
|
KARIŞIK
YAZILAR -2
EDEBİYAT, ETİK, YUMUŞAMA VS.
Tarihi
yazanlar, bitirdiğimiz yüzyılı tanımlarlarken, sanırım en çok şu iki sözcüğü
kullanacaklar ve bu zaman dilimini bu iki sözcükle özetleyeceklerdir.
Bunlardan ilki küreselleşmedir bana göre, ikincisi de detant. Bu 'sanırım'lı
savı ortaya atarken, ne siyasal bilimlerin, o hiç bilmediğim karanlık
sularına açılmak amacındayım ne de bilenlerin bile içinden çıkamadıkları
milletlerarası ilişkiler yumağına bir düğüm daha eklemek niyetindeyim.
Açıkçası ben, göstereceğim kulağımın yolunu, bilerek bir parça uzatıyorum.
Sözü
'detant'a getireceğim; detantın bir bölümüne... Alışılmıştır, yazdığınız bir
metin- de yabancı bir sözcük kullanmışsanız, onun sözlük anlamını, uygun bir
yerde yazmalısınız ki dersinize çalıştığınız belli olsun.
'Milletlerarası ilişkilerde yumuşama' diye yazıyor, benim baktığım sözlükte,
detanta karşılık olarak. Bu tanımın bir bölümü kullanacağım ben ve
insanlararası ilişkileri anlamakta zorluk çeken biri olarak, tanımın,
'ilişkilerde yumuşama' kısmını; hayır, 'ilişkiler'i de atarak, sadece
'yumuşama' kısmıyla ilgileneceğim.
Bazı
değerlerimiz vardır, bilirsiniz, onlar hakkında değil tartışmak, konuşmak
bile sakıncalı bulunur çoğu zaman. Kimi milli ve manevi değerlerimiz
örneğin; onlar vardır, hep olmuşlardır, hep olacaklardır. Neden var
olduklarını sorgulamak, hak ve had sınırlarımızın dışında kalır. Öyle
olunca, üzerinde konuşulacak başka değerler aramaya koyuluruz. Kolayca da
buluruz, elimizin altında duruyorlardır çünkü. Üstelik hem kul- lananları
hem de dinleyenleri hoşnut eden kavramlardır bunlar. Barış deriz örneğin,
sev-gi deriz, kardeşlik, dostluk, deriz. Hem de öyle bir deriz ki, tek tek
kullanıldıklarında kulağa hoş gelen, tam yerine konmuş bir taş gibi bir
işlevi ve bir ağırlığı olan bu kav-ramlar, koro kalabalığında 'ses'lerini
yitirirler, anlamlarını suda seken taşlar gibi kaydırırlar ve suya yazılmış
yazılara dönüştürürler. Bu kavram mahşerinde, örneğin hipotenüsün uzunluğunu
Rapunzel'in dökülmüş saçlarının boyu ile açıklamaya çalışken
yakalayabilirsiniz kendinizi.
Örnekten bol ne var!
Şu,
televizyonlarda yayınlanan, yaygınlaştıkça yavanlaşan ve hemen hemen hiçbir
zaman hiçbir sonuca ulaşamayan açık oturumlarda yaşananları bir düşünün.
Konuşmacılar, saatlerce süren o programların büyük bir bölümünde
zamanlarını, sanki farklı bir dili konuşuyorlarmış gibi, ne dediklerinde ne
demek istediklerini açıklamakla harcarlar. (Komik ve acı: "Derin devlet"i
anlatıyordu bir gün bir konuşmacı. Karşısındaki bunu "Kutsal devlet" olarak
algılıyordu. Programın yöneticisi de "Derin devleti hangi anlamda
kullandığınız, bilmiyorum ama..." diyerek giriyordu araya.)
Şu,
"Barış" diye diye karıştığınız kavgalarınızı bir düşünün. (Yapmadığımız şey
mi; Kıbrıs Barış Harekâtı'nı neden yaptığımızı, savunma içgüdüyle, böyle
açıklamaya çalışmadık mı? Diyalektik kurama dayandırarak, her şeyin zıddıyla
var olduğunu anlatma fodulluğunu yapıp yapmadığımızı bilmiyorum ama, bir
savaşı, barış adıyla tarihe kaydeden bir ırkın ahfadı olduğumuz kesin.)
İçinize
dönün ve şu, odağında pırıl pırıl bencillik yanan sevgilerinizi, odağında
çıkarların yalazlandığı dostluklarınızı şöyle bir gözden geçirin.
Bulduklarınız yetmez mi neyin ne olduğunu anlamaya ve de anlatmaya?
Diyeceğim, bir süre sonra, yüce olduklarını sandığımız değerlerin,
yığınlaşmış insan kalabalığının ağzında değişik marka çikletler olarak
çiğnenmekte olduğunu görürüz. Bir yandan da çiğnediğimiz çikletimizin
markasını anlamaya çalışıyoruzdur. Bir de bakarız ki, örneğin 'demokrasi'
diyen biziz ve kıpırdayan bizim dudaklarımız ama, ses, tepesi sarıklı bir
kafadan, dudak kenarlarından taşmayan iki ince bıyığın altından geliyor.
'İnsan Hakları' falan dediğimizde de kıpırdayan yine bizim dudaklarımızdır
ama, sesin çıktığı dudakların kıyısından biraz kımız ve biraz da kan
sızıyordur.
Kavramların tekelleşmesinden yana değilim elbette; bir çikleti herkesle
beraber çiğnediğimizi ya da ağzımızdaki çikletin, çiğnendikten sonra bize
verildiğini anlatmaya çalışıyorum ki
yumuşama derken kastettiğim
şey, işte tam budur.
Bu
durumda, ya artık balon bile şişiremeyen o çikleti çiğnemeye devam ederiz
(ki, buna, olsa olsa geviş getirmek denir.)
ya yeni marka bir çiklet bulup yumuşayana kadar onu çiğneriz ya da
kendimize yeni çikletler üretmenin yollarını ararız.
Şimdi
yine sözlüğe başvuracağım ve size, çiğnemekten kolay kolay
vazgeçemeyeceğimiz, dahası, yerine kolay kolay yenisi koyamayacağımız ve en
vahimi, kolay kolay kendimizinkini üretemeyeceğimiz bir çikletin;
etik'in anlamını
aktaracağım.
Etik,
'töre/ahlak bilimine ait; törel, ahlaki' diye bir karşılık taşıyor. Biz
insanları kuşa-tan halkalardan tenimize en yakın olanı, dışarıya doğru
sıralanmış halkaların herhangi bir nedenle daralması halinde bizi en çok
sıkanı, o halkalar bir şekilde gevşemiş olsa bile asla gevşemeyenidir etik.
Yani etik, en çok bağlı olduğumuz, yani, bizi en çok bağlayan, yani, bazen
çıkarıp masanın altına yapıştırsak bile ağzımızdan düşürmediğimiz bir çiklet
markasıdır. Adım attığımız her yerdedir, dokunduğumuz her şeydedir; evdedir,
iştedir, aştadır, aşktadır, hatta, dozu kontrol edilmiş olarak savaştadır.
İki kişi bir araya gelince, üçüncü ve dördüncü kişi olarak ordadır. Üçüncü
ve dördüncü diyorum çünkü, kişiler, yine o savunma içgüdüleriyle değişime
uğrattıkları kendi etik kurallarını, genelgeçer kalıpların içinde gizleme
eğilimindedirler. Diyeceğim, etik, kavram olarak tektir ama, neredeyse kişi
sayısı kadar etik anlayışı vardır. Buna isterseniz 'meal', isterseniz
'yorum' etik deyin. Etiğin biçimi değişmiştir, yumuşamıştır; giderek
balçıklaşacaktır. Ve de balçık haliyle sıvandığı yerde çirkin duracak, oraya
yakışmayacaktır. Ya da sıvanan yer, etiğin bu haline yakışmayacaktır.
Şimdi
ben, kulağımın yolunu daha fazla uzatmadan 'edebiyat'
diyeceğim ve üçlemeyi tamamlayacağım: Yumuşama, Etik ve Edebiyat... Bu
üçlemeden, Edebiyat ve Etik, Edebiyat ve Yumuşama, Etik ve Yumuşama gibi
yazı başlıkları üretmek olası. Ben, belki de bütün başlıkları kapsayacak,
tek bir soru sormakla yetineceğim: Edebiyatın bir etiği olmalı mıdır?
Bu
soruyu yersiz ve anlamsız bulanlar, ya değerlerin uğradığı çürümenin,
yumuşamanın ayrımında olmayanlar ya da başka değerlerde olduğu gibi etikdeki
yumuşamayı, çözülmeyi, balçıklaşmayı ve çürümeyi edebiyata
yakıştıramayanlardır ki onlar iyi insanlardır. Edebiyatın tam ortasında
duran billuru, saf olarak saklayabilenler, o billurun hâlâ saf olduğunu
sananlardır.
Kâğıda
ve kaleme ya da ekrana ve klavyeye dokunmadan, sadece bir okur olarak
edebiyatla ilgilenenler de böyle düşünürler; bunu biliyorum, bunu
gözlüyorum. Onlara, örneğin, "Biliyor musunuz, çeşitli dallarda verilen şu
edebiyat ödüllerinde jüri üyeleri, önlerine gelen kitapların içeriklerinden
çok, onları kimin yazdığına bakarak karar verirler." desem, bana inanmak
istemezler. Ya da "Biliyor musunuz, dergilerde, gazete eklerinde üzerlerine
yazı yazılan yazarların ve şairlerin birçoğu, kendileri için yazı yazanlara
borçlanırlar ve bunu bir karşı yazıyla öderler." desem, bana yine
inanamazlar ve "Şu bildiğimiz çete ilişkisi gibi bir şey mi bu?" diye
sorarlar.
Onlara,
"Dahası var, bir yazarın adı kullanılarak da yazılar yazılabilir." desem,
"Bu kadarı da fazla, abartma." derler bana. Ben de onlara, karşılarında
canlı bir örneğin durduğunu söyler, Düşlem maceramı anlatır ve Antalya'da yayımlanan
Bahçe dergisinin 15.sayısında,
onların nasıl kendi Ayşegüllerini yarattıklarını kanıt olarak gösterirdim.
Edebiyatın içindeki kristalin ya da içlerindeki edebiyat kristalinin
islendiğini hissederlerdi.
Bahçe'yi yönetenlere sorsalardı
alacakları yanıtı da söylerdim onlara: "Yazı postadan çıktı geldi, biz de
bastık. Nereden bilebilirdik ki kimin yazdığını?"
Adları
saptanmış Ayşegüllerle bu işi sürdürmeyi tasarlayanlar, asıl tehlikenin
böyle bir yanıtın mantığında olduğunu görmüş olmalılar ki arkası gelmedi
yazıların.
İki yıl
aradan sonra, yine bir Bursa dergisinde, belki de yanlış seçilmiş bir 'ilk
yazı'yla yeni bir başlangıç yapıyor ve söz alıyorum.
Çikletleri, çiğnendikten sonra, paketlerinden çıktığı biçime dönüştürmenin
yöntemini bilen varsa, söylesin! Ben buradayım.
Burada
mıyım? Neden olmasın!
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 17 / Mayıs 2001)
DENE(ME)ME
Telefonda, yazacağım yazıların "Akatalpa'nın
fiziğine uygun" olmasını isteyen Nuri Demirci, sanırım alttan alta, derginin
kimyasına da gönderme yapıyordu. Öyle ya,
Düşlem'de yazdığım Dergilere Derkenar yazıları, -her iki bağlamda
da-, geniş ova; ovada alamet ot bulmuş yılkı atı gibi alır başını giderdi.
Doğrusu, bu yazılara, -her iki bağlamda da- yüreklendirmenin dışında karışan
olmadı. Bu nedenle, Düşlem'in yazı
kuruluna (Kayabaşı'na, Cengiz'e ve Demirci'ye) klavyemin başına her
oturuşumda, gönülden bir teşekkür yollardım.
Bir
anlamda iç dökme sayılacak ilk yazımdan ve aldığım telefondan sonra, iç içe
geçmiş iki soruyla; neyi nasıl yapmalı sorusuyla epey boğuştum.
Akatalpa'da Melih Elal, içeriği farklı olsa da dergiler üzerine
yazıyordu. Halim Hayal'in yazıları edebiyat koksa da felsefe ağırlıklıydı.
Mustafa Durak, her zamanki sabrı ve dikkatiyle şairleri incelemeyi
sürdürüyordu. Altında ad yazılı olmasa da biçeminden Ramis Dara'ya ait
olduğunu çıkardığım sunu yazılarında, Bursa yereline yaslanarak edebiyatın
geneli üzerine kısa değinmeler yapılıyordu. (Söylemeliyim; bu yazıların
altındaki, imza yerine kullanılan zafer işaretleri, gülen ve somurtan yüz
imleri, flamalar ve kar taneleri, ilk anda çizgi romanlardaki edepli(!)
küfürleri anımsatıyor. Belki de özellikle, böyle bir iletisi olsun, bunu
simgelesin diye konmuştur oraya; kim bilir? Edebiyatçıların yaptıklarına
akıl sır ermez. Tıpkı okurların algı yeteneğine akıl sır ermediği gibi.)
Peki ne
yapılabilirdi?
Şiir
olamayacağına göre, deneme mi, günlük mü, yoksa okuduklarıma, -gazete,
dergi, kitap; ne olursa- değinmeler mi?
Bilemedim! Ama, galiba sonuncusu...
Deneme,
der demez, çok eskiden okuduğum Orhan Hançerlioğlu'nun o romanını anımsadım
birden. Adı Kutu Kutu İçinde
olarak kalmış aklımda. Kütüphanemin raflarına kısa boylu askerler gibi
dizdiğim ve her zaman sıcak, her zaman çok sevimli bulduğum Varlık Cep
Kitapları'nı tarayınca gördüm ki, hayır,
Kutu Kutu İçinde değil, Büyük
Balıklar'mış kitabın adı.
Roman,
“Vatman Sabri, ikinci mevki
Şişli-Sirkeci'yi garajdan çıkarırken gök aydınlanmaya başlamıştı." diye
başlıyor ve Vatman Sabri'den fahişe Silva'ya, Silva'dan, onun yatağında
uyuyan Şakir beye; Şakir beyden Rum tütüncüye, tütüncüden iki paket Birinci
sigarası alan Refik beye; oradan, Refik beyin, evinden kaçan sapsarı saçlı,
şehvet moru dudaklı karısını on beş yıldır, hep aynı masaya oturarak ümitle
beklediği Madam David'in pastanesine ustaca geçiyor, orada pişen kakaonun
kokusunu son sayfaya kadar taşıyarak, Şehr-i Stanbul'dan birbirine eklenen
yaşam kesitleri veriyordu. Yarım sayfayla, iki sayfa arasında
tükeniveriyordu kişilerin öyküleri ama, iyiden iyiye tanıyordunuz onları,
onlarla yaşamış gibi. Zincirleme gelişen, bir sonrakini harekete geçiren ve
birbirine ulanan tepkimelerin ortasında, yaşamı bir kimya laboratuvarı gibi
algılıyordunuz. Yoksa yaşam, bir patoloji laboratuvarı mıydı? Çünkü kitap,
bütününe sinen o görmüş geçirmiş ve razı olmuş havasıyla ve bu ortamda
yoğunlaşan hüznüyle, daha çok lam ile lamel arasına sıkış(tırıl)mış ve bir
kanser türüne: Ölüme yakalanmış insanların, preparat kutularında: Kentlerde:
Yaşam Nehri'nde, sürekli su yutarak sürüklenmelerini anlatıyordu.
Denemeyle bu romanın ilintisi mi?
Bana
Hançerlioğlu'nun durmadan akan bu romanını anımsatan şey, günümüzde deneme
yazanların sayısına ve yazılan denemelerin tematik sınıflandırılmasına
baktığımda hem sayısal hem de metinsel bir tıkanmanın olduğunu görmemdi
galiba.
Bu
'galiba'nın içini dolduran nedenler var. Örneğin, denemelerin, deneme
tanımına uyabilmek için, seçilen konunun görünmeyen ama, varlığını her an
duyumsatan çitlerin sınırladığı bir alanda dolanıp duruyor olmaları...
Örneğin, deneme yazarlarının, orta uzunlukta bir yazı çıkarabilmek için
kendilerini zorladıklarının hissedilmesi... Örneğin, sanırım bu zorlamayla
ciddi hatta asık suratlı denmelerin üretilmesi...
Yanılgıyı göze alarak, sayısal azalmayı, tekrarın tekrarından kaçınan
denemecilerin suskunluğuna; yazmayı sürdürenlerin varlığını da onların
'denemenin yılmaz savaşçıları' oluşlarına bağlıyorum.
Öyle
değil midir; örneğin "Nasıl Yazıyorlar", "Niçin Okuyoruz", "Nasıl Okumalı"
gibi kardeş konularla birlikte hemen her denemecinin, en az bir yazısını,
"Niçin Yazıyoruz" sorusunun yanıtını bulmaya ayırmamış mıdır? Bu, bir
bakıma, duygularını, düşüncelerini, düşlerini; kısaca birikimlerini şiir,
roman, öykü yoluyla ortaya koyan şairlerin, romancıların, öykücülerin
yaptıklarına benzer bir biçimde, denemecilerin kendilerini deneme yoluyla
ortaya koymaları sayılabilir. Ama, sonuçta, benzer konuların çevresinde
dolaşan ve ister istemez benzer metinlerle birbirlerini tekrarlayan deneme
ürünleri görünüyor dergi sayfalarında.
“-Efendiler!” seslenişini duyduğumda, görmesem bile, bunu söyleyen kişinin
kalpaklı olduğunu, kuva-yı milliye koktuğunu tahmin edebilirim. Bu sözcük,
ya da meclis kürsüsünde konuşan ya da Kocatepe'de, sigarasının ziftini
parmağına üfleyen bir Mustafa Kemal'i çağrıştırır bende. Deneme dendiğinde,
benim buğulu camıma dokunana parmağın çizdiği ilk resim yukarıdaki gibi
oluyor.
Hemen
Salah Birsel'i ayrı tuttuğumu söylemeliyim. Birsel'i farklı kılan, hem
yazarı hem de okuru daha baştan koşullandıran ve kendini daraltan bir deneme
yerine, çitlerin bazı yerlerine kapılar açan, buradan değişik zenginliklerle
süslenmiş bahçelere geçebilen bir deneme biçimini 'deneme'si ve bunu
biçemiyle gerçekleştirmesiydi.
Başka
mı? Özellikle kentleri çitlerken Uğur Kökten, kısa boylu çitlerini uzak ara
çatan ve böylece ufku görebilen Halûk Cengiz, dilini hem tatlıya hem de
tuzluya keyifle daldıran Gürhan Tümer...
Ötekileri de siz söyleyin...
Görüşeceğiz...
(Akatalpa -
Sayı: 18 / Haziran 2001)
KIZ KIZA DANS
Günümüzde
okumak, zaten başlı başına bir olay olarak kabul edilirken ve de bu kadar
çok kitap yayınlanırken, bir zamanlar okunan romanlara ve öykü kitaplarına
dönmek ve onları bir kez daha okumak, zaman kaybı olarak nitelendirilebilir.
Öte yandan bu iş, hem beğeni ve estetik düzeyimizin hem de edebiyatla olan
bağlantımızın test edilmesi bağlamında, bir bakıma kendimizi sınamamızdır
da. Öyle ya da böyle, bugünlerde ben, kırık bir çizgiyi okuma rotam olarak
seçtim; eski kitaplarla yeniler arasında gidip geliyorum.
Bu
noktada, bir ayraç açarak, minik bir saptama yapacağım:
(Televizyonla aramdaki mesafeyi her zaman uzun tutamıyorum. Kimi zaman bir
film ya da bir belgesel, televizyonun karşısındaki beşik koltuğuma oturtuyor
beni. Bu seanslarda, çoğu kez, dikkatli bir izleyici olmadığımın, birçok
şeyi duymadan dinlediğimi, anlamına ve bağlantılarına ulaşmaya çabalamadan
atlayıp geçtiğimi ayrımına varıyorum. Aklımın başka yerde oluşundan da
olabilir elbette ama, daha çok ilgiye ilişkin bir şey bu.)
Andre
Malraux'un Umut'unu ve arkasından
Ernest Hamingway'in Çanlar Kimin İçin
Çalıyor'unu, yıllar sonra bir daha okumadan önce İspanya, İber
yarımadasını işgal etmiş, boğa katliamlarının yapıldığı bir ülkeden fazla
bir şey değildi benim için. "Zil, Şal ve Gül" hiç değildi. Çingeneydi biraz,
biraz Karmen'di, çokça flamenkoydu, ithal fadoydu. 2.Dünya savaşı öncesinde
bir milyondan fazla insanın ölümüne neden olan bir içsavaş yaşamış olması da
insani boyutun dışında çok da ilgilendirmemişti beni. Ancak, yukarıda
andığım kitapları arka arkaya okuduktan sonra, şimdi ne zaman ve nerede
İspanya'nın adı geçse, Franco'yu gölge gibi sırtlamış, beyaz sarıklarının
altında esmerliklerini çoğaltan Faslıların karşıma çıkacaklarını sanıyorum
ve Attilâ İlhan'ın Ben Sana Mecburum
kitabındaki no pasaran başlıklı şiirindeki gibi,
madrit kapısında
yeniden
nöbet tutmaya
dönüyorum
Ve
Altay Öktem'in, Dize dergisinin
54. sayısında yayımlanan
askerleri topla
manuel geri çekiliyoruz
diye başlayan ve
bir baharda bu kadar
zafer yeter
aldığımız topraklara
kim yerleşecek şimdi
diye devam eden Geri Çekiliyoruz şiirini daha anlamlı
buluyorum.
Bu iki
kitaptan çıkarttığım, -İspanya'yla ilişiği olmayan-, iki sonuç var: İlki,
Umut'u dilimize çeviren Attilâ
İlhan'la ilgili: Ya diyorum, İlhan bu çeviriyi yaparken romanın etkisinde
kalmış ve kendi roman dilini bu etkiyle oluşturmuştur ya da İlhan bu romanı,
hazırda tuttuğu kendi roman diline uydurarak yeniden yazmıştır. Tıpkı Knut
Hamsun'u çevirirken şairliğini kullanan ve Hamsun'a şiirsel bir dil
kazandıran ve âdeta romanları yeniden yazan Behçet Necatigil gibi.
İkinci
sonucum, Hamingway'le ilgili: Sadece romanına konu olarak seçtiği olayı ve
bu arada ilgi alanındaki (silah gibi, av gibi) birikimlerini bir yerlere
sıkıştırıp anlatmayı amaç olarak seçen ve bunu yaparken yazar bencilliğin
doruğuna tırmanan; her türlü sanat gibi edebiyatında vazgeçilmezi olan
estetiği bu kadar göz ardı eden; öte yandan, dilini bu kadar özensiz
kullanan ve buna rağmen Nobel kazanan başka yazarlar olmuş mudur, doğrusu
merak ediyorum.
Bundan
sonra yazacaklarımın buraya kadar yazdıklarımın bir ilgisi olmayacağını,
sadece, okuma rotamın eskilerden yenilere dönen öteki ucunu oluşturacağını
bildirerek yeni basım iki kitaptan, dolayısıyla iki yazardan bahsedecek,
sınırlı-sorumlu yazar konumumu muhafaza eyleyerek ve de yerimin koşullarına
uyarak, iki hanım yazarla kız kıza dans edeceğim.
İnci
Aral'ın Gölgede Kırk Derece'sini
okudum. Okudum ve bir an, “bu kitabı ben 1980'lerde de okumuştum galiba”
duygusunu yaşayarak başa dönüp yayın tarihine baktım. Hayret, 2000'miş!
Aral,
aynı yerde kazı yapmayı sürdürüyor. Birkaç parça değerli taş(!?) bulmuş,
arkasının gelecek sanıyor. Eh, yakaladığı damardan çıkarttıklarının evrensel
değeri ve de ayrıca hem ulusal hem de uluslararası pazarda müşterileri var;
ne yapsın Aral, bir başka evrensel olgunun peşine takılmış su akarken küpü
doldurma mantığını edebiyata monte etmeye çalışıyor. Ve işte burada
yanılıyor. Edebiyat mezarlığı, kendini tekrarlayarak kendi mezar taşlarını
un ufak edenlerle ve oraya yazılmış isimlerini okunmaz kılanlarla doludur;
Aral da bilir bunu. Ama besbelli, bütün makine parkını oraya yığmış, bütün
birikimini oraya yatırmış; bu koşullarda kazıp duruyor orayı.
Peki ne
olur?
