NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 



Nuri Demirci Arşivi

 

 

 

 

                                             KARIŞIK YAZILAR

  DEMEK,

   ...siz de burdasınız! İyi!

   Doğrusu, birer birer eksilip sonunda tükeneceğimiz karamsarlığına kapıldığım anlar, çoğalacağımızı düşünerek umutlandığım anlardan hep daha fazla olmuştur.

   "Durup ince şeyleri anlamaya" vakit ayır(a)mayanların hesapsız çoğalmalarına tanık olmam ve de hele, ince şeylere vakit ayıranların zaten seyrek olan saflarında, toplumun büyük bir çoğunluğu tarafından, "senin başka işin gücün yok mu kardeşim!" salvolarıyla topa tutulduğunu görmem, giderek yok olacağımız konusunda karamsarlığa itiyor beni. 

   Eh, madem siz de buradasınız, şöyle düşünebilirim şimdi:

   - "Artmıyoruz belki ama, hiç değilse azalmıyoruz da..." 

   Sakın, "Şu sanata; edebiyata, sinemaya, tiyatroya, heykele... tutkun kişler avunmaya ne kadar hazırlar!" diye düşünmeyin.

   Avunma değil, hayır!

   Üstümüze ölü bir havanın gerildiği ve her yönden bataklık sessizliğiyle kuşatıldığımız zamanlarda, ruhlarına şövalyelik bulaşmış birileri, daima sanat adına ortaya çıkmışlardır ve bundan sonra da çıkacaklardır, bunu biliyorum.

   Onlar, başlarının üstünde ayrı bir gökyüzü taşıyarak bulutlara bata çıka yeni gözler, yeni bakışlar arayacaklardır.

   Onlar, yenilmez, içilmez, yararı tartışılagelmiş bir 'şey'i, sanatı, kültürü; sanatın ve kültürün gereği olan estetiği, inceliği, duyarlılığı, yığınların kapılarına bırakmaya devam edeceklerdir.

   Ve onlar, yığınların evlerine, bir de şu tarafa bakan bir pencereyi açabilmek için, bıkmadan uğraşacaklardır.

   "Yığın"lar mı dedim? Ah, onlar!

   Başlarını şöyle bir çevirmeleri yeterli oysa. Bir bakacaklar ki önlerindeki boş ovaya birkaç ağaç eklenivermiş, birkaç halay'a durmuş dağ, kıyılarını yeniden arayan bir nehir... Üç beş sığırcık, yolunu şaşırmış bir martı...      

   Görüverecekler, Altıparmak'ta, yolun karşısına geçmekte geç kalmış bir çınarın, baharla nasıl pıtır pıtır ürperdiğini ve nasıl çoğaldığını.      

   Görüverecekler, Keşiş Dağı'nın, yukarıdan aşağıya doğru, ağır ağır, kalın bir fırçayla ve yeni renklerle nasıl boyandığını.

   Modası kalmadı şimdilerde, naylon poşete yenik düştü ama, kesekağıdı yapıyorlarken bir baksalar önlerine yığdıkları gazetelere, dergilere... Sanat adına atılmış başlıklardan, alt alta dizilmiş satırlardan, bir sözcükten, bir dizeden, rastgele çiziktirilmiş gibi duran bir desenden ufacık bir duygu kırıntısı bulaşacak ellerine ve bir bakmışsınız o duygu kırıntısı alıp götürmüş onları lodoslu bir iskeleye, ıslak bir orman kulübesine, dik bir tepeyi dolanan ıssız bir patikaya.

   Bir bakmışsınız alıp götürmüş onları, onlardan biraz daha öteye.

   Tamam, sattıkları iki çift çorabı yine sarıp sarmalasınlar, yapsınlar yine paketlerini ama, iki çift çorapla birlikte gönderdikleri bir öykü parçasıyla, o öykü parçası kadar bir parçanın da kendilerinden gittiğini bilsinler.

   Tezgâhlarına gelecek bir sonraki insanın gözlerine nasıl bakacaklarını öğrenme ya da önlerine çıkacak bir sonraki insanın gözlerinin onlara nasıl baktığını anlama şanslarının da o paketle birlikte gittiğini; hayatı ve insanı kavrama yolculuğunda ve varlıklarının nedenini sorgulama yolunda, iki durak arasında yürürlerken, bir otobüsü daha kaçırdıklarını anlasınlar!

   Ah, onlar!

   Dinlemeyi bir öğrenseler, duyacaklar Sait Faik'in,

   "- Hişşt!"

dediğini. En çok da onlar duysun diye "-Hişşt!" diye seslendiğini...

   Duysalar inecekler yelkovan kuşlarının ardından iskeleye ve şahmerdanın orda ölü bir martıya hayat öpücüğü verirken bulacaklar Sait Faik'i. Ve balıkçı kahvesinin önündeki, yarısı kırmızı yarısı beyaz çiçek açan akasya ağacının dalında asılı duran dülger balığını.

   Soracaklar, "Bu iskele ne için, hangi gemiler yanaşacak buraya ve nereye gidecekler sonra?"

   Bir bakacaklar ki, açık denizdeler. Tepelerinde rüzgârın çalkaladığı beyaz bir yelken.

   Bir bakacaklar, Varna'dalar. Limanda İstanbul bandıralı bir gemi. Ve Nâzım diye bir şair, dokunmuş gemiye, yanmış elleri.

   Duyacaklar, İstanbul'da bir çocuğun "-Cısss!" dediğini.

   Siz duydunuz, değil mi?

   İyi ki buradasınız!

 

 

"- ARTMIYORUZ BELKİ...

    ...ama, hiç değilse azalmıyoruz da..." cümlesini, sanatla toplumunun kesiştiği noktada kullanmıştım, bir önceki yazımda. Amacım, bir saptamayı işaret etmekten çok, umutlarımla umutsuzluklarımı bir arada, harmanlanmış olarak sunabilmekti.

   Bu cümle, alttan alta işleyip duran, ortaya çıkıp çıkmama konusunda kararsız, kendini durgun suya düşecek bir taş gibi hisseden bir soruyu da içinde taşıyormuş meğer:

   -" Çoğalalım, iyi ama, nerede toplanacağız?"

   Öyle ya, vatanın ve milletin bölünmez bütünlüğü gibi değildir, sanatın lime lime olan ve de bir bakıma öyle olması gereken bütünlüğü!

   Sanırım, sorunun yanıtını aramadan önce şu, "Olması gereken lime limelik"i biraz açmalı mıyım?

   Sanatın ve sanatçının doğasında, sanata malzeme olarak kullandıkları her şeyin yapısını bozarak onları yeniden yapmak ve sanatsal üretim olarak nitelendirdiğimiz 'şey'leri bu yolla ve bu biçimde yeniden ortaya koymak vardır. Ancak bu anlayışla, her sanat dalı önce kendi içerisinde, sonra diğer sanat dallarıyla ilişkilendirildiğinde bazı yeni kavşak noktalarına varabilir ve o kavşaklarda "bakış"lar ve "görüş"ler buluşur, ayrılır, yakınlaşır, uzaklaşır, çatallanır; ama, mutlaka çeşitlenir ve çoğalır.       

   Öyledir, değil mi, sanat, sanatın olmazsa olmazlarını bile görece, tartışılabilir, değişken bulanların sayesinde "yeni"ye ulaşabilmiş ve sıradanlıkları aşabilmiştir. Evet, bu her zaman böyle olmuştur. Başka ufuklara başka gözlerle bakanların göstermeleriyle görebilmişizdir ancak, sanatın özünde duran billurun öteki boyutlarını.

   Bütün bunlar iyidir, güzeldir ama, tam bu noktada çalan çanların haber verdiği tehlikenin, kapının hemen arkasında beklediğini de bilmeliyiz:

   Bu tehlikenin adı, sanatın sınırlarıyla oynamaktır.

   Sanat yapmanın sınırlarını "ben yaptım, oldu" çizgisine kadar uzatırsanız, o çizginin gittikçe kızardığını ve şu atlaslardaki sınır çizgilerine benzediğini görürsünüz ki o noktadan sonra sanat ülkesinden içeriye girebilmeniz "vize" koşuluna bağlanıverir. Bunu, bireylerdeki kendini savunma içgüdüsüne benzetirseniz, yanılmazsınız; tıpkı öyle bir şeydir gerçekten. Bireyin saldırılara ya da ölüme karşı koyuşuna benzer, sanatın yozlaşmaya karşı direnişi. Eh, buna da hakkı vardır, kendini korumak zorundadır.

Bu koşula uyulduğu sürece, herbir sanat ülkesini, aşırılıkların değil, zibidiliklerin dışlandığı ve her sanatçıya, yeteneğinin elverdiği oranda üretim yapabilme özgürlüğünün tanındığı bir "mekân" olarak düşünebilirsiniz.        

   Hem, bakmayın siz, o "lime lime" görüntüsüne; dağınıkmış gibi görünen bir bütünlük vardır o hayal ülkede. Aynı algı penceresini kullanan sanatçıların kurduğu onlarca eyaletten oluşan 'birleşik devlet'ler gibidir tıpkı oralar. Her an yeni eyaletler kurma şansı olan sanatçılar... Ve beğendikleri eyalette, dilediği bayrak altında yaşama hakkı olan sanat izleyicileri... Her şey ne kadar güzel, değil mi?

   Oradan da iyi görünüyor mu?

   Ama, bakın, Dünya, beğenelim beğenmeyelim, bir denge sunmuştur bize. İyi, kötüyle karşılanır her zaman, güzel, çirkinle. Her iyinin içinde biraz kötü, her güzelin içinde, bir tarafına bulaşmış bir çirkin vardır; ne yazık ki bu böyledir. Her şeyin çok iyi olduğunu sandığımız bu noktada başka sinyaller duymaya başlamamız işte bundandır.

   Yeni tehlikenin bir adı vardır elbet: Kolaycılık! Ve bu tehlike, sanatı izleyenler kadar sanatı yapanların da belki en önemli sorunudur. Sapla samanın birbirine karıştırıldığı andır bu an; kötünün iyi bir ambalajla bezenip sunulduğu ve bu yolla prim yaptığı zamandır. Ve yukarıdaki sorunun sorulacağı an da işte bu andır:

   -Çoğalalım, iyi ama, nerede toplanacağız?

     Sanatın sınırları gibi sayfaların ve sütunların da sınırları vardır ve sınır ihlali her ülkede suç sayılır.

   2000'de de bu böyledir!

   Demek ki bu soruyu bir sonraki yazıya kadar kafamızda taşıyacağız.

 

 

NEREDE

   ... kaldığımızı anımsıyor musunuz? Evet, 'kolaycılık' demiştik en son ve kolaycılığın, sanatı yapanların olduğu kadar sanatı izleyenlerin de yolunu kesen en büyük tehlikelerden biri, - belki de birincisi - olduğunu söylemiştik.

   Şimdi, bir süre için, sanatı, sanatçıyı, sanatı izleyenleri ve de "- Çoğalalım, iyi ama, nerede toplanacağız?" sorusunu bir ayracın içine alarak, bütün sanat dallarının bağlandığı bir büyük gövdeye; 'yaşama sanatı'na yaslanalım ve kolaycılığı ilke edinenlerin kapısına bırakacağımız notu yazmaya başlayalım:

   Söyleyin, bir filmi en çok kaç kez seyredebilirsiniz? Üç? Beş? On beş?

   Peki, her seferinde, filmin sonunu merak eder misiniz?

   Ezberinize yerleşip kalan sözcüklerle mimiklerin değişeceklerini umar mısınız?

   Her seyredişinizden sonra, başınız yastığa değdiğinde, kendinize tekrarlar mısınız, filmin sizde bıraktıklarını?

   Haklısınız, artık heyecan duymuyorsunuz filmi seyrederken, gerilmiyorsunuz, tırnaklarınızı da yemiyorsunuz. Rahatsınız, çok rahatsınız! Filmdeki olayların nedenlerini de düşünmüyorsunuz, sonuçlarını da... Film insanlarının ruhlarını okuma çabasından ve onların dünyalarına girme uğraşından da kurtuldunuz. Soru yok, sorgulama yok! Çekirdek kabuklarını koyduğunuz kabın dolmuş olması daha çok ilgilendiriyor sizi. Böyle iyisiniz, değil mi? Ne güzel!?   

   Güzel mi acaba?

   Farkında mısınız, filmi ilk seyrettiğinizde, o, sizi çok güldüren sahnelerde artık gülümsemiyorsunuz bile. Ağlamanıza şu kadar kalan sahnelerdeyse sadece esniyorsunuz.

   Ah, siz!

   Biliyor musunuz, seyrettiğiniz ne aşk, ne macera, ne de komedi filmidir; siz her seferinde ağır ağır gelişen bir intihar olayının filmini izliyorsunuz. Ve ne yazık ki bunun farkında değilsiniz. Üstelik yavan, üstelik size, ancak gecenin içinde asılı duran ışıksız bir lamba kadar yararı olan bir hayatın karanlığında el yordamıyla yürüyorsunuz. Yerlerini size söylendiği biçimde ezberlediğiniz 'şey'lere (şey: insan, şey: eşya, şey: sevgi, şey: aşk, şey: nefret, şey: her şey) çarpmadan, başkalarının önerdiği kolay hayatları tekrarlayarak ve o hayatları, size öğretildiği biçimiyle ezberinizde tutarak, engebesiz ve en kestirme yoldan, o bildiğiniz sona yürüyorsunuz.

   Ne sizin için yeni bir senaryo yazılmasını istiyorsunuz ne de böyle bir senaryonun yazılabileceğini getiriyorsunuz aklınıza. Kendinize yeni bir senaryo yazıp kendi filminizi dilediğiniz bir sonla bitirmek düşüncesi ise, öyle uzak ki sizden! Kaf dağına doğru süzülen Anka kuşunun, gagasında taşıdığı elekle size Kafsuyu getireceğini beklemeniz kadar ulaşılmaz ve olanaksız sayıyorsunuz bu düşünceyi.

   Siz, Kaf dağının hemen yanı başınızda olduğunu, Anka kuşunun sizden kalkıp size konduğunu da bilmiyorsunuz, herkesin Kaf dağının eteklerinde oturduğunu ve Anka kuşunun çizdiği rotanın bütün hayatlara dokunarak geçtiğini de... Ya da biliyorsunuz ama, kanatlanarak Anka kuşunun ardına takılmak, zor geliyor size.

   Gözlerinizi hiçbir zaman içinize çevirmeyi düşünmüyorsunuz ve o beyaz duvara çarparak her seferinde biraz daha eksilerek size dönen bakışlarınızın bu halinden hoşnutsunuz.

   Mutluluk reçetenizin bomboş ve siz bunu, artık hiçbir ilaca gereksinmeniz olmadığı biçiminde yorumluyorsunuz.

   Düşünmek, seçmek, karar vermek ve uygulamak... Bu sözcüklerin önüne üst üste iki nokta koyuyor ve karşılarına hiçbir şey yazmıyorsunuz.

   Televizyonda yayınlanan bir sinema programının, hiç duymadığınızı sandığım, kapanış cümlesindeki çağrıya uymanızı dilemekten başka ne yapılabilir sizin için, bilmiyorum:

   "Sevdiklerinize (ve kendinize) yeni düşler anlatmak adına, sinemaya gitmeyi unutmayın!"

   Evet ama, asla aynı filme değil!

 

 

ŞİMDİ,

    ...biraz soluklanabilmek için ve de bir önceki yazımda insanlar arasındaki iletişimden şöyle bir bahsetmişken, daha somut bir boyuta geçelim ve kitle iletişim araçlarına değinelim, istiyorum.

   Evet, televizyon denilen kutu, artan kanal sayıları, boyalı camı ve uzaktan kumandasıyla bütün dünyamızı kaplayacak ve bizi bir kutuya hapsedecek kadar hayatımıza girdi ama, ben, radyo'yu konuşmak istiyorum.        

   Transistörlüleri çıkana kadar çevresinde çember olup dinlediğimiz, yeşil kadranlı, hoparlörleri bez kaplı, iri düğmeli; çoğu kez tek istasyonlu o sevimli ve vernikli kutular, inanamayacağınız kadar önemli cihazlardı bizim için. Önemliydiler, çünkü, yeni dünyalar kurdururlardı bize, hayallerimizin sınırlarını genişletirlerdi.

   Dünya için de önemliydiler. Hitler'in, Alman halkını, Büyük Roma- Germen İmparatorluğu'nun yeniden kurulacağına, radyo aracılığıyla inandırdığını düşünün bir. Ve de milyonlarca insanın, çoğu zaman radyodan dinledikleri bu ütopyanın uğrunda ölüme koştuğunu... Öylesine önemliydi radyo.

   Şimdi, durum daha farklı. Her şeyden önce biçimleri değişti. Çoğu kez yanlarına bir kaset çalar ya da bir cd çalar, bazen ikisi birden, eklenmiş olarak üretiliyorlar. Daha doğrusu radyo, olmasa da olur bir süs gibi ekleniyor, öteki cihazların yanına.

