bulaştıkları okul hayatından çabuk bıkar, okul sıralarından kaldırımlara,
kaldırımlardan, ilkokuldan terk işçilerden biri olarak ezberlerinde
tuttukları babalarının hayatını, ortaokuldan terk bir hayata geçerek tekrar
ederler. Erkenden evlenir, erkenden baba olurlar.
Kızlar,
televizyonlu odaya çay taşır, çekirdek kabuklarıyla geri dönerler.
Elbiselerinin desenleri güllü dallı, etek boyları babalarının ya da baba
vekili ağabeylerin münasip gördüğü uzunluktadır. Yola, yoldan geçen
delikanlılara, kısacık yolculukların umuduyla kaçamak bakarlar. Anneleriyle
bir örnek bir hayatı yaşamaktan korkar, içten içe, annelerini taklit ederek
yaşamaktan başka çareleri olmadığını bilirler. Pazara çıkmak, mahalle
bakkalından yoğurt almak ya da semt parkının duvarına oturmuş avare
gençlerin önünden geçmek gibi kısa ömürlü değişiklikleri, kendileri gibi sığ
sularda dolaşan öteki kızlara büyük maceralar gibi anlatır, onları
özendirir, onların anlattıklarını kıskanırlar. Çamaşır asar, bulaşık yıkar,
ellerini soğuk sulardan çıkarıp soğuk sulara daldırırken iç çekerler.
Çocuklar daha
çocukturlar.
*
Şehrin
merkeziyle kıyı semtlerin arasına sıkışmış hayatlardan oluşan topluluk,
erken göçmenlerdir. Ne oralıdırlar ne de buralı. Gider gelirler. Gözleri
merkeze çevrilidir ama ayakları memleket toprağında gezinir.
Buralı
adamlardan bazıları, çalıştıkları fabrikada ustabaşı olmuşlar,
mahallelilerin ağabeyliğine, patronların has adamlığına terfi etmişlerdir.
Ağır yürür, sıkı öksürür, sözlerini yerine göre usul, yerine göre sert
söylerler. Çocukları büyüdükçe daralan evleri kendilerinindir. Usulüne denk
getirip ayaklarını yerden kesecek bir araba edinmişlerdir; bagajlardan
çıkmayan mangalları ve kömürleriyle, akşamdan yoğrulmuş köfteleriyle
pikniklere giderler. Kahveye girdiklerinde çayları kendiliğinden gelir. Kıyı
mahallenin iş arayan gençleri, ellerini önlerinde kavuştur, saygıda kusur
etmeden yanlarına sokulur, çekinerek konuşurlar. Onları kendi geçmişlerini
yaşayarak dinler, sözü yokuşa sürmeden, ama ucunu açık bırakarak
ağabeyliklerini gösterirler.
Bazı adamlarsa,
daha büyük mağazaların hayalini akıllarından çıkarmadan, küçük mekânlarda
ticaret yaparlar. Bakkal, tuhafiyeci, kasap dükkânlarında yazarkasalarının
arkasında durmanın gururunu yaşar, çınlayarak açılan kasalarına para koyar,
para üstü verirler. Pek gerekmese de mahalleden bir genci çırak tutar,
kendilerini büyük şehre yaklaştıracağına inandıkları evlere servis
özentisinin kapısını aralarlar.
Kadınlar altın
günleri, paralı günler düzenler, sıranın kendilerine gelmesini bekler, o
günün parasıyla beyaz bir bluz, ekose bir etek, dikişli naylon çoraplar, ucu
sivri iskarpinler almayı kafalarında sıraya koyarlar. Televizyon kumandasını
evin ağır adamından alarak kanal seçme hakları olduğunu düşünürler ve bunu
küçük denemelerden sonra alışkanlık haline gelmesini sağlarlar. Aşağı
mahallelilerden ayrı olduklarını gösteren elbiseler giyinirler. Uzun etekli
mantolardan bel hizasında biten kabanlara geçerler ve sokaklarda önlerini
iliklemeden yürüyebileceklerini hem kendilerine hem de çevreye gösterirler.
Makyajlarını bol tutar, saçlarına fön çekmeyi ihmal etmezler. Ön dişlerini
porselen kaplatarak televizyonda gördükleri iri dişli şarkıcılara benzemek
isterler. Kocalarının ütülü pantolonla sokağa yollar, kruvaze ceketlerini
göğüs cebine bir mendil yerleştirerek havalı görünmelerini sağlarlar. Onları
dik yürüterek kendi omurgalarını dikleştirirler.