Şu:
Orada ya başka bir damar bulur, başka değerli taşlar çıkartmaya başlar ve
böylece kendini yenileme fırsatını yakalar ya da şansı varsa, -o şansı
yaratırsa- zamanında bir göçük yaşar, ocağı mecburen kapatır ve başka bir
diyarda başka kazılara başlar.
Gölgede Kırk Derece'de bir tek
Kara Delik öyküsü ötekilerden ayrılıyor ve içine azıcık gümüş katılmış bir
para gibi ucundan parlıyor. Ve oradaki şu tümce: “...henüz seviştiğim
kimseye minnet duyacak kadar yaşlanmadım.”
Geldiği
yola bakarak, burada, İnci Aral'ın bu kitaptan sonra çıkaracağı ilk kitabı
hiç merak etmediğimi açıkça söylüyorum. Ve yayımlanacak ikinci kitabını hiç
hiç, üçüncüsünü de hiç hiç hiç merak etmediğimi ekliyorum. Dördüncüsü olursa
eğer, o kitabını, bulunduğu yeri değiştirip değiştirmediğinin anlamak için;
sadece o merakla alıp okuyacağımın sözünü de şimdiden veriyorum.
Anacağım ikinci kadın yazar Ayfer Tunç; ikinci öykü kitabıysa
Aziz Bey Hadisesi...
Öncelikle, İnci Aral'ın ve kadın duyarlığını öne çıkartarak yazan başka
yazarların, gına ağırlıklı bir tepkiye neden olduklarını ve erkeği yazan
kadın yazarları edebiyatımıza kazandırdıklarını söyleyecek ve kanıt olarak
da Ayfer Tunç'u göstereceğim.
Aslında
Tunç için ayrı bir yazı yazmam gerektiğini biliyorum. Dili ve kurgusu
sağlam, üstelik kahramanları erkek olan bu kadın yazarı, boyutları
sınırlandırılmamış bir yazıda, enine boyuna irdelemek isterdim.
Hemen
söylemeliyim: Ayfer Tunç, "ruhsal çevreci" bir yazar! Bildiğiniz
çevrecilerden faklı elbette, hatta onlarla karşılaştırdığınızda anti-çevreci
olarak bile nitelendirilebilir: Onlar, diyelim yeşilin peşindeler ya, Tunç,
siyahın peşinde. Onlar, diyelim temizin arkasından gidiyorlar ya, Tunç,
kirlinin ardında. İşte böyle bir çevreci Tunç. Aslında, gökyüzünü üstünüze
boca ederek işe başlamasından, önce çevrenizi oluşturmasından da belli bu.
Siz, Aziz Bey Hadisesi'nde yer
alan öykülerde gezinirken başınızın üstünde taşıdığınız gökyüzünün
durumundan sizi haberdar ediyor ve öykülere, bu havayı kuşanmış olarak
girmenizi istiyor. Bunu önemsiyor; çünkü, kasvetli atmosferlerde yaşattığı
kasvetli öykü kahramanlarıyla özdeşleşmenizi istiyor.
Seçtiği
mevsim ağırlıklı olarak kış. Sondan başlayarak: Kırmızı Azap'ta "usul usul
kar yağmakta", Mikail'in Kalbi Durdu'da önce "müthiş sıcak bir yaz gecesi"
sonra, " havada erken gelecek bir kış alameti... ince, pis bir yağmur", Kar
Yolcusu'nda "doruklarına kara bulutlar çökmüş dağlar... soğuk bir mavi...
molasını bitiren kar", Soğuk Geçen Bir Kış'ta soğuk geçen bir kış, Kadın
Hikâyeleri Yüzünden'de, "nazlı bir kar atıştırıyor", Aziz Bey Hadisesi'nde
"sıcağın altında erimiş şehre... ince, pis, içe işleyen bir yağmurla gelen
kış... buzlaşmış liman...sert şubat karı." fon olarak seçilmiş.
İş,
havayla başlıyor ama, orada bitmiyor. Oradan, havadaki kasveti soluyan öykü
kişilerinin içini basan karanlığın, kimi iyi duyguların biçimini ve boyutunu
nasıl değiştirdiği bahsine geliyorsunuz ki Tunç'un öykülerinin ana eksenini
bu yozlaşmış duygular oluşturuyor. Kişiler, kişilikler ve en önemlisi,
sevgiler marazi. Sanki, 'sevginin temelini bencillik oluşturur' savını
kanıtlamaya ve bunun örneklerini vermeye çabalıyor Tunç. İyi de yapıyor!
Abidin "mutluluğun resmini" yapamadığı için Abidin'dir, "Mutlu Aşk Yoktur"
dediği için Aragon, Aragon'dur. Tunç da...
...
diyerek noktalamak istemezdim ama, yenim geniş, yerim dar!
Görüşeceğiz...
(Akatalpa -
Sayı: 19 / Temmuz 2001)
HASTAYIM, YAŞIYORUM
Odette'e kulak kabartıyorum:
"Öyle
sanıyorum ki, şiir gerçek olsaydı, ozanlar bütün söylediklerini gerçekten
düşünselerdi, şiirden daha güzel birşey olmazdı. Ama çoğu kez bu adamlardan
daha çıkar düşkünü yoktur. Tanırım onları biraz, bir dostum böyle bir ozan
bozuntusunu sevmişti. Dizelerinde yalnız aşktan, gökyüzünden, yıldızlardan
sözederdi. Ne kadar aldandı zavallı kız! Üç yüz bin franktan fazla parasını
yedi herif."
Swann'ı
da duyuyorum elbet:
"Kimi
yazarların en ufak bir ataklıkları bile herkesi ayaklandırır, çünkü ilkin
kitlenin beğenisini pohpohlamamış, ona alışkın olduğu beylik şeyleri
vermemişlerdir."
'Swann'ın Mösyö V'i sinirlendirmesi de bunun gibi bir şeydi işte. O
yazarların da Swann'ın da kötü niyetli sanılmalarına yol açan şey,
dillerinin yeniliğiydi.'
Marcel
Proust'un şaire, yazara, derinlerinde başka şeyler bulduğu sanat
güzelliğine, dizeleri ya da tabloları nasıl sevip beğenmek gerektiğine dair
20. yüzyılın başında söylediklerini, 21. yüzyılın başında bir kez daha
düşünmek ve onun bu konulardaki görüşlerinin doğruluğunu yanlışlığını
irdelemek zorunda oluşumuz; 'o, o zamanlardaydı' deyip geçemeyişimiz,
edebiyatın bir şanssızlığı ya da edebiyat insanın az gelişmişliğinin bir
sonucu mudur? Swann'ın Bir Aşkı'nı okurken, gittim geldim, bu sorunun yanıtını
aradım.
Şair,
yazar; genellersek, tanımına ya da genelgeçer ölçütlere uyan anlamıyla
sanatçı, yaşadığımız çağda toplumun neresindedir? Soruyu öbür tarafından
bakarak sorarsak, toplum tarafından nasıl algılanmaktadır?
İşte,
denemeciler tarafından bin yıldır kullanılan ve belki, bir bin yıl daha
üstünde durulacak, üzerine konuşulacak, okullarda hakkında 'münaza'lar
yapılacak bir konu daha!
Bu
konunun bitmez tükenmezliği, sanırım, ortaya atıldığından bu yana bir türlü
çözümlenemeyen, sanatın toplum için mi yoksa sanat adına mı yapılması
gerektiği sorununa bağlı oluşundandır. Sanatı, sanattaki 'derin' estetikle
yakalamak ve toplumun bir adım önünde olduklarını bilmek ve bildirmek
isteyenlerle, sanatın yüzeyselliğini yeğleyen ve topluma istediğini
verenlerin çekişmeleri sürdükçe ve bu alışverişten kimileri sanat adına
kimileri de beğenilme ya da anlaşılma adına kazançlı çıktıkça, bu iki yönlü
razı oluş (kabullenme), kabuğunun altına saklanmış bir yara gibi işleyip
duracak. Sonuçta, sanatı önde tutanlar, yenildik ama ezilmedik; toplumun
beğenisini yeğleyenler de kötü oynadık ama kazanmasını bildik, avuntusuyla
oyalanacak, sanat da, kolunda serumu, kendisine kan verenlerle altına sürgü
koyanların arasında, röntgenini çekenlerle yarasına pomad sürenlerin
ellerine teslim olmuş, kime minnet duyacağını şaşıran bir hasta gibi, orada
öylece yatmasını sürdürecektir.
Bu
çıkmaz sokakta, sokağın çıkmazlığıyla teselli bulanlar da vardır, daralıp
bunalanlar da... Teselli bulanlara göre, işte burası, sonuçta gelinen yer,
girilen sokaktır. Bunlar kaldırım taşlarıdır, bunlar evlerdir, bunlar
pencereleridir, bunlar da kapıları... Yapacakları iş, pencereden bakan mı
var, ne iyi, onunla göz göze gelmeye çalışmaktır, işmar etmek, ona varlığını
duyurmaktır. Bu yolla, evlerden birine konuk edilme, hatta bir adres sahibi
olma umudunu taşırlar. Kapı eşiklerine, kapı numaralarına bakarak dolanır
dururlar sokakta, oyalanırlar ve kapılardan birinin aralanmasını beklerler.
Açıldı mı açıldı, buyur edilme olasılığı var mı bakarlar, varsa girerler,
yoksa, bezdirene kadar dolanmalarını sürdürür, kerhen de olsa çağrılmayı
beklerler. Açık unutulmuş kapıları değerlendirmeyi hak sayarlar, bu yolla
mülk sahibi bile olabilirler.
Bunalanlar mı? Onlarda, hem kendi adlarına hem de sanat adına panik atak
nöbetleri başlar. Öne, yeniye ve ileriye koşullanmışlardır; geri dönüş
bozgundur. Eğer, sokaktaki evlerin bir arka kapısı yoksa, ilerisi meçhuldür,
yok gibidir. Önleri tıkalıdır. Öte yandan yeniyi bulmak kadar onu
benimsetmek de zordur. Onlar, bu normali anormal sayan ruhsal sıkışmanın
ateşlediği fitille hem sığınacakları bir çatı altı ararlar hem de bu çatının
kendi düzeylerinde olsun isterler. Ola ki bir işaret alır da evlerden
birinden içeri girerlerse, sıradanlıklara duydukları isyanla, önce eşiğin
şöyle şöyle, kapının da böyle böyle olmasının daha iyi olacağını, koltukla
kanepenin, öyle değil de böyle konulduğunda göze daha hoş görüleceğini
söylerler. Pencereleri dar, görüş alanlarını kısır bulurlar. Tavanların
basık olduğunu, duvarların devrildi devrilecek gibi üstlerine geldiğini
söylerler. Gözün üstünde kaş vardır, alna düşen perçem yakışıksızdır,
ellerin durduğu yer yanlıştır, bakışlar çağdaş değildir, diller ağızlarda,
dudaklar yüzde yanlış motifler gibi durmaktadırlar. Yaşamın kemikleşmiş
gerçekleriyle ve insanların töresel ve törensel davranışlarıyla yüz yüze
geldiklerinde, kendi doğrularının durmadan sivrilttikleri uçlarının
başkalarından önce kendilerine battığını hissetmeye, ait olamama duygusunun
her yanlarına bulaştığını görmeye başlarlar. Konuk oldukları evlerde
uykuları kaçar, yabancılık çekerler, orayı benimseyemezler. Bir yandan da
orada bulunuyor olmayı kendilerine zül sayar, harcanmışlık duygusunu
yaşarlar. Sokağın çıkmazlığıyla evlerin darlığı arasında huzursuz, var
olanla yaratacakları arasındaki uçurumun kapanmayacak kadar derin olduğunu
gördükleri için uyumsuz, kıvranır dururlar.
Görüyorsunuz, sanatçıları böyle sınıflandırmak, sen şuraya, sen şuraya diye
biraz da itekleyerek onların konumlarını belirlemek ya da 'yakıştığın yerde
dur', biçimde bir iyi niyet gösterisiyle onlara konum kazandırmak çok kolay.
Geçerliliğini
düşünmeden bu tür teorik kararlara varmak, hele bunu öznellik şemsiyesi
altına sokarak temize çıkmak, bu çıkmaz sokakta, olsa olsa eleştirmenlere
yakışan bir tavırdır. Öyle ya, edebiyatımızın vardığı bu noktada, eleştirmen
denilen ve sokağın düzenini sağlama yetkisinin kendisinde olduğunu sanan,
bir bakıma mahallenin muhtarlığına soyunmuş kişiler de olacaktır, oluyor
da... Onlar, mühür yerine, kalem biçiminde, sivri uçlu palalar taşırlar ve
kader belirleyici kimlikleriyle sokakta boy gösterirler. Cesur görünmeyi
raconun önemli bir öğesi olarak ister istemez benimsemiştirler ama, içlerine
yerleşip kalan yalnız kalma korkusunu bir türlü söküp atamamışlardır. Bu
yüzden, stepne niyetine taşıdıkları yardımcılar edinmiştirler ki bunlar,
gerektiğinde kollama gerektiğinde kurtarma eylemlerinde ortaya çıkarlar ve
edebiyatın hamiliğini yapar görünerek aslında ustalarının yalnız olmadığının
gözdağını verirler. Ayrıca, ustalarının göz atmak zahmetine katlanmadıkları,
sanatçıların ürünleri sayılan resmi evrakı incelerler, onlardan uçaklar
yapıp birbirlerine atarlar, kâğıttan toplar yapıp çift kale maç yaparlar;
kısacası işle eğlenceyi bir arada yürütür, sonunda ustalarına uçak ya da top
yapımı konusunda rapor verirler. Usta da ustalığını gösterir, bu raporları
düzenler, yazı ya da kitap haline getirir, sokağın görünen yerlerine asar,
evlere ve ahaliye dağıtır, bir biçimde sokağın kaderini belirler.
Sokakta
çıngar çıkartanlar da, bir bakıma, sokağın diri kalmasını sağlayanlar da bu
muhtarlar; yani, eleştirmenlerdir. Ama asıl çıngar, sayıları çoğalıp da
kimin daha muhtar olduğu konusu tartışılmaya başladığında kopar ki bu bölücü
sav ortaya atılır atılmaz, sokağın sakinleri kendi muhtarına sahip çıkmaya,
işlemlerini yürütürken kendine kolaylık sağlayan, böylece 'var'lıklarını
kanıtlayan muhtarın en muhtar olduğunu ileri sürmeye başlarlar. Koparılan bu
fırtınanın tozu dumanı ortalığı sarmışken, eleştirmenler, kendi köşelerine
çekilirler, ringlerdeki kenar yönetimler gibi, iplerle çevrilmiş bu alanda
(çıkmaz sokakların en darında), onlar adına birbirlerini yumruklayanları
seyrederler ve bu arada, bir sonraki maçın figüranlarına konu yaratmak için
derin düşüncelere dalarlar.
Yeri
geldi, yazmalıyım.
Neyi
mi? Adam Sanat dergisinde tam
sayfa reklamın 150.000.000 TL. olduğunu, kapitalizmin tuzaklarını;
kazandığını sanan kaybedenleri, onların attığı çığlıkları; altından gülecek
bıyıkları olanları, kırık terazili yargıçları, ışığa alerjisi olduğu için
şemsiye iskeletiyle dolaşan bilge muhtarları, yağ satanları, bal satanları,
ustası ölmüş, 'ben' satanları... Anlayan anlamıştır ama, ayrıntılar az
sonra!
Görüşeceğiz...
(...demiştim ki tam, Yunus Nadi Ödülleri açıklandı ve İnci Aral öykü ödülünü
aldı, hem de Gölgede Kırk Derece
adlı kitabıyla. Türkiye'de dağıtılan ödüllerin adil olmadığına bir kez daha
inandım, iman ettim. Şimdi ben, bu ödülün jürisine sormaz mıyım, bugüne
kadar İnci Aral'a bu ödülü niçin vermediklerini. Çünkü, Aral hep buydu; ne
daha azıydı ne de daha çoğu. Ya da sormaz mıyım, bu ödülü, ne oldu da Aral'a
verdiniz diye. Çünkü, Aral'ın çapı eskiden de bu kadardı. Hatta, ödül aldığı
kitabında, eskisi kadar bile değildi.
Vatana,
Millete ve de Cumhuriyetim(n)ize hayırlar getirmesini dilerim.)
(Akatalpa -
Sayı: 20 / Ağustos 2001)
YAĞ SATARIM
Yeri
geldi, yazmalıyım.
Neyi mi? Adam Sanat
dergisinde tam sayfa reklamın (hâlâ) 150.000.000 TL. olduğunu, kapitalizmin
tuzaklarını; kazandığını sanan kaybedenleri, onların attığı çığlıkları;
altından gülecek bıyıkları olanları, kırık terazili yargıçları, ışığa
alerjisi olduğu için şemsiye iskeletiyle dolaşan bilge muhtarları, yağ
satanları, bal satanları, ustası ölmüş, 'ben' satanları...
...demiştim,
Akatalpa'daki ağustos yazısının sonunda.
Görüyorsunuz, kıyamet kopuyor, çıkmaz sokağın dar kaldırımlarında.
Antoloji kupasını kazanmak için, yaka paça birbirlerine girmiş boksörler,
her yeri ringe çevirdiler. Bu kavgada muhtarlar, havluları boyunlarında,
ringin kenarındalar yine. Muhtarlardan biri, görünürde susuyor, hiç
konuşmuyor, konuşturmakla yetiniyor. Öteki, ringin dışına taşan, kurallara
uygun görünen ama, en azından nezaket kurallarına göre faullü olan birkaç
yumruk alınca, “taktiğimi beğenmeyen beğenmesin” diyor, “ben yaptım oldu.”
diyor, gardını koruyarak bekliyor.
İlk
yumruk Turgay Fişekçi'den geldi.
İşte,
önümde duruyor, Mehmet H. Doğan'ın hazırladığı
Adam Sanat Şiir Yıllıkları. İşte,
önümde duruyor Adam Sanat'ın Haziran 2001 sayısı. 1993'den 2001'e kadar yayımlanan
yıllıklardaki şiir seçimi, dizgi yanlışı... gibi konularda tek sözcük yazma
gereği duymayan Fişekçi, ne oldu da pertavsız takmak ve yanlış aramak
gereksinimi hissetti acaba? Bu eleştirileri dokuz yıldır yapıyor olsaydı,
Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi
için söyledikleri yerine oturur, zaten yaptığı bir işi sürdürmesi, olağan
karşılanırdı. Ama, öyle mi?
Besbelli, üç yerinden yaralı olduğu için konuşuyor Fişekçi. Bir, yayın
yönetmenliğini yaptığı Adam Sanat'ın
Genel Yayın Yönetmeni Memet Fuat'a yakıştırdığı, Türk Şiirinin yaşayan
en önemli eleştirmeni unvanının, bir ilan metniyle bile olsa, onun elinden
alınmış olması; iki, yayın yönetmenliğini yaptığı
Adam Sanat'ın sahibi İnci
Asena'nın antolojide yer al(a)mayışı; üç, bu antolojinin duyurulduğu ilanı,
kendisine sunulan biçimiyle, üstelik hâlâ ve sistemin dayatmasına boyun
eğerek, yayınlamak zorunda oluşu. Hal böyle olunca, bu yazılanlara eleştiri
denmez, dense dense yaygara kopartmak denir. Ya da Fişekçi'nin, asıl mesleği
olan avukatlıkla eleştiri işini birbirine karıştırdığı düşünülür. Geçiniz!
Özdemir
İnce'nin de üç yarası var, üçü de kişisel. Bir, gerçekten de lastik gibi,
çektiğiniz yere uzayabilecek, bu arada, "özel amaçlı" olduğu da kabul
edilebilecek, "birtakım ilişkiler" deyişi; iki, "ikinci yeni etkisinde şiire
başladı" iddiası; üç, "şair-çevirmen" tanımlaması. Son ikisi, İnce'nin
kendisi hakkında vardığı yargılarla başkalarını onun hakkında vardığı
yargıların çelişmesidir. Her iki taraf da haklı olabilir. İlkine gelince;
edebiyatımızda kim, birtakım ilişkiler içinde değildir ki? Bu, "ilişkiler"
sözünü mutlaka mafya tarzı ilişkiler olarak algılamak, alınganlıktan başka
bir şey değil, bana göre. Eğer böyle bakarsak, ben de edebiyatımızı
ilişkiler bağlamında, bir mafya edebiyatı olarak nitelendirebilirim ve
İnce'ye Haziran ve Temmuz yazılarını neden
Adam Sanat yerine
Kitap-lık dergisinde yayımlamadığını sorarım. Bu da "birtakım
ilişkiler" kapsamında değerlendirilemez mi?
Roni Margulies, azarlanmış bir çocuğun öfkesiyle, cebinde bir sapan,
elinde hohlayıp parlattığı bir taş, kendini azarlayan büyüğünün peşinde
dolaşıyor, çekilen kulağının acısını çıkartmaya uğraşıyor. İyi de yanlış
mekânlarda dolaştığının ayrımında değil mi Margulies? Mehmet H. Doğan'ın
Şimdi Uzaklardasın adlı kitabından yola çıkarak
Yüzyılın Türk Şiiri Antolojisi'ni
eleştirmenin mantığı ne? Bu kitap ya da antoloji hakkında söyleyeceği şeyler
varsa, bunları açık açık ve ayrı ayrı söyleseydi keşke. Amaç bağcıyı dövmek
olunca, eleştiri de işte böyle eleştiri olmaktan çıkar, kontra yumruklarla
'had' bildirmek biçimine dönüşür. Geçiniz!
Klasik
örnektir, ağaçları tek tek görüyoruz da ormanı kaçırıyoruz. Hasan Bülent
Kahraman'ın ve Sabit Kemal Bayıldıran'ın
Varlık dergisinin Temmuz 2001
tarihli sayısındaki yazdığı yazılar, ormana yönelik yazılardır; ötekiler ya
ağaç taşlamak ya da yağ yakmak amacıyla yazılmışlardır.
Varlık'ın aynı sayısında yer alan,
Sina Akyol'un Eksik Giderildi
başlıklı yazısı, ikinciler için iyi bir örnektir.
Ahmet
Necdet'in, Varlık'ta yayımlanan
(Ağustos 2001) Estetik Algılamadan
Yoksun Bir Derlemeci başlıklı yazısı, tıpkı İnce'nin yazıları gibi,
durumunu açıklamak, kendisine yapılan haksızlığı ortaya koymak amacıyla
yazılmış bir yazıdır ve antolojinin hazırlanış yöntemine el feneriyle de
olsa ışık tutmaktadır.
Şu, hak
/ haksızlık kavramlarını, bu antoloji çerçevesinde düşününce, sözün özünün
gelip Türk şiirinde (edebiyatında) eleştirmen eksikliğine dayandığını, böyle
olunca da, eleştiri muhtariyetinin ihtiyar heyetinin, kendilerine verilen ya
da bir biçimde elde ettikleri yetkiyi, her seçkide, her derlemede, her
antolojide... yeni ve yapay kavgalar çıkartmak ve Türk şiirini (edebiyatını)
oyalamak, bir bakıma avunmak ve avutmak adına kullandıklarını görüyoruz ki
bu, bu çıkmaz sokağın -şimdilerde- aşılmaz görünen kaderi, dönüp dönüp
toslanan geçit vermez duvarıdır. Ama, aşılacaktır. Sorun yetkidedir; yetkiyi
hak edene vermektedir. Başka bir deyişle, Abdurrahman Çelebi, Sokrat, sakal
üçayağının alternatifini, liyakat, nesnellik, adalet olarak belirlemek ve bu
üçayağın çapını olabildiğince geniş tutanları yetkili kılmaktadır. Yoksa,
küstüm, küstürdüm / sevdim, sevilmedim arabeskliğiyle yönetilen bu çıkmaz
sokakta, içenler, içer içer içlenir; içmeyenler mistik tevekkülle şiiri ve
muhtarları Allah'a havale ederler ve sokağın çıkmazlığına bir de şuara
kuraklığı eklenir ki, muhtarlar, ne ikametgâh ilmühaberi ne de nüfus hüviyet
cüzdanı sureti verecek kimseyi bulamaz, bir hicrete neden olurlar ve Allah
korusun, işsiz güçsüz kalmalarına zemin hazırlarlar.
Yine bu
antoloji bağlamında, İsmet Özel, "Ben Mehmet H. Doğan'ı kaale bile
almıyorum." diyorsa, bu, Mehmet H. Doğan kaale alınacaktır, alınmalıdır,
anlamına gelir. Mehmet H. Doğan, “beğenmeyen beğenmesin” diyerek savunma
yapıyorsa, bu, Doğan'ın kaale alınma yüzdesini olumsuz etkiler, ortaya
tarihsel bir belge koyarken, adil, bilinçli ve nesnel olup olmadığı
konusunda kuşkular yaratır. Edebiyatın kimsenin oyun bahçesi olmadığı, bu
çıkmaz sokağın bütün edebiyatçılara ait olduğu kabul ediliyorsa eğer, -ki
öyledir- böylesine ciddi belgeleri hazırlama görevi, belki de kişilerin
muhtariyetine bırakılmamalıdır. Bakın, Yapı Kredi Yayınları,
Tanzimat'tan Bugüne Edebiyatçılar
Ansiklopedisi'ni yayınladı.