   Ya radyo istasyonları? Şimdi radyonuza dokunsanız frekans değişiyor ve yeni bir istasyon çıkıyor karşınıza. Çoğaldılar evet, o kadar çoğaldılar ki nerdeyse yok olacaklar. Bu da ne demek mi? Şu:

   Öncelikle siz, kimlere 'radyocu' diyorsunuz? Önüne konan mikrofonun ne kadar önemli olduğunu kavrayamayanlara mı? Nerede olduğunun ve ne yaptığının ayrımında olmayanlara mı? Radyo dışındaki yaşamında yaptığı gevezelikleri, aynı üslupla mikrofon karşısında da sürdürenlere mi? Arka arkaya üç düzgün cümle kurma başarısını gösteremeyenlere mi? Radyo stüdyosunu evindeki oturma odası gibi kullananlara mı? Doğmuş olmasının dinleyenlere 'özel' bir yararı varmış gibi, çaldığı her iki şarkının arasını, doğum günü duyurularıyla dolduranlara mı? Giyindiği elbiseden başlayarak hafta sonu tatilini nerede, kimlerle, nasıl geçirdiğini anlatmayı program yapmak zanneden ve üstelik bunu içtenliğin bir göstergesi sananlara mı? Beş dakika önce program yapan 'radyodaş'ını ve büyük kent radyolarının yoz ve şımarık sunucularını taklit etmeyi marifet sanan 'taşra'lılara mı? Hiçbir hazırlık yapma gereğini duymadan, saatler boyunca, bütün bomboşluklarıyla, sözcüklerin anlamını öğütenlere mi? Gazetelerden ya da dergilerden kestikleri yazıları kendi düşünceleriymiş gibi sunanlara, üstelik bunu yaparken yazılı metni yanlış okuyarak kendini ele verenlere mi? Kime?

   Olması gereken yerde bilinci devreye sokmuyorsanız, yani dönen iki değirmen taşının arasına tahılı koymuyorsanız, un yerine taş tozu kalır elinizde! Çoğu radyocunun şimdilerde yaptığı da bu.

   Saptadığım şeye bilmem katılır mısınız; çoğu sunucu, işlerini önemsemeden mikrofonun başına geçiyor ve zamana karşı anlamsız bir savaş veriyor. İşin ilginci, bu halini bir özellik olarak sunuyor ve doğaçlama konuş(ama)masıyla kötü tuluat örnekleri sergiliyor. Programlar sık sık,    ".. ay! yine konuşamadım işte!" ya da "ah! bir de konuşabilsem!" yakınmalarıyla kesiliyor ve sunucular, orada, o beceremedikleri işi yapmak için bulunduklarını unutuyorlar. Yani, dönen bir değirmen taşının üstüne, kendilerinden hiçbir şey eklemeden, öylece uzanıveriyorlar. Geriye ne bıraktıklarını yukarıda yazmıştım, değil mi? Toz...

   Bu yazdıklarıma radyocular çok kızacaklar, biliyorum, ama en çok da onlar, bana hak verecekler.

   Bütün bunlardan sonra beni, radyosunu paketleyip rafa kaldırmış biri olarak düşünmeyin sakın. Öyle olmadığımı, aksine, günün büyük bir bölümünü radyoyla geçiren biri olduğumu, kişisel bulacağınızı bildiğim, birkaç satırla açıklamak isterim:

   Hiçbir yazımı radyosuz yazamam; bilgisayarımı açan düğmeyle radyomu açan düğmenin arasında iki karıştan daha az mesafe var. Tıpkı arabamın kontak anahtarıyla radyosunun arasındaki mesafe gibi... Ofisimdeyse sol dirseğim radyoya değer; o kadar yakındır bana.

   Ne mi dinlerim? Sesini alıp, soyadı gibi esmer olduğunu sandığım, başka bir ülkeye göçen sevgili Ömer Esmer'in yumuşak sesini dinlerdim; onu çok aradığımı ve özlediğimi söylemeliyim öncelikle. İnsanı sarıp sarmalayan, o çizgiye yaklaşan benzer programlar varsa bile o kadar az ki sayıları...

   Sabahları, gazete başlıklarını okuyanları ve haberlere kendince yorum getirmeye çalışanları asla dinlemem, dinleyemem. Öğleye yakın saatlerde Dörtyol Ağzı'na uğrar, genzinin labirentlerinde dolaştırdığı sesini damağındaki buğudan geçirerek bize sunan Oya'yı dinlerim. Burçların tuzağına düştüğü dakikalarda - neden yapar, bilmem - kısa bir süre için, sadece sanat müziği çalan bir radyoya kaçarım. Oya'dan sonra orada duramam, reklamlarla kendisini parça parça bölse de Günebakan Tuncay'la beraber olurum ve Bursa'nın sanat haberlerini onun, radyoya çok yakışan sesinden öğrenirim.(..diye yazdım ama, birden yok oldu o program.) Sonra Erselistan'ı Mehmet'in sunduğu Anıların Rengi'ni dinlerim ve Ömer'in, gittiği esmer ülkede, şöyle bir doğrularak, Anıların Rengi'ni dinlediğini düşünürüm.  

   Bilinçten geldik buralara değil mi? "Nereden nereye..." demeyin, bağlantı noktaları var: İşini iyi yapanlar, yapacakları işi doğru seçenlerdir. İşini iyi yapanlar, neyin nasıl yapılması gerektiğini düşünenlerdir. İşini iyi yapanlar, kumaşlarının cinsini ve o kumaştan nasıl bir elbise çıkacağını bilenlerdir. İşini iyi yapanlar, kendilerini denetleyenlerdir.

   Bilinç mi demiştik? Evet!

 

 

DÜŞÜNMEK,

    ...seçmek (karar vermek) ve uygulamak...Yolunuzu yokuşa sürdüğümün farkındayım. Sadece yokuşa sürmüyorum, itiraf etmeliyim, biraz da uzatıyorum. Hani, sanat adına, nerede toplanacağımız üzerine düşünmüş ve geçen haftaki yazımda konu ettiğim 'kolaycılık' semtinde bir de adres saptamıştık ya, işte, sizi o semtin uzağından geçirmeye çalışıyorum.

  Bir bakışta anlaşılıyordur; düşünmek, seçmek (karar vermek) ve uygulamak biçiminde sıraladığım bu kavramlar, bizi biz yapan kavramlardır. Aynaya baktığımızda kendimizi görmemizi sağlarlar.

   Sahi, kendinizi güzel buluyor musunuz?

   Evet mi? Ne iyi!

   Başınızı pencereye doğru çevirin ve mayısa sarkmış nisan yağmurlarıyla arınmış, yeşilden yeşile geçerek çıldırmış doğaya bakın. Ne kadar güzel değil mi? Evet, öyle!

   Kolunuzdaki saati beğeniyor musunuz? Kaplumbağa hızındaki akreple tavşan hızındaki yelkovan, zamanı, durgun suların görünmeyen dip akıntıları gibi bitiş çizgisine akıtırken, bileğinize ayrı bir anlam katıyor ve elinizi zarif gösteriyor, değil mi?

   Kediniz! Ah, o, haşarı haylazın, görenleri şaşkına çeviren güzelliği! Hele altın damlası gözleri!

   Bahçedeki gül, kırdaki papatya, saksıdaki menekşe... Hepsi de çok güzel, evet!

   Ama, sizin güzelliğinizin, bu saydığım 'varlık'ların güzelliğinden farklı bir anlamı olması gerekmiyor mu?

   Şu, başına taç takılan kız... Şu podyum kekliği manken... Şu şarkı söylerken gözlerini sesine ekleyen genç adam...

   Onlar da güzeller, evet, hepsi çok güzeller...

   Onların güzelliğinin de 'varlık'ların güzelliğinden farklı bir yanı olmalı.

   Onları ve sizi, 'varlık'lardan farklı kılan şey, acaba yukarıda saydığım kavramlar olabilir mi? 'Güzellik'inizin farkını, varlıklardan farklı bir biçimde var oluşunuzu, bu kavramlarla açıklıyorsanız, 'var' oluşunuzu da ancak bu kavramların içini doldurduğunuz zaman kanıtlayabileceğinizi biliyorsunuz demektir.

   O kadar zor bir şey mi kendinizi araştırmak? Zor belki ama, gerekli de, değil mi? Yine de 'uygulama'nın dışında, hepsini oturduğunuz yerde, parmağınızı bile oynatmadan gerçekleştirebilirsiniz; bu kadar da kolay! Kolay ama, kolaycılık değil! Tam tersine, ne olduğunuzu ve bulunduğunuzu yeri anlayabilmeniz için vereceğiniz, sonuçları bazen sizi acıtacak, çoğu kez üzecek, küçük çapta bir savaş; bir iç savaş...

   Aslında, kendi adımıza vereceğimiz bu savaşta işimiz kolay, ama, sonuçta varacağımız yeri düşünürseniz hiç de basit değil. Bu kavramlar bizi, hep söylediğimiz ama, bir kalıp halinde kullandığımız için, anlam sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiği hiç düşünmediğimiz başka bir önemli kavrama ulaştırır; çiğnemekten yorulmadığımız, eskise de vazgeçmediğimiz, sakızlaşmış bir kavrama: Bilinç... İşte o bilinç dediğimiz şeydir bizi güzelleştiren. Ve yukarıda sıraladığım kavramları bir araya getirdiğimiz zaman ona sahip olabiliriz ancak! Ve bilinç, asla hafife alınacak bir kavram değildir. Hele, (belki) sadece insana özgü bir özellik, insanı insan yapan bir değer olduğunu düşünürsek... Az şey midir, dünyayı (bütün mistik ve kozmik sıfatlarından sıyrılmış bir dünyayı) ve varlığımızı (bütün ruhsal, toplumsal, düşünsel... yönleriyle varlığımızı) anlamak, algılamak ve kavramak, gerçeği yakalama fırsatını yakalamak ve diğer insanlarla ilişkilerimizi ve iletişimimizi sağlamak.

   Şu öneminin bilincinde olmadığımız bilinci bir daha düşünün, olur mu?

 

 

 

"TÜKETİM",

   ...sözcüğünü duyar duymaz, gözümün önüne gelen ilk görüntü, eskiden, kentlerin ana caddelerinin iki yanına sıralanmış, vitrinleri ışıklı mağazaları olurdu. Şimdilerdeyse kentlerin dışına taşınmış Amerikanvari alışveriş merkezleri oluyor.

   Birinciler, kentlerin gururu gibidirler; bana öyle gelir. O mağazaların kentte yaşayanlara çoşku verdiklerini düşünürüm; kentin görüntüsünü zenginleştirdiklerini ve kenti daha yaşanılır kıldıklarını...

   İkincilerin anlamı birincilerden oldukça farklı... Unuttuklarımızı bize anımsatan ve almayı ertelediklerimizi geç kalmışlık duygusuyla bir an önce almamızı sağlayan; bunun için her şeyi bir arada, rahat ve albenili mekânlarda bizlere sunan ve adlarının önündeki süper, gross, hiper, mega, ultra... gibi, 'bizden' olmayan tanımlarla kendilerini tanıtan bu merkezleri, kentleri kuşatan düşman askerlerine benzetiyorum nedense. Güvenli tavırları, zafere inanmış ukâla halleri ve kendilerini beğenmişlikleriyle öylece dururlar orada ve kentin teslim olmasını beklerler sanki. Semt bakkallarıyla başlattıkları savaşı kazanmışlardır. Konfeksiyondan kırtasiyeye, balıktan tavuğa, gazozdan suya, her şeyi ele geçirmişlerdir. Şimdi, yeni anlamlar yükledikleri yeni bir tüketim antlaşmasının koşullarını kabul etmemizi; daha da önemlisi, bu tüketim tarzını beynimize enjekte ederek farkı düşünmemizi, böylece de farklı bir tüketim kültürüne bulaşmamızı beklemektedirler.

   Tüketim, dediğimiz şey, sadece akçeli konuları ilgilendirseydi, sonuçta arka ceplerimizdeki cüzdanlarımızla; cüzdanlarımızdaki para ya da kredi kartı limitiyle sınırlı, ekonomik bir konu olarak kalırdı ve sadece alım gücüyle ilintili bir sorun olarak anılırdı. Oysa, anlamını değiştiren ve giderek bir yaşam biçimine dönüşen tüketim olayı, hepimizi kaplayarak, kapsayarak, kuşatarak içine almaya, hepimizi kendi çarkına eklediği bir dişli haline getirmeye başladı ve sonunda devinimleri durdurulamaz bir canavar makine, yayılması önlenemez bir istila hareketi haline geldi. Ki, amaçlanan da zaten buydu.   

   Sanatla kültürün de denetimsiz bu makinenin istilasına uğraması kaçınılmazdı. Farkındasınızdır, epeydir bunu yaşıyoruz. Bu sistemin bize sunduğu özensiz, niteliksiz ve kalitesiz sanat(?) ürünleri ortalıkta dolaşıp duruyor ve biz, değiştirilmiş bir kültür anlayışının sonucu olarak - kimi direnişleri ayrı tutarak söylüyorum - onları dinliyoruz, okuyoruz, seyrediyoruz, izliyoruz. Eğitimi az, dünyaya bakış açısı dar, yaşamı kavrayışı sığ kitlelerin, aynı zamanda geniş bir tüketici kitlesi oluşturmasının ve onlar gibi, az eğitimli, dar bakışlı ve sığ yaşamlı işbitirici(!)lerle, yüzlerini halka döndürdüklerini söyleyen, ama aslında halkı rant kapısı olarak gören kişilerin işlerin başında olmasının beklenen sonucudur bu.

   Sadece onlar mı? Ya, bir şekilde ünlü olan, şu ya da bu dalda, haklı veya haksız, isim yapan, bu arada, adlarını paraya çevirmeyi, yani, su akarken testilerini doldurmayı amaç edinen sanatçı takımına ne demeli? Biliyorlar ki, beğeni düzeyleri ortalamanın altında olan, ne verilirse kabul eden, seçici olmayı bir türlü öğrenemeyen bir tüketici kitlesi var karşılarında ve onlar verilen her şeyi almaya, almaya, almaya hazırlar. O halde, paraya dönüşebilecek her şeyi, filmler, kasetler, diziler, tv programları, reklamlarla, eski ayları kırpıp kırpıp yıldız yaparak nostalji diye yutturmalarla; bayağı duygularla şişirilmiş şiirler ve pembe romanlarla; yapay skandallarla tv'lere, gazetelerin magazin eklerine, televolelere konu olup yeni sanatsal(!) atılımlar yapmalarla; evet, akla gelen her şeyi her yolla bu tüketmeye hazır kitleye sanat diye pompalamalı, onlara sanat olarak bunu kabul ettirmeli, bu bitmez ninniyle onların uyuması, uyanmadan önce de alabildikleri kadar çok şey satın almaları sağlanmalı... Hem işin başındakiler için, hem de işin başındakilere isimlerini kullandıranlar için bu, maddi güç, yani lüks bir yaşam demektir, evet ama, daha da önemlisi, bu yaşamlarını sürdürebilmek için, "diğer"lerinin yaşam biçimlerini tayin hakkını ellerinde bulundurma gücü demektir.

   Sanat mı? Adların kalıcılığı mı? Eleştiriler mi? Neler söylüyorsunuz siz? 

   Onlar, arı kovanlarının çevresine bir tutam şeker atarak arıların gönüllerini hoşnut etmek ve bu yoldan onların ballarını almak peşindeler, siz hâlâ kalıcılıktan, sanattan falan söz ediyorsunuz! Hem, kalıcı olan şey, öyle kolay tüketilmez; yenidir, özgündür, denenmemiştir, anlaşılmayı bekleyen iletiler taşır, yeni anlamlarla zenginleşmeyi ister. Kim, hangi toplum kesimi bu zahmetli işe soyunur ki? Çerez tüketilir gibi tüketilen, sonra artıklarıyla beraber çöpe atılan ve yerine yenisi konan şeylerle avutulmaya alıştırılanlar için ne sanatı, ne yeniliği, hangi özgünlük, hangi sıradışılık?

  Kentleri içerden fetheden yap-satçılar, kentlerin dışında kurulan alışveriş merkezleriyle mantık ve anlayış işbirliği yapmışken, başını sokacak ev arayanlardan, alacakları evin mimari estetiğini de düşünmelerini beklemek gibi bir şey midir, onlardan seçici olmalarını beklemek?

   Galiba öyle!

 

 

ARTIK

   ... gitme zamanıdır; haydi... Toplayın sırt çantanızı.

   Kalın halatlarla derin çakılmış çubuklara bağlanmış bir balondayız. İri alev dilleri ısıtıyor balonumuzdaki havayı. Bileyin bıçağınızın çeliğini!

   Bağlandığı ipi zorlayan, şaha kalkmış bir küheylanın sırtındayız. Çözün ipini!

   Çürümeden, çürümeye katılmadan, çürüyenlere eklenmeden gitmeliyiz.