Oğlanların düz
liseye gidenleri, endüstri meslek liselerine gidenleri küçümser, üniversite
hayallerini güçlü tutmak için dershaneye gidebilme ihtimalini ara sıra dile
getirir, bunun için önce annelerini yoklayarak babalarına söyletmenin bir
yolunu ararlar. Günün müziğine aşina olur, şarkıları sahipleri gibi
vurgulayarak mırıldanır, olur da gerçekleşir diye, gitar çalabilmeleri için
bir gitara sahip olmaları gerektiğini söz aralarına sıkıştırırlardı.
Mahallelerindeki kızlardan çok şehrin kızlarının farkında olurlar ve onlar
tarafından fark edilmek isterler. Bu yüzden cep harçlıklarından bir kısmını
saç jölesine, bir kısmını, üstü tamamlanmak kaydıyla, markalı tişörtlere,
çok cepli pantolonlara ayırırlar.
Kızlar,
televizyon dizilerindeki hayatların yaşanabilir olduğuna yürekten inanır, uç
uca eklenen heyecan dolu maceralara neresinden eklenebileceklerini tasarlar,
böyle bir hayatı yaşamanın hayaliyle diziler biter bitmez yatar, kurmaca
hayatlar biriktirirken uykularını geciktirir, sonunda gördükleri rüyaların
sıcaklığıyla aynaları eskitirler. Uzaktan uzağa annelerini takip ederek
nasıl olmamaları, nasıl davranmamaları gerektiğine dair kurallar geliştirir,
bunları uygulamaya kalktıklarında annelerinden azarlar işitir, evden ve
annelerinden soğurlar. Evleriyle mesafeleri açıldıkça büyük hayallerden
küçüklerine doğru inişe geçerler, camlara daha çok çıkar, mahalledeki
delikanlılara daha dikkatli bakar, içlerinden birini hayallerinin bir
köşesinde yedeğe alır, onunla oyalanırlar.
Çocuklar hâlâ
daha çocukturlar.
*
Şehir merkezi
denilen yerde akıp duran hayat, çok yüzlü, çok köşeli, çok köşegenli olmayı
gerektirir. Bu yüzden burada yaşayanlar maske biriktirir, her maskeye uygun
düşen yeni davranışlar geliştirir, her renge boyanmayı, her kalıba girmeyi
zorunlu bir kural olarak benimser, bunun için kendilerini her koşula ve her
değişime hazır tutarlar. Ayaklarını bastıkları yer kaygandır. Dengelerini
sağlamak için, tutundukları yerin neresi ya da kim olduğunu önemsemeden bir
yerlere tutunur, daha güvenli gördükleri anda ellerindeki kaleyi başka bir
kale için hiç düşünmeden elden çıkarırlar.
Çoğu şehrin
yerlisidir. Kimi savaş zengini atalarından kalan mülklerin kirasıyla ya da
müteahhitlere kat karşılığı sattıkları arazilere dikilen apartmanlardan
gelen gelirle geçinir; kimi de babalarının kurduğu ticarethanenin tezgâh
arkasında tüccarlıktan sanayiciliğe geçmenin, şehirlerinin sınırlarını
ülkenin sınırlarına kadar genişletmenin, orada kalmayıp sınır ötesine
geçmenin yollarını ararlar.
Kışlıklarının
yanında bir de yazlık evleri vardır. Yine de her yıl başka bir tatil
yöresinde birkaç hafta geçirmeyi alışkanlık haline getirmişlerdir. Yarıyıl
tatiline denk getirerek çocuklarıyla Uludağ’a kaymaya giderler. Dağın beyaz
ayazında, gündüzleri karın yumuşak örtüsüne yerleştirilmiş mangallarda
sucuk, geceleri şömine başında sıcak şarap partileri düzenlemeyi geleneksel
bir törene dönüştürürler.