İlan metninde, bu kitabın hazırlanışında, 38 kişilik bir yazar kadrosunun
iki yıl çalıştığı duyuruldu. İçeriğe itiraz var mı? Yok! İşin doğrusu bu
çünkü. Sorumluluk paylaştırılınca, öznellik de arabesklik de ortadan
kalkıyor, demek ki.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 21 / Eylül 2001)
UZUN İNCE BİR YOLDAYIM
Şiir,
hercai menekşedir, desenlerinde pos bıyıklı, kaşları havada bir adam taşır.
İnce saplıdır, kolay kırılır. Bu, pos bıyıklı adamın bir posterden ibaret
olduğunun kanıtıdır. Her adamın, içinde narin bir kadını barındırdığının...
Her kadının, görünmez çıkıntılar taşıdığının da...
Şiir,
suyu az verilmiş bir hercai menekşedir; boynu büküktür. Şehir parklarındaki,
solmayan şimşirlerle çevrili yapay tümseklerde, tez geçen mevsimiyle kucak
kucağa, camlarda eskiyen kızlar gibi, süzgeçli bahçıvanlar bekler.
Şiir,
yapraklarına bakılmayan bir hercai menekşedir; yarım görünür. Yanı
başlarına, kökleri naylon topraklara sarılmış kasımpatılar ekilince iyice
görülmez olur; siner, sapına saklanır. Yine de onlardan uzun durur.
Şiir,
şuaraya rağmen, ağırbaşlı, durmuş oturmuş bir menekşedir de baylar; tohumu
mevsim tanımaz topraklarda yaşar. Tebdil gezer. Mor ya da Cezayir. Lale vü
sümbül. Zambak, değilse Gül.
*
Şiire,
epeydir, dikine çizgili entariler giydirilmiştir. Bu, bazen ona yakışmıştır;
yakışmasa da onu, olduğundan uzun göstermiştir.
Anlamı
kısalmıştır ama, ta gize kadar derine götürülmüştür.
Kalçaları daraltılmıştır, entarisi bele oturtulmuştur.
Etekleri dizden topuğa uzatılmıştır.
Şiirin
bu haline sayfalar üzülmüştür ama, dizgiciler pek sevinmişlerdir.
Sina
Akyol,
Tay tay diyorduk,
gülüyorduk, oğul
da gülüyordu.
...Seğirtip
şakrak gitti.
Bahtı açık-
olsun dedik
mi demiştir karpuz kollu entarisiyle, Yunus Koray
entarisinin kollarını japoneye çevirir:
cin cana
uca değer
elvedalar
öcü çocuk
cama yazar
buhar buhar
eski yazı
pencereler
şangır şungur
Serdar Ünver'in entarisinin kollarıysa hem japonedir, hem
fırfırlıdır, hem de virgen:
Şimdi öte
Bir yerde
Bir sokağı
Bürünür
Erguvanlı
Bir sokağı
Ve üşür!
Bitti mi? Bitmez!
ben
ek
im
bana
iğreti bir yanım
öbür yarıma
der Nuri Demirci,
Bulutsuz akşam
lacivert gökte kayan
sekiz uçağı
der Coşkun Yerli. Ve Gültekin Emre ve haikularıyla İhsan
Üren ve diğerleri, şehrin meydanına, menekşe taraflarına kestirmeden
çıkarlar.
Bu
yazı, bu konuyla bağlantılı olarak böyle ince-uzun oldu. Oysa ben, bu yaz
okuduğum da değil, göz attığım Doğu Klasikleri'ne; Hafız-ı Şirazi'ye,
Tuğraî'ye, Gazali'ye ilişkin kalın-küt bir yazı yazmak niyetindeydim. Ve o
yazıyı, benimle eşzamanlı okumalar yaptığı anlaşılan Tarık Günersel'in
şiirine bağlayacaktım.
Bir
başka Ekim'e belki.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa /
Sayı: 22 Ekim 2001)
ÂHIMI HİCRANIMI SAKLADIM, GİZLİ TUTTUM
Bir bu
eksikti!
Yirminci Yüzyıl Türk Şiiri Antolojisi'yle
çıkan yangın, tam denetim altına alındı, hortumla su tutanlarla körük olup
hava üfleyenler köşelerine çekildiler, derken, şimdi, taşınan közlerle ya da
sıçratılan kıvılcımlarla başka bir yerde; yayınevlerinde yeni yangınlar
başlatılıyor.
Mehmet
H. Doğan'a yöneltilen ve daha çok antolojinin hazırlanma yöntemi ile şair
seçimi arasında gidip gelen ve de kişisellikle sınırlı kalan eleştiriler,
orada bırakılmadı; biçimi ve yönü değiştirilerek YKY'nın üst katlarına doğru
tırmandırılıyor.
Kitap-lık'ın
Eylül-Ekim 2001 tarihli 49. sayısında yer alan mektup, o katlarda başlamış
yangından değilse de artan ısıdan izler taşıyor. Yayınevleri arasında
çıkacak bir "basın kavgası"nın tehlikesine ve anlamsızlığına değinen bu
mektupta, taraflarından biri olmak istenilmediği belirtiliyor ama, bir
yandan da haksız ya da "yan" amaçlı eleştiriler önünde suskun kalınmayacağı
da hem bir savunma hamlesi hem de bir uyarı olarak kayıtlara geçiriliyor.
Bu
mektupta, Adam Sanat yazarlarının
da Adam Yayınları'nın da adı yok ama, bu uyarının bu gruba karşı yapıldığı
çok açık.
Aslında, bana sorarsanız, Mehmet H. Doğan'ın
Kitap-lık dergisinin aynı
sayısında yer alan Babil Kulesi'nde, Şiir Defteri başlığı altında
yazdıkları, kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt vermekten çok, Adam
Yayınları'nı, Adam Sanat'ta
yazanlar üzerinden paylamaktan ve bu savaşa bir ucundan karışmaktan başka
bir şey değil. Tıpkı, Metin Celal'in, bir YKY kitabı olan Selçuk Altun'un
Yalnızlık Gittiğin Yoldan Gelir adlı romanına,
Adam Öykü'nün genel yayın
yönetmeni Semih Gümüş'ün “ilk satırdan başlayarak olumsuz görüşlerini” ve
“'yazınsal değeri olmayan' bir roman nitelemesini” ele alarak, bu yolla Adam
Yayınları'nın bir “adam”ını haşlaması gibi...
Semih
Gümüş, Adam Sanat'taki yazısında
sadece eleştiri hakkını mı kullanmıştır yoksa başka hesaplarla mı hareket
etmektedir sorusu, hemen bitişiğinde, Metin Celal, bu yazısıyla YKY'na
yanaşma manevrası mı yapmaktadır sorusunu taşımaktadır. Taşımaktadır çünkü,
yanlış oklar yanlış yaylara takılmıştır artık ve eleştirinin amacı, hedefi
on ikiden vurmaktan çok, yaylım atışlarla, neresinde ve ne çapta olursa
olsun hedef tahtasında çentikler açma çabasına indirgenmiştir.
Kitap-lık'ın yayın kurulu üyesi
olan Tuğrul Tanyol'un, adı geçen romanı övmesi ile Altun'un Yapı Kredi
Kültür Sanat Yayıncılık A.Ş.adına bu yayınevinin sahibi görünmesi de kimi
soruları, bu çerçevede, ister istemez akla getirmektedir.
Öte
yandan, yayınevlerine karşı, kişisel görünen, ama, öküz-buzağı kuşkuculuğuna
düşen edebiyat çevrelerince, "böyle mi acaba?" sorusuyla karşılanan kimi
saldırılar ya da arkalamalar da dikkat çekiyor.
“Yapı
Kredi Yayınları, yazarın karşısında önünü iliklemesini biliyor. Yazarla
ilgili en küçük ayrıntıyı korumaya çalışıyor. Bunu 'haksız rekâbet' olarak
görmek isteyenler, ancak kendilerini aldatırlar.” (Kitap-lık, 49; Gene
Binbir Gece Masalları) diyen Mustafa Şerif Onaran'ın tanımladığı
yayıneviyle, “Yapı Kredi Yayınları'nın nezaketsizliğinden, emeğe ve yazara
olan saygısızlığından, iktidar tutkusundan söz edince mi, köşemizi babamızın
malı gibi kullanmış oluyoruz. Peki, yayınevinin yetkililerinin, arkasında
bir bankanın bulunduğu yayınevini 'babalarının çiftliği' gibi kullanmalarına
ne demeli!” (Cumhuriyet, 20 Eylül 2001; Işıldak ve Yelpaze) diyen Atilla
Birkiye'nin tanımladığı yayınevi aynı adreste 'mukim' olabilir mi?
Bu yazılar ve
bu mektup, hem savaşın ya da "kavga"nın başladığı izlenimi vermektedir hem
de mektupta yapılan uyarının kuru gürültü olmadığının.
Ekonomik boyutu gözardı edersek, olay(lar)ın ucunun gidip, eleştiride
sonlandığını görüyoruz ve kaderciliğimizi bir tevekkül hırkası gibi
sırtımıza geçirerek, papağan edebiyatına bir temcit metni olarak ekleniyor,
Türk Edebiyatı'nın eleştiri yoksulu olduğunu söyleyip duruyoruz. Sonra,
Beşir Fuad'ı, Nurullah Ataç'ı Asım Bezirci'yi rahmetle anıyor, Fethi Naci'yi
saksı biberiyle, Mehmet H. Doğan'ı antoloji kamçısıyla kovalıyoruz.
Şimdi,
bir ilişkilendirme uğruna, çaldığım plağın üstündeki iğneyi biraz öne
alacağım ve hiç kimsenin çerçeveletip duvarına asmayı düşünmeyeceği,
albümleri açıp özlemle bakmayacağı; sararmanın da ötesinde araplaşarak
iyiden iyiye yitip giden siyasi görüntümüzün bugünkü fotoğrafına şöyle bir
bakacağım.
Bu
fotoğrafta, ülkeyi yöneten koalisyon partileriyle muhalefet partilerinin
ülkeyle beraber iflas ettiği gerçeği, en kolay seçilen görüntüdür ve aynı
zamanda hem demokrasimizin hem de yurt düzeyinde bütün kurumların iflas
desenlerinin izlerini taşımaktadır. Fonda, vatandaşların güvensizliği,
anketlerden yansıyan acıklı rakamlar görünmektedir.
Bu
görüntünün arka yüzünde, güveni ön plana çıkaran ve pıtrak gibi açan parti
figürleri ve acilen partileşme sürecine giren "başkan" gölgeleri vardır. Bu
çabalar, bir spor terimi olarak sözlüğümüze giren "zamanlama"nın gereğidir
ve amacı bakımından doğrudur.
Bu
siyasi fotoğrafa yansıyan Türkiye genelinde, elbette siyasadan uzak da olsa,
edebiyatımızın ve edebiyatımızdaki "eleştiri kurumu"nun ve eleştirmen
"boşluğu"nun da izleri vardır. Olmayan, eleştiriye soyunan kişlerdir. Oysa
tam zamanıdır. Nerdeyse bomboş bir kulvarda, yapılan ve yapılmakta olan
yanlışlardan sıyrılmış; güveni, yani nesnelliği, yani adaleti ilke edinmiş,
arabesklikten, kayırmacılıktan, hizipçilikten uzak kişilerin şortlarını
bağını sıkma, atletlerini sırtlarına geçirme, pabuçlarını bağlama ve piste
çıkma zamanıdır. Kuru sıkı salvolarla, içi boş "demeç"lerle parsa toplamak
yerine ipi göğüslemek adına meydana çıkma zamanıdır.
Haydi
gençler ve daima genç kalanlar, meydan sizin!
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 23 Kasım 2001)
SOLSAN DA
SARARSAN
İzmir,
sonbaharın göbeğinde, sapsarı bir Kasım ayı büyütüyor.
İzmir, on
güne kalmadan boğacağı çocuğuna gül gibi bakıyor.
Ve onun
İçin zamana, güzel olsun diye uğraşıp durduğu, bir çukur kazıyor.
Şu an, ne
dergiler, ne antoloji savaşları, ne salkım saçak dizeler ne de imge
ormanları.
Hiçbir şey!
Küle gömülmüş bir elma gibi
gökyüzü
Patladı patlayacak
Olanca hışmıyla üstüne kentin
(l)
Şimdi, her
yer böyledir; gri...
Şimdi,
üstümüzdeki miskin pelerinin gerinme vaktidir.
Şimdi,
depremler çizer, içimizdeki terazinin ibresi.
Öyle yorgun
ki kentimiz
Düşlerden ve
söyleşmekten
Yok duyacak kimse sesini
(2)
Biliyorum,
şimdi bir kız, yağmura karşı oturmuş eskimemenin tarihini,
Bezik Oynayan Kadınları okuyordur,
an an eskidiğinin ayrımına vararak.
Biliyorum,
kulağını seslere açmış bir oğlan, biraz daha bekleyecek çağrılmayı, sonra
Yakup sanarak kendini, kalkıp kurbağalara bakmaya gidecek.
Dışarda
yaprak sağanağı.
Dün bütün gün yağmurlardı, bugün
yaprak (3)
İyi! Okusunlar.
Ben ad'ımı
adımlıyorum. Hâlâ buralardayım; bu coğrafyada, kimliğime bir kat cila daha
atarak, denizden İçerilere; içerilerden, başka denizlerin kıyısında bulduğum
dışarılara, dolanıp duruyorum. Hafta sonları, Bostanlı'daki semt sahasında
amatör kümc maçlarını seyrediyorum, yüz gram kabak çekirdeğini tüketene
kadar ve sonra Bergama 1'in karşısındaki şişman pidecide oturup kuşbaşılı
pidemi yiyorum.
Yazıdan
uzakta!
Bir
bardağın İçinde açmış “pembe pelür kâğıt çiçeği”nden bir dal koparıp
dudaklarımı siliyorum.
Yazı kalemin izi, söz dudağın.
Zaman,
çukurda. Yüzü, dalgalanan metan gazında bir görünüyor, bir kayboluyor. O da
öyle bir iz.
Bir kentin ortasındasın boyuna
saatini kuruyorsun
O
durursa
hayatın da duracak sanki
(4)
Çocuklar, her
yerdeler. Saçak altlarında servis minibüslerinin pencerelerinde, artık
buğulanmaya başlayan camların ardında, ağır çantalarıyla yollarda. Yüzleri
İnanılmayacak kadar ciddi;
sanki hayatın anlamına çalışıyorlar daha şimdiden. Her biri ayrı bir
hüzün, erken inen karanlığın İçinde.
kent
vampir günlüğü
gündüzleri geceye sağan
kenar süsü
(5)
Gece, ağır
ağır, ama hiç durmadan kazan, cıgara molasını unutmuş bir işi gibi
eşeleniyor.
Tik, tak…
Bir daldır uykusuzluk
Sallanır sürekli gecede
(6)
Yazı! Yine
de yazı…
Kütüphanelerce yalnızlığa ekleneceği bilinen ve günün kızardığı yerde
yeniden ve birden büyüyen, fünkünden daha iri, vazgeçilmez paylaşma! Dümdüz
bir labirentte oynanan saklambaç, kaybedileceği kesin lades, şikeli maç.
Işte Böyle!
Bazen
doğurgandır, bazen de alıntılara sığınır, kaçar kendi dilinden.
Yağmurun defterini dürdüm,
kapadım
Caydım maviliğinden denizen
Salaş meyhanelerin anason
ayazında
Üşüdüm, yoktu söyleyecek sözüm
(7)
Görüşeceğiz.
(1)
Flaş - Edip Cansever
(2)
Düş Suda ıx - Edip Cansever
(3)
Ölü Öldü- Edip Cansever
(4)
Seviş Yolcu 9 - Cemal Süreya
(5)
Kent - Nuri Demirci
(6)
Arka Güneş - Cemal Süreya
(7)
Karar - Ahmet Erhan
(Akatalpa -
Sayı: 24 Aralık 2001)
ŞİMDİ HÂTIRDA
MIDIR ÂŞIK-I NALAN ACABA?
Dergiler, gazete
kesikleri, tozları kalınlaşmış kitaplar...
Çizmeye kıyamadığınız
için, yazıp kitapların arasına koyduğunuz, bir türlü atamadığınız, asla
azaltmadığınız okuma notları, binlerce kalem darbesi...
Onları bir düzene
kavuşturmak için büyüttüğünüz, ama, her seferinde okumaya daldığınız bir
yazıya takılıp kalan istekleriniz...
İşte, bir pazar
sabahında, yağmurla eriyen camların ardında kendine kapanan bir kente
sırtımı dönerek yaptığım iş: Kitaplığımı düzeltiyorum; kocaman bir odayı...
Ya da alamet bir dünyayı.
Önce Galatasaray'ın
Avrupa macerasını; iki yıllık gazete kesiklerini, aldığım bir tomar şeffaf
dosyaya yerleştiriyorum tarih sırasıyla, sonra da onları bir klasöre
takıyorum. Bu da başka bir takıntım; sarıyla kırmızının muhabbetine
bayılıyorum.
İyi iş yaptım diye
düşünerek gerinirken, önümdeki yığında, birbirine iğnelenmiş küçük gazete
kesikleri görüyorum ve mesaim bitiyor:
“Karasu,
törensiz toprağa verildi.
Yalnızlığın hüzünlü yazan
Bilge Karasu, son yolculuğunu du sessiz ve yalnız çıktı. Karasu, vasiyeti
uyarınca ünlü yazar Aziz Nesin gibi 'gizlice' toprağa verildi. Karasu, dün,
bir avuç aydın dostu tarafından Karşıyaka Mezarlığı’nda sessiz sedasız
gömüldü.”
15 Temmuz 1995'in
Hürriyet gazetesi...
Altından çıkan kesik,
Doğan Hızlan'ın 16 Temmuz 1995 tarihli, Bugün Pazar adlı köşesinde
yazdıkları. Başlığı: “Kısa sürmüş bir hayat, uzun sürmüş bir aydın”
Ve yazının ilk cümleleri:
“Edebiyatta
kaliteye ömrünü adamış çok az yazardan biriydi Bilge Karasu. Öldü. Yazı
yaşamı boyunca, okurunu küçük ve ucuz tuzaklara düşürmeye tenezzül etmedi.
Güncelin gökkuşağının altından bir şöhret arsızlığıyla geçip kimlik ve
kişilik değiştirmedi.”
Sonu:
“Yazdıklarına
seviniyorum, yazamadıklarının acısını duyuyorum.”
Bunlara iliştirilmiş bir
ölüm ilanı; Karasu'yla bir İlgisi yok: “Ölüm
Hüseyin Hüsnü
Paşa ve Hayriye Hanımefendi'nin torunu.
Memo 'nun sevgili dedesi Mehmet Ali Aybar 10 Temmuz 1995 Pazartesi
günü aramızdan ayrılmştır.”
Yazdıklarına ve
eylemlerine sonuna kadar bağlı kalmış bu önemli iki kişiyi bir iğneyle
tutturmamın nedeni sadece ölüm tarihlerinin yakınlığı olamaz, diye
düşünüyorum. Olsa olsa “adam gibi adam”lıklarıdır onları kitaplığımın
mezarlığında bir araya getirme nedenim. İlkeli oluşlarıdır; ilkelerinin
ardından, koşullara ve kişilere göre davranmadan mertçe gitmeleridir. İkisi
de, kendi kulvarlarında yürürken, o kulvarların tarihine birer dönemeç ya da
bir kavşak olarak eklenmeleridir.
Böyledir...
Artık,
Kısmet Büfesi’ne,
Gece’ye,
Altı Ay Bir Güz'e, Uzun Sürmüş
Bir Günün Akşamı'na bir kez daha uzanma zamanım gelmiştir;
Ne Kitapsız Ne Kedisiz’in,
Kılavuz’un,
Göçmüş Kediler Bahçesi’nin,
Troya'da Ölüm Vardı'nın, Narla
İncire Gazel’in eksikliğini duyarak
Karasu'yu okurken, onun,
en karmaşık cebir problemlerini çözerken bir anlamda transa geçen rakam
tutkunu matemetikçilerin duyduğu hazzı duyarak yazdığını seziyorum. Ve onun
bir boz-yap ustası olduğunu. Sözcük sayısı kadar parçadan oluşan bir resmi,
alışılmışın dışında bir kurguyla bir araya getirmesi; bu arada arka plana
gizlenmiş görüntüleri de resme eklemesi ve resmi olduğundan dağınık ama,
yeni anlamlar yüklenmiş yeni bir resim olarak sunması böyle bir ustalığın
sonucudur.
O pazar gününün uzun bir
gün olarak akşama varmasının ve de kitaplığımın eskisi gibi kalmasının
nedeni oldu, Bilge Karasu.
Sonra,
Cumhuriyet Kitap'ın 616. sayısında
yayınlanan ve 'Son Dönem Türk Öykücülüğünde Arayışlar, Yönelişler” başlıklı
panelde yapılan konuşmaları aktaran yazıları okudum. Bilge Karasu'nun, o
panele konuşmacı olarak katılanların ve konuşmalarda adı geçen öykücülerden
hiçbirinin üzerinde, onların kitaplığını dağıtacak kadar bile etkili
olmadığını gördüm hayretle. Konuşmacılar ya bunu yansıtmamışlardı ya da
zaten yansıtacak bir şey yoktu. Bir tek İnci Aral, "çok erken tarihlerde
doğmuş olan ve öykümüzün tarihsel birikimine katkıda bulunarak kendinden
sonra gelenleri etkilemiş” yazarlar arasında anmış, Karasu'yu. Bence bu söz,
tarihsel birikim konusunda doğru, ama etkileme konusunda, dayanağı olmayan
bir gözlem olarak havada kalmış. Sorsalardı, Bilge Karasu'nun etkisinde
yazan öykücü adı verebilir miydi acaba, Aral? Sanırım veremezdi.
Karıştırın öykü
dergilerini, okuyun dergilerde yayınlanan öyküleri; öykücülerimizin, bugün
bile, Sait Faik'in etkisinde yazmakta olduklarını göreceksiniz. Ferit
Edgü'nün Adam Öykü'nün Temmuz
Ağustos 2000 tarihli 29. sayısında, kendi kuşağı için söyledikleri, bugünkü
öykücüleri de kapsamaktadır bana göre. Edgü: "Dostoyevski'nin, 'Hepimiz
Gogol'ün Palto'sundan geliyoruz' demesi gibi. ben de birçok kez, 'Kuşağımın
tüm öykü yazarları, Sait Faik'ten geliyoruz.' dedim.” diyor. O kuşak da
bugünküler de Karasu'yu, belki anlama zahmetine katlanamadıklarından, es
geçmişlerdir. Etkilenmeyi taklit anlamında kullanmadığımı söylememe bilmem
gerek var mı!
O paneldeki sıradan
konuşmaların içinden, mim koyabileceğim cümleleri bir tek Müge İplikçi
söylemiş. Seçtiğim cümleleri, dil üzerine söylediklerinden: '"Ben Türkçe
konuşuyorum. " diyor İplikçi, "'ama inanmadıklarım bakımından ve merkezde
olmayı tercih etmeyişim bakımından, dilimin çevrelediği hale düşünüldüğünde
bu dile yabancıyım. Çünkü bu dilin hukuk diline inanmıyorum, resmi tarih
diline inanmıyorum, gazetelerdeki diline inanmıyorum, köşe yazarlarının
dilini samimi bulmuyorum, reklam dilini iç burkucu buluyorum, insanların
birbirlerine hitaplarını sahte buluyorum. Dolayısıyla bu dili ben gerçekten
bir yabancı gibi konuşuyorum.”
Radikal gazetesinin 18 Ekim 2001
tarihli ekinde yayınlanan, bir vesika gibi ya da bir dil yarası olarak
sakladığım, Lale Müldür'ün, haftalık yazılar yazacağım duyurduğu yazısına
başlarken kullandığı ilk cümlesini okumuş olduğum için, ben İplikçi'yi haklı
ve samimi buluyorum ve duyduğu acıya katılıyorum. Şu Türkçe cümleyi okuyun
lütfen: “Bu yeni yazı dizisi, kadınların fetişist sunumlarının
mitleştirilmesini sosyal bir yapı ve erkek ihtiyaçlarının bir projeksiyonu
olarak ele almayı amaçlıyor.”