   Komodinlerinizin üst gözündeki beyninizi alın oradan; tozlanmışsa silin, evrensel akılla parlatın! Bakın bakalım, soru sorma, sorgulama yetisini yitirmiş mi? Gözleyin bakalım, kendini kuran bir saat gibi işliyerek kendi bildiği zamanı mı gösteriyor, yoksa sizin kurmanızı bekleyerek doğru zamanı göstermeye mi hazırlanıyor? Denetleyin onu, alışılmışın dar çitlerinin içinde mi dolanıp duruyor, yoksa ufkun ardına varmak için büyük adımlar atmaya mı niyetleniyor? Gözden geçirin algılama gücünü; her şeyin bir de bu yanı olduğunu düşünerek, her şeye bir de bu tarafından bakıp bakmadığını kontrol edin.

   Anlaşılmayı bekleyen hayatınızın gerçeklerinin eşiğinde olduğunuzu size hissettirecek sezgilerinizi almayı unutmayın!

   İçinizde mırıldanıp duran sesleri, çevrenizde dolanıp duran "Hişşt!"leri, "Cıss"ları duyabilmeniz için, o görünmez büyük kulağınızı da alın!

   'Şey'lerin değerini ölçeceğiniz teraziniz elinizde olsun.

  Ne olduğunuzu, nasıl olduğunuzu, aldatılmadan ve avutulmadan ondan öğrenebilirsiniz ancak; aynanızı almayı unutmayın sakın! Sizi, yalana ve riyaya sapmadan, o tanımlayabilir ancak.

   Gözlerinizi, görmeyi bilen gözlerinizi alın! Derine inen, şeylerin görüneninden içeri bakan, öteki yüzü; özü gören, aynayı okumasını bilen gözlerinizi alın!

   Gözlüklerinizi de... Seçmeniz için, ayırmanız, ayıklamanız için gzölüklerinizi de...

   İçgüdülerinizi, o ardına düştüğünüz gerçeğin tenini hissedecek olan eldiveninizi de unutmayın!   

   Ve sizi, bu çok çiğnenmiş, aşınmış dünyaya bağlayacak olan kablonuzu; dilinizi; sizi siz yapan dilinizi en önce koyun sırt çantanıza. O, sizin sahip olduğunuz tek silahtır; saldırmanız ya da savunmanız gerektiğinde kullanacağınız tek silah...

 

    ***

   Unutmayın, bütün insanlar gibi, siz de bir sarkacın üstündesiniz. "Hep"ten "Hiç"e geçiveren bir sarkacın... "Var"dan "Yok"a kayıveren... "Özgürlük"ten "Esirlik"e... "Güç"ten "Acz"e... "Anlam"dan "Saçma"ya... "Tek Yalnızlık"tan "Kalabalık Yalnızlık"a... "Başkaldırı"dan "İtaat"e; "Asi"den "Uysal"a... "Yaşam"dan "Ölüm"e...

... gidip gelen... gidip gelecek... bir sarkacın...

   Bırakın ardınızda, kolaycılığı, kolaycıları...

   Bırakın ardınızda, sıradanlığı, sıradanları...

   Bırakın ardınızda, basitliği, basitleri...

   Bırakın ardınızda, tekdüzeliği, tekdüzeleri...

 

   Unutmayın, bir sarkacın üstündesiniz.

   Sarkacınıza dümen takmayı öğrenmelisiniz!

 

 

BU

    ... haftaki yazımın başlığı da devamı da hazırdı. "Artık gitme zamanıdır; haydi..." diye başlamış, arkasından da, giderken sırt çantamıza koyacaklarımızı sıralamıştım ki, bizim belli aralıklarla toplanıp okuduğumuz kitapları konuştuğumuz, edebiyatı paylaştığımız mütevazi kitapsever grubumuzun son toplantısında konu, Bursa Festivali'ne gelince... Bu yılki festival programını, uluslararası bir festivalden çok, yerel bir "Kiraz Festivali" programına benzetenler olduğundan bahsedilince... Bursa adına bundan üzüntü duyulduğundan; bu sene için artık yapacak birşey olmadığına göre, hiç değilse bundan sonra yapılacak festivaller için birşeyler yapılması gerektiği söylenince... Ve konuştuklarımızın bir ucuyla, geçen haftaki yazıda konu ettiğim sanat-tüketim ilişkisine dokunduğunu ve o ilişkinin başka boyutlarını ortaya çıkardığını görünce, bunların yazılması gerektiğini düşündüm. O yüzden bu yazı, bir öncekinin yolunu kesmiş oldu.

  Tartıştığımız ana konu, festivale davet edilen sanatçılar değildi; sanatçıların sunulma biçimleriydi. Sosyal demokrat bir belediyenin, festival çerçevesinde, halka açık ücretsiz konserler düzenlemesi, kendi politikası bakımından tutarlı ve doğruydu ancak, pazar yerlerinde, spor salonlarında, meydanlarda sahneye çıkacak olan sanatçıların konserlerini izlemenin çok zor olduğu da bir gerçekti. Nasıl olacağını aşağı yukarı tahmin ettiğimiz koşullarda bu konserlerin hem sanatçılar hem de izleyiciler açısından bekleneni vermeyeceği anlaşılıyordu.

   "Acaba"lar da vardı elbette!

   Acaba, kendilerini jiletle doğrayarak sevgisini dile getirenlerle, beğenisini sadece alkışlayarak belli etmek isteyenlerin bir araya getirilmesi doğru bir davranış mıydı?

   Acaba, diyelim Sertab'ı, Sertab'dan daha çok bağırarak dinle(me)yenlerle, Sertab'ı  gözlerini kapatarak dinlemek isteyenlerin anlayış farkları, ortamı huzursuz kılar mıydı?

   Acaba, sanatsal olayları birkaç saatlik bir gösteri sayarak, bu süreyi salt keyif almak adına tüketenlerle, bu süre içinde, sanattan alacağı hazla ruhsal doyum biriktirmek isteyenleri, belki politik rant, belki halka şirin görünmek adına bir araya getirmek, yararlı ya da doğru bir iş miydi, yoksa sanatı, bir festival aracılığıyla bazı çıkarlar için kullanmak sayılır mıydı?

   Sonuçta, "kıssadan hisse"ler çıkardık:

   Kısadan hisse 1- Sanatçı kadar onun sunumu da önemlidir.

   Kısadan hisse 2- Sanatçının ve sergilediği sanatının özümlenebilmesi, ortamın uygunluğuyla doğru orantılıdır.

   Kısadan hisse 3- Haydi itiraf edelim, sanatı halka indirmek anlayışı yanlıştır!

Doğru olan, halkın, sanatı kavrayabileceği bilinç ve kültür düzeyine yükseltilmesidir, bunun için uğraş verilmesidir.

   Ve bir şey daha:

   Hani, izleyicilerden seçici olmalarını, kendilerine sunulanları ayıklamalarını ve iyiyi kötüden ayırmalarını istiyor ve bekliyorduk ya, bunun bir de tersi var. Bence, sanatın da sanatçılar eliyle izleyicilerini seçmeye hakkı vardır; olmalıdır! Çünkü, "sanat" dediğimizde, ortaklaşacağımız bir dili kurduğumuzu ve ruhsal iletişimimizi bu dil aracılığıyla sağlayacağımızı da söylemiş olmuyor muyuz? Öyleyse, sanatın, dilinden anlayan, ne dediğini duyan ya da sezen izleyicileri araması, onları tercih etmesi doğal değil mdir? Ve hemen söylemeliyim; bu, sanatın zümreleşmesi, burjuvalaşması, falan değil elitleşmesidir. Ki sanata yakışan da budur!

   Ne zaman ki ıslıkla Tamburi Cemil Bey'in Kürdilihicazkâr Saz Semaisi'ni çalarak işini yapan çöpçülerimiz, ne zaman ki duraktan durağa ömür tüketirlerken Ruhi Su'nun türkülerini mırıldanarak kendilerini yenileyen halk otobüsü şoförlerimiz olur; ne zaman ki dolmuşların kasetçalarlarından aryalar, Fahir Atakoğlu'nun, Ortaçgil'in ezgileri yükselir, o zaman, ne konserlerin düzenleneceği yerlerin sakıncalarından bahsedebiliriz, ne izleyicilerin anlayış farkından, ne de beğeni düzeylerinin uyumsuzluğundan. 

   Festivallerin, halkın üstün beğeni düzeyine uygun sanat şölenlerine dönüşeceği günlerin özlemiyle aramıyor muyduk zaten, toplanacağımız yerin adresini?

   Son an notu: Muhteşem "Anadolu 2000" gösterisi, özellikle Fırat türküsü eşliğinde sunulan inanılmaz bale, pazar yerlerinde ya da meydanlarda sahnelenseydi, sonuç ne olurdu? Gösteri boyunca, bu soruyu sordum kendime ve çıkardığımız kıssadan hisselerin doğruluğuna bir kez daha inandım.

 

BUHURDAN VE GÜLABDAN

   Birkaç yıl oluyor; şair dostum Nahit Kayabaşı, Şehir Kütüphanesi'nde Bursa Şiirleri konulu bir "Şiir Akşamı"na katılımcı olarak çağrılan dört kişiden biri olduğumu bana duyurduğunda, Bursa için çok az; sadece iki şiir yazmış biri olarak, bu başlık altında sunulan böyle bir toplantıya katılmamın yanlış olacağını söylemiş, katılmak istememiştim.

   Sonuçta, o akşam oradaydım ve kürsüde, 'Bursa mahcubiyeti'mi anlatıyordum.

   O "Şiir Akşamı" yüzünden mi, yoksa zaten birikip duranların sınırları zorlamasıyla mı, bilmiyorum, Bursa'ya, yakın gözlüğümü takarak bakmaya ve Bursa için (de) yazmaya karar verdim.

   Ertuğrul Kaan'ın hazırladığı ve sanırım baskı aşamasına ulaşan Bursa kitabı için yazdığım 'Şehzadeler İp Atlamayı Sevmez' başlıklı yazım, borcumun ilk taksiti oldu.

   Akatalpa dergisinde duyurulan "Büyük bir Prusa şiiri yazma" meşguliyetimi ayrı tutarak, bu hafta bir ara ödeme daha yapmak istiyorum. Kabul ola!

     Bursa, sadece tarihe tanıklık etmiş bir şehir değildir, değil mi?

   Osman Gazi'nin "şol gümüşlü kümbetin" altına gömülmesinden bu yana, önce bir Osmanlı başkenti, sonra sürgünlere terk edilmiş bir Osmanlı şehri ve sonunda da bir Cumhuriyet kenti olarak, tarihi hüviyetini tescil ettirmiş bir 'yer'den farklıdır; başka bir 'şey'dir. Ucundan bir masala bulaşmıştır sanki. Bunca derviş, bunca veli, bunca müneccim, bir yatır bulup altına girmiş ve bunca insanı mum yaktırıp çevresinde pervaneye çevirmiş, bin dileği bin yüreğe umutla boca etmişken, Bursa'nın dağında, bağında, denizinde, ovasında, masallar da yeşerecekti elbet, efsaneler de...

   "Hadi, anlat", dediğiniz an, her caminin, her yatırın, her türbenin önünde, size bir şeyler anlatmaya hazır birkaç kişiyi, kolayca bulma şansınız vardır. Dirseklerini sıvayıp abdest almak için şadırvana eğilen sakal ağartmış, gün biriktirmiş kişilerden biri, caminin avlusundaki ya da arka bahçesindeki bir mezarı size gösterir ve "şurda yatan muhterem..." diye başlayarak, önceden dinlediklerine ekler yaparak çoğalttığı, çoğalttıkça da aslına yabancılaştırdığı ama, işin içine soktuğu bin bir hayalle zenginleştirdiği bir 'zat'ı ya da bir olayı, bigüzel anlatır size. Dahası, anlattıklarından kendisi de etkilenir, gözlerinden kutsal yaşlar boşaltarak yüzünü sizden gizlemeye çalışır. Olanı, olduğu gibi değil, olmasını istedikleri gibi anlatanların, temiz yüreklerini önünüze serdikleri anlardır, bu anlar. Masal üretmenin, efsane türetmenin örneklerini sunuyorlardır size. Bir yandan da, yaktıkları mumların, vardıkları secdelerin, ettikleri duaların boşuna olmadığına kendilerini inandırma seanslarıdır bunlar. Sıkıştırıldıkları köşeden çıkış yolu aramalarıdır. Düş ve umut sermayelerini piyasaya sürmeleridir ki, ne düşleri tükenir ne de umutları eksilir; bir masalın içinde bir masal olarak yaşar, bir masalın figüranları olarak hayatlarını sürdürmekle yetinirler; hiç kimseye; kendilerine de, zararları dokunmaz.    Masalın bittiği yeri görenlerin susmaya devam ettiği sürece, onlar, eczanelerin raflarında bulunmayan ve bulunamayacak olan bu ilaçla bütün ağrılarının ve acılarını dindirecek, bütün eksikliklerini tamamlayacak, gerçeklerin batan uçlarını bu ilaçla törpülemeye devam edeceklerdir.  

               ÇEVİRİ DEDİĞİN EL KİRİ, YIKA GİTSİN!

    Eliz Edebiyat’ın Nisan sayısında “Kokona Virüs” başlıklı bir yazım yayımlanmıştı. O ya-zıda, virüse güzelleme yapmış, dışarı çıkma yasağı nedeniyle kapandığım evimde, alıp da okuyamadığım kitapların dizili olduğu rafı, sonunda boşaltabilme fırsatını yakaladığımdan söz etmiştim. Bu bağlamda sözü William S. Burroughs’a getirmiş, okuduğum bir romanıyla bağ kurarak “Çıplak Şölen adlı romanının çok daha zor okunduğunu, karmaşık üslubuyla okuru yokuşa sürdüğünü biliyordum. Derken, nereden bildiğim takıldı aklıma. William S. Burroughs’un bende başka kitapları olmalıydı. Zamanım bol, kitapların arasına daldım ve buldum: İçerdeki Kedi, Şans Hayaleti ve Çıplak Şölen’in 1998 baskısı; almış, unutmuşum. Demek ki, Amerikan Beat kuşağına devam edilecek” demiştim.
Elinizde bir kitabın iki ayrı baskısı olunca, okumaya başlamadan önce seçme hakkına sa-hip olmanız önemli bir şans. Hele, her iki baskı da değerli kitaplar basan ve çok iyi bilinen iki yayınevi tarafından yayımlanmışsa! Seçim yaparken zorlanacağınızı düşünüyorsunuz ister istemez, kıyas yapmak için, kitapların içinde, kendinize anahtar cümleler arıyorsunuz.
Öyle yaptım: Kitapları didiklemeye başladım.
1998 tarihini taşıyan Çıplak Şölen, Altıkırkbeş yayınları tarafından basılmış. 800.000 lira-ya satın almışım. Çeviriyi, Üçel Birlik yapmış. Yayın yönetmenleri Kaan Çaydamlı ile Çe-tin Şan.
2014 tarihinde iki baskı birden yapan Çıplak Şölen’i, Sel Yayıncılık basmış. 22 lira verdi-ğim kitabı Algan Sezgintüredi çevirmiş. Yayın yönetmeni de İrfan Sancı.
Algan Sezgintüredi, kitabın ilk sayfalarına bir not koyma gereği duymuş. Diyor ki: “Çıp-lak Şölen, bildik, yüzeysel kavrama çabasıyla ve özellikle Batılı kafasıyla kolayca okunabi-lecek bir kitap değil; bu açıdan bakıldığında anlaşılması sahiden “neredeyse” imkânsız. /.. Çıplak Şölen’i anlayarak ve özgün dilinde sunduğu okuma lezzetini fazla kaybetmeden çevi-rebildiğimi, dilini rengiyle aktarabilmeye yaklaştığımı ve okurun yüzeysel ahlaka takılma-dan “renkli” kullanımı hoş göreceğini ümit ediyorum.” (Son cümlenin cümle günahı yaza-nına aittir.)
Çevirileri kıyaslamak için, kitapların sadece ilk paragraflarını buraya alacağım. Sonrasın-da gelen sayfaları, tenis maçı izler gibi okuduğumu, bunun boyun egzersizi olarak fıtığa iyi geldiğini, boyun kaslarının çalıştırılması için fizik tedavi uzmanlarına önerilebilecek bir yöntem olduğunu tıp dünyasına duyururum.
*
Sezgintüredi çevirisine, bir başlık koyarak başlamış: Ve Batıya Gittik
Üçel Birlik’te böyle bir başlık yok. Sonraki iki bölümün başlığı da yok. Dördüncü bölüm-den itibaren, başlıkların çevirileri bire bir değilse de örtüşüyor.