Heyecanları
tüketen bu hayatın tekdüze nabzından sıkılanlar, kendilerine yeni damarlar,
yeni kanlar ararlar. Bu yüzden, aralarında yaşayan ve bu sıkıntıyı fark eden
işadamlarının keşfettikleri şehrin dışına kaçış yolunun ilk yolcuları
olurlar. Eski ve yeni Mudanya yolunun iki yanında, Orhaneli yolunun sağında
kalan sırtlara ve Beşevler’in arkasına düşen arazilere inşa edilen
villalara, bu villaların geniş bahçelerindeki yüzme havuzlarına, tenis
kortlarına taşınmaları bu keşiften sonra başlar. Eski maskelerini eski
semtlerinde bırakanlar, yeni yerlerinde güler yüzlü, nazik ve kibar yeni
maskeler edinirler. Sabah günaydınlarına, iyi akşam dileklerine yeni
anlamlar, yeni söyleyiş biçimleri kazandırırlar. Pazar günlerini tenis ve
briç partilerine ayırırlar, hâlâ şehirde oturan ve yeni hayatları merak eden
ziyaretçilere, yeni hayatlarını bir gösteri havasında sunarlar.
Şehirdeki
hayatın hızlı akışı ve omuz omuza dolaşan kalabalıklar alttan alta özlense
de, bu özlem hiçbir zaman dile getirilmez.
Sessizliğin ve
sakinliğin yarattığı yalnızlığın omuzlara karabasan gibi çöreklendiği
zamanlarda, özellikle gece yarısına doğru sözler seyreldiğinde, yeni
arayışlar dile gelmeye başlar ve yeni ihtimaller gözden geçirilir. Yeniden
şehre dönmek yenilgi gibi algılandığından başka yollar, başka seçenekler
aranmaya başlanır.
Kasabı, manavı,
bakkalı belli olan, çocuk parkı, yürüyüş yolları ve spor salonları ile
donatılmış, koruma görevlileriyle garantiye alınmış site hayatına geçiş bu
noktada bir kurtarıcı gibi gündemlerine girer. Böylece, şehirle arasına
şehrin kıyısına itilmiş mahallelerini koyan, yalıtılmış yeni hayatlar, yeni
ilişkiler, yeni maskeler dönemi başlamış olur.
Çocuklar daha
az çocukturlar. Özel ders ve dershane kokarlar.
*
Şehirde
kalanların, göze alamadıkları şehir dışına çıkışın yerine yeni bir şeyler
koyma arzularının bir sonucu mudur bilinmez, şehri yönetenler geride
kalanlar için yeni yaşama alanları, yeni yaşama biçimleri arayışına
girerler. Bu, sanıldığı kadar kolay değildir: Şehrin bir kalıbı vardır, bir
kökü ve o köke tutunan bir biçimi vardır; bu sökülüp atılır bir şey
değildir. Öyle olunca, eski biçimin yenilenmesi gündeme gelir.
Şimdi Bursa
şehrinde kilitli kalanların yaşadığı dönem bu dönemdir.
Pirinç Han’ın
bir masa-sandalye-incik-boncuk-çay-garson bahçesine dönmesi bu yüzdendir.
Tophane
sırtlarına doğru tırmanan Balibey Hanı bu yüzden koltukaltından tutularak
ayağa kaldırılmıştır.
Hanın arkasında
yükselen kale surları ve yere göğe sığmayan Saltanat Kapısı bu yüzden
üstümüze devrilir.
Hediyelik eşya
satan dükkânları ve sıralanmış sandalyeleriyle Ördekli Hamam…
Mezar taşları
bile yenilenmiş Seyyid Usul Medresesi…
Haraçcıoğlu
Medresesi…
Gökdere
Medresesi…
Karabaş-ı Veli…
Tuz han, Geyve
Han, Galle Han…
Bu yüzden…
Bu yüzden,
şehirde kıstırılmış biri olarak, arada bir gidip içi dışına çıkarılmış II.
Murat Hamamı’nın, İnebey Medresesi’nin son haline bakıyorum. Güzel taşlar,
güzel tuğlalar, güzel kiremitler. Ne zaman baksam, bütün bu güzelliklerin
üstünü, eksilen, eksildikçe acıtan bir ruh eksikliğinin kapattığını
görüyorum.
Bursa’nın
kapısına vurulan kilitte başka anahtarlar dönüyor.
*
Son iki cümle:
Bu yazıdaki özel adları çıkarılırsa, ülkedeki herhangi bir şehrin hayatı
anlatılmış olur gibi geliyor bana. Demek ki, Bursa Türkiye’ye dahildir.