Tarihini ve adını
kaydettiğim, ama bu kargaşada bulamadığım bir gazetede Müldür'le yapılmış
bir söyleşi yayınlanmıştı. Orada Müldür, son dolarlarını çöpe attığını,
çöpleri karıştıranları sevindirmek için bunu yaptığını filan söylüyordu.
Dolarlarını atıp atmadığını bilemem ama, devamını okuyamadığım bu cümleden
sonra, Müldür'ün dilini çöpe attığı konusunda ciddi kaygılarım olduğunu
söyleyebilirim.

Görüşeceğiz!'den önce,
dergi editörlerine, dergi yayıncılarına, fanzincilere seslenmek ve daha önce
Düşlem dergisinde yazdığım
Dergilere Derkenar yazılarını Akatalpa’da
sürdürmek niyetinde olduğumu duyurmak İstiyorum. Kimi dergilere, satın alma
yoluyla bile ulaşmak mümkün olmuyor; onlar benim için sadece birer adlar;
çünkü bulunmuyorlar. Bana bu konuda yardımcı olmak isteyen dergiler, Nuri
Demirci'nin P.K.27 adreslerini kullanabilirler. Olabilirse, yeni bir yılda,
yeni bir ortamda, görüşeceğiz!
(Akatalpa -
Sayı: 25 Ocak 2002)
BENİ KATEGORİZE
ETME
Tanımış olduklarımdan
etkilenmemem mümkün mü; bazen okuduğum yazılar kimi adları, adlar da bazı
yüzleri getirir gözümün önüne. Bir de bakarım ki, bu adlar ve yüzler, cilalı
bir yüzeye düşmüş de dağılmış su damlacıkları gibi sıyrılıvermişler
birbirlerinden ya da ayrımına varmadan, ben bazı kümelere ayırıvermişim
onları. Kadın-aracins-erkek gibisinden bir bölümleme olmaz bu yaptığım.
Reklamcı, gazeteci; psikolog, sosyolog; bunalmış ev kadını, yıpranmış iş
kadını gibi de değil. Belki biraz yazı falcılığıdır yaptığım; yazılanlara
yaslanan, bunlarla biçimlenen, edebiyatçıların yaşama biçimlerini ya da
dünyaya bakışlarını, söylemeden dillendirdikleri itiraflarından yakalamaya
yönelik, sezgisel, yanılma payı az olmayan, tahmini tasnif denemeleridir.
Çelebilerin yanında
ekâbirler, alçakgönüllülerin yanında, burunlarından kıl aldırmadıkları için,
bıyıklarını uzatmaya burunlarının içinden başlayanlar ve bu havaleli yük
nedeniyle her zaman burunları havada dolaşanlar (ki bunlar daha çok erkek
cinsi içinde yer alırlar), sigarada kalanların yanında pipoya terfi edenler,
suskunların yanında, genel konulardan, ustaca açtıkları ara kanallarla
özellerine geçip hep kendilerini, hep kendi hurufatını anlatmak için
doğaçlama yöntemler geliştiren ve böyle böyle çoğalmadan genişleyenler,
falan filan...
Edebiyatçılar, bazen,
dünyanın çelişkilerle dolu bir yer olduğunu kanıtlamak isterlermiş gibi bir
arada görünürler, bazen de kısa ya da uzun, aynı çemberin çapına bakan
hilal-yaylar olduklarının ayrımına varmadan ve her biri kendini gökteki tek
ay bilerek ayrık (g)ayrık yaşar giderler.
Berabermiş gibi
görünenlerin biraradalıklarına bakıp aldanmamak gerekir; tek kişilik fildişi
kuleler edebiyatçılar için üretilmiştir. Onlar çoğul yalnızlıklarını bu
çilehanelerinde yaşarlarken bir yandan da Rapunzel'in ikiz kardeşi
olduklarını bilerek durmadan saçlarım keserler.
ayrılık
yarı ölmekmiş
Edebiyatçıların
gruplandırılması, öyle ikiye, üçe, beşe ayırarak kurtulunacak bir iş
değildir. Bir de bu grupların, âdet olduğu üzre, kendi aralarındaki
bölünmelerini düşünürseniz, edebiyatın gövdesinin bir çırpıda bir kırkayağın
gövdesine dönüştüğünü görürsünüz.
En belirgin gruplama,
bana göre, asil-avam ayrımının doğurduğu, merkez-taşra örgütlenmesidir ki
bu, kuşu kafeste ve yanı başlarında bulanlarla havadaki kuşu ağzıyla tutmaya
çabalayanların oluşturduğu iki büyük öbeği işaret eder. Asiller, karalasalar
da, ki karalarlar, keramet kusmuş olurlar; önemsenir, aranırlar,
saklanırlar. Avamiler, kavak dallarıyla suya yazarlar. Suyun akacağını, akıp
denize ulaşacağım umarlar. Su akmaz, aksa denize varmaz, denize varsa Halik
bilmezden gelir, balık anlamazdan. Bir martıya denk gelirse eğer, kahkaha
ile çığlık arası bir sesle okur yazılanları, sesi kubbede asılı kalır.
Denizsiz Anadolu'nun edebiyat dergilerinin martı sesleriyle dolu oluşu
bundandır.
Edebiyatçıların, bölük
pörçük olmalanna karşın, ister istemez ortaklaştıkları özellikler de vardır
ve bunlar hiç de az değildir. Örneğin her edebiyatçı, aynı zamanda
pöstekisine kıl toplayan bir arşivcidir de. Oluşan bu pöstekiyle kimi önünü
kapatır, kimi arkasını, kimi de göğüslerini. Teorik, mistik ya da simgesel
bir yaklaşımla pöstekisini başına örtenlerin olduğu da görülmüştür. Ancak,
hiçbir zaman, hiçbir edebiyatçı pöstekisiyle yüzünü örtmemiştir.
Arşiv oluşturan
edebiyatçılar (yani çoğu), bir özelliği daha paylaşırlar: Hepsi eşleriyle
kavgalıdırlar. Arşivci olmaları yüzünden mi eşleriyle kavga ederler yoksa
eşleriyle kavgalı oluşları yüzünden mi arşivciliğe yönelmişlerdir; hangisi
ötekinin bir sonucudur, bu pek belli değildir ama, sonuçta bu böyledir.
Arşivcileri de, zorunlu
olarak, kendi aralannda. en az ikiye ayırıyorum ben. İlk gruba, en
kabadayıları ve de yararlıları koyuyorum ki onlar, arşivlerinden sonuçlar
çıkartmaya, o birikimi ürüne dönüştürmeye eğilimli olanlardır. İkinci
gruptakilerse sadece almaya koşullanmışlardır. Eksiğe dayanamazlar,
parça-bütün, ne bulurlarsa, kitap aralarına, dosya gömleklerine, çekmecelere
tıkıştırırlar ve AB marka kan taşırlar. Onlar, mat kıl-parlak kıl; ak
kıl-kara kıl; bit-kene; hiçbir şey aramazlar pöstekilerinde. Zaten arasalar
da bulamazlar, bulsalar niçin aradıklarını unuturlar. Kalınlaştıkça
inceldiklerini sezemeden kumbaralarını tedavülden kalkmış paralarla tıkış
tıkış doldururlar.
kim bilir,
belki bir akşamüstü
Örneklerle
konuşmak iyi bir yöntemdir; söylenenlerinin ayaklarını yere değdirir.
Ben, bütün
denemecilerin iyi birer arşivci olduklarını, düşünmekten de öte, biliyorum.
Onlar sadece edebiyatın arşivini de yapmazlar üstelik, aynı zamanda
eskicilikle işe başlayan birer antikacıdır hepsi de. Toz almaktan yorgun
düşmüş, bu yüzden de ipin ucunu bırakmış kadın denemecilerle, eşlerini
pasaklı bulan erkek denemeciler, külleri küllere, tozları yazıya katarak ilk
grubun seçkin örnekleri arasındaki yerlerini alırlar.
Siz, Uğur
Kökten’in çalışma odasının camekânlı bir kitaplıkla düzenli bir masadan
ibaret olduğunu; evli olup olmadığını bile bilmiyorum ama, eşinin, yüzüne
geniş bir gülümseme kondurup, "alınacak toz var mı, bir sormak istedim;
bunun için geldim,” diyerek bu odanın kapısını açtığını düşünebiliyor
musunuz?
Peki ya Halûk
Cengiz'in -sahi nerelerde o?- üç sayfalık bir deneme için kitaplığından
indirdiği üç yüz kitaptan yüz tanesini yatağın, yüz tanesini masanın, yüz
tanesini de halının üstüne yığmadan ve de bir damla toz kaldırmadan, tek tek
baktıktan sonra yerlerine koyduğunu mu sanıyorsunuz? Sonra, eksik kaldığını
hissettiği bir cümleyi tamamlayabilmek için bir koşu kitapçıya
gitmeyeceğini; kitapçıdan, aradığının dışında, tasarladığı bir başka yazıya
kaynaklık edeceğini düşündüğü beş kitap daha almadan çıkabileceğini mi
düşünüyorsunuz?
Denemeciler böyledir de
şairlerin arşivciliği nasıldır peki?
Onlar geçmeden önce,
tahmini bir imge-portre örneği vermek istiyorum:
Ferit Edgü, pipo
içenlerdendir, bana göre. Top sakala yatkındır. Gümrah bıyıklarının kökü
genzindedir. Bilge Karasu'yu okur. Belki de bu yüzden, onun gibi,
yalnızlığına düşkündür. Ancak yalnızlığı çelişik bir yalnızlıktır. Hem bir
başına yaşayacağı bir kır evinin özlemini duyar, hem de üstünü örtecek,
yorganını sırtına sıkıştıracak, baş ucundaki süt bardağını mutfağa geri
götürecek; korkuları depreştiğinde sesini duyurabileceği birinin yakınında
bir yerlerde olmasını ister.
Günümüz şairlerinin arşivciliğine gelince. Onlar,
genelde, kendilerini biriktirmekten zaman kalırsa eğer, başka şairlerin
şiirlerini, daha çok imzalanarak kendilerine gönderilmiş şiir kitaplarını
okumadan biriktirmeye yatkındırlar. Bana göre, her yıl, arşiv dersinden
bütünlemeye kalarak ya da not ortalamasıyla geçerler, geçerlerse. Oysa eski
şairler şimdikiler gibi değildi: onlar arşiv olarak beyinlerinin raflarını
kullanırlardı. Çünkü şiirler ezberlenmeye elverişliydi. Dizeler bir
sonrakini çağrıştıran uyaklı, vezinli dizelerdi. Ayrıca onlar iyi şiire
değer verirlerdi; şiir ezberlemek, bir bakıma değerbilirlikti. Yeni şairler
için kendi şiirlerini ezberlerine almak bile galiba külfet ve “zor zanaat.”
Arşivci
şairlerin günümüzdeki en iyi örneği, hayır, sandığınız gibi, antoloji
sanayisinin önde gelen iş adamlarından biri değil, alçakgönüllü
çalışmalarını, her zaman kalabalık ve daima dağınık olduğunu sandığım
köşesinde, bu işten keyif aldığı, şiiri sevdiği, şiire değer verdiği için
sürdüren ve bu çalışmalarını yılda bir kez bile olsa okurlarına sunan İhsan
Üren'dir. Ben, Üren'in, 'şiirin yıl sonu değerlendirme karnesi' gibi
adlandırılabilecek Ufuk Turu’na aldığı 25'i asil, 25'i yedek 50 şairin
tamamından daha çok şiir okuduğuna; onların tamamından daha çok dergi ve
kitap aldığına ve dahası, arşivciliği paraya dönüştürmeyi becerenlerin
yararlanmaları gereken bir başvuru kaynağı olduğuna İnanıyorum.
Bu konuda yazacaklarım
bitmedi ama, biraz daha sürdürürsem
Akatalpa'yı hazırlayanların punto seçiminde zorlanacaklarını biliyorum.
Bu yüzden,
Görüşeceğiz...
(Akatalpa - Sayı: 26 Şubat 2002)
ANLATILMAZ BİN
DERT İLE
Masamdan akan dere su
tutmaya başladı yeniden. Kalabalık gelen dergiler, yatağını şenlendirdiler.
Doğrusu beni, dere kadar sevindirdiler. Epeydir sessiz sakin kendini
dinleyen odama, denizli-denizsiz martı sesleri getirdiler.
Ben sevindim ama,
ellerini ovalayan kargocuları gördükçe ve cız cız cızırdayan yazıcılardan
çıkan makbuzlar önüne yığıldıkça, bunca zamandır Bursa-İzmir hattında posta
aracılığı yaparak kahrımı çeken Demirci, dereyi yüz akıyla denize ulaştırmak
için giriştiğim bu işe ne kadar sevindi, neler düşündü, hiç bilemiyorum.
Henüz isyan belirtileri göstermediğine göre, kuru bir teşekkürle
geçiştirilemeyecek bu 'katlanma' süreci bir zaman daha süreceğe benzer.
Durun bakalım.
Öte yandan, gelen
dergilere bakarak, Düşlem'de üç
oda bir salona yayılarak yazdığım Dergilere Derkenar yazılarını
Akatalpa'nın arka balkonuna nasıl
sığdıracağımı sorup duruyorum kendime. Tuş sayısını sayarak, yazdıklarımı
ayıklayarak sorunu çözebilmem zor görünüyor. Bu yüzden, derginin dizgi
işiyle uğraştığım bildiğim Melih Elal'in monitöre yansıyan uzaklardaki
gölgesinde ne kadarlık bir punto pazarlık payı olabilir, onun hesabı
yapıyorum.
Titrerim
Mücrim Gibi
Kuşbakışı baktığımda
dergilerde gördüğüm şu: Şairler galiba aynı yere bakarak yazıyorlar
şiirlerini. Baktıkları yer neresidir bilmiyorum ama, orada neler olduğunu
gösteriyorlar bize. Örneğin orada, binbir suratlı 'ayna'lar var. Orada,
Freud'un maskesini takmış, rahim sıcaklığında 'koza'lar var. Orası, epey
eprik, oldukça esrik, ter ter erotik ve kesinlikle belden aşağıda bir yer.
Siyasal,
ekonomik ve toplumsal değişim sanata böyle yansıyacaktı elbet, başka ne
olabilirdi ki? Dayatılan kültürden peydahlanarak süt ya da biberon
fabrikasının önüne bırakılan bu bebek, bu zıbını yaldızlı, dışkısı kıymetli
bebek, böyle çabucak serpilecek, karakterinin temel özelliği olan
yayılmacılığının gereği, olabildiğince haylaz, alabildiğine şımarık, hemen
hemen bütün dergilerin sayfalarına yerleşip dize dize pozlar verecekti;
vermiş.
Bu ortak dil, bu ortak
imgeler ve bu ortak izlekler, mitoz bölünmeyle çoğalan bu veledin asıl
kimliğini ve adresini gösteriyor bize. Zaten tanım fukarası olan, bir de
eşelene eşelene altı üstüne getirilen 'Modernizm Mahallesi'ne taşınan bu
velet, gariban modernizmin imajını değiştirilmiş, onu tanımsızlığın tanımına
özne kılmış; bu da yetmemiş, derisini yüzerek "post” halinde önümüze atmış.
Postmodem
halüsinasyonlardan bahsediyorum... Burunlarını kâğıttan, gözlerini
bitişiklerinde karalananlardan ayırmadan yazıp duran şairlerden birçoğu,
bana sorarsanız. ne yaptığının farkında bile değil. Bordasında 'Postmodern
Gülü” yazılı bir geminin dümen suyuna atılmış, ucu iğnesiz birer misina
olduklarını bilmeden mürekkepbalığı avlamaya çıkmışlar. Keşke onlar da
bencileyin titreselerdi mücrim gibi, baktıkça istikballerine.
Bu, genele
işaret eden sözlerden sonra, epeydir görmediklerimden okumayı
sürdürdüklerime uzanan dergiler arası yolculuğuma başlayabilirim.
Yollar
Yordu Beni
Antalya, Türk
Edebiyatı'nda varlığım hissettiren ve ilk beşten aşağıya düşmeme çabasında
olan; bu bakımdan da Bursa'yla benzeşen bir kent. Bursa'yla benzerliği şimdi
dergilerinde de kendini gösteriyor.
Bahçe ve S'imge; biri, kültür
ve edebiyata 'dergi', öteki 'seçki' ekiyle bağlanmış, ikiz ve büyük bir
olasılıkla rakip iki dergi. Gereksiz bir güç bölünmesi bu. Bursa'nın bu
bölünmeler yüzünden yitirdiği zaman ve güç, Antalya için ders olsaydı keşke.
Oysa,
S'imge'nin ortasındaki seçki bölümünü çıkartıp
Bahçe'nin ortasına koyarsanız, ya da
S'imge'nin kapağını Bahçe'ye
takarsanız, yolunuzun o eski Bahçe'ye
çıktığını görürsünüz. Fark var elbette iki dergi arasında, ama anmaya
değmeyecek ayrıntılar bunlar. En belirgini,
S'imge'nin, kapağında yazdığı
gibi, seçki ağırlıklı olması. Yeni yetme dönemlerimizdeki şiir
defterlerimize benziyor sanki. Bahçe'nin
yeni ürünleri daha çok. Sayısının 27'ye ulaşmasına kadar geçen sürede
oluşturduğu arşivin bir sonucu bu.
Bahçe'de
tarihi yeni yazılar ve şiirler var, var amma okuduklarımızdan aldığımız bir
şey var mı; orası biraz kuşkulu. Şükü Erbaş'ın Bir Tedirginlik Sanatı: Şiir
başlıklı yazısı tekrarın tekrarı. Temel Demirer, yazısında bir kitabı
tanıtıyor ama, 'bir kitap tanıtma yazısı nasıl yazılmamalıdır'ın ömeğini
veriyor. Ayten Mutlu'nun, epey kitap kurcaladıktan sonra yazıldığı belli
olan yazısını, mehteran eşliğinde yürüdüğümden olsa gerek, bir türlü
bitiremedim. Baki Ayhan T.'nin yazısı, “bunlar” diye işaret ettiği yerde hiç
kimse görünmediği için, hedefsiz bir yazı olarak göründü bana. Tuncer
Uçarol'a gelince: Bakın onun yazısından öğrendiğimiz şeyler var: Eşinin
adını zaten öğretmişti bize, şimdi de bu yazısıyla iyi bir enişte olduğunu
göstermeye çalışıyor ve soy kütüğündeki boşlukları dolduruyor. Adres ve
telefon numarası gibi eksiklikleri olsa da vefakâr bir yazı olarak kayıtlara
geçmesinden yanayım.
Mehmet Sarsmaz, elinin değdiği
her ürünü yollayarak beni doğal abonesi olarak kabul ettiğini göstermiş; hiç
vazgeçmeden kendi hisarına seferler düzenleyen bir şairdir ve
Yenibinyıl Şiir onun, yanlış
kurulmuş bir orduyla çıktığı en son seferidir ki, bunun son sefer olmadığı
da kesindir.
Sarsmaz'a yazdığım bir
mektupta bu ordunun çekirdeğini oluşturan kurmayların bana yanlış görünen
yönlerini bildirmiştim. O kurmaylar, derginin ilk sayısında, tıpkı
'"Dördüncü Yeni Bildirisi”ndekine benzer iri cüsseli sözler söyleyen bir
şiir bildirisi yayımladılar ve bu bildiri de önceki gibi ölü doğdu; bu
kaçınılmazdı. Çünkü iyi niyetler ve büyük idealler, eylem olmadan bir
yerlere ulaşamıyor. Eylemse, sadece iri sözler söyleyip yankı beklemek
değildir elbet. Gariptir, bu tür bildirilerin ilk inkârcıları bildiriye İmza
koyanlar oluyor. İnanç eksikliği ilk göze çarpan neden gibi duruyorsa da
asıl neden, sanırım donanım eksikliği ve paylaşıldığı sanılan değerlerin
tanımlarının birbirini tutmaması.
Bunca bildiri sözünden
sonra, Sarsmaz'a, onunla aynı soyadını taşıyan o sevimli kızın dergideki
yerini sormayacağım. Ne dergi ne de bildiri çerçevesinde bu sorunun yanıtı
yoktur çünkü. Bu bir 'anı yaratmak”tır, bir "'aileye mahsus"luktur ki bu
konuda dergiye zeval olur! Sarsmaz'ın dikkatine...
Alaattin Topçu'nun yayın
yönetmenliğini yaptığı Kavram Karmaşa,
bir düzinelik bir toplamla geldi ve bende bulunan ilk dört sayısının
yanındaki yerini aldı. Sanıyorum 96'nın Aralık ayında kafasındaki ideal
dergiyi yayımlayan Topçu, kim bilir hangi koşulların dayatmasıyla, o
tarihten 22. sayıya doğru kan kaybederek gelmiş ama, bir şeyden taviz
vermemiş: Derginin bütünlüğünden. Fütürizmle başlayan o derlitopluluk, her
sayıda bir dosya çerçevesinde sürerek son sayıya kadar ulaşmış; kutlanacak
bir ilkeli oluş örneği.
Son paragrafa geldiğimi
gösteren işaretin salladığı parmağı dikkate alarak, sonraki yazılarımda
Kavram Karmaşa'nın, yaptığı işin doğruluğuna olan inancını derginin
duruşuyla belli eden; bu tavrını çok sevdiğim
Budala'nın ve 76. sayısına ulaşan
Dize’nin, ocak-şubat sayılarındaki, yanına çentik koyduğum yazı ve
şiirlerini '"okumaya” çalışacağımı bildirerek bitiriyorum.
Görüşeceğiz!
(Akatalpa - Sayı: 27 Mart 2002)
BİR KIZIL GONCAYA BENZER DUDAĞIN
Kurumlaşmayı başaran ya da bazı kurumlara bağlı olarak çıkan dergilerin
editörleri, bir alt-kadro kurma olanağına sahip oldukları ve mutfak işlerini
onlara bıraktıkları için, taşrada (taşra, çünkü, orada kurumlaşmak oldukça
güç; nerdeyse olanaksızdır) çıkan dergilerinin editörlerinden daha rahat
çalışırlar. Bugüne kadar taşrada editör, kâğıdıydı, dizgisiydi, kapağıydı,
dikişiydi; mürekkep kokularıyla matbaadan masasına gelene kadar, hatta ondan
sonra da, derginin bütün işlerine bakan kişi olarak tanımlanırdı, bugünden
sonra da böyle tanımlanacağı bellidir.
Bu iki
editör grubunun ortak bir tasaları vardır: Derginin içeriği... Dergilerinde
görmek istedikleri yazar ve şairler kadar dergilerinde görmek istemedikleri
yazar ve şairlerden yana da sıkıntı çekerler. Bir türlü gelmeyen yazı ve
şiirlerin boşluğunu, içlerindeki sıkıntıyı büyüterek, sel gibi akıp duran
yazı ve şiirlerle doldurmaya çalışırlar. Bu noktada editörlerin ilk ve de
belki en önemli görevleri belirlenmiş olur: İlişki-kalite dengesini doğru
kurmak, bu dengeyi korumak ve koruma çabasında olduklarını da dergilerinde
kanıtlamak...
dertleri zevk edindim
İstanbul'un taşrasında, Üsküdar'da yayımlanan
Budala'da,
Bâki Ayhan T., bunu başarabilmiş gibi görünüyor. Yine de bazı
itirazlarım var.
Budala'nın ocak-şubat sayısında, şöyle alıp götüren,
götürdüğü yerde konaklatan; yani, dönüp dönüp okutan, okuturken de acaba
aşağıda bir kat daha var mı sorusuyla kazıya yönlendiren çarpıcı şiirler
yok. Yine de derginin bir duruşu ve bu duruşu biçimlendiren, biraz yüksekçe
tutulmuş bir hiza ipi var. Şiir seçimlerinde, limbo dansı yaparak bu ipin
altından geçmek isteyenlere başka dans pistleri önerildiği belli oluyor.
Bir
önceki yazıma dipnot olsun diye belirtiyorum: Benim sevgili aynam, o
aşınmış, sırsız kalmış perişan aynam, ah o postmodern oyuna kurban edilmiş
oyuncağım, gelmiş, Budala'nın dört
duvarına, dört ayrı biçimde asılmış. (Aynadaki, aynayı, aynaya, aynada -
Ayhan T., Durukan, Öktem, Göksu) Bu güzel imgeye yazık oluyor, diyemem
artık, yazık oldu; harcandı, neredeyse bitti. Artık şiirlerde göremediğimiz,
görünce irkildiğimiz "sevgi" sözcüğü gibi değerini yitirdi, bütün
anlamlarını ayağa düşürdü.