Sezgintüredi’nin çevirisiyle kitabın ilk cümlesi şöyle:

Nefesleri ensemde; harekete geçtiklerini, şeytan kuklası güvercinlerinin Washington Mey-danı İstasyonu’nda fırlatıp attığım kaşığımla enjektörümün başında guruldadıklarını biliyo-rum; turnikenin üstünden aşıp iki kat demir merdivenden uçarca inerek üst-yakaya giden A hattına yetişiyorum. (Güvercin için dipnot kullanılmış / Güvercin: İlgili jargonda gammaz, ispiyoncu, muhbir)

Üçel Birlik çevirisiyle ilk cümleyi şöyle olmuş:

Sıcaklığın yaklaştığını hissedebiliyorum, onların orada hamlelerini yaptıklarını, şeytani kukla çığırtkan güvercinlerini yerleştirdiklerini, Washington Meydanı İstasyonu’nda fırla-tıp attığım kaşık ve damlalığımın üzerine eğildiklerini hissedebiliyordum, turnikeden atlama ve kent merkezinin dışına giden bir treni yakalamak için demir merdivenlerden aşağı iki uçuş…

(Güvercin için burada da dipnot kullanılmış / Güvercin: (Pidgeon) : Jargonda ispiyoncu) (Bir dipnot daha var: Sıcaklık: (the Feat) : Jargonda polis tarafından izlenmek, polis çemberinin daralması anlamına gelir.)

Alıntıladığım ilk cümlede, Washington Meydanı İstasyonu’nda / güvercin / turnike / fırla-tıp atmak / kaşık / merdiven sözcükleri benzeşiyor; evet, benzeşiyor ama cümle içinde kul-lanışları ve sonuçta ortaya çıkan toplam bakımından, yan yana gelmiş iki yırtık bohçayı yamalamaktan uzak, savruk sözcükler bunlar. Mesela “şeytani kukla çığırtkan güvercinleri-ni” yerleştirmek nasıl bir şeydir; gözümde canlandıramıyorum doğrusu.

Sezgintüredi’nin çevirisiyle kitabın ikinci cümlesi şöyle:

Genç, asker tıraşlı, yakışıklı, Ivy League tayfasından reklamcı kılıklı şorolonun teki benim için kapıyı tutuyor. (Dipnotta Ivy League’i şöyle açıklamış Sezgintüredi: ABD’nin kuzeydoğu bölge-sinde yer alan üst-sınıf sekiz üniversiteyi (Harward, Yale, Pennsylvania, Princeton, Columbia, Brown, Dartmouth, Cornell) kasteden terim)

Üçel Birlik çevirisiyle ikinci cümleyi şöyle olmuş:

Genç, iyi giyimli, asker tıraşlı, Birinci Sınıf Üniversiteli, reklam yetkilisi tipli bir ibne benim için kapıyı tutuyor.
Ivy League, “Birinci Sınıf Üniversiteli” diye çevrilmiş ve metinde bu şekliyle kullanılmış.

Kulaklar yanlış elle gösterilse de maksat hasıl olmuş sayılır; yakın / yaklaşık bir metinde buluşmuş iki çevirmen.

Sezgintüredi’nin çevirisiyle kitabın üçüncü ve dördüncü cümleleri şöyle:

İdealindeki karakter benim anlaşılan. Bilirsiniz bu tipleri: barmen ve taksi şoförleriyle senli benli takılıp sağ kroşelerden ve Dodgers maçlarından dem vurur, Nedick’te tezgâhın arkasında duran elemana adıyla hitap ederler. Dangozun önde gideni yani.

Üçel Birlik çevirisiyle üçüncü ve dördüncü cümle şöyle olmuş:

Ben açıkça onun kafasındaki bir kişiliğim. Bilirsiniz bu tipler doğru oltalar ve Dodgers hakkında konuşarak barmenler ve taksi sürücüleriyle sahneye çıkar, Nedick’s’in kasiyerine ilk adıyla hitap ederler. Tam bir puşt.

Sezgintüredi’nin çevirisiyle paragrafın son cümlesi şöyle:

Üstelik tam beyaz trençkotlu narkotikçinin (birini beyaz trençkotla takip ettiğinizi bir dü-şünsenize… ibne zannederler nasılsa, diyordu herhalde) perona çıktığı anda… Yakalasa, sağ el tabancada, sol eliyle yakama yapışıp ne derdi, duyar gibiyim: “Bunlar senden düştü galiba, ahbap.”

Üçel Birlik çevirisiyle paragrafın son cümlesi şöyle olmuş:

Ve tam zamanında bu narkotik detektifi beyaz trençkotu ile (birini beyaz trençkotla izle-meyi hayal edin – sanırım bir ibne gibi geçmeye çalışarak) perona düştü. Sol elinde aletle-rimi tutarak sağ eli silahımın üzerinde söyleyeceği şekli duyabiliyorum: “Sanırım bir şey düşürdün, ahbap.”
İki çevirmen tek paragrafı böyle çevirmişler.
Peki, bu fark neden?
Açıklaması, çevirmenin notunda gizli: Borroughs bu eseri, özellikle edebiyattan, sanattan anlıyor geçinenler, yüksek eğitimli entelektüeller kolayca anlamasınlar diye yazmıştı, bu bir. İkincisi, yazar, uyuşturucu krizlerinde yaşanan kâbusları, sanrıları ve ıstırabı “görsel yazıya” olanca sertliği ve şiddetiyle yansıtarak, uyuşturucunun kontrolüne giren ve onun iktidarında yaşayan bağımlının “görülmesini” istemişti ve o ruh haline uygun sözcükleri, özne, tümleç, yüklem düzenine aldırmadan, hatta anlamı da ortadan kaldırarak kullanmıştı. Öyle olunca, bu savrulma çeviriye de yansımış, çevirmenler, kendilerine açılan bu geniş alanın sağladığı serbestlikte bildiklerince at koşturmuşlardı. Yani, yazarın isyanı çevirmen-lere bulaşmıştı.
Benim gördüğüm bu!

DÜNYANIN ÇATI KATINDAKİ DERVİŞ

       Öyleydi: Edebiyata ve o dünyanın insanlarına merak sardığım yeniyetme zamanlarımda, şairlere, yazarlara, yazdıklarına bakarak özel yaşam kalıpları hazırlar, edebiyat çerçevesinde onlarla ilgili kişilik skalaları oluşturur ve o şablona bağlı kalarak değerlendirmeler yapar, notlar verir, karneler doldururdum. Fazlalıkları kadar eksiklikleri de kalıbın biçimini oluştururdu. Örneğin Dostoyevski, yazmadığı romanların avanslarını alarak kumar oynayabilir, “Sanki bir suç işlemişim gibi bir çeşit sebepsiz hüzün ve keder içindeyim” diyerek içinde çöreklenen karamsarlığın ağırlığıyla sara nöbetleri geçirebilirdi. Ya da Tolstoy, kuyruğunun peşine düşmüş kedi misali, kendini kovaladığının farkında olmadan, çalkalanan ruhunu bir tren istasyonunda ölü olarak ele geçirebilirdi. André Gide, genel ahlak anlayışının çeperlerini yıkarak bireysel özgürlükleri savunurken, eşcinselliğini ele güne duyurabilirdi. Ömür takvimlerinin kalan yapraklarını toptan koparan Ernest Hemingway, Yesenin, Sylvia Plath, Cesare Pavese, Virginia Woolf, Sadık Hidâyet ile aynı dönemeçte buluşan Beşir Fuat da edebiyatçı kimliğiyle hayat çizgisini kılçık gibi çekip çıkarabilirdi avucundan. Tıpkı oturduğu apartmanın onuncu katından atlayan Özge Dirik gibi, Hukuk Fakültesi'ndeki odasında kendini tavana asan Zafer Ekin Karabay gibi, Kaan İnce gibi, Nilgün Marmara gibi... Onların hayatları, fincanlarının dibinde uzun ve sonsuz yol olarak şekillenmişti; kahvelerini içtiler ve kendilerine yakışan edalarıyla edebiyatın içinden geçip gittiler.

   Edebiyat insanlarıyla yüz yüze gelme, tanışma, tokalaşma, aynı masada kadeh kaldırma, aynı kürsüyü paylaşma aşamasına geldiğimde, yani, yazanların yaşama biçimlerine, hayata çıplak gözle bakışlarına bire bir tanıklık ettiğim günlerde, kurguladığım edebiyat dünyasının ütopyadan başka bir şey olmadığını anladım. Değerlendirme yöntemim de baştan sona sakattı. Elbette yazılarındaki içtenliği hayatlarında da sürdüren çok sayıda kişi vardı, ama bir o kadar yazar-şair de yazdıklarına uymayan yaşama ve düşünme biçimleriyle boylarını aşan çelişkilerle dolu bir dünyayı kurgulamakla meşguldü. Gerçek adlarını, hazırda tuttukları, kullanımı kolay maskelerin arkasında saklıyor, mahlastan ibaret olan reklam adlarıyla çağrılmayı tercih ediyorlardı. Kısa boylu ruhlarına yüksek ökçeler giydirerek uzun boylu görünmeyi dert edinmişlerdi. Edebiyat sanki bir heykel galerisiydi ve onlar, öyle ya da böyle, bir kaide bulup bir köşeye dikilmişler ve plastik, bronz ya da dökme bakır suretleriyle söz hakkını kimselere bırakmadan konuşuyor, kendilerini var eden değerlerle oynuyor, bir bakıma kendi cam kulelerini taşlıyorlardı.

   Sonuçta edebiyat böyle bir atmosferde, herkese yer açarak genişliyor ya da genişlediğini sanarak küçülüyordu. Eli kalem tutan ve yolunu bu dünyaya düşüren kişileri, oldukları gibi kabul etmekten başka yol yoktu.     

   Bu kabullenişle artık yorgun menderesler çizdiğim yıllarda, yolum Çinikitap’la kesişti ve büsbütün unuttuğum o hayali dünyanın var olabilme ihtimali yeniden uç verdi. Fehmi Enginalp, Hilmi Haşal, Şaban Akbaba, Halide Yıldırım ve Serap Gökalp’le başlayan bir şanslı yolculuktu bu ve daha ilk durağında bize Hülya Soyşekerci, Halûk Cengiz, Hasan Akarsu, Ahmet Günbaş ve Şinasi Melih katıldı. Mehmet Sadık Kırımlı, Oğuz Tümbaş, Tacim Çiçek, Tan Doğan, Bülent Güldal, Gülsüm Işıldar, Ekrem Hayri Peker ve Tahsin Şimşek de edebi yolculuklarında zaman zaman bizimle oldular.

   Tek Sokak’ta kurulan ve yaşanılan bencil çağa hiç uymayan, mavisi bol bu dünyaya, üç yıl sonra, Şükrü Bilgiç dâhil oldu. Şaban Akbaba aracılığıyla dergiye ulaşan ‘Uyduruk Yazılar’ başlıklı yazılarını okuyor ve yayımlıyorduk ama iki yıl boyunca ne yüz yüze geldik ne de yazıştık; öyle uzak ve sessiz bir beraberlikti bizimki. Bu durum, Bursa’dan Edebiyata Katkı Ödülleri kapsamında düzenlenen ödül töreninde karşılaşmamıza kadar sürdü.

   Tanıştırıldığım Şükrü Bilgiç bende, bir köşede öylece duran, izlemeye ve dinlemeye ayarlanmış alçakgönüllü bir kulak hissini uyandırdı. Bu duruşunda üstü ustaca örtülmüş bir hınzırlık, muziplik, şakacılık, hatta belki biraz da haylazlık vardı. Bu kulak, zaman zaman, her şeyi anlayan, anladığını belli eden bilge bir dudakla yer değiştirirdi ve o zaman ben, Şükrü Bilgiç’in soyadını bilinçli olarak seçtiğini, kendini ele veren birçok anlamı soyadına gizlediğini düşünürdüm. Çünkü bilgiliydi, ilgiliydi, bilinçliydi ve ilginçti. Bu halleriyle, aklımın bir köşesinde işleyip duran fantastik edebiyat dünyasına çok uygun düşüyor, oradaki bir eksiği tamamlıyordu.

   2017 yılında kutladığı 70. doğum gününde ona Çinikitap’ın Yayın Kurulu üyeliğini armağan etmemizden sonra görüşmelerimiz sıklaştı. Yayın kurulu toplantılarında ilginç fikirler ileri sürer, yapıcı tutumu ve ileriye dönük gerçekçi planlarıyla dergiye, dergiciliğe değişik bakış açıları kazandırırdı.

   Sürpriz bir kalp ameliyatı ve ardından gelen covit salgını yüzünden görüşmelerimizin aksaması, yazışmalarımız çoğalmasına vesile oldu. Sadece bu yazışmalar sırasında kurduğu cümlelere bakarak Şükrü Bilgiç’in edebi tavrını, alçakgönüllü duruşunu, taviz vermediği ilkelerle oluşturduğu karakter yapısını anlamak mümkündü.

   Örnekler vererek kestirmeden gitmem daha doğru olabilir:

17 Şub 2020 Pzt 10:58 / Sevgili Nuri, günaydın. Yardımına ihtiyacım var. Dört kitabın arka kapak metinleri için seçme yaptım. Karar verme konusunda yardımcı olabilirsen sevinirim. Bugün göndermem gerekiyor. İyi günler.

16 Nisan 2020 Per 19.06/ Sevgili Nuri! Gecikmiş, geleceğinin ne olacağı belli olmayan "Sarı Gelin, Çingene Kız, Bahçalarda Mor Meni"  adlı kimsesiz, garip, mahcup yazı geldi. Okuyunca görüşebilirsek sevinirim. Zor oldu da ondan. Gerekirse hızla değiştiririm. Gecikme için bağışla. İyi günler.

16 Nis 2020 20:47/Sevgili hocam, yazını okudum ve dergideki yerine yerleştirdim. Bana sorarsan tipik bir Şükrü Bilgiç yazısı olmuş: duygulu başlamış, mizaha dokunmuş, sonra mizahın karasına geçmiş, iç acıtmış, acıtırken birden tebessümü hatırlatmış bir yazı. Eline sağlık.

Ama, diyeyim, bir aması var: Bu kadar güçlü duygulara uğrayarak katar katar göçüren bu yazı, bozkırın ortasında kalakalmış birden, okuru da bir başına, bitmemişlik duygusuyla bırakıvermiş. Şöyle gümbür gümbür bir son beklerken, eli böğründe yorgun bir ah sesi ile bitivermiş. Haklıymışsın, sonu istediğin gibi olmayınca içine sindirememişsin. Zaman var hocam. Olabilirse elbet. Sevgiler.

17 Nis 2020 03:00 / Sevgili Nuri, bana güç verdin. Düşüncelerimle örtüşen bir değerlendirme yaptığın için çok sevindim. Kendime sevindim! Demek ki yazdıklarımı objektif olarak değerlendirebiliyormuşum. Çok kıvrandım ama beceremedim. Yeniden deneyeceğim. Yazının son dördüncü dilimini yeniden yazacağım. Yoksa ilk yarısına ayıp olacak. Zamanın olması ve hoşgörün bana yeniden güç verdi. Umarım ilk yarıya yaraşır bir son yaratırım. Belki de iki yazı olur! Ararım! İyi sabahlar.

17 Nis 2020 11:23 / Seni üzmediğimi tahmin ediyordum hocam. Ne de olsa dost sözüydü söylediklerim. Sabah Şaban hocaya yazdım ve yazınızın son bölümünün değişeceğini söyledim. Dergiyi bitirmeden sizi bekleyeceğiz. Kolaylıklar diliyorum hocam, yeniden yapmak kolaydır, yapılmışı düzelterek yeniden yapmak zor. Kendimden biliyorum. Sevgiyle, selamla.

22 Nis 2020 Çar, 18:49 / Denedim. Sevgiyle...

22 Nis 2020 21:03 / Sevgili hocam, yazını merakla okudum. Üç yıldızlı yere kadar süren, okuru yazıya yapıştıran bir başlangıç; şahane. Sonra "sen"le Aram'ın özdeşleştiği duygusal bölümler. İç acıtan, göz yaşartan. Usta işi deyişler, söyleyişler.

Bir küçük ama: Eleştiriye sıcak bakıyorsun diye söylüyorum hocam, önceki yazın daha samimiydi. Uzun Yol'da sanki kendini zorlayarak cümleler kurmuşsun. Hiç değilse ben öyle hissettim. Zannettim ki okurunu alıp kıyma makinesine doğru çekiyorsun, sonucun ne olacağını önemsemeden. Duygulara dokunmayı öne çekmişsin. Zararı var mı? Hayır yok. Son derece ustalıkla yazılmış bir yazı. Alıp başının üstüne koymayacakların alnını karışlarım. Yine de bunları söylemek istedim.

Amma da ukalayım! Bağışla! Sevgiler hocam, eline sağlık.

25 Nis 2020 Cmt 09:52 / Sevgili Nuri, günaydın. Sana sözünü ettiğim üç parça şiir özentisi gönderiyorum. Gözünün yaşına bakma. İnsanlar hadlerini bilsin. Acıma! Görüşmek üzere. Sevgiyle.

25 Nis 2020 Cmt 13:31 / Sevgili hocam, şiirlerini okudum ve canına okudum üçünün de!

Yazdığım notta dediğim gibi, bütün yazdıklarımı, cümlelerin başına "bana göre" sözünü ekleyerek oku lütfen. Ne de olsa öznel değerlendirmeler yazdıklarım. Selamlar, sevgiler.