Türk Dişhekimleri Birliği Dergisi /
Sayı: 117 / Nisan-Mayıs
2010
ÖYKÜ DE SAVAŞA
KARŞI, İNSAN DA
ÖYKÜ DE SAVAŞIN
İÇİNDE, İNSAN DA
Sözlerime, bu
panelin "Öykü de Savaşa Karşı" biçiminde sunulan konu başlığıyla çelişerek,
"Öykü de savaştan yana" yargısıyla başlayacağım.
Ama,
hangi savaş? Bunu biraz açmam gerektiğini biliyorum.
Sanatın, onun uzantısındaki edebiyatın, edebiyatın kapsamındaki
öykünün, elbette şiirin de, insana ve insan düşüncesine değer vermeyen;
bırakın değer vermeyi, insanı ve düşüncesini zırnık kadar önemsemeyen
kişiliksiz; kişliksiz olduğu kadar saçma da olan savaşla, ona katkı sağlamak
anlamında, bir ilintisinin, bir ilişkisinin olabileceği düşünülemez bile.
Öte
yandan, diğer sanat dallarında olduğu gibi, öykünün ve şiirin merkezinde
tohumlanan ve filizlenerek onların uç vermesine neden olan da her zaman
"savaş"tır; onun bitmez gerilimidir.
'Savaş' gerçeğinin her geçen dakika
üretilen stratejik ve taktik manevralarla kendi tanımından uzaklaştırıldığı;
daha yapay; neredeyse oyun boyutuna indirgendiği şu günlerde, kapitalizmin
oyun kartlarından biri olan 'savaş'la edebi bir varoluşa sahip olan 'öykü'yü
aynı kapta yoğurmak, olsa olsa sanatsal bir yaratıcılıkla mümkün olabilir,
diye düşünüyorum.
Herşeyden önce 'savaş' kavramını kendi anlamından soyutlayarak onu,
metaforik uzantısına ışınladığımızda, yani savaşı, savaş olmaktan çıkartıp
bireyin ya da sanatçının içinde yaşattığı çatışmalara dönüştürdüğümüzde,
bunun en doğal sonuçlarından biri olan 'üretim' gerçeğiyle karşılaşırız.
Üretilen düşünce bilimsel ya da sanatsal nitelikte olabilir. Bu noktada,
hangi sebeplerle olduğu gerçeğini bir yana bırakarak, sanatsal bir ürün olan
öykünün çıkış noktasını içimizdeki savaşa bağlayabiliriz.
Ne
kadar kansız gibi görünse de kimi durumlarda ülke savaşlarından çok daha
gerçek ve bu bağlamda da çok daha kanlı sürdürülen bu 'iç savaş', bildiğimiz
anlamdaki savaştan, 'ölüm'e değil, 'yaşama'; yani 'üretim'e yatırım
yapmasıyla ayrılan farklı bir savaştır.
Sanat
/ edebiyat ekseninde ele aldığımızda, 'ceset' yerine 'söz'e ve nihayetinde
işlenmiş söz olan 'imgeye' dönüşen iç savaş, çeşitli biçimlere girerek
(sokularak) yapısal özelliğini kazanır. İç şartların dış şartlar üzerine
bindirilmesi ya da dış şartların iç şartlara yedirilmesi, iç savaşın öyküye
olan uzantısını 'estetik' açıdan ortaya koyacaktır. Bu noktada, dış şartlara
endeksli bir iç savaşın 'gerçekçi'
edebiyata; iç şartlara endeksli bir iç savaşın ise
'gerçeğin temsili' olarak ele
alabileceğimiz bir edebi söyleme izdüşeceğini iddia etmek yanlış
olmayacaktır. Buradaki vurgu, konu gereği içeriğe değil biçimedir; yani,
neyin nasıl yazıldığından öte, kışkırtıcı etkenlere ve patlama
noktalarınadır.