Şiirlere gelince; yanına çentik attığım ilk şiir, aynasına karşın, Deniz
Durukan'ın Ölümde Hiç Risk Yok adlı şiiri oldu. Bir 'kadın' şiiri oluşundan
mı diye sordum kendime; hayır, ondan değil
kalabalık evlerin
can sıkıcı telaşıyla
gece hep tersten
düşer kasıklarıma
../..
yanıldım! hiçbir şey
yok aramızda
tenha bir masadan
başka
dizeleri yüzünden.
enderemiroğlu'nun şiirinde boğulmadan önce işaretlediğim ikinci şiir, (yine
aynaya karşın) Altay Öktem'in Açık Kalp Ameliyatı başlıklı şiiriydi.
Sözcüklerle oynamayı sevdiğini bildiğim Öktem, 'çevreye verdiği
rahatsızlık'ın özrünü, bu şiirinde, tıbba yaslanan iyi imgelerle süsleyerek
dilemek istiyor. Örneğin, ...neye
yarar ısıtmak / dün ölen bir kadavrayı mor bir aşk uğruna, diyor.
Öktem'e, bir kadavra nasıl (dün-bugün ya da herhangi bir perşembe günü)
ölebilir diye sormayacağım; doktor olan o çünkü, vereceği bir yanıtı vardır
mutlaka. Ben, 'şiir mantığı harcayabilir mi?' sorusunun yanıtını arayarak,
susmayı yeğliyorum.
Budala'dan işaretlediğim şiirler
bunlar. Diğerleri, dediğim gibi, ipi aşan, sadece ipi aşabilen şiirler. Bir
küçük not daha: Bu iki şiir, ortaya koyduğu toplama bakarak önemli bir iş
yaptığını söyleyebileceğim İhsan Üren'le bir 'Ufuk Turu' yolculuğuna
çıkabilecek kadar güçlü mü; bence hayır.
baharı bekleyen kumrular gibi
Şairlerin çok yazıyor olmaları sadece şairleri, çok yayınlıyor olmalarıysa,
şiirle ilgili herkesi ilgilendirir. Birçok şiir yazarı, bu kadar çok yazarak
ve bunları kartvizitleriymiş gibi dergilerde yayınlayarak bir düzey
tutturmanın ve o düzeyde tutunmanın olanaksızlığının farkında değil.
Yazdıklarını, soluklanmalarına fırsat tanımadan, üstleri önceden dergi
adresleriyle yazılıp hazırlanmış zarflara tıkıştırarak, bir şeye geç
kalmışların telaşıyla gönderiyorlar ve yıllar sonra duyacakları
pişmanlıkların; "öyle değil de böyle yazsaymışım keşke"lere temel atmış
oluyorlar.
Kavram Karmaşa'dan yola çıkarak
örneklemek istiyorum.
Tamer
Gülbek, yazdığı kimi iyi dizelerin yanında
Durum tanışmaması gereken görüşlerin /
Tanışmasını engellemeye hiç uygun değil gibi, düzyazı da bile kuşkulu
okunacak iki dizeyi Bavul şiirinde kullandıktan sonra şiirini dinlendirmeyi
düşünseydi eğer, 'görüşlerin tanışması' konusunu biraz daha gözden geçirecek
ve belki de aynı şiirde Yıpranmış, eprimiş, örselenmiş çokça diyerek pekpekpekiştirdiği
ruhunu şiir azabından korumuş olacaktı.
(Gülbek, başka bir şiirinden dolayı, “ses uğruna şiiri katletmekten
sabıkalı” bulunarak notlarıma geçmiş. Şiiri
Akatalpa'nın şubat sayısında
yayınlanan Buz Gibi başlıklı şiir, suç mahalli dizeyse,
Bir mağluplar ambiansıydı dansımız
dizesi. Ne demek ambians? Böyle bir sözcüğün şiirde işi ne? Merak ederim,
böyle bir dizeyi, hangi güçler, nasıl bir zor kullanarak yazdırabilir bir
şaire?)
Soner
Demirbaş, Dar Uzaklaşma şiirinde, belki de çok çarpıcı bir imge yakalamıştır
alt anlar betiği metin yapı caz'da
dizesinde, ama biz bunu anlayamıyoruz, ne yapalım? Biraz bekletse, birkaç
kez daha okuduktan sonra yayınlatsaydı şiirini, hiç değilse
'anlayamayacağımızı anlayarak anlatmaya' çalışacaktı meramını.
Yıllar
önce bir derginin editörü, dergiye şiir gönderen bir şairin mektubunu
okutmuştu bana. Şairin bir isteği vardı; mümkünse eğer, adının altına,
şiirlerinin yayınlandığı dergilerin listesi eklenebilir miymiş; buymuş
derdi. Şiirinden daha uzundu gönderdiği liste. Sadece şekilciliğe hizmet
etmek için çok yazan ve çeşitli dergilere şiir gönderen şairlerin olması
şaşırtıcı değil belki ama, şiir adına düşündürücü. Ve bunun bugünlerde
sürmesi de. Her neyse...
Kavram Karmaşa'daki diğer şiirlere
gelince. 22.sayıda yanı çentikli iki şiirim var: İlki Baki Ayhan T.'nin Bir
Kadın Astım'ı, ikincisi de Hüseyin Alemdar'ın İzmir Vakti adlı şiiri. Bu iki
şiirin yanına, çıtalarının altına düşmeden yazmayı sürdüren Hilmi Haşal'ın
ve Fikret Demirağ'ın şiirlerini ekliyorum.
Budala'nın sonunda yazdığım
yargımı, burada andığım şiirler için de tekrarlamak istiyorum: Ufuk Turu'na
çıkacak kadar soluklu değil hiçbiri.
Dize, önce mitolojik köşesini,
sonra da çoğu kez iyi olan şiirlerini okumak için, yolunu beklediğim bir
dergi oldu her zaman; demek ki 76 aydır... Çantamda dolaştırdığım, masamda
tozlandırdığım dergilerden değildir
Dize; dört sayfaya sığdırılanları, bütünlüğünü bozmadan okur, dizgi
yanlışlarını düzelttikten ve notlarımı aldıktan sonra, dosyasına koyar,
kaldırırım. Veysel Çolak'ın yaptığı en iyi iş olarak kayıtlarıma geçmiştir.
Ocak
sayısında Arif Madanoğlu'nun, şubat sayısında Nuri Demirci'nin kapakta
verilen şiirleri, yerlerini bulmuş, iyi şiirlerdi. Ocak sayısında Celal
Soycan'ın ve Halim Yazıcı'nın; Şubat sayısında da Tülay Furtun, M. Sadık
Kırımlı ve Kâzım Şahin'in şiirleri altları çizili, başları çentikli
şiirlerdendi. Gültekin Emre'nin Yaralarım Bayram Ediyor adlı şiirinin
Akatalpa'nın ocak sayısında
okumuştuk zaten. Dize'nin erken
baskı yaptığını bildiğim için, 'Çolak'ın değil, Emre'nin özensizliği' diye,
not düşmüşüm yanına.
Akatalpa'da yazıyor olmam, bu
dergiyi değerlendirme dışı bırakmam için bir neden olamaz, değil mi? Çünkü,
Şubat sayısında yayımlanan İlyas Tunç'un, Hüseyin Ferhad'ın ve Özlem Tezcan
Dertsiz'in şiirlerinin oldukça iyi şiirler; Ramis Dara'nın yazdığı, yazının
içeriğinde de zamana zaman vurgulandığı gibi, Tanpınar'la biçem yarışına
giren, dahası onu sollamayı amaç edinen Bursa denemesinin 'sıkı' bir deneme
olduğunu söylemeliyim. Bir de
Akatalpa'nın Ocak sayısını, Ufuk Turu'nun katkılarıyla, o ayın en iyi
dergisi olarak göründüğünü... Demek ki keramet kalıpta değil, kalıba dökülen
cevherdedir. Kocaman dergilerin dikkatine...
Görüşeceğiz...
(Akatalpa -
Sayı: 28 Nisan Kasım 2002)
DERTLİ DERTLİ VURDUM SAZIN TELİNE
Gelin bu
konuda da anlaşalım!
Kendimizi kandırmayalım, samanı sapla karıştırmayalım, yakmadan önce
kuruları yaşlardan ayıralım, aykırı duyguların etkisinde kalarak kaliteden
yana olmayı seçkinlik saymayalım.
Şimdi
yazacağım dizeler dergilerden, kitaplardan alınmıştır ve de hepsinin gerçek
kişi ve olaylarla birebir ilişkisi vardır.
ben bir aşk istiyorum
kızgın bir demir gibi
içimi dağlayan
./..
ben bir aşk istiyorum
bu kalp durana kadar
bende kalacak
...
mutlu bir gün göremedik
fallar girdi aramıza
biz murada eremedik
yıllar girdi aramıza
...
evin neşesidir çocuk
ahu gözlü mavi boncuk
ister büyük ister küçük
sevilmeye layık bunlar
Hanımlar, beyler, gözlerinize ve okuduklarınıza inanınız,
bu yazdıklarım benim öz dehamın ürünleri değildir; şair(!)lerin cahillik
boyutunu da aşan bir cesaretle dergilere gönderdikleri, kitap biçimine
sokarak okurlarına armağan ettikleri dizelerdir.
"Şairdir, ne yapsa yeridir" tümcesindeki tırnakların içinde yer almayan
sorum(suz)luluğun bir ucunda bu dizeleri karalayanlar varsa öteki ucunda
bunları yayınlayanlar vardır. İşte bu noktada, diyorum ki, gelin anlaşalım!
Ama,
önce şu dizeleri de okuyalım.
bir masaldır hayatımız
bir gün unutulacak
adımız
yanımıza kar kalacak
yaşadığımız
kanmadınız değil mi, yetmedi... Öyleyse şuradan da buyurun:
namussuzlar
namusumuzu çaldılar
namusumuzla namussuzlar
namuslu oldular
Bu
dizelerin yer aldığı derginin sorumlularından olduğu anlaşılan (çünkü
derginin posta çeki hesabı bu ada kayıtlıdır) İbrahim Çiftçi'nin
yazdıklarına bir bakalım şimdi:
"Günümüz Türkiye'sinde edebi
beğeniler(imiz)i belirleyen (ya da dayatan diyelim) banker
Titan-lık, Manken Sanat, Darlık, EEF!!, holding dergileri
Histeri ve
İlliyet Sanat olmaktadır.
İşte yukarıda saydığım
dergiler (belki de tekkeler demek daha doğru olur) ve söz konusu dergilerde
oturan post-nişinler ve müritleri edebi zevlenme(me)lerimizi belirliyorlar.
Her ay (Allah'tan bazıları iki ayda bir) bize bir sürü edebi(!) ürün
sunuyorlar."
Mizah
yaparken mizaha konu olmanın bir örneğidir Çiftçi'nin yazdıklarını. Bir
şairin, bir yazarın bir yerlerde, diyelim Hatay'da yaşadığı kıstırılmışlık
duygusuyla Kitap-lık'a Titan-lık,
Enis Batur'a Şeyh Enes demesi kolay ve anlaşılır bir şeydir. Yukarıda anılan
dergilerin adlarıyla oynaması, bu oyunu üstün bir yeteneğin işareti olarak
sunması da kolay ve anlaşılır bir şeydir. Çünkü, insanların bunalması ve
bunalımlarından kurtulmak için sığınılacak limanlar araması doğaldır,
insancadır.
Çiftçi'nin bunları yazmasıyla gölge boksu yapması arasında bir fark yoktur.
Türk Edebiyatı'nın eleştirisini yaptığını sanarak tutarsız, desteksiz, var
olanın karşısına bir şey koyamadan varsın yazsın, gölgesini dövsün, isterse
onu yerlere sersin, "...günümüz Türk
edebiyatı holding ve banka destekli dergilerin kısa paslaşmalarına kurban
gitmektedir." diyerek yazıklansın ve kendisi gibi düşünenlere,
ortalamanın üstünde olduğunu sandığım zekâsıyla önderlik etsin. Ama, bunu
yaparken, adını andığı dergilerin yanında, taşra edebiyatı adı altında
topladığı İstanbul dışında yayınlanan dergilerle fanzinlere de ulaşsın,
onların neleri edebiyat diye sunduklarına da bir baksın. Çiftçi'ye taşra
edebiyatına dahil kaç dergiyi izlediğini sormayacağım, sadece yazısını
yayınladığı Karalama dergisini
okuyup okumadığını soracağım.
Ben
bugüne kadar, örneğin Enver Ercan'ın
Varlık'ta, ya da Enis Batur'un
Kitap-lık'ta şiirlerini el
yazısıyla yayınladıklarını görmedim. Profesyonelce bir neden yaratarak,
-Bursa'da yayınlanan
Düşlem dergisinin, arka sayfasında çok güzel yaptığı gibi-
yapabilirlerdi; buna gerek duymadılar. Çünkü yönettikleri dergileri
kendilerini tatmin amacıyla kullanmayacak kadar edebiyat bilincine
sahiptiler. Şimdi, söylesin bakalım bay Çiftçi, bir okur olarak bana ne
Murathan Çarboğa'nın Karalama dergisinde yayınlanan şiir karalamalarından? Bu
gereksizliğin okura ve edebiyata ne yararı var? Bu bir mastürbasyondur bayım
ve taşra edebiyatının ortak karakterini işaret eder.
Çiftçi
ve gibiler şunu görmeliler artık, o kötüledikleri banka ve holding
dergilerini yöneten kişiler, belli bir beyin ve bilinç olgunluğuna erişmiş,
öyle paslaşmayla falan izah edilemeyecek etik değerlere sahip, edebiyatı
kendilerinin önüne geçirmiş kişilerdir. Böyle olmak zorundadırlar, çünkü o
koltuklara ancak bu sorumluluğu taşıyacak kişilerin oturabileceğini
bilirler.
Yayına
hazırladığı Nasreddin Hoca kitabını müstehcen bularak veto eden
'bankacı'lara karşı, o yüzlerce kişinin oturmak için can attığı YKY
koltuğunu terk etme ilkeliliğini gösteren Enis Batur örneğini unutmayın
lütfen. Sadece bu davranış bile rüştün kanıtıdır.
Aman
karıştırmayın, eleştiri başka bir şeydir, karalama başka bir şey.
İnandıklarını savunmak başka bir şeydir, yalakalık başka bir şey... Yafta
takmaya, etiket yapıştırmaya meraklı olduğumuzu bildiğim için bu notu
eklemeyi gerekli buluyorum.
Düşlem'deki yazılarımı okuyanlar
anımsayacaklardır, her zaman, belli yerlerde oturuyor olmayı iktidarda olmak
sananlara karşı savaşanların arasında oldum, bundan sonra da o saflardadır
yerim. Editörlüğü silah, dergilerini kılıç olarak kullananlar, hiç dert
etmeyin, sonunda o kılıcın girdiği kından başka bir şey olamazlar.
Unutmayın, edebiyatın da geniş, hem de çok geniş bir mezarlığı vardır.
Kadro
dergiciliğini benimseyen ve bir dönem 'kaleminden kan damlayanlar'ı bile
kapısından içeri sokmayan Adam Sanat'ın
kaybettiği kan, damacanalarla ölçülür bir seviyeye geldiği içindir ki
bugün anemik bir dergi olarak yaşamaya çalışmaktadır.
Magazinseverlerin dergisi olma yolunda epey yol kat eden
Milliyet Sanat'ın anemik olduğunu
söyleyemeyiz, ne kadar kanlı canlı olduğunu görüyoruz. Ama, bu dergiye
pompalanan kan, siz deyin AİDS'li ben diyeyim Hepatit B'li; yani sağlıklı
değil. En azından edebiyat bakımından hiç değil. Dahasını da söyleyeyim,
benden duymuş olun, çukurunu kazanlar her ay
Milliyet Sanat'ın taşını da
yazıyor ve gün bekliyorlar.
Böyle...
Bu
konuyla ilgili olarak, Kavram Karmaşa'nın 23. sayısında yayımlanan İbrahim
Berksoy'un yazısına da değinecektim ama, "görüşeceğiz"in zamanı gelmiş.
Evet,
görüşeceğiz...
Akatalpa
- Sayı: 32 / Ağustos
2002
SEN BU YERDEN GİDELİ, GİDELİ AMAN
Edebiyatın nesini seversiniz?
O
alımlı bir kadın ise, diyelim boynunu, dudaklarını, gözlerini, yanağındaki
gamzeyi mi yoksa, salata yaparken, hiç oralı değilmiş gibi davranarak, şuh
iki kahkahanın arasına sıkıştırıverdiği dedikodularını mı?
Bıçkın
bir delikanlıysa, briyantinli saçlarını, ince bıyıklarını, kollarını
kıvırdığı beyaz gömleğini mi yoksa, çakmak gözleriyle sağa sola
efelenmesini, çatmasını, sataşmasını mı?
Öyle
ya, kimin, neyin nesini, nasıl seveceğini belli modellere uydurarak,
alışılmış kalıplara sokarak ya da kendi değerlendirmelerimizle kestirmemiz
zordur; değerlerimiz ve değerlendirmelerimiz bizi asıldan görünene
kaydırarak yanıltabilir. Çünkü bu, bir algılama sorunu olduğu kadar bir
algılanma sorunudur da.
Bir
yerlerde bir maraza çıkmasını bekleyenler, beklemekten sıkılıp kendi
marazalarını çıkaranlar, öküzün altında buzağı, ineğin arkasında keçi
arayanlar, edebiyatın aracı olan kalemi kılıç sanan ve öyle kullanılmasından
yana olanlar, her devirde vardı, bugün yine var ve hep var olacaklar. Çünkü,
edebiyatın tamamı bu değildir ama, edebiyatın bu yönü, kalın bir damar
olarak içinden akıp gider, dokularını besler.
Bana
öyle geliyor ki, edebiyatın dedikodusuna vurgun olanların sayısı,
sataşmacılığına sevdalananların sayısından az değildir ve edebiyatın bu
yönlerine âşık bu iki grubun toplamı, okurlar da dahil, edebiyatla ilgilenen
insanların en az yarısını oluşturur.
Bunun
doğruluğunu siz, kendinizde de sınamış, görmüşsünüzdür. Aldığınız
dergilerin, varsa, başyazısını bile okumadan, önce yazıları ya da yazarları
değerlendiren, dergilerin mutfağında, arka odalarında, yani satır aralarında
dolaşan sayfalarını okumuyor musunuz? O sayfalardan bilgilenmeyi, o
sayfalarda, bir dergiyle ilintiliyseniz derginizin adıyla ya da kendi
adınızla karşılaşmayı ummuyor ve bunu önemsemiyor musunuz?
Öyledir; okunur ve önemsenir...
Açıkçası, bu köşeler, polemiğe de en uygun köşelerdir, bulaşılmak istenirse.
Çünkü, yaptığınız işin bir ucu eleştiriye, diğer ucu da değerlendirmeye
dokunduğu için, ne kadar nesnel davranırsanız davranın, her zaman bir karşı
eleştiriyle, bir itirazla karşılaşırsınız; herkesi memnun etmenin hiçbir
yolu yoktur.
Bir
yerlerde yazılan karşı eleştiri ya da itiraz yazılarına ya görmezden gelip
yanıt yazmayacaksınız ya da haklılığınızda ısrar ederek o konuya bir daha
dönecek, yanıt vereceksiniz; bu da o köşeleri kullananların tercihidir.
Sözü bu
kadar dolandırdıktan sonra getireceğim yer,
Kum dergisinin Haziran 2002
tarihli 6.sayısında, Hüseyin Atabaş'ın yazdığı Attilâ İlhan'ın Şiiri ve
Arabesk Meselesi başlıklı yazıdır. Uzatacağım sanılmasın, sadece birkaç
soru, birkaç söz; o kadar: Atabaş'ın amacı arabesk şiiri İlhan şiirine doğru
yüceltmek midir; bunu merak ediyorum doğrusu. Acaba, hangi arabesk şiirde ya
da şarkıda Attila İlhan'ın o müthiş imgelerini bulmuştur da onları İlhan'ın
şiirine yaklaştırmıştır? Sorulardan biri bu.
Bir
başkası, İlhan, artıklarından ne kadar sorumludur? Atabaş da, artıkları
varsa, olabilmişse, olacaksa, bunun sorumluluğu şimdiden hesaplamakta mıdır?
Sonraki
sorum, Atabaş'ın şiirlerini ola ki herhangi bir pop, protest müzik ya da
sanat müziği bestecisi şarkılarında kullanmak isterse, Atabaş'ın buna bir
itirazı olacak mıdır?
Bir de
şu: Atabaş, İlhan'ın şiirinin, arabesk müziğin hedef kitlesi olarak kabul
edilen halk kesimi tarafından okunduğuna, dahası, o kesimin şiir okuduğuna
gerçekten inanıyor mu? 500- 1000 adet basılabilen şiir kitaplarını o
insanlar alıp okuyorsa 500-1000 adet şair kimi, neyi okuyor?
Bu soruları, hem de nasıl, uzatmak mümkün...
Birkaç söze gelince, diyeceğim şudur: Atabaş'ın şiiri İlhan'la Ümit Yaşar'ın
arasında bir yerde durmaktadır bana göre ve İlhan'ı Oğuzcan'a yaklaştırdıkça
şiirini bir sandviçe katık yapmaktadır. Ekmek dilimleri, öyle ya da böyle,
ekmek dilimi olarak kalacaktır da Atabaş'ın şiiri inceldikçe incelerek veya
bu presin arasında zar gibi kalacaktır ya da bir yol bulabilirse eğer, tıpkı
bir fıtık gibi aradan fırlayıp kendini gösterecektir.
Atabaş
yazısında bir de bölgeciliği konu etmekte ve benim Attila İlhan'ı İzmirli
oluşundan dolayı savunduğumu ileri sürmektedir.ki o yazıda geçen "alakaya
çay demlemek" deyiminin yeri tam da burasıdır. Şimdi ben, anne tarafından
hemşerim olan Atabaş'ı sırf bu nedenle bu yazıma konu ettiğimi söylesem,
buna önce Atabaş sonra cümle kuşlar gülmez mi? Edebiyatımızda kayırmacılık
adına ortaya konan birçok örnek vardır ama, ne kadar iyi ki, bölgecilik
kayırma adına henüz sorun yaratacak boyuta ulaşmamıştır. Etnik yaklaşımları
da ben bölgeciliğin dışında tutuyorum. Yan yanadırlar belki ama iç içe
değildirler. Sanat adına bir omurgaya sahip olmayanları ne bölgeciliğin ne
de etnik köklerin ayakta tutamayacağını eminim Atabaş da biliyordur da
savını doğrulatmak için olmadık kapıları açmayı denemektedir.
Son
söz: Atabaş şimdi, İlhan'ın şiirini Oğuzcan'a göre istediği gibi
konumlandırmakta özgürdür. Ama orada kalmalı, Hayaloğlu veya Alışık
adlarıyla İlhan'ı, insaf eyleyip bir daha bir arada anmamalıdır.
hayat bazen tatlıdır
Dergiler birikti, sözler de...
Amik, adresi Hatay olan ve
önümdeki Temmuz-Ağustos 2002 tarihli 19. sayısında da -kaçınılmaz olarak-
iyiyle kötüyü bir arada taşıyan bir dergi.
Adil
Okay'ın Yirmi Beşinci Saat adlı şiiriyle Ayhan Bingöl'ün Sona Başlangıç adlı
şiirini iyi şiirler olarak işaretledim. Sabahattin Yalkın'ın Şiirin Kına
gecesi-2 başlıklı kolaj yazısını da, seçtiği iyi şiir örneklerini, bunların
arasına serpiştirdiği kötü dolgu malzemesi satırlarıyla birlikte okumak
zorunda kaldım.
Tigris, Diyarbakır'da
yayınlanıyor. Adını üstünde yazan Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi ibaresinden
anlaşılan ve içeriğinde de kanıtlanan o ki,
Tigris, kültür ve sanatı edebiyata önceleyen bir dergi. Kültür ve
sanatın edebiyatla ilişkisini ve iç içeliğini bilmiyor değilim elbette;
derginin oluşturduğu Araştırma- İnceleme komisyonunun, işini Edebiyat
komisyonundan daha iyi yaptığını ve dergiye bu komisyonun seçtiği ürünlerin
hakim olduğunu söylemek istiyorum sadece. Gözlüğümün edebiyata ayarlı
olmasından olacak, bu tür dergilerde ben, edebiyatın ağırlığını görmek
istiyor ve bunu arıyorum.
Şiirli Çıkın,
yolunu yöntemini, hacmini çerçevesini çizmiş bir dergi olarak 27.
sayısına ulaştı. Bu dergiyi ne bulacağınızı bilerek alıyorsunuz ki bu
-kadrolaşmayı dışarda tutarak söylüyorum- iyi bir şey. Silivri'de çıkan
dergi, Temmuz-Ağustos sayısını Silivri'ye yerleştiğini öğrendiğimiz Ahmet
Erhan'a ayrılmış. Şairin yayınlanan son kitabı Ne Balık Ne Kuş üzerine Halim
Şafak'ın bir yazısı ve İhsan Tevfik'in yaptığı söyleşi derginin içeriği
oluşturuyor ve sıcak bilgiler taşıyor.