28 Tem 2020 Sal 10:28 / Sevgili Nuri. İki gün önce Oslo'ya geldik. Anımsatman için teşekkürler. Burada dün başladım, bir haftada yazı biter. Konu: Hammurabi yasalarının günümüz Türkiye'sinin yasalarıyla ve uygulamalarıyla karşılaştırılması. Benim tarzımda; ironik! Sevgi ve güzellikle kal. Arayacağım.

28 Tem 2020 Sal 11:10 / Uzaktan da olsa sesini duymak güzel. İyi Oslo'lar diliyorum. Sevgiler, selamlar.

9 Ağu 2020 Paz 01:02 / Sevgili Nuri, Yazının kılçığı çoksa yardımcı ol bir zahmet, düzelteyim. Oslo'dan kocaman kocaman sevgiler.

9 Ağu 2020 Paz 11:51 / Sevgili Bilgiç, sabah sabah yüreğime tereyağı ve bal sürdün! O ne güzel yazıdır, ne hoş boydan boya göndermelerdir onlar, o ne kabarık suç dosyasıdır! Yazını ve zekânı kutluyorum. Eline yüreğine sağlık ve kuvvet! Varol. Selamlar, sevgiler.

1 Eyl 2020 Sal 11:36 / Sevgili Nuri! Ne haldeyiz! Üç gündür uyuyamadım. Sonunda bir çakma Hammurabi çıktı ortaya. Umarım işe yarar. Esprisi kalmamışsa bu sayı pas geçeriz. Zamandan dolayı yeni bir yazı çıkarmayı gözüm kesmedi. Ders oldu! Her zaman yedekte bir yazı bulundurmayı alışkanlık haline getirmeliyim. İstersen, gerekli görürsen ve zamanın varsa Hammurabi abiyi arkadaşlara gönderebilirsin. Umarım fazla gecikmedim. İyi günler ve çalışmalar. Ailecek selam ve sevgiler.                                    

1 Eyl 2020 Sal 12:46 / Sevgili hocam, tam umudu kesmişken yazın çıkageldi. Dünya Barış Günü olmayaydı sana söylenmeye başlayacaktık(!) Yazını okudum. Eski halini yitirme; onu kitapta kullanırsın. Bu hali de epey etkili ama ilk muhteşemdi. Eline sağlık. Yeni yazına ve yedeğine hazırlanmaya başla.

3 Eki 2020 Cmt 23:49 / Kardeşim Nuri, yazdım! Hele bi bak sana zahmet yazıya benzemiş mi? Azıcık benzemişse kusurlarını düzeltme özgürlüğüne sahipsin. Ricam olur. Ayrıca adının geçtiği bölümle ilgili olarak sen karar organısın. Tümüyle çıkarma, değiştirme, düzeltme serbest. Görüşmek üzere. Ailecek güzellikle, sağlıkla kalın. Selam ve saygılar.

4 eki 2020 Paz 10:20 / Sevgili hocam, yazın geldi, dergideki yerine yerleşti ve dergiyi daha da güzelleştirdi; ellerin dert görmesin, her daim gül tutsun! Yargıçla ilgili bölüm sıkı bir tokmak vuruşu; harika! Çok sevdim. “Keşke burayı sevgili hocam devam ettirseydi de yazıyı bununla bitirseydi” dedim. Tuvalet bölümünde bazı küçük dokunmalarım oldu; yok kadar az ve önemsiz. "Düşünen Adam"ı sevgiyle kutluyorum. Selamlar, sevgiler - evcek/ailecek.

17 Oca 2021 Paz 06:13 / Sevgili Kardeşim Nuri, yazdım, bitti.  Konunun kapsamlı ve önemli olması beni zorladı. Biraz dağınık ve uzun da olsa ortaya bir metin çıktı. Kısaltma, değiştirme, ekleme, çıkarma, düzeltme hakkımız saklı. İstediğimiz değişikliği yaparız. Memlekette demokrasi ve özgürlük var. Kolay gelsin. Haberleşiriz. İyi sabahlar.

17 Oca 2021 Paz 08:48 / Sevgili hocam, yazını okudum. Hiçbir yerine dokunmayacağız; enine - boyuna ve derinliğine uğraya uğraya yazmışsın, eline sağlık. Konu zor. Milliyetçilik ve din işin içine girince mantık kayboluyor, sağduyu yok oluyor, empati zaten oraya hiç uğramıyor. Bu yapıya şiddetle itiraz edenleri ben, eskiden fetöcü olup şimdi azılı fetö düşmanlığı yapanlara benzetiyorum ve yarası olan gocunuyor, diyorum. Eline sağlık, demiştim, kafana da, yüreğine de, düşünce yapına da, düşünme biçimine de sağlık hocam. Selamlar, sevgiler.

10 Nis 2021 Cmt 09:13 / Sevgili Nuri, işte böyle! Yüz verirsen böyle saçma sapan yazılar alırsın sabah sabah! Rica edeyim hele bir bak bu yazıdan bir cacık olur mu?  Sağlık ve neşeyle kalın.

10 Nis 2021 Cmt 11:51 / Sevgili hocam, kalemini, mizah anlayışını seviyorum. Bu yazın da sardı sarmaladı beni. Günümüz gerçeğini "kısaca" anlatmışsın. Zülf-ü yare epey hançer saplamış, başını derde sokmak için epey çabalamışsın. Pekiyi yapmışsın doğrusu. Ama -şu "ama" ne şüphe dolu bir sözcük.- evet, ama, sanırım omurgasına dokunmadan, ana fikri zedelemeden bazı kalem darbelerine ihtiyaç var. "yazayım, göndereyim, Nuri'yi şaşırtayım" diye acele etmişsin gibi geldi bana. Erkenciliğine şaşırdım elbette. Meğer şarjörü doldurmuş, namluya mermiyi sürmüşsün, parmağın da tetikteymiş; helal olsun. Gözden geçirmenden sonra bir daha konuşalım. Hanemizden hanenize, sevgiler, selamlar.

 

22 Haz 2021 Sal 11:05 / Sevgili Nuri,  Memo abiyi gönderiyorum. Ardından seni arayacağım. Görüşmek üzere.

22 Haz 2021 Sal 18:50 / Sevgili hocam, ne diyeyim? Keşke bir 100 sayfa daha olsaydı da okuyuverseydim, dedim.

Yav, bu okuduğum en iyi Şükrü Bilgiç öyküsü galiba, dedim. Vay Şükrü hocam, vay, dedim. Daha ne diyeyim, bilemedim. Öpüp başımıza koyduk. Var ol... Sevgiler.

22 Haz 2021 Sal 19:11 / Teşekkür ederim, güzel kardeşim. Övgüne karşılık mahcubiyetimi açık seçik beyan ediyorum. Ne mutlu bana senin gibi bir şair arkadaşımın övgüsünü hak ettim. E ben şimdi daha güzelini nasıl yazayım, bunca övgüden sonra! En iyisi ben daha yazmayayım. Bu övgü bana ömür billah yeter! Tekrar emeğin için teşekkürler.

8 Eki 2021 Cum 08:02 / Sevgili kardeşim Nuri, yokluktan dolayı gariban bir yazı gönderiyorum. Yayınlamama da dâhil önerilerin peşinen kabulüm. Görüşlerin sevgiyle başım gözüm üstüne. Güzellikler sizin olsun. Selam ve saygılar.

8 Eki 2021 Cum 10:55 / Şükrü hocam, yazını aldım, okudum, dergiye yerleştirdim. Ama içim rahat değil. (("Daktilo Yazıları" üst başlığının altında, Şükrü Bilgiç'in adı, bu yazıya yakışmadı)) deyip durdum kendime. ((Oradan oraya uçan satırları tutmak istememiş Şükrü hocam, koyvermiş ucunu)) dedim. ((Yasağı savmak için havaya ateş ederken, seken kurşun topuğuna denk gelmiş Şükrü hocamın)) dedim. Sonra da ((Kendi kendine konuşma - Şükrü hocaya da aç sesini)) dedim. Dedim de dedim. Sen ne dersin? Sevgiler, selamlar aziz hocam.

17 Ara 2021 Cum 21:02 / Kardeşim Nuri. Konsantrasyonu bozuk bir öykü. Yumuşak! Biraz da son dönemlerde sevdiğim bir tarz. Yaşlandık galiba! İyi geceler.

18 Ara 2021 Cmt 13:55 / Şükrü hocam, sonlara doğru "çıkıntı yapan" iki cümleyi çıkararak öykünüzü bu sayıya yerleştirdim. Başlığına "Daktilo Öyküleri" diye bir ibare ekledim, öteki öykülerden ayrılsın, güme gitmesin diye. Onayını almam gerek. Öykün sıcak, okuru sarıveren bir öykü. Tam bir Şükrü Bilgiç öyküsü. Ellerin dert görmesin, gözüne sağlık. Sevgiler, selamlar hocam.

18 Ara 2021 Cmt 15:02 / Sevgili Nuri, merhaba! Kolay kolay karamsar olmam ama bu sefer ilk öyküm yayınlanmış gibi sevindim. Teşekkürler. Onay ne demek! Ayrıca düzeltmelerin için de sağ ol.

30 Ara 2021 Per 08:38 / Sevgili hocam, günaydın! Eşim ve ben ailecek yeni yılınızı kutluyoruz. Benim anlatmalarımdan olacak, eşim, sizin için özel bir yer açtı gönlünde. Adınız geçince yüzünde gülümseme beliriyor. Sevgiler, selamlar.         

31 Ara 2021 Cum 12:05 / Sevgili Nuri, günaydın. Eşinize sonsuz sevgiler, saygılar. Onun yüce gönlünün karşısında saygıyla eğiliyor, teşekkür ediyorum. Ve eşimle birlikte sizlere, güzel, sağlıklı, özgür yeni yıl ve yıllar diliyoruz.

23 Mayıs Pzt 10:27 / Sevgili Nuri, uzun süre görüşemedik. Umarım sen ve Perihan iyisiniz. Ben, açıkçası direniyorum. Moralim iyi. En çok üzerinde durulan kansere iyi huylu teşhisi koydular. Dört ay sonra yeniden bakacaklar. Onun dışında birçok sıkıntı var. Yemek yememe, iştahsızlık, halsizlik, yorgunluk vb. Devam ediyor. Troid teşhisi koydular. Neden olarak troid olabilir diyorlar. Salı günü tekrar, başka bir hastaneye gideceğim. Araştırmayı derinleştirmek için. Bir de koronanın etkilerinden şüpheleniyorlar. Onun için de uğraşıyorum. Kısacası direnmeye devam ediyorum.

Koparsam geri dönemem düşüncesiyle öyküyü, yazmayı aklımdan çıkaramadım. Dayanamadım, kendimi zorladım, bu sabah eski ve klasik bir öyküyü gözden geçirdim. Umarım dönem ve sanatsal olarak işe yarar. Yaramazsa son derece hoş karşılarım. Ama yakanı bırakmam! Yakın zamanda yine gündem dışı bir öyküyle kapını çalarım.

Perihan’a ve sana sonsuz sevgi ve saygılarımı sunuyorum. Habibe'nin de gönülden selamları var.

Güzel, neşeli, sağlıklı günler dileğiyle.

Oh be! Uzun süredir düşlediğim bir başlangıç yaptım. İyiye alamet!

23 Mayıs Pzt 17:12 / Kahvaltını yaptın mı hocam? Bak, bu güzel öyküyü yazan kalemin oyunbozanlık yapmaya hakkı olamaz. Bizim için gereklisin, öyle kendine kavşak icat edip de yol değiştirmeye kalkma!

Daha yeni bulduk seni, kolay bırakmayız. Akşam yemeğinde tepende duracağız ve Habibe hanıma "ellerine sağlık" dediğini duymadan oradan ayrılmayacağız.

Öyküye gelince: İyi ki Norveç'tesin. Kelepçeyi hazırlamışlardı yoksa! Beynin ve kalemin dert-tasa görmesin. Peri ve ben sevgi, selam gönderiyoruz. İyi ol, tamam mı?

23 Mayıs Pzt 23:34 / Sevgili dostlarım Perihan ve Nuri, sizlerin desteğiyle akşam güzel yemek yedim. İkinizi de hep başımda dikili hissettim. Korkumdan başımı kaldıramadım. Hep yedim. Temenni ve dilekleriniz için sonsuz teşekkürler.

Öykü gerçek yaşanmış bir öyküydü. Kıyamadım daha fazla kırpmaya. Sizin moral ve destenizle ipin ucunu bırakmamak için gücüm yettikçe bir şeyler yapmaya çalışacağım. Sonsuz selam ve sevgiler.

Sonra sustuk işte…

   NE OLDU?

   Hilmi Haşal, hayatın ve şiirin karşısında durarak, on iki sayıdır bu soruyu soruyor.

   Ben de Eliz Edebiyat’ı aldım karşıma, onunla yüz yüze oturdum ve gözlerinin içine bakarak aynı soruyu sordum: Ne Oldu?

   On yıl, artı bir yıl daha; sayın 132’ye vardı, Eliz kardeş! Eksildin mi çoğaldın mı, nedir durumun? Biriktiğin yerde bunca zamandan sonra neler hissediyorsun? Halini hatırını soran, nabzına parmaklarıyla dokunan oluyor mu? Bir kıyıda bir başına kalmışların yalnızlığını yaşamıyorsun değil mi?

   İlgi bahsinde eski günleri bugünlerle kıyaslama sakın; efkârın artar! O günlerde biz Türkiye’de çıkan dergilerin çetelesini tutardık; ne yapmışlar, nasıl yapmışlar bakar, her birini kendi terazimizde tartıya koyardık ve onları edebiyat tarihindeki yerlerine yerleştirmek için tasnif eder, ayıklar, değerlendirirdik. Uğraşırdık yani hem yararlanır hem de bir yararımız dokunur mu diye sayfaların sesini dinlerdik.

   Ama artık yorulduk. Bu türden değerlendirmeler yapan da bu yorgunluğu göz alan da kalmadı zaten. Kimsenin umurunda değil kâğıt kokuları, matbaa makinaları, dergiler, dergidekiler, yazanlar, yazılanlar…

   Elimize geçen dergilerle seni karşılaştırıyorum, Eliz kardeşim ve on bir yılda ortaya koyduğun sonuçtan şikâyet etmiyorum. Tutarlısın, yol bellediğin çizgiden sapmadan yürüyorsun. Seni eline alanlar ne bulacaklarını biliyorlar; onları hiç yanıltmadın.

   Geçen yıl yine on iki şairin el yazısı şiirini astın vitrinine. Son sayfanı da yine çeviri şiirlerle kapadın.

   Hilmi Haşal, -artık çocuğu musun yoksa torunu mu, bilmem- seni hiç ihmal etmedi; her sayıda evine konuk oldu.

   Halûk Cengiz, doksan üç aydır yazdığı Fiske Seansları ile geçen yıl da dergilerin tozunu almayı sürdürdü. Kulağına gelmiştir, hep aynı dergilerden bahsediyor, diye homurdananlar oldu. Ne tuhaftır ki, bu konuda en çok ses çıkaranlar, onun yaşadığı yerde istediği her dergiyi bulamayacağını bilenlerdi. Bu durumdan yakınan edebiyat vatandaşları Cengiz’e dergiler göndermeyi akıl etselerdi bu konuda söz söylemeye hakları olurdu.

   Bak, sana bu konuda da eski günlerden bahsedeceğim: Ayşegül İzmirli adıyla Dergilere Derkenar başlıklı yazılar yazarken hemen her ay yirmiye yakın dergi okurdum. Bunların çoğu adresime gelen dergilerdi. Çünkü varlıklarının bilinmesini, adlarının anılmasını isterlerdi. Demek ki günümüzde dergicilerin böyle bir kaygısı yok.

   Halûk Cengiz’in Edebiyat Günlüğü başlıklı yazıları da yüz otuz iki aydır sürüyor. Dile kolay! Samim Sadık’ın bir dönemi, o dönemin edebiyatını bugüne bağlayarak yazdığı yazılar yayınevlerinin dikkatini nasıl olur da çekmez, buna şaşırıyorum. O yazılardaki derin mizah, akıllı göndermeler ve alaycı dil demek ki anlaşılamadı. Fakat sevgili Eliz, bu yazıları hasretle bekleyenler olduğunu biliyorum.

   Geçen yıl, bir önceki yıldan devam eden Şükrü Bilgiç’in Okunmasa da Olur başlıklı kısa hikâyeleri senin çok okunan, ilgi çeken sayfalarındandı. Zeki ve duygulu metinlerdi onlar. Eminim sen de o yazıları taşırken hiç yorulmamışsındır. Umarım bu yıl da devam ederler.