Dikkat edersek, edebi bir üretimin -ki burada sözettiğimiz öyküdür- varoluş
koşullarından sözederken bile, temel anlamıyla dış gerçekliğin bir sonucu
olan 'savaş'a dair pek çok terim kullanıyoruz. Öykünün patlama noktası,
öykünün varoluş dinamiklerinden biri olan içsel savaş, bomba etkisi yaratan
öykü, bir savunma mekanizması olarak öykünün sanat değeri ya da öykünün dış
saldırılardan korunmak için edebi bir sığınak görevi taşıması gibi
kurulabilecek birçok cümle ve tanım, içimizde varolan savaşla, düz anlamıyla
'savaş' arasındaki dil bağlantısını ortaya koymaktadır. Öyleyse her ne kadar
dışsal bir savaşa karşı olsak bile aynı arzuyu içimizdeki savaş için de
taşımak ve ruhsal gerçekliğimizde 'savaşa hayır' pankartlarıyla gösteri
yapmak, olsa olsa sanatsal üretimin negatifinde bir değer taşıyacaktır.
Özellikle psikanalitik araştırmalar gösteriyor ki, içsel bir savaş olmadıkça
yani kişi, kendi içinde güçlü çatışmalara girmedikçe, 'tam teçhizatlı' bir
sanatsal ürün oluşturması, hele hele bu üretimini 'imgesel' olana
dayandırması olanaksızlaşacaktır.
Öykü
yazımı için de aynı nedenler geçerlidir. Estetik ya da zihinsel açıdan
değerlendirdiğimizde, yaşanan iç savaşın, yaratılan öykünün estetik
boyutuna, doğrudan değil dolaylı bir biçimde etkide bulunduğu gerçeğiyle
karşılaşırız. Örneğin, toplumcu
gerçekçi bir öyküde var olması beklenen sistemin eleştirisi, sistemin
dinamikleriyle arzunun nesnesi arasındaki çatışmanın bir sonucudur. Kişi, bu
çatışmayı 'toplumcu gerçekçi' bir zihin ve estetikte öyküselleştirir. Burada
süregiden savaş, dış şartların iç şartlar üzerine bindirilmesinden doğar ve
aynı zamanda öyküselin ardına gizlenmiş bir manifesto özelliği taşır.
Öteki
'cephe'den de örnek vermek gerekirse:
Gerçeğin temsili olabilecek öykülerde anlatılan, imgeye dayalı
hezeyanlar, sarsıntılı aşklar, rastlantısal olanı dinselleştirmeler,
şizofrenik anlatım biçimi olarak tanımlayabileceğimiz
parçalı söylemler,
'simgesel gerçek'le 'imgesel gerçek' arasında yaşanan savaşımın
dışavurumudur. Bu savaş, öyle bir zihnin oluşturduğu estetikle
öyküselleştirilir. Buradaki savaş, 'toplumcu gerçekçi' bir öykünün varoluş
dinamiklerinde yatan 'savaş'tan çok daha gizlidir.
Amaç açısından değerlendirdiğimizde ise, yine 'toplumcu gerçekçi' bir
öykünün amacından daha belirsiz nesnelere doğru yayılmıştır. Şurası kesindir
ki gizli olan bu iç savaş, genelde sanatsal ve özelde edebi bir üretim için
yaşanan en şiddetli savaştır. Hatta öylesine şiddetlidir ki sonunda ya
edebiyat kazanır ya da kişi, soyut bir kavram olan 'akıl sağlığını' yok
ederek edebiyatla olan 'telsiz bağlantısını' kaybeder.
Tam
da bu noktada, surrealizmin papası sayılan Andre Breton'un
'gerçek bir edebi etkinlik için önemli olan, akılsal olanı tam anlamıyla
yitirmeden, deliliğin sınırlarında dolaşabilmektır' sözünü hatırlamak
gerekir. Aynı zamanda içsel savaşın sınırlarını çizen bu söz, edebi etik
açısından da nerede durulması gerektiğine ya da edebiyatın nerede başlayıp
nerede bittiğine dair önemli ipuçlarına sahiptir. Çünkü tıpkı ülke
savaşlarının sonucunda yeniden çizilen sınırlar gibi, içsel bir savaş
sonucunda da ruhumuzun sınırları yeniden çizilmekte ve karakter toprağımız
ya bilince ya da bilinçaltına doğru genişlemektedir. Böyle bir ruh
haritasında, edebi bir üretim olan 'öykü' yazımının ne kadar hassas bir iç
savaş dengesi üzerine kurulduğu ortadadır. Bu dengeyi bozmak, üretimi
köstekleyecek ve kişiyi 'sözle' değil sadece kendisiyle boğuşan bir varlık
haline getirecektir.