Ağustos
sıcaklarında bunalmışken, sadece adını anarak geçmek istemediğim, özenli ve
dopdolu bir dergi olarak sevinçle karşıladığım
Üç Nokta'yı daha geniş bir
yazıya saklıyorum. Haziran-Temmuz tarihli 3. sayısı eleştiri ve eleştirmen
konulu dosyaya ayrılmış. Bu dosyadaki yanıtların ve dergide yer alan
şiirlerin altını çizmeye devam ediyorum ve edebiyatımıza iyi bir dergi
kazandıran Cenk Gündoğdu'yu kutluyorum.
"Gölgede Kırk Derece"yi aşan bu sıcaklıkta şimdilik bu kadar.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 33 Eylül 2002)
ÇERAĞAN VAKTİ GELDİ LALEZARIN
Yaz
mevsimini, sadece Eylül'e açılan kapı olduğu için, gelsin ve geçsin diye
beklerim. Gelir ve geçer. Ben de isteği yerine getirilmiş bir çocuk gibi,
bir süre ne yapacağımı bilemem, öylece kalakalırım.
Eylül,
kalemimin tutulma ayıdır; yaz için seçilmiş ve bir bahaneyle okunamamış
kitaplarla, dergilerle, açmaya üşendiğim küt uçlu kurşun kalemlerle arama
girer. Ama, yine de ben onu, yazmam gerektiğinde, büyük harfle yazarım.
Sabahlarıma sokulan serinliğini, hissettirmeden gülleri budayan ince
esintisini, denize yeni anlamlar katan uçuk mavi göğünü, yazılabilecek en
güzel dizelermiş gibi okuyarak başladığım günlerin sonrasında her şey
ufalır, değerini yitirir, önemsizleşir. Eylül'ün bu resmine eklenecek her
figür, her desen, sarı ve hüzünlü değilse eğer, gereksiz bir çıkıntı, nafile
bir renk gibi gelir bana.
Ağırdan
çöken akşamla çıldıran melisalar, panayırlarını süslemeye başlayan
akşamsefaları, verandaya sıralanmış yağ tenekelerinin ortasında
yapraklarının ucundan kızararak geceye hazırlanan sardunyalar ve büzülmüş
dudaklarıyla yaseminler... Şiirin ortasında dururum.
Gülün tam ortasında
ağlıyorum
Her akşam sokak
ortasında öldükçe
Önümü arkamı
bilmiyorum
Azaldığını duyup
duyup karanlıkta
Beni ayakta tutan
gözlerinin(1)
Yılda bir kez dünyanın kapısın çalan, zurnanın ucundaki
sarışın çingenedir Eylül.
eylülde açan bir
gezegendin
güne bakandın, günü
kanla yakandın sen
ah elbette kalbimde
bir parmakizi bıraktın
aşkımın üstüne bir
karadul!(2)
hiç tükenmeyecek sandığım aşkımız bitecek miydi?
Bu ara başlıkla, Eylül'ün gölgesine çekilip çantama
koyduğum iki dergiye;
Üç Nokta'nın haziran-temmuz
2002 tarihli 3. sayısıyla
Kül 'ün temmuz 2002 tarihli
26.sayısına dönüyorum.
Üç Nokta'nın dosya konusu
"eleştiri ve eleştirmen"... Yani yine havan, yine su! Bu tür dosyalardan,
soruşturmaya katılanlara da gına gelmiş, besbelli.
Mehmet H. Doğan, "Bizde eleştiri/eleştirmen yok!" savını içeren bir
soru üzerine, dayanamıyor artık ve "Ne olur herkesin yanıtını bildiği
sorularla aynı şeyleri tekrarlatmayın bana." diyor ve bazı yazı başlıkları
sıralayarak, "Gerekirse o yazılardan birini yayımlayın." diye kestirip
atıyor. Haklı da... Ama ne yapsın dergiler, dergiciler; bahçede bir kaydırak
var bir de tahterevalli, bir ona biniyorlar bir ötekine.
Sözün
özünü söyleyen iki kişi var; ilkini İzlenimci Eleştiri başlıklı yazısında,
ülkemizde izlenimci bir eleştiri olduğunu ve bu eleştirinin bilimsel ve
felsefi bir arka planının olmadığını vurguladıktan sonra Salih Bolat
söylüyor. Diyor ki,
" Demek ki bilim ve felsefe,
eleştirinin dayanakları, hatta yöntembilgisel kaynaklarıdır. Çünkü felsefe
nasıl ki varlığı sorgulayan bir söylem biçimiyse, eleştiri de başlı başına
bir varlık olan yapıtı sorgulayan söylem biçimidir. Bilim ise, varlığı
anlama, çözümleme ve yasalaştırma amacına yönelik olarak uygun yöntemler
geliştirir. Sanat felsefesinin ve bilimsel düşüncenin bir kültür olarak
yeterli biçimde davranışa dönüşmemiş olması, eleştirimizin izlenimci düzeyde
kalmasına neden olmaktadır."
Bu arada, Halim
Şafak'ın, "Mahvetmesini" Bilmeyen Eleştirmesin başlıklı yazısında,
yıkıcılığını ön plana çıkardığı eleştirinin evcilleştiğini öne sürdüğünü ve
artık eleştirinin biçimini tartışmanın bir anlamı olmadığını; eleştirinin
gerekli olup olmadığı konusunu tartışmak gerektiğini söylediğini okuyoruz.
Ayrıca,
eleştirmenlerin misyonu üzerinde duruluyor ve öyle anlaşılıyor ki, bu
misyonu algılamada bile eleştirmenler arasında ortak bir nokta yok. Demek
ki, hemen herkes bu işi ucundan tutuyor ve hemen herkes, el yordamıyla
yolunu, yöntemini arıyor, bulmaya çalışıyor. Mehmet H. Doğan, "Üzerinde
durduğum sanat yapıtını doğru ve tam anlamaktan ve bunu açık biçimde yazıya
dökmekten başka misyonum yok." derken Semih Gümüş, böyle bir misyonun olması
gerektiğine de inanmıyor ve eleştiriyi kendisi için yazdığını söylüyor.
Andaç ve Onaran ise, bu konuda, esere ve yazara sevgiyle yaklaşmaktan söz
ediyorlar, bu sevgiyle misyon arasında nasıl bir bağ kuruyorlarsa.
Sonunda, sözün özünü söyleyen ikinci kişi çıkıyor karşımıza: Vecihi
Timuroğlu! İki cümlede eleştiri
tarihimizin özetini yapıvermiş. "Bir yapıtı incelerken kendi ideolojimi
unutmam." diyerek eleştirimizdeki nesnel yaklaşımı; "Benim eleştirmen
olduğumu kim söyledi, bilmiyorum." diyerek de eleştirmenlerin genel duruşunu
bigüzel belirlemiş, söylenenleri havaya asmış, kimseye de söyleyecek bişey
bırakmamış.
Dosyayı
hazırlayan Gülenay C. eğer sorularını Anton Çehov'a sorabilseydi ondan şu
yanıtı alırdı: "Biz yazar ve şairler birer atız, eleştirmenlerse birer
atsineği. Sinekler uçuşur, atlar yoluna devam eder." Sonra şunu eklerdi:
"Geçenlerde eleştirmenlerden birisi benim hakkımda doğru bir şey yazmış.
Haklı adamcağız, içki masasında öleceğim."
Böyle...
Ankara,
zaman zaman iyi edebiyat dergilerine mekân oluyor; oluyor da her nedense
onları ayakta tutmayı bir türlü başaramıyor. Sanki gecekondu yapımına göz
yuman ama yıkım ekiplerini de hazırda tutan bir şehremini kol geziyor bu
şehr-i Ankara'da.
Promete'yi, bütün sayılarına ulaşabildiğim
İzlek'i, tek sayı çıkan
Lodos'u, sanırım 4 sayı
yayımlanabilen
Düşeyaza'yı anımsıyorum; hepsi
iyi dergilerdi, Türk edebiyatına gerçekten farklı sesler, farklı renkler
katmışlardı.
Kül de o yıllarda yayınlanan,
bir süre ara verdikten sonra kaldığı yerden ve sayıdan yeniden yayınlanmaya
başlayan bir dergi.
"Üye
olmayanların girebilecekleri", "amatör ve alternatif" bu dergi,
birkaç yazı ve şiirin dışında, "editörün sözü"ndeki ilkelere uyan yazı ve
şiirlerle, kişilikli ve bu sayede kimlikli bir dergi olmayı sürdürüyor. Aynı
zamanda, haydi 'ince belli oluşu yüzünden' diyelim, diğer dergilerden biraz
daha uzun duruyor.
"Birkaç" yazı ve şiiri atlayarak, diyorum ki, sırasıyla, cesur ve farklı
öyküleriyle dikkati çeken Tan Tolga Demirci, yazısının başındaki VE...
sözcüğüyle bile epey şey söylemeyi beceren E. Bülent Yardımcı, tanıdık Bilal
Kolbüken, yenilerden Damla Unat, şiiri damıtmayı bilen Zafer Ekin Karabay,
tartışılacak cümleleri olmasına karşın bir biçem tutturabilmiş görünen Adnan
Gerger, kendine "vekâlet" eden Serkan Işın,
Kül'ü
Kül kılan imzalardır. Bu sıraladığım adlar, derginin okunma süresini
uzatan adlardır ve bu "süre"nin, sürüklenmekle bir ilişkisi yoktur, ince
okumayla yakın bağlantısı vardır.
Onlara
ve reklamlarıyla dergiyi destekleyen YKY'na teşekkür...
Hangi
derginin yok ki, hele amatör ve alternatifse, diye vurguladıktan sonra,
Kül'ün bir dağıtım sorunu
olduğunu söyleyeceğim. Kim bilir, belki de sorun benim ulaşımımdadır.
Dergiler şimdi yanımda olmadığı için hangi sayılarıdır bilemiyorum ama,
eksiklerimin olduğunu biliyorum. Örneğin 24. sayıyı edinememişim ki,
yukarıdaki eleştiri dosyasına katkısı olacağını sandığım, Serdar Aydın'ın
Muhsin Şener'in eleştirilerini eleştirdiği yazısını okuyamamışım. Şener'in
bu yazısında bir alıntı ve isim ırmağı akıyor ve anaforlarında anlamı
boğuyor. Kıyıya vuransa, karmaşa
ve karışıklık.
Ne
dediğimizi bir diyebilsek... Bu da benim eleştirim!
Görüşeceğiz...
(1) Cemal Süreya, Gül
(2) küçük İskender,
Eylül
(Akatalpa /
Sayı: 34 Ekim 2002)
BENZEMEZ
KİMSE SANA
Şimdi yazacağıma benzer
sözleri çok yazdım, başka yazanlar da olmuştur elbette: Bir gücün varlığını
kabul ediyor ve onun karşısına yeni bir güç olarak çıkmak istiyorsanız, önce
donanacaksınız, önce birikecek, biriktirdiğini damıtacak, ondan sonra, hangi
alansa o, o meydanda boy göstereceksiniz. Karşılığını oluşturmadan bir güce
saldırmak Donkişotluk bile sayılamaz, olsa olsa Donkişot müsveddeliğidir.
Latife Tekin'in
başlattığı ya da yürüttüğü Gümüşlük Akademisi girişimi, hiç kuşku yok ki iyi
niyetlerle başlanılmış, Anadolu dergiciliğini derleyip toparlamayı amaçlayan
ve böylece Anadolu'ya yayılmış olan gücü edebiyat adına olumlu sonuçlara
vardıracak bir yolda örgütlemeyi hedefleyen idealist bir harekettir. Ne hoş,
ne âlâ; itiraz edilebilir mi? Genel düşünce olarak hayır, ayrıntılara
inildiğinde evet, hem de nasıl! Başlamak her zaman bitirmenin yarısı
değildir ne yazık ki; yarısıysa bile öylece yarım kalma olasılığı oldukça
yüksektir.
Latife Tekin Anadolu
dergiciliğinin neresindedir, ne kadarının takipçisidir, ne kadarını
tanıyabilmiştir de bu girişime öncülük edecek gücü kendinde bulmuştur,
bilmiyorum. Ya yanıltıldı ya da bile isteye yanılmayı seçti, diye
düşünüyorum. Çünkü bana gelen ve benim satın alarak ulaştığım dergilere her
halde Latife Tekin de ulaşıyordur ve koskoca Anadolu ovasında benim gördüğüm
birkaç ateşböceğinden başka bir şey görmüyordur. Bütün dergileri birer
ateşböceği olarak kabullenmek, çıkış noktalarına bakarsanız, belki doğrudur.
Ne var ki varılan nokta, elde edilen sonuçlar ortadadır. Oldukları yerde
dönüp durarak ışığı elde edeceklerini sanan dergilerin kendi çaplarında
yarattıkları sürtünme kuvvetinin sadece kendilerini yıpratmaya yaradığını;
ışık ne demek, ısı bile yayamadıklarını görmemek mümkün mü?
Örnekse, istemediğiniz
kadar!
Önce şuna bakalım:
Anadolu dediğiniz yer ne kadardır? Diyarbakır, Adana, Mersin ve Kayseri'yi
dışarda tutarsanız, Anadolu'nun Ankara'dan ötesi edebiyatta nerdeyse yoktur.
Ankara'dan bu taraftaysa, saysanız kaç kent çıkarabilirsiniz, edebiyat adına
bir şeyler yapmaya çabalayan: Bursa, Antalya, İzmir, Ankara der kalırsınız.
Öte yandan, kent adı
saymak, sayılan kent sayısını çoğaltmak da çok anlamlı değildir.
Örneğin
Diyarbakır, sadece deneyen, ortaya hiçbir zaman "sıkı" bir dergi çıkaramayan
bir kent olagelmiştir bana göre. Adana da çok farklı değildir. Bakarsanız
dolaşımda olan Adana çıkışlı birçok dergi görürsünüz de hangisini neresinden
tutacağınızı bilemezsiniz. Bunların içinden üçü şu an önümde duruyor:
Aykırısanat,
Akkültür, A Edebiyat. İlginçtir ve
Anadolu dergiciliğinin geleceği konusunda bir fikir verebilir:
Bu üç dergiden edebiyata daha yakın duran ve 55. sayısı yayınlanan
Aykırısanat, bu sayının sunu yazısında, Anadolu Dergiler Birliği
düşüncesinin kendilerinin eski bir önerisi olduğunu, yaşama geçtiği için
sevindiklerini söylüyorlar. Buna, kurumlaşmak gibi bir istekleri olduğunu ve
10 yılı geride bıraktıklarını da ekliyorlar. Okurun karşısına böyle çıkan
bir dergide "bomba" gibi yazılar, sarsıcı şiirler bulacağınızı sanıyorsunuz.
Oysa bulduğunuz şey sadece sanata aykırılık oluyor, ne yazık ki.
Akkültür'se "magazin" dergisine
dönüşmek için hazırlık yapıyor ve siyaset, aktüalite, moda vs arasında
bocalayarak bir geçiş döneminin sıkıntılarını yaşıyor sanki.
A Edebiyat'sa ikisinin ortasında
bir yerde, ne birinin önüne geçmek ne de ötekine geçilmemek gibi dertleri
kafasını takmadan, durumunu korumayı kazanç sayarak sayılarını çoğaltıp
duruyor. Bu saydığım dergileri ve ötekileri daha çok şiirlerine bakarak
değerlendirdiğimi, düzyazıların belli bir ortalamayı tutturduklarını yeri
gelmişken söylemeliyim.
Şimdi de siz söyleyin
bana, Hicri İzgören'in Diyarbakırlı, Hüseyin Ferhad'ın Adanalı şairler
olarak ortaya çıkmasını hangi Diyarbakır dergisi, hangi Adana dergisi
başarmıştır?
Yerçekimini unutmayalım,
ayaklarımızı yerden kesmeyelim. Bakın böyle yapanlardan biri, Halim Şafak,
Kavram Karmaşa 'nın 26. sayısının
İlkyazı'sında, Gümüşlük Akademisi ile ilgili görüşlerini, "Yaptığımız
toplantılardan bende olumlu denebilecek pek birşey kalmadı." diyerek
belirtiyor. Ki o, bir Anadolu dergicisi olarak bu bâbda epey dil dökmüş,
dirsek çürütmüş deneyimli biridir.
Bu konudaki son söz:
Borsa İstanbul'dadır bayanlar, beyler; isteseniz de istemeseniz de!
Latife Tekin'in adını
yalnızca Gümüşlük Akademisi ile anmak istemem; bu güz onun
Ormanda Ölüm Yokmuş adlı son
romanını, çam ormanına bakan bir verandada, zaman zaman ormanının içiyle, en
içiyle göz göze gelerek okudum. Orada, ormanda ve romanda, mutlak
yalnızlıkla, koyu hesaplaşmalarla basamaklarını çatmış ve sonsuzluğa
uzatılmış bir merdivenin olduğunu görülüyor. Tam bir arayış yeri orman;
yaşama, dünyaya, kendine doğru bir yolculuğa çıkmayı dayatan büyülü bir
mekân. Romanda da kentle orman, gerçekle düş, uykuyla uyanıklık arasında
gidip gelen iki kişilik bir gökyüzü salıncağını sallanıp duruyor.
Bana sorarsanız,
Yasemin'i de çekip içine alan Emin'in o büyük ormanı, öyle çok uzaklarda
değil, onun yatak odasının hemen bitişiğindeki bir başka odadadır ve Emin
uykuya daldığı anda, yani asıl uyanık anları başladığında, aradaki duvar
yıkılmakta, Emin'in hayatı ormanın hayatına karışmaktadır. Sonuçta orası bir
evdir; içinde eski, şimdiki ve gelecekteki Emin'i, ormanıyla birlikte
barındıran bir ev...
Ve herkes, tıpkı bir
kaplumbağa gibi, evini sırtında taşır.
tavrına hayran olayım
Kitap-lık dergisinin 55.
sayısında, 'Şiir Yıllıkları, Yeniden' başlıklı yazısında, Mehmet H. Doğan,
Şubat 2003 tarihinde yayınlanacak ilk yıllıkla, "ömür törpüsü bir etkinlik"e
bir kez daha soyunduğunu bildiriyor bize.
Doğan, yazısında, dokuz
yıllık bir deneyin sonuçlarını, başarıları ve yanlışları ortaya koyarak
değerlendiriyor ve bu değerlendirmenin ışığında izleyeceği yeni yöntemini
açıklıyor. Şu söylediklerinde yüzde bin haklıdır Doğan: Yaptığı "iş", ömür
törpüsüdür evet, ama asla yarasız değildir ve edebiyat tarihinin
biçimlenmesine kesinlikle katkı sağlamaktadır. Haklıdır evet, balık hafızalı
bir toplumun uzantısı olan edebiyat ortamına yazılı belgeler toplamı
sunmaktadır. Haklıdır evet, eleştiri cihazlarının fişi daha şimdiden
pirizlere sokulmuştur.
O kadar haklıdır ki,
eleştiriyi özleyenler, daha bu girişim duyurulmadan çok önce atışlarına
başlamışlardı bile.
Okurken utandım; Pencere
dergisinin ocak-şubat tarihli 31. sayısında, Yasin Erol adlı şair(!?)cik,
onca imgenin ah'ını aldın
senin tanrın seni affetsin
sahi o şirin vicdanın
daha dönmedi mi tatilden
hamili şair yakinimdir desem
anlar mısın
diye dehşet
dizeler düşürerek bu eleştiri özlemini, içedoğuştan çok bir malum oluşla
örneklemiş ve 'hamili şair'in ne demeye geldiğini düşünmeyi akıl edemeden,
yukarıdaki parantezin içini birçok soru işareti ve ünlemle doldurmuştur.
Bu zor "iş"te Mehmet H.
Doğan'a başarılar diliyorum.
Görüşeceğiz...
Akatalpa
/ Sayı: 35 -Kasım 2002
NEYE BAKSAM NE GÖRSEM GELİR BANA GAM OLUR
Önce
notlar: 1)
Akatalpa'nın Kasım sayısındaki
yazımın başlığı Benzemez Kimse Sana olacaktı, olamamış. 2) Hangi teknik hata
ya da baskı ayıbıysa, noktalama işaretlerinin tümü noktalardan nokta
beğenmiş,
Akatalpa'nın Kasım sayısı,
siyah noktalı yayınlanmıştır ve de bu hal, Anadolu dergilerinin yüz akı bir
dergiye hiç yakışmamıştır.
Şimdi
haberler:
Gümüşlük Akademisi ve Anadolu dergiciliği üzerine
Akatalpa'nın kasım sayısını
için yazdığım yazıdan sonra çıkan dergilerde, bu toplantıyı değerlendiren
yazılar aradım ve görüşlerimi bir anlamda test etmek istedim.
Aykırısanat'ta Adnan Gül
yazmış, Doğru Ev Sahipliği başlığı altında. Evet, yanılmamışım; toplantı
için seçilen ad bile doğruluyor beni: "Yoksulluk ve Ses". Yoksulluğun maddi
tarafı bir biçimde aşılabilir de ses yoksulluğu nasıl aşılır? Anadolu
dergiciliğinin asıl derdi ses yoksulluğudur çünkü, pes sesliliktir, yankı
eksikliğiyle birlikte. Antalya ve Diyarbakır toplantılarında, ses açıcı
mentollü, okaliptuslu hangi buğu formülleri bulunacak, bulabilecekler mi
bakalım.
*
Tuncer
Uçarol, Günce Eleştiri üst başlığıyla yazdığı okuma notlarının
Kum dergisinin Ağustos 2002 tarihli 7-8.sayısında yayınlanan
bölümünü, Akatalpa'nın, tam bir
yıl önceki kasım sayısına ayırmış. Acullüğün sınırlarını zorlayacak ve bir
yıl beklemeden, bu yazımın bir bölümünü Uçarol'a ayıracağım. -Hüseyin
Atabaş'ı rahatlatmak için söylüyorum: Uçarol'un Türkiye'nin hangi şehrinden
olduğunu, hatta kimliğinden öyle anlaşılsa da, Türkiyeli olup olmadığını
bile bilmiyorum; yani bil(me)diğim kadarıyla bir hemşeriliğimiz yok.-
Uçarol,
yazılarını okutmak için kendince bir yöntem geliştirmiş, bu yöntemiyle
edebiyatımızın aortu olan dergilerde, yankısı yumuşak sesine vadiler bulmuş,
bağırma provalarında bile çevreye rahatsızlık vermemeye özen gösteren bir
eleştirmendir, eğer kendini eleştirmen olarak tanımlıyorsa.
Âhını
hicranını kabartmış biri olduğum için bana inanmayacak ama, ben Uçarol'un
biçemini seviyorum, yazılarını keyifle ve önemseyerek okuyorum. Dahası da
var; okuduğum yazılarından sonra, yazma rotasını izleyerek bir eleştirmen
olarak ne gibi özellikler taşıdığını saptamaya çalışıyorum.
Bulduklarım şunlar:
Bir:
Uçarol okurken ve yazarken sürekli kendisiyle konuşmaktadır.
Biliyorum, aslında, kendisiyle konuşuyor olması, bir bakıma elindeki kitabın
yazarını-şairini veya incelediği derginin yazarlarını-şairlerini
kendileriyle konuşturması, onlara ürünlerini açıklayacak sorular
sordurmasıdır. Birbakıma empatinin yazıdaki karşılığı olarak görüyorum
Uçarol'un yaptığını. İnsan ilişkilerinin gelişmesine ve onların birbirlerini
anlamasına yardımcı olan bu yöntemin eleştiri konusunda da kullanılabilir
olduğunu kanıtlamaktadır, bana göre.
İki:
Uçarol'un bulmaca çözmeye meraklıdır ve bu merakını tutkuya dönüştürmüştür
Kitapların sayfalarını kaldırıp altına bakması, dergilerin satır aralarında
kazı yapması, sözcüklerden sözcüklere iz sürmesi sadece merakla açıklanamaz.
Uçarol bir bulmaca tutkunu, bir sözkolik, bir anlamkoliktir. Değilse, bir
hallaçtır.
Peki ya
üç? Var:
Dokunmuş bulunduğum âh ü hicranı, Uçarol'un üç'üdür. Dedim ki, diyorum ki:
Uçarol, okuma ve yazma sürecinde elde ettiği bütün konuşma metinlerini,
bütün bulmaca sorularını, onlara verdiği yanıtları; bulduğu bütün izleri ve
kazı sonuçlarını, güncesine kaydetmeden önce, kaydederken, ya da
kaydettikten sonra veya her üç halde de Aytül Hanım'a gösterir, okur, okutur
veya her üçünü de yapar; kısacası, kayda geçmiş geçmemiş görüş ve
düşüncelerinin onunla paylaşır. Bir de eşinin adını, tıpkı bir nazarboncuğu
gibi, bir kez olsun, yazılarının bir satırına takmayı pek sever. Bunu dedim
ve şimdi bu dediğimi onun üçüncü özelliği olarak kayda geçiyorum. Belki de
özellik falan değildir bu, Uçarol'un uğuru ya da mutluluğunun anahtarıdır.