   Eliz kardeşim, ne yalan söyleyeyim, en şenlikli sayın Ağustos sayısıydı. Genç şairleri buyur etmiştin sayfalarına. En çok bu sayın kaldı elimde. Harun Atak’ın el yazısı şiiriyle başladın, Oğulcan Kütük, Devrim Horlu, Ufuk Aksoy, Fatih Kök, Okan Yılmaz, Abdullah Yanarateş, Anıl Cihan, Çağın Özbilgi, Yiğit Kerim Arslan, Mustafa Şanlı, Utku Yeşilöz, Naile Dire, Ahu Neda Olsoy ile sürdürdün gençlerin şiirini; ne iyi yaptın! Yiğit Ergün, Esra Özlem Dökmen, Mehveş Demirer, Bilgin Yarıkkaya, Meryem Coşkunca, Selenay Kübra Koçer, Nilgün Emre, Eren Ağkoç ile sonraki sayılarda devam eden gençlerin şiirleri seni de umutlandırmış olmalı. Bu işi kotaran Bülent Şanlı’yı tebrik etmişsindir mutlaka.

   Senin yerinde olsam gelecek yıl, aynı ayda yeni bir genç şiir dosyası hazırlatırdım Bülent’e. Bunu yılda iki defa yaptırabilirsen, bak söylüyorum, ömrünü uzatırsın! Mutlu olursun çünkü; gençliğin bulaşıcı olduğunu bilirsin!

   Bursa’dan edebiyata senin aracılığınla katkı sunan Ezgi Fatma Açıkgöz, Emel Koşar ve Gönül Tokayeva bu yıl da seni yalnız bırakmadılar.

   Bursa’da yaşayan Yusuf Yağdıran seninle en çok beraber olan şairlerdendi; bu yıl sadece bir şiirle kapını çalması şaşırtıcıydı. Önümüzdeki yıl umarım daha sık buluşursunuz.

   Evet, sevgili Eliz, bu yılın kısa muhasebesi böyle.

   Kendi payıma ben 2020 yılında hem seninle daha çok bir arada olmak hem de Haşal’ın yükünü hafifletmek niyetindeyim. Ama elimizdeki filede taşıdığımız zamanın sağı solu belli olmuyor pek; bazen hızlı bazen yavaş, deliklerden akıp gidiyor. Tüketmezsek eğer, avunulacak bir şeylerle ulaşırız evimize.  

   Görüşürüz o zaman! 

 

 

BEŞ SORU BİR CEVAP

  Sorulan soruların omurgasını oluşturan ‘değişim, dönüşüm, gelişim, yenilik, yenileşme’ sözcükleri, bana, öncelikle klasik küf kokusuyla genişleyen kişisel eskimişliğimi; sonra da köpüklü, yosunla yeşermiş kâğıttan bir şiir havuzuyla bu havuz üzerine kurulmuş matematik problemlerini hatırlattı.

  1993 yılında Yeni Biçem dergisi ile başlayan, Bir Yeni Biçem, Düşlem, Akatalpa ile devam eden ve o tarihten 30 yıl sonra, günümüzde Eliz Edebiyat ve Çini Kitap dergileriyle ömrünü uzatan dergicilik geçmişimden yola çıkarak sözü şimdiye bağlamayı deneyeceğim.

  Andığım o yıllarda, bazen beyaz a4, bazen üçüncü hamur, bazen pelür, bazen de kareli kâğıtlarla, siyah, mavi, kırmızı mürekkeplerle, tükenmez, dolma, kurşun kalemlerle geçen günlerin hemen çaprazında, daktilo şeritlerinin, kopya kâğıtlarının, zarfların, pulların, etiketlerin ve poşetlerin sergilendiği, gece gündüz açık duran, bir tezgâhımız vardı. Ve biz, ‘dergici’ olarak bunlardan ibarettik. Klavyesi ve ekranıyla bilgisayarın, manyetik bantlı disketlerin, cd’lerin, flaş belleklerin, yazıcıların, internetin ve elektronik posta sözcüğünün hayatımıza girişi epey sonradır.

  Klişe ve kalıp sözcüklerinin geçerli olduğu o yıllarda, şiirler ve yazılar dergilere, daktilo ya da elle yazılmış olarak gelirdi / gönderilirdi. Henüz yaygın olarak kullanılmaya başlanmayan bilgisayarlara ulaşmamız, gelen ya da gönderilecek el işi metinlerin orada, rica minnet, dizdirilmesi, disketlere yüklenmesi, dergi sayfalarının hazırlanması, ters çıktıların ya da filmlerin alınması bizim dışımızda oluşan ve bizi zorlayan sorunlardı. Baskı işleminden sonrası kolaydı. Yeni kuş avcumuzdaydı çünkü; harmanlama mesaimiz başlardı. Sayfaların sıralanmasını, kapakların takılmasını, ortasından zımbalanan dergilerin zarflara, poşetlere konmasını, biz bize, keyifle gerçekleştirirdik. Ve o günlerde biz, çıkan her sayıyı “zaman atılmış bir gol” olarak tarif ederdik.

  Şiirlerin, yazıların dergilere ulaşması ya da dergi yöneticilerinin şair ve yazarlara ulaşması, öyle tek cümleyle geçiştirilecek, sıradan bir iş değildi. Dergicilik olarak adlandırılan bu çalışma sırasında, akçeli işler dışında, yaşanan en büyük sorun, yazarlarla, şairlerle iletişim kurabilmekti. Postanelerin ve posta kutularının her gün, bazen günde iki defa ziyaret edilmesinin nedeni buydu.

  Posta trafiğinin, uzun zaman alan gitti-gitmedi, geldi-gelmedi, aldı-almadı, yazdı-yazmadı karmaşası yüzünden olmalı, yazı-şiir gönderen kişilere olumlu ya da olumsuz cevap verme alışkanlığı yoktu. Elbette, gönderdiğiniz yazıların-şiirlerin akıbeti hakkında da olumlu ya da olumsuz, herhangi bir habere ulaşamazdınız. Eğer, ‘sipariş’ edilmiş bir yazıysa size gelen ya da sizin gönderdiğiniz, onu basılmış olarak göreceğinizi bilirdiniz. Değilse, dergilerin çıktığı günü merakla beklemekten başka bir şey gelmezdi elinizden.

  30 yılın ilk 10 yılında şiir, şair, yazar, kitap, dergi, dergicilik, yayıncılık ırmağı, düz ovada ağır aksak, menderesler çizerek uyuklar gibi akarken, son 20 yılda o ırmak, deniz kokusu almış deli bir nehir gibi koşturmaya başladı. Her şey hızla değişti. Hemen her eve bilgisayarlar, fotokopi de çeken taramalı yazıcılar girdi. Onlar girince, mistik kaynaklarda adı geçen ve ahir zamanda ortaya çıkacağı, insanları oradan oraya sürükleyerek doğruluktan saptıracağı söylenen ve olağanüstü güçleri olan Deccal, yani internet de akıl almaz bir hızla yaygınlaştı ve her eve girdi. İnsanları birçok sorundan ve zorluktan kurtaran, güzellikleri ve iyilikleri çekici birer silah olarak kullanan bu varlık(!), girdiği evlerde birdenbire her şeyi değiştirdi. Yeni bir dil, yeni bir kültür ve yepyeni bir düzen yarattı. Çalışma masalarını birer karargâha dönüştürdü. Her şey tuşlarla yönetilir oldu. Alışkanlıklar da hayatı algılama biçimleri de değişti.  

  Örneğin, internet marifetiyle nakledilen savaşları canlı izleyebildik. Ya da internetin çim sahasında, iktidar sahipleriyle muhalefet liderlerinin oynadığı slogan maçlarının şahidi olduk. Hatta internet mahkemelerinde, hâkimlerden önce hüküm kuran trollerle karşılaştık.

  Bu arada, zarflarda taşınan mektuplar devre dışı kaldı. Elektronik posta denilen kestirme yolla gönderilen mektuplar ortalığı tuttu. Yazılan mektuplara cevaplar alındı, gelen yazılara karşılıklar verildi ve bütün bu işlemler için harcanan zamanlar, eskiye kıyasla, kısacık oldu.

  Evlerdeki internetin telefon aracılığıyla ceplere girmesiyle, bir süre sonra insanların birbirleriyle olan iletişimlerinin neredeyse tamamı, internet üzerinden yapılmaya başlandı. Öyle ki, bir saniyede 3 milyara yakın elektronik posta, bir ekrandan diğerine yolculuk eder oldu. İnternete tapan kullanıcı sayısı da beş milyarı buldu.  

  Son yirmi yılı hallaç pamuğu gibi atan ve atmaya devam eden bu yeni dalganın toplumsal yaşamın her alanına sızması ve hayatı etkilemesi kaçınılmazdı; öyle de oldu. Artık dijital çağda yaşadığımız gerçeğini kabul etmek zorundayız.

  Genel durum, özetle budur.

  Gelinen bu noktada, soruşturma konusu olan sorulara yeni soruları ekleyerek bir çerçeve çizmek isterim: “Hayat şartlarının dayatmasıyla değişen ve dönüşen düşünce ve duygular”, hayatın tam ortasında yer alan edebiyatı, okur kitlesini, edebi türleri, edebi ürünleri, şairi, yazarı ve onların okurla olan bağlarını nasıl etkiledi? Yaşanılan bu dijital çağda, baskı, kâğıt, dağıtım ve zaman maliyetleri inanılmaz boyutlarda artmışken, klasik dergiciliğin ve yayıncılığın önü kesildi mi? Gerek tüketici olarak adlandıracağımız okurun, gerekse üretici olarak yazanların kâğıt tutkusunu azaldı mı? Yazanın üretim, okuyanın tüketim alışkanlığı değişti mi? Okur, yazılı olan metinle arasına ses gibi, görüntü gibi, ekran gibi, klavye gibi harici uyaranların girmesini, yani e-kitabı ve sesli kitabı kabul etti mi?

  Bana göre,Değişen hayat şartları ile birlikte insanın düşünce ve duygu dünyasındaki dönüşümler”, ne şiir yazanlarda yeni bir dil ve yeni bir mecra arayışına neden oldu ne de okurlar yeni beklentilerle yazarlara, şairlere dijital çağda, çağa uygun bir şiir dili oluşturmaları yolunda telkinde ya da baskıda bulundu. Hamam da tas da değişmedi. Akıp giden su belki büyük havuzu biraz bulandırdı, o kadar!

  Örneğin, “Değişen hayat şartları” bağlamında, ‘Şiir Günü’ etkinliklerinde, ezberden ya da yazdığı kâğıda bakarak değil de telefonlarına bakarak şiirler okudu gençler.

  Örneğin, iki yılı aşkın bir süredir devam eden ve toplum yaşamını derinden etkileyerek yaşama biçimimize yön veren salgın döneminde, Covit gibi, Corona gibi, Pandemi gibi sözcükler, biraz da zorlamayla, şiirlerde yer buldu, ama bu, ne şiirlere yeni bir boyut kattı ne de dönemi yansıtan kalıcı bir etki bıraktı. Dahası, bu sözcükler, sadece kullanılmış olsun diye kullanıldıklarını aşikâr ederek, orta yere bırakılmış barutsuz, fünyesiz bombalar kadar etkili olabildiler ancak.

  Bu kadar sarsıcı bir dönemde bile dilini değiştirmeyen şiir, hangi “sosyokültürel ve sosyoekonomik gerçekleri” yaşarsa yaşasın, dilini kolayca değiştiremez gibi geliyor bana. Belki büyük bir göç, belki toplu katliamlar, belki olağanüstü doğa olayları, belki savaş… Bu durumları bile şairin nasıl algılayacağını ve şiirine nasıl yansıtacağını önceden kestirmemiz çok zor.

  Şiirde yenilik ve yenileşme süreçlerinin şairler üzerindeki etkisi” denildiğinde, bunun ne anlama geldiğini, arkamda bıraktığım bunca yıllık zamana rağmen, anlayabilmiş değilim. Bir yenilik, bir yenileşme hareketi görmediğim içindir herhalde. Çünkü 1950’lerin ortasında temeli atılan İkinci Yeni şiirinin inşaatı, kat üstüne kat ekleyerek hâlâ devam ederken, onun yanı başında, yenilik ve yenileşme adına yapılan nice binanın tamamlanamadan şantiyelerini dağıttıklarını, paydos ettiklerini gördük. Edebiyat tarihimiz de bunu böylece tescil etti. Bugün şiir yazan şairlerin büyük bir bölümünün, hiç değilse bir dönem, o inşaatta gündelikçi olarak çalıştıklarını, tuğla taşıyıp harç karıştırdıklarını biliyoruz; bu da bir gerçeklik olarak o tarihin bir köşesinde yazılı duruyor.

  (Bu arada, bir itirafta bulunmalıyım: Uzunca sayılacak bir dönem 15-20 arasında dergi okur ve “Dergilere Derkenar” başlığı altında yazarken, bugün Türk şiirini bütün olarak takip etme olanağından yoksunum. Önceki yıllarda olduğu gibi, kapsayıcı şiir yıllıkları da artık yayımlanmıyor. Yeniliğin değil ama değişimin bir sonucudur bu. Soruları cevaplarken kendi şiirimden, yayın kurulunda olduğum ve yayın yönetmeni olduğum dergiye gelen ve izlediğim az sayıdaki dergide yer alan şiirlerden yola çıktığımı belirtmeliyim.)

  Şiirin dünü, bugünü ve yarını bağlamında” şairi, kendi haline bırakmak ve zamanın dışında tutmak gerekir, diye düşünüyorum. Çünkü zamana ve zemine göre şiir yazmak, şiir yazmaktan çok şiir yapmak sayılır ki, bu, şaire, şair samimiyetine yakışan bir hal değildir kanımca. Böyle düşündüğüm için, “dilin doğal gelişiminden” çok, şairin ve şiirinin doğal gelişiminden, bu gelişmeye bağlı yenileşmesinden ya da tam tersine, kemikleşerek bir imzaya dönüşmesinden bahsedilmesi gerektiğine inanıyorum. “Fırsatları” getirecek olan, dışında oluşan koşullardan, harici dayatmalardan çok, şairin kendi içinde yarattığı koşullar ve kendi dünyasında yaşadığı ilişkilerdir. Bu, şairin kendisiyle olan yarışıdır ve bu yarışın mekânı, yazının başında sözünü ettiğim şiir havuzdur.

  Şiiri önceleyen ve değişim, dönüşüm, gelişim, yenilik, yenileşme sözcükleriyle biçimlenen bütün problemler, dışardaki havuzla iç havuzun dengesi üzerine kurulmuştur.     

Kim Kimin Baronu

  Yazları geçirdiğim Güre’de ve sıkça uğradığım Akçay’da seyyar ya da sabit kitapçılarda zaman geçirmeyi seviyorum. Aradıklarım vardır, gözüme takılanlar vardır bir de satıcıların önerdikleri vardır; çantama koyacak bir şeyler çıkar her seferinde.

   Temmuz başlarında yeni bir seyyar kitapçıyla tanıştım Güre’de. Tahta tezgâhın üstüne yayılmış kitapları karıştırırken oradan buradan konuştuk. Kitapçı bir ara Barış Pehlivan’la Barış Terkoğlu’nun yazdığı Metastaz’ı okuyup okumadığımı sordu. Okuduğumu söyledim. “O zaman yarın kargoyla gelecek olan kitabı da mutlaka okumalısınız” dedi. Ahmet Han’ın Baronlar adlı kitabıymış gelecek olan. “Tamam”, dedim, “az sayıda gelecek olursa kitaplardan birini bana ayırın.”

   Ertesi akşam, gittim, aldım kitabı. Ahmet Han adı bana yabancı değildi. Okumadığım, ama televizyonlardaki tartışma programlarında kimi zaman denk geldiğim biriydi. Tarafsız, olaylara ve kişilere olabildiğince objektif bakmayı becerebilen bir akademisyen olarak kalmış aklımda; kitabını biraz da bu yüzden almak istediğimi söylemeliyim.

   Dün bir, bugün iki, 278 sayfalık kitabı okudum.

   Albert Pike adlı bir Mason üstadının 1. Dünya Savaşı'ndan önce yazdığı, 1950’li yıllarda bir araştırma sırasında British Museum’da tesadüfen bulunan bir mektubun üzerine inşa edilmişti kitap. Bu mektupta, en az yüz yıllık bir plandan bahsediliyor ve bu planın gerçekleşmesi için hangi aşamalardan geçilmesi gerektiği açıklanıyordu. Ortada tek devletli, tek dinli bir dünya hayalini gerçekleştirmek üzere kurulmuş İlluminati adlı bir örgüt vardı. Bu örgütün başarı kazanması için öncelikle bir dünya savaşı çıkartılması gerekiyordu. Bu savaştan sonra Rusya’da çarlık sistemi çökertilecek, ülkede komünizm ve ateizm hâkim kılınacaktı. Sonraki aşamada da komünizm, dünyada kurulu dini düzenleri zayıflatmak için güçlendirilecekti. Ardından faşistlerle Siyonistler arasında ikinci bir dünya savaşı daha çıkartılacak, bu savaşın sonunda faşistler yok edilecek, Siyonistlerin Filistin toprağında bir devlet kurması sağlanacaktı. Bir sonraki adım, İslam devletleri liderleriyle Siyonistler arasında gerginlik çıkartılmasıydı. Bu karışıklık içinde diğer devletler fiziksel, ahlaki, ruhsal ve ekonomik olarak çökertilecek, böylece nihilistlerle ateistlerin önü açılacak, moral çöküntüye uğrayan dünyaya, bu koşulları fırsat bilen, İlluminati örgütü hâkim olacaktı.