Bu
noktada, tıpkı 'dış savaş' gibi 'iç savaş' için de bazı strateji ve
taktikler üretilebilir, sonuçta üretilen bu değerler ise pekala yazınsal
olanın hizmetine verilebilir. Dış savaş taktiklerinden farklı olarak
bilincin daha farklı katmanlarında üretilebilecek sözkonusu stratejiler,
sonuçta edebi bir kuram oluşturabileceği gibi, edebiyatın deneysel yüzünü de
açığa çıkarabilecektir.
Yazın tarihine
baktığımızda, kuramsallaştırılan hemen her akımın arkasında doğrudan ya da
dolaylı olarak sözünü ettiğimiz 'iç savaş stratejilerini' keşfetmemiz
mümkündür. Örneğin sembolist edebiyatta bu strateji, nesneler ve olgular
üzerinde yoğunlaşmışken, varoluşçu edebiyatta özne ve bilinç arasında öne
çıkarılmıştır. Benzer biçimde stratejisini arzu ve arzu nesnesi üzerine
kuran romantik edebiyattaki savaş, surrealist edebiyatta düşsel olanla
dışsal olan arasına indirgenmiştir. İşin stratejik yanı, malzemenin nasıl
üretileceği üzerine yapılanmıştır. Bu konu öylesine ciddiye alınmıştır ki,
1.surrealist kuşak, iç savaş taktiklerini kuramsallaştırmayı görev edinmiş
ve bir Surrealist Araştırmalar Bürosu kurmuştur. Yine aynı kuşak,
'otomatizm' adını verdiği edebi taktikle içsel olanın yığıntılarını yazına
kazandırmasını bilmiş ve onların zamanında, iç savaş stratejileri, edebiyat
tarihinin en hızlı günlerini yaşamıştır.
Görüldüğü gibi, değeri düşük bir edebi ürün kadar eşsiz bir edebi ürün için
de dış savaşa gereksinim yoktur ama, iç savaş gereklidir, kaçınılmazdır.
Öyleyse patlayan bombalar arasında yaşanan aşkı anlatan romantik bir öykü
kadar, savaş karşıtı bir öykü de aslında içimizdeki savaşın bir sonucu
olarak varolmuştur diyebiliriz. Bu yüzden bu konuşmanın çengelini, 'somut
savaşı anlatan öyküler' antolojisinden kurtarıp, herşeyi kapsayan, herşeyin
belirleyeni ve kışkırtıcısı olan içsel savaşımıza: bu savaşın edebi
uzantısına takmayı uygun gördüm. Yoksa, örneğin İtalyan usulü faşist
fütüristlerin savaş fetişisti edebi kuramlarıyla, sosyalist edebiyatçıların
savaş karşıtı edebi kuramları arasındaki savaşı anlatmak, olsa olsa
ikisinden birine taraf olmak kadar bilinen bir sonuca neden olacaktı ki
böylelikle 'gerçek savaş' yine görmezden gelinecekti.
Sözlerimi, az önce tanımlamaya çalıştığım iç savaşı, hemen hemen aynı
dönemleri solumuş iki şairden alıntıladığım bir söz ve bir şiirle
dışsallaştırarak bitirmek istiyorum.
Faşist edebiyatın lideri olarak sayabileceğimiz Marinetti savaş ve edebiyat
hakkında bir asır önce şunları söylemiş:
'Savaştan başka şeyde güzellik yoktur.
Saldırgan nitelikte olmayan hiçbir eser başarılı olamaz. Biz, dünyanın tek
sağlığı olan savaşı, militarizmi, yurtseverliği, uğrunda ölünen güzel
ülküleri ve kadının aşağılanmasını yüceltiyoruz..'
30'ların ortasından
sonra toplumcu gerçekçi edebiyata sürtünmeli bir geçiş yapan Paul Eluard ise
yarım asır önce şu dizeleri yazmış:
İnsanlarda tek
sıcak kanun
üzümden şarap
yapmaları
kömürden ateş
yapmaları
öpücüklerden insan
yapmalarıdır
insanlarda tek
zorlu kanun
savaşlara,
yoksulluğa karşı kendilerini ayakta tutmaları
ve ölüme karşı
yaşamayı bilmeleridir
Kitap Fuarında Yapılan
Konuşma Metni
|