Neden olmasın; yazarlar yazılarıyla boğuşurlarken bir de eşleriyle boğuşmak
istemezler doğal olarak, hoş tutarak hoş tutulmayı yeğlerler. Uzun sürmüş
yazı zamanlarında çok şey ihmal edilir; bu ihmal bir biçimde
hafifletilmelidir.
Uçarol
beni, "adları bırak yazdıklarıma bak" mealinde uyarıyor ve yazısından bir
alıntı yaparak dikkatimi yazdıklarının içeriğine yönlendiriyor. İşaretlediği
yeri okumuştum, bir daha okudum; diyor ki, "...
insanoğlu bir tuhaftır, Aytül'e sordum."
Eh, tam bir tescil, başka ne?
Yazdıklarımın dedikoduyla bir ilgisi yoktur, yazar sosyolojisine ve
psikolojisine inceden aralanan bir kapıdır, öyle görülmelidir.
*
Uçarol,
aynı yazıda, Serdar Ünver'in Kuyuda Yusuf şiirini, bir oğul-baba şiiri
olarak okuduğunu yazmıştı, Bu değinisini okuyunca, anne imgesinin yerini
baba imgesine terk ettiğini, örnekleriyle bir yerlere not ettiğim geldi
aklıma. Aradım buldum. Şöyle yazmışım: “Çocuklar, annelerinin bir adım
gerisinde durarak aralarındaki üç adımlık genetik mesafeyi koruyan
babalarını keşfe çıktılar ve babalarını 'görebilmek' için annelerini kenara
çekmeye başladılar.”
Not aldığım örneklerse şunlar:
Akatalpa'nın 31.sayısında yayınlanan Yelek şiirinde Nuri
Demirci'nin dedikleri:
görsün diye
önünden geçtim
babamın
yolu sordum, bahane
işte
çok eski bir resmine
bakar gibi baktı bana
dudağında ağlamayı
andıran bir gülümseme
Agora'nın 27.sayısıda, Serap şiirinde
Ah ölüp gideceğim,
babamın şiirini hâlâ yazamadım
diye hayıflanan Hüseyin Alemdar, sonrasında
çocuklar, gözleri
kapalı olsa da
babaların
gözlerindeki mavi ışık
demetiyle bakarlar
hayata
deyişi ve şöyle noktalayışı:
Ah babalar ölmek
içindir!
Aynı derginin aynı sayısında İlyas Tunç'un, Sevecen Sözler
şiirinde, bir baba-oğul yer değiştirmesini yaşaması ve hem kendine hem
kendinden seslenişi:
baba, baba / nereye
böyle erkenden
./..
sözlerine hoş gelsem
de / babasız bir şiirden
armağan mı olur
ki...
./..
kim kimin babası
sahi / kimden öksüzüm ben
Islık
dergisinin 13.sayısında, Mutlucan Güvendir'in tek dizeyle
Bu yüzden bütün
babalar gürültüde
a. lee'nin ise, bir başlıkla diziye eklenişi: Balkona
Sığmayan Eski Babalara Dair.
Ece
Ayhan'ın kanatlarıyla havalanan ve onun ağzıyla konuşan bu şiir, aslına
yaklaşmış iyi bir kopya. Kopya'yı kötü anlamda düşünmeyin, a.lee'nin baktığı
yer olarak düşünün. Ece Ayhan'ı çok ve iyi çalıştığı belli; "kopya"sı da
orada.
Ve
Adam Sanat'ın Ekim 2002 tarihli
sayısında Onur Caymaz'ın Hastanede Bir Pazar'ı:
senin gibi bahriyeli
senin gibi şoför
senin kadar futbolcu
tamirci yeşil gözlü adam
Böyle...
Görüşeceğiz...
(Akatalpa -
Sayı: 36 Aralık 2002)
RÜYA GİBİ UÇAN YILLAR, BİRAZ DURUN, DURUN BİRAZ
Zaman
parmaklarını ucuna basarak geçiyor; hızlı, hafif; dudağının kıyısında hınzır
bir kıvrım.
Akatalpa'nın yıllık dizinine bakıyorum; on iki şarkı adıyla
geçivermiş bir yılın sonunda kala kala yirmi dört sütuna tutunmuş minik bir
harf kubbesi kalmış. Yankısız; yankısızlığıyla hüzünlü, minik bir kubbe.
Şiirden
öyküye, eleştiriden denemeye, romana, kaleme davranan yazı kişilerinin
oluşturdukları minik kubbeler; çukur tuvaller...
Kendi
tuvalime eklediğim, onlarınkinden hiçbir farkı olmayan, tek boyutlu, sessiz
ağız resimleri.
Kubbemde yankılanır gibi olan, sadece bu duygu ve bu duyguyla çıkıp gelen,
eli böğründe bir soru işaretinin önünde sürüklenen bir "ne için" sorusu...
Dergilerin gökyüzüne açılmış çukurun boşluğundaki. bu sorunun yankısından,
yankılanır gibi olmasından da korkuyoruz. Duysak, duymazdan geliyoruz. Bir
dal çünkü o, ince de olsa, uçuruma açılan o boşlukta, tutunacağımız, hiç
değilse düşerken hızımızı kesecek bir dal: Ne için sorusunu erteleyen, içine
çeken, sorulmamış sayan. Ama, işte sadece bir dal; incecik...
O
tuvalde, çoğu kez bulanık, avazları sonradan ve daha çok duyulan bir iki
suret beliriyor bazen ve belirdiği kadar hızlı, siliniyor; Ece Ayhan, Melih
Cevdet Anday, kemerine eklenmiş boynuyla Zafer Ekin Karabay... Tünele girmiş
bir trenin camına vuran yüzler...
Sonra
Ocak yazıları, sonra Şubat; iki sütun daha, bir şarkı adı daha; tüneldeyken
girdiğimiz başka tüneller.
Ece
Ayhan'ı anlama çabaları ile yakılan ağıtlar, aynı ayın dergilerinde
başlayan, bir intiharın yarattığı fırtınalı yazılarla birleşiyor. Bir görev
yerine getiriliyormuş duygusunun ağır bastığı, iri vantilatörlerle
yaratılmış, yapaylığı gizlenmiş fırtına sahneleri. Ağzı pipolu biri,
doğrulacak sandalyesinden, bu sahnenin çekiminin bittiğini, şimdi Anday için
çekim yapılacağını söyleyecek sanki birazdan ve kulislerde hazırlanan
yazıcılar, metinlerini çekip alacaklar daktilolarının merdanelerinden.
Aktörler paylaşacak yazılanları, dergilerin sayfaları birkaç sayı daha
dolmuş olacak.
Sonra
Mart, sonra Nisan yazıları... Sütunlar, şarkı adları... Uçuşan harfler,
uçuşan zaman... Bir gün belki sizin için yazılacak yazılara kadar sürecek
dizin maddeleri; yuvarlak ve köşeli ayraçlar... Yaşam özetleri, kesitleri ya
da...
Nedense
birdenbire Dalgalar'ıyla Virginia
Woolf.
Bir
aynada, sadece bir aynada görülebilen bir hayale attığımız taşlar. Kırılmış,
çatlamış bir ayna ankasının gelip yanıbaşımıza konması, yeni bir hayal, yeni
çakıllar, herkese, gidip uzak ülkelerde ölecek birer Percival.
Sonra
Mayıs yazısı, sonra Haziran... Cebimize doldurduğumuz taşlar, yüksek bir
köprü ve azgın sular...
Uçuyor
zaman ve kanat dikiyoruz kendimize harflerden; uçma talimleri yapıyoruz;
cebimizde taşlar, altımızda aç bir ırmak.
Susarak
söylenebilecek sözlerin var olduğunu açıklamak için, Kızıltoprak'ta denizi
görmeyen bir evin penceresinden Ece Ayhan'ın açılmış kollarına atlayan
Nilgün Marmara, mesafe ayarını bu kadar yanlış yapmış olabilir mi? Ya
cebindeki merdiven taşları, ya altı kat altındaki, kollarını açmış, kendini
bulandırmanın ustası, girdaplı ırmak?
Ağır
çekimde yaşadığımız bir intihar sahnesinde, ellerimizi hurufatla yıkayıp A4
peçetelere kuruladıktan sonra, kuşlarla, böceklerle oyalandığımız, bir de
ıslık tutturarak yalnızlığımızı kendimizden sakladığımız bir patikayı
yürüyoruz.
Şu
kavağın gölgesinde Temmuz yazısını, ötedeki meşenin gövdesine yaslanarak
Ağustos yazısını yazacağız. Biri, piposunu ağzından çekerken uzayan tükrük
telini bir "paydos" la
kopartacak ve "gün ışığı kayboldu" diyecek.
"Niçin
yazıyoruz?" konulu denemeler için, arasına kopya kâğıdı konmuş çarşaf B3'ler
hazırlanacak.
Birden,
"yarın"... Gün ışığının uygun olduğunu bildiren bir çağrı: "Çıkarın
daktilolarınızı."
Posta
kutularından dönerken taşıdıklarımız, apartman girişlerindeki, üstünde
adımız yazılı, uyduruk anahtarlı kutulara bırakılanlar, bizim
gönderdiklerimiz...
Bir
yankıya kulaklarımızı tıkarken, Calvino'nun Bay Palomar'a seyrettirdiği
semender gibi yapıyoruz: Var olmanın hoşnutluğu içinde, eylemlerimizi en aza
indirgiyor ve yakınımıza konan sinekleri, bazen de şaşkın bir pervaneyi
dilimizle yakalıyor ya da yakalamaya çalışıyoruz. Bilemiyoruz, dilimizle
yakaladıklarımızı gönderdiğimiz yerde, kendi gövdemizde midir Hades'in
ülkesi, yoksa, yakaladığımız her sinekle birlikte, dünyanın karnında doğru,
ağır ağır Hades'e mi gitmekteyiz?
Kimdir
o kırılgan Eurydice; kelebekler mi, yoksa biz mi?
Sarışın
kalemlerimizden dökülen Eylül ve Ekim yazıları... Hades, siyah bir kurutma
kağıdıdır; emdiğini belli etmeden emiyor mürekkebimizi ve bizler, kavrulmuş
hurufat cesetleriyle dağılıyoruz dergilere.
Ne
için?
Kasım
ve Aralık yazılarını yazarken, bir turuncu kasımpatı takıyoruz yakamıza, şık
görünmek için. Dergilerin dizinlerine gitme vaktidir çünkü. On iki şarkı
adı, yirmi dört sütun daha tüketilmiştir. Dilimizle yakaladığımız sinekler
ve şaşkın pervaneler bizimledir; saydam gövdemizle yerleşiriz vitrine.
Kırılgan bir kelebekten başka bir şey olma şansımız yokken, var sandığımız
ışığımızı yakar, kendi çemberimizde döneriz. Düşeriz elbet, zaman yakasından
soluk bir kasımpatı gibi attığında ancak, anlarız düştüğümüzü.
Ve
Ocak... 2002'den sonra, 2003...
Yazık
bize!
*
Konuşmadan önce dilimizi üç kez ısırmak, boğazımıza birkaç boğum daha
eklemek, tuşlara dokunmadan önce tırnaklarımızı bir daha yemek mi yoksa
susmak mı daha iyi?
“Suskunluk, kimi sözcükleri dışlamaya ya da daha iyi bir olanak çıktığında
kullanılmaları için yedekte tutmaya yarar” diyen Bay Palomar, merhaba.
“Ben
söylesem de söylemesem de, ben ve başkalarınca söylenecek ya da
söylenmeyecek her şeyi düşünmek zorundayım” diyen, beyni ve dili parçalanmış
Bay Palomar, yazık size.
“Eğer
zaman tükenecekse, ânı ânına anlatılabilir bu ve her an, anlatılınca,
öylesine genleşiyor ki sonu görülmez oluyor.”
Şimdi,
bütüne (her neyse) ulaşmak, o bütünün (her nasılsa) taşlarından biri olmak,
harç ya da tuğla, gövdesinin bir parmak daha yükselmesini sağlayabilmek için
(nasıl olacaksa), yaslanacak yeni anlamlar bulalım, haydi.
"Ne
için" sorusu yerine, neyi, nasıl yazabiliriz sorusuyla uçuşan sinekleri ve
zamanı, pütürlü dilimizle yakalayalım ve -öyle sanılsın- canlıymışız gibi
yapalım.
Şubata
ne kaldı ki?
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 37 Ocak 2003)
ŞU GÖĞSÜM YIRTILIP BAKSAN, DİKENLER AYNI GÜLDENDİR
Sahneler ve kulisler hareketli; oyun sürüyor.
Durmayacak, durmamalı yazıya vurulmuş sözün akıntısı.
Akatalpa'nın
Ocak sayısındaki dertlenmem ve dertleşmem, bir molaydı; bir yıl süresince
bende birikenleri kurutma kâğıdına emdirme seansıydı; kurutma kâğıdını
aynaya tutun diye, size yolladım, .
Şimdi
masam parmak kaldıran dergilerle, dizelerle, yazılarla dolu; beklediler.
Daha
iyimser, sevecen mi yaklaşmalıyım sözcük tepelerine? Yoksa, sözcüklerle
şakalaşırken işi zevzekliğe vardıranlara, edebiyatın belki bir oyun, ama
ciddi bir oyun olduğunu bildirmeli ve cevheri arayan bir madenci gibi,
hoyrat kazma darbeleriyle onları kazıyıp ayıklamalı mıyım? Böylece sözün
özüne ulaşacakların yolu açılmış olur mu?
İyimserlik, evet, artısı bol bir işlemdir ama, işin içine göz yummak
girince, elde kalanları unutmak ve işlemi yanlış sonuçlandırmak gibi bir
tehlikeyi de yanında taşır.
Elde
kalanlar şunlar:
Sondan
başlayarak bakıyorum, birinci yaşını kutlayan
Kum dergisinin on ikinci
sayısına. Hımmm, Seyyidhan Kömürcü'ye kadar sözün dar patikasındayım daha;
tepe uzakta. Dalgın Merhamet III şiirin adı; o sayfada biraz duraklıyorum
önceki hayatın
avlularında yakalanıyorum
sen ibrikle beddua
dökerken babamın eline
Saat
16.15. Bu şiiri bir biçimde Tuncer Uçarol'un önüne bırakmalıyım. Bakarsınız
yağmurla şimşeğin arasında bir yerlerde dolanır, oyalanırken görüverir;
görmeli.
Ahmet
Uysal, benim bildiğim, İda'nın oralarda çokça bulunmuş; belki de hep orda
bulunmuş bir şair. Bu yüzden Havran'ı havra diye yazmaz, Zeus Altarı'na da
"zeus atları" demez.
Kum'un dizgicisi "yanlış"larını düzeltmiş olmalı.
Ve
derginin ilk sayfası; sondan başlayınca mı bu kadar çabuk bitiyor dergiler?
Yoksa hepsi bu mu? Evet! Haydar Ergülen, "yazamıyorum" diyor ama, bakmayın
siz, yazıyordur. 1980 model Ciddi Savaşlar Çıkacak adlı şiirini okurken
"Safra atar gibi yirmi yıl öncesinin şiirlerini yayımlamasa iyi olur" diye
düşünüyorum, "şu yenileri bir görseydik!"
Şairlerin kitaplarına koymadıkları, öte yandan yok olup gitmelerine de
kıyamadıkları şiirleri vardır; onları zaman zaman vitrine çıkarmak isterler
ve sanırım hata ederler. Öyle ya, iyi idiyse neden o zaman değil, kötüyse
neden şimdi?
*
Wesvese,
ilk sayısıyla umutlandığım, keyifle okuduğum bir dergiydi; yazdım da bunu.
Merakla beklediğim ikinci sayısında belirgin bir düşüş saptamıştım kendimce.
Kasım-Aralık tarihli üçüncü sayısında belli oldu ki, kültür, edebiyat,
felsefe üçlüsünden tercih ettiği kültürdür, edebiyatsa üçüncü kümeye düştü
düşecek gibidir. Olabilir; yine de eli yüzü düzgün bir dergidir
Wesvese; Trakya'nın çok sesli
tek sesidir. Erdinç Özdemir'in Mantolu Vapur, Nigar Okyay'ın (Evden
Haikular) değil, Kutsadığım Eve Küfrümdür adlı şiirleri az'ın özlüğüdür:
tavan arası
annemin göbeği
hep kalabalık
Hüsamettin Çetinkaya'nın "Çaresiz Diyaloglar..."ıysa,
Doğan Medya- Etik İlkeler-Tarifeli Yazarlarla edebiyatı dolaylı bir selamla
geçiştiren ve Kemal Tahir ekseninde gelişen bir yazı.
*
Mehmet Sarsmaz, söz verdiği
yenibinyıl şiir
yerine hakiki son kişot'la
göründü Seferihisar'dan. Zaman zaman yapıyor bunu: içini döküyor. Anmak
istedim.
Sarsmaz'ın "son" dergisinde "biraz ukâla" olarak tanımladığı Ataman Avdan,
yayımladığı
ay dergisinin aralık sayısında da cesur, kendinden emin
yargılarla sürdürüyor Dergicinin Masası başlıklı yazı serisini. Kasım
sayısında iyimserliğe dokunan sarkacı bu sayıda yerginin kıyılarına vurmuş.
Anlatımcı şiirden yola çıkarak Şavkar Altınel'i, Roni Margulies'i sarsıyor.
Yılmaz Odabaşı'yı ise sadece sarsmıyor, Anatomi Dersi tablosunun
canlandırmasında, konu mankeni olarak, boyluboyunca Dergicinin Masası'na
yatırıyor; iyi de ediyor
Avdan'ın bu tavrına "biraz ukâla"lık denir mi bilmem ama, bu küçük dergiyi
yaylı bir yatağa ya da bir vibratöre çevirebilmesi iyidir. Sarsılması
gereken bu kadar erbab-ı kalem var iken...
*
Bursa,
Bursa'ya hiç yakışmayan yeni bir dergiye
Kimse-siz'e kavuştu diyebilir
miyim, mümkün değil; diyebilseydim keşke.
Düşlem'den,
Yeni Biçem'den,
Akatalpa'dan,
İpek Yolu'ndan sonra, bunları
aşan bir dergi yakışırdı Bursa'ya. Böyle, dizgi yanlışlarıyla, Bursa'nın
yerel çorbasının adı nedir, bilmiyorum, o çorbaya benzeyen sayfa düzeniyle;
en önemlisi, eksikliği hemen belli olan ilkesizliğiyle, yayıma hazırlayanlar
kusura bakmasınlar, son derece kişiliksiz bir dergi çıkmış ortaya. Ne Metin
Güven'in şiiri, ne Hasan Kıyafet'in öyküsü, ne de Ramis Dara'yla yapılan
kısa söyleşi dergiyi kurtarmaya yetmiyor. Daha ilk sayısında "ben amatör
kümede oynayacağım" diye bağırıyor. Ya kendilerine çekidüzen vermeli -ki bu
zor görünüyor, çocuk özürlü doğmuş çünkü- ya da yolun başındayken beyaz
bayraklarını açarak sahadan çekilmeliler. Oyuna evet, ama antrenmanlarını
oyun diye sunanlara hayır.
*
Konya'dan Adana'ya göçen
Yom Sanat, sadece Adana'nın değil, son sayılarıyla ve hele
Kasım-Aralık tarihli 9. sayısıyla, son ayların en iyi dergisi gibi duruyor.
Demek ki Adana'da da dergi gibi dergi yayımlanabiliyormuş;
Yom Sanat bunu kanıtladı.
Dosya
konusu Enis Batur olunca, sanki, bu konuda yazanlar yazılarını birkaç kez
okuyup öyle yayımlamışlar; bir önemseme işareti bu, bir özenme nedeni; hem
doğru hem yanlış. Doğruluğu Enis Batur'un özelinde, yanlışlığıysa genelde
uygulanmayışında. Elbette bu dosya için yazanlara yönelik bir saptama ya da
suçlama değil bu yazdığım. Daha önce de belirttiğim, derginin adına,
edebiyat dünyasındaki konumuna, düzenlenen dosya konularına göre, kendi
adını, imzasını önemsemeden yazma biçimini özenli ya da çalakalem olarak
belirleyenlere...
Yom Sanat'ın özellikle 9.
sayısını, bu dosya nedeniyle, elinizin kolay ulaşacağı bir yere koyun.
*
Mustafa
Durak, öyle sanıyorum ki edebiyatın oyun tarafını, yazılarını yazarken içine
girdiği bahçede yaşıyor ve aldığı hazzı kendinde saklıyor. Çünkü, o bahçeden
çıktıktan sonra bize anlattıklarının oyunla falan bir ilgisi yok; bahçede
edindiği "izlenim"ler, adının önündeki akademik unvana uyan, ciddi,
sistemli, adım adım genişleyen incelemelerin sonuçları.
Ekim
2002 tarihli
Hürriyet Gösteri'deki "Uzuncaoğlan İlhan Berk'te Öykü ve Anlam",
Aralık 2002 tarihli
Hürriyet Gösteri'deki "Yalın
ve Özgün Bir Dilin Ardında: Mehmet Taner" incelemeleriyle
Yom Sanat'daki "Enis Batur'un
"Elma" Romanı Nasıl Bir Roman?" başlıklı incelemesi, çalışmalarının son ve
yetkin örnekleri.
Bu yola
baş koyanlara,
Adam Sanat'da yayımlanan Önder Otçu'nun Ece Ayhan incelemesi ile
Mustafa Durak'ın andığım incelemelerini, dönüp dönüp okumalarını öneriyorum.
Sanırım
3. ayın yazısında, İhsan Üren'in yayımlanacağı duyurulan Ufuk Turu'nu 4.
ayın yazısında da Mehmet H. Doğan'ın Şiir Yıllığı'nı konuşacağız. Bakın,
daha yeni yıla başlamadan onun üçte birini harcamanın hazırlığını yaptık
bile.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 38 Şubat 2003)
SEBEP SENSİN GÖNÜLDE İHTİLALE
İhsan
Üren'in "Şiirimizde 2002 Yılı Ufuk
Turu", Veysel Çolak'ın "2002 Şiir
Yıllığı" ve Mehmet. H. Doğan'ın
"Şiir Yıllığı 2002"...
Peşinen
söylemeli, şiir karnavalı bu.
Her üçü de şiirimizin bulunduğu yeri, öyle ya da böyle, saptamaya çalışan
önemli toplamlar, yokluklarında boşluklarını duyacağımız önemli çalışmalar.
Sırasıyla bakacak olursak:
Üren'in
Ufuk Turu, üç bölümlü bir seçki.
İlk bölümde, 2002 yılında yayınladıkları şiirlere bakarak diğerlerinden önde
tuttuğu ve geleceğe yolculanmaya değer bulduğu 25 şairden bir "altın karma"
oluşturmuş. İkinci bölümde, yine 25 şairden oluşan bir "gümüş karma" yer
alıyor. Üçüncü ve son bölümde bir genel değerlendirme yapıyor Üren ve
sayılarının 70'in üzerinde olduğunu belirttiği dergileri tarayarak, 100
şairden seçtiği 177 şiirle bunlara eklediği ve "uğraşıları dikkate değer"
diye adlandırdığı 17 şairden seçilmiş 17 şiire yer veriyor.
Veysel
Çolak, 2002 Şiir Yıllığı'nı,
Mehmet H. Doğan'ın daha önceki yıllarda yayımladığı
Adam Şiir yıllıklarını örnek
alarak hazırlamış. O kitaplardan ayrıldığı tek nokta, şairleri, doğum
tarihlerine göre gençlerden yaşlılara doğru sıralaması. Bir farkı olsun hiç
değilse, diye düşünmüş olmalı. Çolak, kitabında adlarını andığı 70 dergiyi
tarayarak, 143 şairden birer şiir almış seçkisine.
Mehmet
H. Doğan, "Şiir Yıllığı 2002"'i,
yapılan gerekli-gereksiz, haklı-haksız eleştirileri de dikkate alarak, dokuz
yıllık bir yakın deneyimin sonucunda vardığı noktada hazırlamış. Görünen
odur ki, hem dergi hamallığından hem de şair yükünden kurtarmış kendini. 39
dergiyi izlemiş ve 83 şairden 87 şiir seçmiş, bu yılki seçkisine. Yıl içinde
dergilerde yayımlanan yazılardan seçmeler yapması da yerinde bir yenilik.