   Kitap, bu amaca ulaşmak için sarf edilen çabaları, alınan mesafeleri ortaya koyuyor, çeşitli kaynaklardan elde edilen örneklerle geçilen aşamalara dikkat çekiyor. Dünya, gerçekten de iki büyük savaş yaşamıştı; sonrasında Filistin topraklarında bir İsrail devleti kurulmuştu. Rusya’da çarlık sistemi, gizli bir Yahudi olduğu iddia edilen Lenin tarafından yıkılmış ve yerine komünist sistem hâkim kılınmıştı. Arap İsrail savaşı çıkmıştı. Ateizm ve deizm bütün dünyada hızla yayılmıştı. Vs.

  İllüminati örgütünü oluşturanlar “dünyadaki güç kademelerinin en üstün kişileridir. Bu adamların soyları Ortaçağ’ın sapık tarikatlarına dayanır ve sadece İngiltere’yi değil bütün dünyayı kontrol edecek durumdadırlar. Şimdiye kadar haklarında pek çok kitabın yazıldığı tüm gizli cemiyetler, genel merkezin, yani 300’ler komitesinin şubeleri gibi çalışmaktadır.” John Coleman’ın örgütü tanımlayan bu sözlerini Ahmet Han şöyle sürdürür: “Bu ailelerin hepsi piyasadaki tüm parayı kontrol etmeye çalışırlar ve başlarındaki temsili kişiyi de hepimiz çok iyi tanırız. Bu kişi bir kadındır ve dünyadaki en güçlü insan olduğu söyleniyor. ./.. Tabii ki İngiliz kraliçesinden bahsediyoruz. İşte o, bu komitenin en tepe noktasındaki isimlerdendir. Gözlerini para ve kanın bürüdüğü, tabiri caizse ruhunu şeytana satmış insanların oluşturduğu, kazanacakları para için değil milyonlar harcamak, tüm insanlığın dahi kanına girebilecek kanun tanımaz bu insanların, amaçları doğrultusunda karşınıza bir Amerikalı ya da bir İngiliz olarak çıkacağını düşünmeyin.  

   Kitaba adını veren Baronlar, işte bu para babalarıdır. Adam satın alıyorlar, satın aldıkları adamlara partiler, cemaatler, vakıflar, sivil toplum örgütleri kurduruyorlar. Ardından, ellerinin güçlenmesi için medya organlarını, şirketleri ele geçiriyorlar ve kazandıkları bu güçle ya iktidarı yönetiyor ya da deviriyorlar. (Yazar Ahmet Han burada sırları örten bir perdenin arkasından sesleniyor ve diyor ki: İktidar deviren medya dediğimde aklınıza kimlerin geldiğini çok iyi biliyorum ya da iktidar deviren şirketler dediğimde de aklınızdan kimlerin geçtiğinin şu an farkındayım.) (Ahmet Han’ın bildiği ve farkında olduğu şeyin ne olduğunu, kendi payıma ben bilmiyorum. O biliyor mu? Emin değilim.)

   Ahmet Han’a ya da Han’ın başvurduğu kaynaklara göre birçok sektör, örneğin içki sektörü, afyon ve uyuşturucu sektörü, ilaç sektörü, sinema endüstrisi, iletişim sektörü, medya kuruluşları bu baronların ya da baronların kontrolündeki maşaların elinde bulunmaktadır. Bu düzen böyle sürerse, tek devletli tek dinli bir dünyanın hayal olmaktan çıkarak, gerçek olması kaçınılmazdır. Gizli ya da açık, çok sayıda destekleyeni vardır. Örneğin Amerikalı ünlü aktör Morgan Freeman bunlar için belgeseller çeker, Madonna şarkılar söyler, hatta inanç sahibi olmayan Albert Einstein bile Evangelist bir hain oluverir.

   Kitapta, İllüminati örgütünün dünyadaki başarılarına ve buna karşı olan direnişlere örnekler verdikten sonra iş, bu savaştaki Türkiye’nin durumunu görmeye / göstermeye, dolayısıyla yerli siyasete geliyor. Bu noktada, dünya hakkında toptancı bir bakışla konuşan Ahmet Han’ın niyetinin, amacının, hedefinin AKP ile Tayyip Erdoğan güzellemesi yapmak olduğu ortaya çıkıveriyor. Duyun da inanmayın: Türkiye şu anda bu şirketlerle savaşmaktaymış! Cumhuriyetle kazanılmış bütün tesisleri, fabrikaları, kalkınmanın temeli olan milli kuruluşları yabancılara satan AKP hükümetleri ve bu partinin lideri, demek bunları satın alan şirketlerle savaşıyormuş. Savaşın böylesini ancak Ahmet Han çıkartabilirdi, çıkartmış!

   Erdoğan’ın sigara çıkışı bile sadece işin sağlık boyutuna yönelik bir çıkış değil, tam olarak sigara şirketlerine karşı açılmış bir savaş” (s:39) tespitini yapan Ahmet Han’ın alay ettiğini ya da okurla dalga geçtiğini sanıyorsunuz bir an. Dünyanın en güzel tütününü eken çiftçiye ekim yasağını koyan, dünyanın en meşhur tütününü işleyen sigara fabrikalarını satan, ülkenin en çok kazandıran kurumlarından Tekel’i berhava edenlerin kim olduğunu bilmiyor mu Ahmet Han? Barzani’nin sigara şirketleri Mersin serbest bölgeden Türkiye’yi duman altında bırakırken, kaçak tütün ve sigara satışı iri hacimli bir sektöre dönüşmüşken hangi savaştan bahsediyor acaba?

   Bir başka konu: Abraham Lincoln’ün “Paranın sahibi olan güçler, barış zamanlarında milleti sıkıntıya düşürmek için harekete geçmekte ve sıkıntılı zamanlarda ise onun hakkında komplolar kurmaktadır. Bu para baronlarından daha küstah ve daha bencil insanlar yoktur” sözünü Ramazan Kurtoğlu’nun kitabından alıntılayan Han, bu lafı evirip çevirmiş ve nasıl bir mantığın esiri olmuşsa, getirip Gezi olaylarına bağlamayı becermiş: Tıpkı Türkiye’de faizlerin dibi bulup Dolar’ın en düşük seviyeye düştüğü zaman Gezi olaylarının çıkması gibi. (s: 30)

   Han, Gezi’ye takmış besbelli. 2012 yılında Rusya’da, “Diktatör Putin!” denilerek büyük gösteriler yapılmaya başladığını, Putin’in onları başka ülkelerin finanse ettiği isyancılar olarak nitelediğini ve o yıllarda, Amerikalı senatör McCain, “Sevgili Vlad, Arap Baharı senin yanındaki bir mahalleye geliyor” diyerek âdeta Putin’e karşı başlatılan gösterilerin arkasında olduklarını dile getirdiğini hatırlatan Ahmet Hoca, “Ben bunları size anlatırken sizin de aklınıza bizdeki Gezi olayları geldi değil mi? İşte tüm olaylar böyle birbirine benziyordu. Türkiye, devleti esir edenlere savaş açtıkça Rusya’daki gibi aynı operasyonla karşı karşıya kalıyordu.” (s:74) Bununla yetinmiyor, hızını alamayarak şunları da söylüyor: “Devletlerin sadece sınırlarına bakıyorduk fakat sınırların hiçbir anlam ifade etmediğini anlamıyorduk. ./.. Fetihler dönemi kapanmıştı. Artık bir “enter” tuşuna basarak ülkenin tüm paraları ganimet olarak alınıyordu. Ordular bekliyorduk gelsin karşıdan diye ama Soros diye bir isim çıkıyordu takım elbisesiyle. Onun ordusunu bile göremiyorduk. Görmememiz normal çünkü onun ordusu zaten biz oluyorduk, bizim içimizden çıkanlar oluyordu. Aynen Gezi olayları gibi… Sadece Soros yoktu. Bizim Soroslarımız da vardı, Tüsiad gibi. Onlar bu ülkenin Truva atıydı.”

   Allah akıl fikir versin demeye kalmadan, Lincoln’ün sözlerinin devamı geliyor: “Kendi yöntemlerini sorgulayan ve işledikleri suçlara ışık tutan herkesi halk düşmanı ilan ederler.” Bu söze Ahmet Han’ın yorumu şöyle: “Diktatör dedikleri gibi.” Kime diktatör dendiğini bilen ama nedenini sorgulamayan Ahmet Han’ın aklına, soru sormaya bile korkan gazeteciler, soru sordukları, yöntem sorguladıkları için değil, sadece bir bildiriye imza attıkları için işten atılan, hapsedilen akademisyenler gelmiyor nedense. Kendisi de bir akademisyen ama, rektör danışmanı falan olunca omuz kalabalıklaşıyor ve statü de değişiyor demek ki.  

   Bir başka konu: “Osmanlı paranın gücünü, gelişini, yolunu bilemedi ve eridi. Aslında Osmanlı’yı doğrudan hedef almaya gerek de yok. Biz torunları bile hâlâ farkında değiliz. IMF ile olan ilişkimizi bitirdiğimizde bile neyin olduğunu anlamamıştık. Bir devrim olmuştu aslında fark edemedik. Basit haberlerle geçiştirildi bu durum ama resmen bir çeteye silah çekmiştik, onları kapıdan kovmuştuk, fark edemedik.” (s: 187) Gerçekleri bu kadar saptıran bu söze ne denir? Kuruluşundan 2002 yılına kadar 80 yılda 125 milyar dolar borçlanan hükümetlerden sonra son 17 yılda bu borcun üstüne 350 milyar dolar daha borç ekleyen bir partiyi ve onun liderini, İMF’ye olan borcu ödedi diye devrimci olarak sunmak, profesör unvanlı bir bilim adamına yakışmıyor doğrusu. Bir barondan kurtulmak için hangi baronlara el açıldı? Sonra o baronlardan kurtulmak için neler feda edildi? Ahmet Hoca, borcu borçla kapatmanın nasıl bir devrim olduğunu bir televizyon programında açıklasa da öğrensek.

   Uzatmamak için birkaç saptama daha yapıp bırakacağım.

   Ahmet Hoca’ya göre “Devlet adamı demek, memleketin çıkarları doğrultusunda, bugün söylediği sözün tam tersini yarın söyleyebilmektir. Bu durum o siyasinin namussuzca siyaset yürüttüğü anlamına gelmez.” (s:217) Sizce kimi kolluyor, kimin yalancılığını dolaylı olarak açıklamış oluyor? İşinden olacak, farkında değil!

   Amerika’nın yeni bir kıta olduğunu Kolomb’dan önce bilenler vardı ki bunlar Müslümanlardan başkası değildi.” (s: 262) Ahmet Hoca, bu sözünü nasıl edecek de İlluminati örgütüne, Evangelistlere bağlayacak diye düşünürken birden yaranma müessesesi geldi aklıma: Hani Küba’ya gidenler orada camiyle karşılaşmışlardı ya, hah işte, bu söz böyle doğrulanmalıydı; ilim adamlığının gereği budur! 

   Yazmayacaktım ama tutamadım kendimi: Bu kadar kötü cümleleri kurmak için çok mu uğraştı Han Hoca?

   “Amerika umduğunu bulmuş bir şekilde çok fazla beklemeyip siyasi arenada öne atıldı, tüm dünyaya uluslararası hukuk kurallarını hatırlatmış ve Saddam’ı köşeye sıkıştırmıştı. Amerika, önce sırtını sıvazladığı Saddam’ın şimdi bir numaralı düşmanıydı. Çünkü oyunu kurallarına göre oynamıştı ama Saddam? Irak’ın kaybetmesinin tek sebebi belki de Saddam’ın siyaset yapmamış ve oyunu kurallarına göre oynamamış olmasıydı. Çünkü Amerika’nın işgalinden önce Irak gerçekten de çok etkin ve güçlü bir devletti. Eğer Saddam oyunu kurallarına göre oynasaydı siyasi arenada bu kadar yalnız kalmazdı ama Irak doğru hamleyi yapamadı.” (s:218)

   “Fakat şimdi baktığımızda ise sadece eşkıyalık yapabildiğini görüyoruz. Eşkıyaların sonu ise her zaman, zamanı geldiğinde hükümsüz kalmaktır.”(s:226)

   “Tüm dünyanın doğru olarak kabul ettiği nice doğrusal olmayan hikâyelerle dolu kütüphanelerimiz.” (s: 261)

   Açıkçası şunu düşündüm kitabı kapattığımda: Kitabın korsanı oluyorsa yazarın korsanı neden olmasın? Ağzı bu kadar laf yapan birinin kaleminin ve kitabının bu kadar sıradan olması mümkün olamaz gibi geliyor bana.

   Yazdıklarımı ve kitabı tekrar gözden geçirirken, kitabı, yazarı ve amacı açıklayabilecek bir paragraf dikkatimi çekti: “Bu arada şunu da söylemek isterim ki inanın bu adamlar hakkında yazılmış kitapların yüzde sekseni yine bu adamların izni ve propagandası doğrultusunda hazırlanmıştır. /.. Bu adamlar sadece parayı değil tüm insanlığı kontrol etmek istiyorlar ve bu doğrultuda gerekirse haklarında yüzlerce hatta binlerce kitap bastırıp dağıtıyorlar ki hepsi kendilerini sanki bir ilah gibi gösteren kitaplardır bunlar.”

   Bu kitap da baronlar ya da baron maşaları tarafından yazdırılmış kitaplardan biri olmasın sakın? Bu konuda yazardan bir açıklama duymayı bekliyorum doğrusu.

 

GENÇ İDİK ŞAİR OLDUK, PEKİ SONRA?

  Gençlik, şiir ve şair sözcükleri birbirlerine çok yakışıyor doğrusu; amenna! İyi ama, her on yılda bir zorlayarak yeni bir kuşak var ediliyorken ve de gelen her yeni dönem kendi koşullarını yaratıyor, o koşullar da kendi insanını, kendi şiir anlayışını üretiyorsa, hangi gençten, hangi gençlikten, hangi şairden ve nasıl bir şiirden bahsedeceğiz? İhtiyar doğmuşları ya da hiçbir zaman yaşlanmayanları bir yana bırakarak, gençlik dediğimiz dönemi doğum tarihine göre tanımladık diyelim, şairliği kimin hakemliğinde, hangi şablonu, hangi kalıbı, hangi ölçüyü kullanarak nasıl tanımlayacağız?

   Aslında objektif sabittir, sadece fotoğraf çektirenler değişiyor. Mesele zaman ve zamane meselesidir ve galiba, genç yaşta şair olanın, geçmiş yaşında belleğinin yanı sıra yeteneğini de kaybettiğini söyleyeceğiz de lafı dolandırıyoruz.

  2000’li yıllarda doğmuş şiir heveslisi bir milenyum çocuğuna, zamanını şiirle geçirmiş bir pir-i fani, “Dizelerinizin iyi olup olmadığını soruyorsunuz. Bana soruyorsunuz. Daha önce de başkalarına sormuştunuz. Onları dergilere yolluyorsunuz. Başka şiirlerle karşılaştırıyor ve çalışmalarınız editörler tarafından geri çevrilince huzursuz oluyorsunuz” dese, alacağı cevap “nee!?”, “haa!?”, “pardon!?” nidalarından biri olurdu herhalde.

  Bu cevap olmayan cevabı duymazdan gelerek, “Şimdi sizden isteğim, bütün bunları bir kenara bırakmanız olacak. Gözlerinizi dışarıya çevirmişsiniz, ama şimdi her şeyden önce bunu yapmamanız gerekiyor. Kimse size akıl veremez, kimse yardım edemez. Sadece tek bir yol var. Kendi içinize gidin. Size yazmanızı buyuran o nedeni araştırın; bir bakın bakalım köklerini kalbinizin en derinlerine mi salıyor; yazmaktan yoksun bırakılsanız, yaşayamaz ölür müsünüz, itiraf edin bunu kendinize” diye devam edecek olsa, “ya baba, git işine Allah’ını seversen, ne diyorsun sen! Yazmazsam yazmam, yazarsam yazarım; dert mi bu? Ne dergisinden bahsediyorsun, hangi editörden? Sana ya da kıçı kırık dergilerin koca burunlu editörlerine ne diye göstereyim ki şiirlerimi? İnternet denen, bitmez tükenmez sayfaları olan koca bir dergi var elimizde; ne yazsan okunuyor. Kim olduğuna, ne olduğuna bakan yok; doğru musun yanlış mısın, yazdıklarını kendin mi ürettin yoksa çaldın mı, bunu sorgulayan bir Allah’ın kulunu bulamazsın orada. Şair sayılacaksam onlar sayesinde olacak bu, olamasam da sıkıntı yok! Şairlik de nedir be babam? Adımızı bu âleme yaymak bütün derdimiz. Şiirin şirinliği de burada devreye giriyor: Meraklısı çok. Bir ısırımlık çekirdek gibi, çıt, bitti gitti; bunu istiyorlar. O eski şiirlerin baş belası sorusunun, yani şairin burada ne demek istediğinin bir önemi yok artık. Onu derken bunu demesi de, bunu derken aslında şunu söylemesi de kimsenin umurunda değil babacığım. Bunu yeni şair de umursamıyor artık, yeni okur da. Şöyle kallavi bir slogan, edebe ahlaka aykırı kaçsa da ağır bir kelam, gündelik dile dolanan sıkı bir tekerleme, işte bütün mesele bu! Aslına bakarsan saçmalamaktır belki yapılan, ama yazanların da saçmalama hakkı vardır. Baktığında biçimi şiirdir, yedirilmişse içeriğine azıcık felsefe yedirilmiştir; tarihinden coğrafyasından, hal ve gidişinden kime ne? Ötesi boş işlerdir ve bu kadarı yeterlidir babacığım, yazana da okuyana da bu kadarı iyi gelir. Ne yani, durup dururken yeni akımlar mı yaratacağız? Bunun için savaşlar mı çıkaracağız, katliamlar, kıyımlar, kıyametler mi yaşayacağız, devrimler, darbeler, ihtilaller mi yapacağız? Sıkı vezinler, esas duruşta kafiyeler mi icat edeceğiz? Duyan da dünyayı yeniden kuruyoruz, yeni bir insan yaratıyoruz sanacak. Şiir bu yahu! Alt tarafı da üst tarafı da bu!”

  Şimdi sen “Her şeyden önce şunu yapın: Gecenin en sessiz saatinde sorun kendinize: Yazmak zorunda mıyım? Derin bir cevap bulmak için deşin içinizi. Ve bulduğunuz, sorunuzu tasvip eder nitelikte bir cevapsa eğer, eğer ki bu ciddi sorunun karşısına kuvvetle ve basitçe, “Yazmak zorundayım” diyerek dikilebiliyorsanız, o zaman bu zorunluluğa göre kurun hayatınızı; yaşamınız o zaman, en önemsiz ve değersiz saatine varana kadar bu güçlü içsel dürtünün bir işareti ve kanıtı olmalı” gibisinden laflar da edersin. Ben de, amanın, galiba Sokrates geldi bizim memlekete derim. Biraz daha böyle devam edersen eğer, yoo hayır Homeros bu, yeni bir destan yazmış, onun müsveddesini okuyor bana, bu kesin o, derim. Yunan tanrılarından biri de sanabilirim seni, o kadar antiksin yani. Dur biraz, görsel bir nesle mensubum ya, sesinden değil de süzgün çehrenden çıkardım seni; sen biraz Rainer, biraz Maria en çok da Rilke’sin.(*)

  “- O muyum değil miyim, anlaman için biraz ipucu vereyim sana: Geçtiğimiz Mart ayında, eskiden top sahası olan, dünyanın parası harcanarak çevre düzenlemesi yapılan, sonra, daha tamamlanmadan yıkılarak millet bahçesine dönüştürülen mekânda bir şiir etkinliğinde gördüm seni. Paltoma sarılarak mikrofona yakın bir yerde dinliyordum şiir okuyanları. Tedavülden kaldırılmaları yakın olan şairlerden sonra, arka arkaya gençler çıktı sahneye. Mikrofona ellerindeki cep telefonuyla geliyorlardı ve telefonun ekranını mıncıklayarak okuyorlardı şiirlerini. Sen de öyle yaptın: parmağınla bir şeyleri yukarı aşağı iterek, “az önce buradaydı, nereye kayboldu bu? Vallahi değiştireceğim beni durmadan mahcup eden bu telefonu! Ama kıyamıyorum, çünkü içi şiir dolu” dedin. O sırada Toki flamaları dalgalanıyordu bayrak direklerinde. Toki ve şiir, bu, yirmi birinci yüzyılın romantik bir özetidir, dedim; ama buna cep telefonlarını da bir biçimde eklemek gerekir!

  Bak, genç dostum, acemiliğini, kafanın karmakarışık oluşunu, ruhundaki kaosu ve nereye ait olduğuna, ne yapmak istediğine dair oluşturduğun o iri soruları şiirle bir araya getirebilirsin elbette; her biri şiire yakışan narin kıyafetlerdir. Bunları şiirine giydirebilirsin ama bunu yaparken şiirin dilini ve şiirin kadim değerleri umursamamayı, hesaba katmamayı, yok saymayı aklına getirme sakın. Orijinal olmak, özgün olmak, benzerlerinden farklı olduğunu ortaya koymak elbette iyidir, ama bu, özgürlüğünü harcama hakkını vermez sana. İlk anda tıpası patlatılmış şampanya gibi hissedersin kendini; köpürür-köpürtürsün/sarhoş olur-sarhoş edersin. Çabucak bitersen ne âlâ, unutulur gidersin. Bitmemekte ısrar eder bu halinle kalıcı olmaya çalışırsan, haberin olsun, sirkeleşirsin!   

  Bir sözüm daha var sana: Neredeyse bütün küçük kanatlı, kahverengi gagalı civcivler birbirlerine benzer. Kimi Nâzım Hikmet’te eşelenir kimi Necip Fazıl’da, kimi Sezai Karakoç’u gagalayarak büyür kimi Ece Ayhan’ı, kimi Metin Eloğlu’nun tüneğinde uyuklar kimi Cahit Zarifoğlu’nun; Ahmet Arif’in kümes’inde isyan çıkaranları Attilâ İlhan’ın, dip dalgası savurur. Sonunda bir civciv sürüsünün içinden, cinsiyetçilik yapmadan söylüyorum, bir horoz ya çıkar ya çıkmaz, kalanların hepsi annelerine benzerler.

  Hey! Nereye gidiyorsun? Gitme, gel! Belki daha bir şeyler…”  

(*) İtalik Rilke çevirileri için Semih Uçar’a teşekkür…

KOKONA VİRÜS

Bu yazı bir güzellemedir. Cana kastı olmasa methiyeler düzülebilirdi. Ama işte kıyıcılığı vardır. Bu yüzden Kokana Virüse olan sevgim ıskontoludur.

Bir sürü sebebim var güzelleme yapmak için.

Öncelikle, alıp da okuyamadığım onca kitap, şimdi raf değiştirdi; okunmuşlar safına geçti. Örneğin, Dostoyevski’nin en kötü romanı diye notlarımın arasına giren Netoçka Nezvanova bir solukta okundu bitti. Demek, bitsin diye okununca, sıkıntı hız kazanıyormuş. Tek kelimeyle kötü bir romandı. Ergin abinin çevirisi bile kurtaramamış kitabı. Okurken çıkardığım sıkıntı sivilcelerini kim olsa sıkmayı, sıkıp da beni kurtarmayı beceremezdi. O kadar kötüydü yani. Tamam, para kazanmak zorunda olduğu yıllarda yazılmış, tamam, ne yazarsa yazsın basılma garantisinin olduğu ünün şemsiyesi altındaymış, ama Dostoyevski adı hiç mi hesaba katılmamış? Düşünmemiş işte! Böyle yarım, böyle eksik bir kitap, gitti, bir raf dolusu güzelim Dostoyevski kitabının arasına girdi.

Bir Doktorun Anıları ile gönlümü fetheden Bulgakov’un yazdığı Usta ile Margarita da raf değiştiren kitaplarındandı. Bu kitabı ne yapsa adam edemezdi Ergin Altay abinin usta işi çevirisi. Yazıldığı yıl itibariyle yeni, yepyeni bir kitap olabilirdi Usta ile Margarita. Gereksiz uzatmalara, düş gücünü kötüye kullanmalara, hayalleri yok pahasına harcamalara, sonuçsuz gerçeküstü heveslere meyletmeseydi, eh, birinci bölümü okunabilirdi belki. Ama kendimi aşacağım derken kendini yok etmeyi esas alınca, Bulgakov’un hesapları tutmamış, gitmiş Bağdat yolunda bir çöle saplanıp kalıvermiş.

Hayalet Yazar’ı okuduktan sonra, virüs öncesi bütün kitaplarını aldığım Philip Roth’un Ve Hayalet Sahneden Çekilir, Öfke, Sokaktaki Adam, Karşıt Hayat, Nemesis adlı kitaplarına yeni bir raf ayarlamıştım kitaplığımda. Adlarını andığım kitapların okunması tamamlandı. Sırada Pastoral Amerika var. Şu rastlantıya bakın ki, bir gece, şifrelerini açarak üyelerinin film seyretmesine olanak sağlayan bir televizyon kanalında bu isimde bir filme rastladım. Kitapla filmin isim karşılaştırmasını yaptım; evet, bendeki kitabın uyarlamasıydı. Filmin yarıdan sonrasını seyrettim ve yönetmenin imge kodlarını aklıma yazdım. Şimdi sırada Pastoral Amerika var. Ama o ağırlıkta bir kitaba başlamadan önce, oyalayıcı olacağını sandığım, A. M. Homes adlı yazarın Yangın Müziği adlı kitabını araya soktum. Homes, ipini koparmış genç bir Amerikalı. Kopardığı ipin ucunu aradığı belli. Ama bulunca ne yapacak, işte o belli değil. Orta sınıf Amerikan ailelerinin vasat hayatını anlatırken şunu düşündürüyor: Dünya ortasından ikiye bölünse, Amerika’yı ilgilendirmeyen kıyametler kopsa, hatta kopan kıyametler Amerika’yı da ilgilendirse, ortalama Amerikan aileleri, olanlarla asla ilgilenmez. Onları ilgilendiren şeyler, yemektir, içkidir, sekstir, televizyondur ve Amerikan futboludur. Bu sıkışmışlık içinde değişiklik arayanlar için, yukarıda sıraladığım ihtiyaçlara bir de ruh doktorlarını ekleyebilirsiniz. Böyle bir kitaptı Yangın Müziği. Doğrusu bu kadar severek okuyacağımı tahmin etmiyordum.

Onu bitirdiğim gün Dan Kavanagh’ın Yalan Dolan Kenti’ne başladım. İyi gidiyor, derken, bitiverdi. Edebiyata batırılmış bir polisiye romandı. Sıradan cümlelerle şişirilmiş bir kitap değildi yani. Agatha Christie’yi de içine alan polisiye ve cinayet romanlarından bilirim, böyle kitaplarda sorun, nitelikli cümleler kurmaktan çok, olayı, giriş gelişim ve sonuç bölümleriyle kotararak okura, merak hissini önde tutarak, doğru dürüst sunmaktan ibarettir. Bu kitap, sunuş bakımından onlara benzemiyordu. Bir defa, esas oğlan, polis, özel detektif falan değil, bir özel güvenlik elemanıydı. İkincisi, öyle vurduğunu deviren cinsten kaslı, heybetli biri de değildi kahramanımız, dayak yemeyi becerebilen, kulağında küpe taşıyan bir eşcinseldi. Daha ne olsun; bu çarpıcılıkla, okundu, bitti.

Derken, daha iri çekirdekli bir kitaba başladım. Amerikan Beat kuşağının kurucularından William S. Burroughs ile bu kuşağın önemli temsilcilerinden Jack Kerouac’ın ortaklaşa yazdıkları Ve Hipopotamlar Tanklarında Haşlandılar! adlı kitap, doğaçlama yazma biçiminin en güzel örneklerinden biri. Dünya küresini ikiye ayırıp her bir parçasının içinde, dünyanın hallerini önemsemeden yaşayan; caza, Budizm’e, uyuşturucuya, alkole, yoksulluğa batmış iki yazarın, kural tanımaz metinleri, kuralsızlığın rahatlığını boyun yastığı olarak sundu bana. Sefam oldu, doğrusu.

William S. Burroughs’un Çıplak Şölen adlı romanının çok daha zor okunduğunu, karmaşık üslubuyla okuru yokuşa sürdüğünü biliyordum. Derken, nereden bildiğim takıldı aklıma. William S. Burroughs’un bende başka kitapları olmalıydı. Zamanım bol, kitapların arasına daldım ve buldum: İçerdeki Kedi, Şans Hayaleti ve Çıplak Şölen’in 1998 baskısı; almış, unutmuşum.  Demek ki, Amerikan Beat kuşağına devam edilecek. 

Evet, edebiyat ahalisinin okuma konusunda ne durumda olduğunu, kendi üzerimden tarif ederek, tahmin ettim, etmeye çalıştım. Yazmaya gelince: Kokona Virüsün gelişi kalemlerin aşınma mevsimini de getirmiştir. Yazmayanların yazacağı tutmuştur. Kötü yazanlar, kötü yazmalarını koyultarak sürdürmüşlerdir. Üstelik çiziktirdiklerini, kapalı kalmanın verdiği bunaltıyla, orada burada duyurmaya çalışmışlardır. Yazdıklarının iyi olduğunu sananlar da bu kervana en az bir deveyle katılmışlardır ki, çan sesleri sosyal medya çölünde vaha aramıştır. Yazdıklarını temize çekenler olmuştur, temize çektiklerini kirletenlerle sosyal mesafeyi koruyarak. İşte böyle başlamış ve sürmüştür yazılı Kokana Virüs Günleri.

Ev hayatı az da olsa biçim değiştirmiştir. Örneğin, aynalarla olan muhabbetler, başlangıçta yoğunken giderek seyrelmiştir. Kadınlar günde bir defa saç tarar, tek kıyafetle günü bitirir, soyulan ojelerini yenilemez olmuşlardır. Dip bucak araştırmalara girişmişlerdir, albüm kazılarına, ayva kokulu günleri hatırlama denemelerine. Ellerinde toz bezleri. Biraz gözyaşı, biraz isyan yaşı, biraz yaş yaşı ile başlamıştır, Kokona Günlerinin suskunluk devresi. O saat devreye girmiştir, burun ucu sızlaması, boğazda yutkunma yangını ve kuru hıçkırık.

Erkekler, “bir âlem” olmaya devam etmişlerdir. Saç ve sakal uzatma hevesleri depreşmiştir. Pijama altını çıkarmadan kaç gün geçireceklerine dair kendileriyle bahse tutuşmuşlardır. Mutfağa girme hevesleri uç vermiştir. Değişiklik yapmak adına, kendinden utanan zeytinyağlı yemekler yapmışlardır. Akıllarına hinlikler üşüşmüştür. Fırsatçılıkları depreşmiştir. Telefonlarıyla içli dışlı olmuşlardır. 

O sırada cüzdanlarına sarılır gibi dindarlıklarına sarılanların içine kurtlar üşüşmüştür. Camiler kapatılmış, Cumalar yasaklanmıştır. Önümüz Ramazandır. Teravih namazları da namazda uyuklamalar da ortadan kalkacaktır. Cübbeli cübbesiz soytarıların sirk çadırları olan iftar çadırlarında yaptıkları propagandaları, din sömürgenlerinin beş yıldızlı otellerdeki iftar gecelerinde arş ü âlâyı tutan gösterişleri, fişi çekilmiş hoparlörler gibi susuverecektir. Din bezirgânlarının ellerindeki alet edevatlar alınıverecektir. Tanrı birden kullarıyla baş başa kalacaktır. Siyasetçiler kimin sırtına binip oy avcılığına çıkacaklarını sorup duracaklar, bu soruyu ocaktan yeni çıkmış kızgın şiş misali avuçlayacaklardır.

Öyle böyle derken, Kokona üzerine yapılan zekâ çalışmaları sosyal medyayı istila eder. Yapılan her espride gerçeklik payı komiklik payının epey üstüne çıkar. (Adam “Ne haber, ne yapıyorsun” diye soran arkadaşına telefonda “Hiç! Salgın yüzünden evdeyim. Maçlar da iptal, yapacak bir şey yok. Bu arada hanımla sohbet ediyoruz; iyi birine benziyor”) der. Ya da (Doktorlarımız halkın yarısını evde oturmaya ikna etti. Veterinerlerimiz diğer yarısı için uğraşıyor.) cümlelerinin iğnesi bata çıka ortalıkta dolaşırken, birden, çuvaldıza takılan ip, 65 yaşındaki delikanlıların canını yakan bir anketin sonucunu duyurur: (64 yaşında sokağa çıkanların sayısında patlama yaşanıyor.) Sonra gönülleri ferahlatan bir takılma gelir: (Neyse ki Türkiye’de 65 yaşın üstünde kadın yok. Kime sorsan 40, bilemedin 50)

Son şakayı yeni Türk Dil Kurumu yapar ve salgın hastalığa isim bulur: Öksüreçli Götürgeç! Eski Türk Dil Kurumu yattığı yerde dört döner, la havle çeker.  

Sonuçta, Kokona kardeş şöyle bir silkeledi herkesi. İçimizdekiler dışarı dökülmese de yer değiştirdi. Bu iyidir. İnsanın yeniden istiflenmesi gerekir.