Seçkiler, bir yılın toplamını göstermenin yanı sıra bir itici güç görevi de
görüyorlarsa, ki görüyorlardır bana göre, bu yenilik, şairler kadar şiir
üzerine yazanları da harf kalabalığından uzak, dişe dokunur yazılar yazma
konusunda isteklendirecektir. Bu da sonuçta şiirin kazanımı olacaktır.
Bu üç
seçkinin ortak noktalarından ilki, kaçınılmaz olarak, öznellikleridir. Bu
konuyu örneklerdirmek gerekirse:
Beğenisini iyice yalıtarak ilk 25 şairini belirleyen Üren'in bu 25 kişilik
listesindeki 7 ad Mehmet H. Doğan'ın, 1 ad da Veysel Çolak'ın kitabında yer
alamamıştır. "Altın Karma"daki şairlerden seçilen 32 şiirden sadece 9'u M.H.
Doğan, 3'ü de Çolak tarafından seçkilerine alınmıştır.
Üren'in
"Gümüş Karma"sında yer alan 25 şairden 8'i Mehmet H. Doğan'ın, 5'i de
Çolak'ın seçkisinde bulunmamaktadır.
"Gümüş
Karma"yla ilgili bir başka ilginç saptama, bu "karma"da gösterilen Ali Yüce,
Ergin Yıldızoğlu, Haydar Ünal ve Zeynep Köylü'nün, adlarıyla da şiirleriyle
de Üren'in 100 kişilik listesinde yer alamayışlarıdır.
Bu 100
kişilik listede bulunanlardan 43'ü Mehmet H. Doğan'ın, 10'u Veysel Çolak'ın
seçkisinde yer bulamazlarken, 12 ad'a, iki seçkide de rastlanmıyor.
Veysel
Çolak'ın seçkisinde yer alan 143 şairden 76'sı Mehmet H. Doğan'ın
yıllığında; 42'si de her iki yıllıkta da yer almıyor.
Çolak'la Doğan'ın seçkilerindeki 67 "ortak ad"dan seçilen şiirlerin sadece
21'i "ortak şiir".
Mehmet
H. Doğan'ın seçkisinde yer alan 83 şairden 8'i diğer iki yıllıkta
bulunmuyor. (Güven Turan, Hulki Aktunç, Lale Müldür, Ferruh Tunç, İhsan
Deniz, İrfan Yıldız, Enderemiroğlu, Ali Hikmet Eren). Ayrıca bu 83 şairden
9'u Üren'in 7'si Çolak'ın seçkisinde yok.
Sadece
4 şair ve şiirleri; Özdemir İnce'nin Dalgıç'ı, Tahir Abacı'nın Pervazda'sı,
Ali Cengizkan'ın Aşk Dersleri ve Hüseyin Haydar'ın Gidin Gidin Söyleyin'i üç
seçkinin ortaklaştığı şairler ve şiirler olarak görülüyor.
Bütün
bu sıralanan ve birbirini pek tutmayan adlar, sayılar, başta da belirttiğim
öznelliğin bir sonucu. Yine belirttiğim gibi kaçınılmaz bir şey bu.
Üç
seçkinin birleştikleri ikinci nokta şu satırlarda kendini gösteriyor:
Üren: "Şiirimizin
çözülme dönemine girdiğini; bu nedenle perişan görünümlü olduğunu
yazacaktım. İyi ki yerim bitti. Çok acı şeyler söyleyecektim. İyi ki yerim
bitti. ./. Lanet olsun; Şiir bitti, yazı bitti, iyi ki..!" diyerek
şiirimizin genelini, biber sürerek değerlendirirken, Veysel Çolak:
" ...kendini yineleyen bir şiir
kuşatmış ortalığı. ./. Şiirin yazılış ve varlık nedeninin unutulduğu bir
noktada duruyor günümüz şairi. ./. Şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan
eskiten bir şiir yazılıyor." cümleleriyle 'çok acı' şeylerin açılımını
yapıyor. Mehmet H. Doğan'ın saptamaları da bu açılımın doğru olduğunu
gösteriyor: " ... fotokopi ya da imge
salatası şiirler... Kimbilir ne zaman, kimin bulduğu, kullanıla kullanıla
yıpranmış, eskimiş imgeler./. Yıllıklara şiir seçmek giderek zorlaşıyor."
Üç
seçkideki bir başka ortak nokta da sadece 2002 yılında yayımlanan şiirlere
bağlı kalmadan, şairlerin öncelerini de değerlendirerek hazırlanmış
olmasıdır. Tek, belki de iyi bile olmayan tek bir şiir yayımlayan, ama, bir
geçmişi ve Türk şiirine katkısı olan şairler de şeçkilerde yer
bulabilmişlerdir. Bunu vefalı bir davranış olarak kabul edebilir, hoş
görebiliriz sanıyorum.
*
Gönderdiği şiiri yayımlamayan dergiyi satın almayan, kendi arşivlerini
oluşturmaya meraklı şairlerimizin olduğu bir gerçektir. Bazı seçkilerin bu
gerçeği gözeterek hazırlandığı da bir başka gerçektir. Yani, işin bir de
yadsınamaz ticari boyutu vardır. Bu boyut, son dönemlerde kitabın, bağlı
olarak dergilerin birer pazarlama öznesi olarak algılanmasının bir sonucu
oluşmuştur ve kendi mantığı içinde doğru bir algılama olarak kabul
edilebilir. Bunu, hiçbir seçki hazırlayıcısını suçlamak adına yazmadığımı,
bir satırbaşı maddesi olarak ortaya koyduğumu belirtmeliyim.
Anılan
seçkilerin içinde ticari boyutu gözardı edilerek hazırlanan tek seçki,
Üren'in Ufuk Turu'dur. Bu seçki
nedeniyle Akatalpa'nın, baskı
sayısını 100 adet, fiyatını 100 lira bile arttırdığını sanmıyorum.
Seçkileri ek olarak veren diğer dergilerden
Kitap-lık, fiyatını arttırmadan,
baskı sayısını belki ikiye, üçe katlayarak, bu seçkinin maliyet gideriyse
maliyet giderini, kârsa kârını tiraj yoluyla karşılamayı yeğlerken,
E dergisi,
Adam Sanat'ın geçmiş yıllardaki
taktiğini uygulamış, satış rakamını arttırarak 5,5 milyona, baskı sayısını
kim bilir kaça yükseltmiş, sabit dergi okurlarını yanı sıra kendi arşivini
tutan şairlere de ek hizmet(!) sunma yol(!)unu bu biçimde saptamıştır. Ne
denebilir; yılda bir kez kutlanan bayramın hangi güne geldiğine bakılmaz!
Mehmet
H. Doğan'ın, önceki yıllıklarda seçtiği şair sayısını nerdeyse yarı yarıya
azaltmış olmasını da dikkate alarak, bu işin ticari boyutundan hiç
etkilenmediğini, tıpkı İhsan Üren gibi, işin bu yönünü hiç düşünmediğini de
eklemek istiyorum.
*
Sayılara boğulmuş, seçkilerin nicel boyutunu ele alan bir yazı yazdığımın
farkındayım. Nitel değerlendirmelerin yapılacağını; daha önceden yazdığım
gibi, seçkilerin üzerine çekilmiş kılıçların savrulacağını, salvo atışların
yapılacağını biliyorum. Bu
anlamdaki değerlendirmemi ve söz hakkımı saklı tutarak, şimdilik bu kadar
diyorum.
Görüşeceğiz.
(Akatalpa -
Sayı: 39 Mart 2003)
DERDİMİ UMMANA DÖKTÜM, ASUMANA
İNLEDİM
Farklı
olmadan farklı görünebilmenin, sıradanlıklarını bir biçimde kırabilmenin
telaşıyla devinen yeni bir yazar tipi türedi: Değişimden, hele hele
gelişimden epey ötelerde bir yerde, daha çok başkalaşıma uğrayan yeni bir
yaratık tipi...
Kaleme
adanmış görünen, belki de mama paralarını kalemden kazanan bu muhteremler,
kalemden kalemtraşa evrildiler: Kendilerini açıyor, kendilerinden
besleniyor, kendilerini tüketiyorlar. Beyinlerindeki gri hücrelerin sayısı
aşan 'ne etsem, nasıl yapsam da konuşulsam' adlı yoz bir hücre
geliştirmişler; bu hücrelerinin çekirdeğinde uç veren ben-sever sivilcelerde
çoğalttıkları irini, hastalığa yatkın dokuları beslemek üzere gövdelerinin
gidilmedik köşelerine doğru pompalayıp duruyorlar. Bu hücrelerin
kışkırtmasıyla marjinallik bağımlılığına tutuluyorlar, ardından söz oyunları
sabuklamasına, sözcük oburluğuna yakalanıyor, böylece yeni dil biçimleri
edinerek çatallanıyor, şekilleniyorlar. Sonra, bozulan midelerini,
kendilerine olan hayranlıklarının bir göstergesi olarak, her koşulda ve
yakaladıkları her fırsatta, gazete (bu işaret onlar için) & dergilerde ele
geçirdikleri köşelerin güzel ambalajlı kutucuklarına boşaltıyorlar.
Okunabilmek için kumaşlarındaki bütün dikişlerini sökerek ortalığa dökülen
bu sarsak geminin tayfaları, ne kadar ilginçtir ki, her zaman kusmuk-sever
bir yayınevi, gazete ya da dergi editörü bulabilmekte, bir yolunu bulup
onları 'edinmekte', biri olmazsa öteki, yırtıklarından birini genişletip boy
göstermekteler. Bu kapı aşındırma işinde oldukça ustalaşmışlar ve öyle bir
çağa atlamışlar ki artık editörleri de okuyucuları da 'takmaz',
menajerlerinin dudaklarıyla konuşur olmuşlar.
Bu
latif insancıklar, uçlarda gezinmenin sadece delilerle sanatçıların doğuştan
kazandıkları özel bir 'hal', özel bir 'hak' olduğunu da biliyorlar. Deli
sayılamayacak kadar akıllı, sanatçı sayılamayacak kadar sıradan
olduklarından koltuklanarak, pompalanarak, beyazcama bir atsineği gibi
yapıştırılarak, el çenede çektirdikleri resimleri köşe başlarına astırarak
özel bir hal, özel bir hak kazanmaya çalışıyorlar.
Bakarsanız, bir taraflarıyla 'ecnebi' koktuklarını, 'yerli' künyelerini
açıklamaları gerektiğinde bunu ancak, örneğin made in Boğaziçi antetli
kâğıtlara yazmak koşuluyla yaptıklarını görürsünüz.
Ne
yaparsınız ki bu deniz bu gemileri de yüzdürüyor.
Sakın
geleneksel toplum yapımızdan, tutucu edebi etikten falan bahsettiğimi
sanmayın. Belki biraz Behçet Necatigil alçakgönüllüğünü, biraz Yusuf Atılgan
çekingenliğini, biraz Bilge Karasu bilgeliğini, biraz Hasan Ali Toptaş
mahcupluğunu arayarak, ama Sait Faik deliliğini, hatta sınırları çizilmiş
bir Attila İlhan üst-kat hayranlığını de aklımda tutarak yazıyorum bunları.
Bu
andığım adlar ve bu adlar kadar saygın daha birçok yazar şair, hiçbir yerde,
hiçbir zaman "söylediğiniz/istediğiniz/önerdiğiniz hemen her şeye hayır
diyeceğimi lütfen göz önüne alır mısınız?" diye yazmamış, kendisine gelen
postayı "çok büyük bir ödev sıkıntısıyla açıp muhtevasına baktığını"
belirtmemiş, okurlarını "can ciğer kuzu sarması olmayalım", "bizimkisi
seviyeli bir uzaklık olsun" diye uyarmamış, "Kişisel Pano"sunu "Kişisel
Cılk"a dönüştürmemiştir.
İhsan
Üren, Akatalpa'nın Şubat sayısında yayımlanan 'Dilden... Şairden'
başlıklı yazısında bu yazarcıklardan birisinin gevşemiş civisini derginin 5.
sayfaya asmıştı. Atladıysanız eğer, dönün bu 'edebiyat kazası'nı okuyun
liütfen. Sonra bir de 9 Mart pazar günü çıkan Radikal gazetesine
bakın. Karşılığında para kazandığı işi böyle hafife almanın ne marjinallikle
ne de sıradışılıkla bir ilintisi olabilir. Becerilen iş, olsa olsa kendini
hafife almaktır ama, yine de 'mübarek olsun' diyerek geçiştirilmemeli;
yazılmalı, bildirilmeli, bir biçimde karşılığı verilmeli. Meydan at meydanı
oldu da farkına varamadıysak, o başka!
Üren'inkine benzer bir başka çiviyi de Hüseyin Kenan Gören, Ocak-Şubat 2003
tarihli Wesvese dergisinin 4. sayısında 23. sayfaya çakmış. 'Rezene
Kokulu Gelibolu' başlıklı yazıda Buket Uzuner'in Atoe Aroa adlı mavi
gözlü romanını didikleyen Gören, bu taife-yi kalemin sandığının aksine,
herkesin kör, herkesin verileni hemen kabul edici olmadığını, bu diyarda
sorgulayan okurların da olduğunu gösteriyor.
Örnekler çoğalmalı, birileri etekleri ya da paçaları çekilerek uyarılmalı.
*
Bu yıl
yayımlanan yıllıklar, beklenildiği gibi fırtına koparmadı. Ya cümle şairan
durumdan hoşnuttur, ortaya konulan toplamları beğenmiştir ya da -umarım ki
öyledir- seçkilerin enine, boyuna ve de derinliğine incelemelerini henüz
tamamlayamamışlardır.
İşin
içinde birisi olarak İhsan Üren, Akatalpa'nın Mart sayısında, üç
yıllığın 'Ortak, Ayrı, ve Ayrıksı' karşılaştırmasını yapıyor. Ayrıksı'dan
kastı şu: "172 şairin 12'sinin şiirinde ortak beğenimiz tutmuş!"
Şaşırtıcı elbette ama, bu seçimin kurallarını seçenlerin koyduğunu
düşünürseniz, olacağın bu olduğunu görürsünüz.
Üren'in, bir anlamda "şiirin korunma yolları"n açıkladığı şu satırlar, seçki
hazırlayanlar için ipucudur:
“Dergilerde
şairleri titizlikle izlemenin düzeylerini ölçme açısından yararı vardır.
Önümüze koyacakları temcit pilavı mı değil mi anlarız.
Bu
şairler iyi şairler, ne yazarsa iyi olur, ön yargısıyla yaklaşma tekinsiz
yaklaşmadır. Yıllar boyu yatıp eski şiir kırıntılarıyla geçinen, ama adı
yıllıkta geçsin diye son aylarda bir şeyler çırpıştıranlara da kanmamak
gerekir!
Adı
yeni yeni duyulan, çok özgün şeyler söylemeyenlere, ben keşfedeyim yaklaşımı
da tehlikelidir."
Yıllıklarla
ilgili bir başka yazı, Cumhuriyet Kitap'ın 681. sayısında Asuman
Kafaoğlu-Büke imzasıyla yayımlandı. Veysel Çolak'ın şiir yıllığını tanıtan
yazının başlığı 2002 Şiir Yıllığı. Yazıda nelerin dendiğini soracak
olursanız, şablon bir yazının boşlukları özel isimlerce doldurulmuş ve
böylece hiçbir şey söylenmemiş, diyeceğim size.
Ay
dergisinin Mart sayısında yıllıklara değinen iki yazı var. Ataman Avdan,
'Yıllıklarda Anlayış' başlıklı yazısında, yayımlanan yıllıkların özeline
girmeden, yıllıklardan ne beklediğini ne beklenmesi gerektiğini, biraz da
edebiyat hamaseti kokan bir dille anlatmış. Öyle gerekiyorsa "Tek kişilik
bir seçki" bile hazırlanabileceğini söylüyor Avdan, ama bu seçki olarak
adlandırılabilir mi, onu söylemiyor.
Aynı
dergide Rumuz: Diyojen imzalı Güneşli Avlu'da "yıllıklara boğulduğumuz"
yazılmış. (topu topu üç adet). Diyojen, bu üç yıllıktan Veysel Çolak'ın
hazırladığını "tartışmaya açık" bulmuş. Bu bir övgü ifadesi mi, belli değil.
"Kimi dergileri gözardı etmemiş"liği Çolak'a özgü değil, çünkü Üren'in
incelediği dergi sayısı, iki eksiği iki fazlasıyla Çolak'ınkine eşit.
Ayrıca, Mehmet H. Doğan'ın incelediği dergi sayısı, bana sorarsanız,
yeterli. Kâğıt harcama merkezlerine dönmüş bir sürü iyi niyetli derginin
edebiyata bir yarar sağlamadıkları gün gibi belli.
Diyojen'in katıldığım iki yargısı var: İlki, “Bir yerde edebiyat tarihini
belirleyecek bu tür çalışmaları ekip çalıştırmasına dönüştürmezsek, geleceği
kestirmekte güçlük çekeceğiz” sözü ve buna bağlı olarak ikincisi:
"Tekil değerlendirmeler sav düzeyinde kalır, karşı söze ulaşmaz"
cümlesi.
Okumayı
bir süreliğine ertelediğim Kitap-lık dergisinin Mart sayısında Metin
Celâl'in 'Şiirin Yıllık Rekoltesi' başlığı altında bu yılın seçkilerini
değerlendiren yazısını gördüm. Demek ki Mayıs yazısına Celâl'le başlanacak!
*
Bir
süredir dergilere üvey evlat gibi davrandığımı biliyorum. Onlar için
söyleyeceklerim, notlar halinde birikiyor. Yakında,
...görüşeceğiz!
(Akatalpa -
Sayı: 40 Nisan 2003)
HÂLÂ ACIYOR GÖZLERİNİN YAKTIĞI
YERLER
Şiir
yıllıklarına değinen erken yazıların, ağırlıklı olarak sayıların üzerine
kurulu olmasını doğal karşılamalı. Neresinden baksanız, yaklaşık 250 şiir
okunacak ve bunlar hakkında konuşulacak; kolay değil.
Nisan
Akatalpa'sında, Kitap-lık dergisinin 59. sayısında yer alan
Metin Celal'in 'Şiirin Yıllık Rekoltesi' başlıklı yazısına değineceğimi
yazmıştım. Celal, 2002 yılının şiir verimi üzerine 'iki değerli çalışma'
yapıldığını yazmış ve değerlendirmesini bu iki yazıyla sınırlamış. Oysa,
'değerli çalışma'ların sayısı iki değil, üç: Celal'in, ötekiler kadar
değerli bir çalışma olan İhsan Üren'in Ufuk Turu'nu yok saymadığını, gözden
kaçırmış olduğunu umalım.
Bu yazı
bağlamında birkaç not:
Mehmet
H. Doğan'ın izlediği 39 dergiden 16'sında kayda değer şiir bulamadığını,
Veysel Çolak'ın ise, izlediği 69 derginin 19'undan şiir almadığını ve "Bu
70 dergiden ancak 10'u bir yılda 5-6 sözü edilebilir şiir yayımladığını"
yazıyor Celal. Yani yayımlanan 1000'in üzerindeki şiirden ancak 50-60'ı
ortalamanın üstünde... Bunların içinde de, hakkında konuşulanı, dilden dile
dolaşanı neredeyse yok!
Evet,
öyle, yazdıydım dergiciliğin anlam değiştirdiğini: Kimilerinin, dergi
yayımlamayı koltuk değneği edinmekle bir tutmasının, devasa bir güçle
donanacaklarını sanarak basımevlerine saldırmasının; bu yolda yürüyen ve
Anadolu dergiciliği diye abarttığımız olgunun bir kâğıt ziyan etme
kumpanyasına dönüşmesinin sonucudur bu.
Burada
büyük bir paranteze gerek var: Örneklemeliyiz, değil mi?
Son
ayların bazı dergilerine ve bu dergilerin verimlerine bir bakın bakalım,
seçici siz olsaydınız ne yapardınız. Karşılaşacağınız ürünler şunlar
olacaktı: Kötüden iyiye ya da alfabetik bir sıralama yapmayı düşünmeden,
destemden rastgele çekerek yazıyorum:
Amik, sayı 23, Mart-Nisan 2003, Antakya. Aralarında adları duyulmuş
olanların da bulunduğu 13 şairin şiiri yayımlanmış. Yeni bir şey ya da eski
bir şeyi yeni bir ağızla söyleyen, bu anlamda dikkati çeken bir tek şiir
göremedim ben. Zorlarsanız eğer, sadece A. Nail Deniz'in Bir Kıyı'm Asi ve
Kemal Bayrakçı'nın Yoksun adlı şiirlerini, -neresiyse orası- 'ortalama'
çizgisine yaklaştırabilirsiniz ancak.
Güncel
olanı edebiyata, bu arada şiire taşımak amacıyla yazılan yazılar hele de
şiirler, -şu sıralar savaş üzerine yazılanlar doğaldır pek makbuldür-
edebiyatı -şiiri- kullanmak gibi geliyor bana ve bunu kabullenemiyorum. Ali
Yüce gibi bir adın bu tuzağa düşmesini de bu yüzden anlayamıyorum. Üstelik
bu kıratta bir şiirle...
Ş ii
rin, sayı 5, Ocak-Şubat 2003, Mersin: 14 şiir... İçlerinde öpüşlerin
simyasını taşıyan gibi, yalnızlığın ensesinde güneşler bitti
gibi, ifrit zamanlı rüşeymin gibi dizeler taşıyan; birbirlerini iten,
kan grupları uyuşmamış soğuk sözcük kümelerinden ibaret 14 şiir...
Şiir
Ülkesi, sayı 9, Mart 2003, İstanbul: Sonunda! Hiç değilse çizgilerini
koruyan, dediklerini kendi dillerinde diyen Hüseyin Alemdar, Ahmet Ada,
Abdülkadir Budak, Betül Tarıman, Mustafa Köz...
Bir
ilginçliğe dikkatinizi çekmek isterim: Budak, şiirinde kendine has imgeleri
ısrarla kullanan, bu imgelerle anımsanmak isteyen bir şairdir. Avcısı,
ceylanı, gömleği, gülü... hemen her şiirinde birer flama gibi dalgalanır.
Şiir Ülkesi'nde şiirinin yer aldığı sayfanın hemen karşısında Ahmet
Ada'nın Güle Çalışmak adlı şiiri var ve bu şiirin son dizesi, karşı
penceredeki Budak'a bir selam gibi duruyor sanki:
güle çalışan bendim ötesi söylenceydi
Buna
karşılık, Budak'ın şiirinin başlığı Sana Bakmak ve sırtı Ahmet Ada'ya dönük.
İyi bir rastlantı!
Şiir
Ülkesi'nin bu sayısında yer alan Şeref Bilsel'in Râm Sesin Gelinleri,
Halil İbrahim Bahar'ın Tümsek, Abdullah Eraslan'ın Köşe, Oğuz Özdem'in Siper
adlı şiirleri -neresiyse orası- ortalamanın üstünü zorlayan şiirler.
Kuzey Yıldızı, sayı 7, Mart-Nisan 2003, İstanbul: 19 şiir + dört dizelik
40 savaş şiiri daha. Hüzünlü Şiirler/7 başlıklı şiirinde Nurullah Can, bu
derginin özetini çıkartmış:
Ömrüm bir mum ışığı kadar soluk
Şiirler ıssız dergi sayfalarında
Bekler sahilde ölümün sandalı
Birbirlerine nispet
yapar gibi, bile isteye kötü yazılmış kırk şiirden ve bu arada Bir
tanecik süt dişi vardı / Onu da çürüttüler para niyetine şeklinde
biçimlenmiş iki dehşet dizeden sonra okuduğum Betül Dünder'in Adından Utanan
Çocuk adlı şiirinin, -güncele yaslanan şiir hakkında söylediklerimi saklı
tutarak-dergilerin son sayılarında yer alan savaş şiirlerinin en güzeli
olduğunu söyleyebilirim. Ötekiler mi? Ulaş Nikbay'ın Sığ Rüyalar'ının
dışındakileri sormayın.
Akropol, sayı 4, Ocak-Şubat 2003, İzmir:7 şiir. Can Sinanoğlu'nun Son
Çocuk adlı şiiri anılmağa değer belki.
İspinoz, sayı 4, Mart-Nisan 2003 Ortaca, Muğla: 18 şiir... Şiirin ne
olmadığının örneği olan 18 şiir.
Emeğe
ve hevese saygı duymaya ne kadar yatkın olursanız olun, emek ve heves, eğer
amatörlüğün çemberini, bırakın kırmayı, onu zorlamıyorsa, hatta zorlamayı
denemiyorsa, emeğe ve hevese başka adlar arıyorsunuz, ister istemez. Ve
derginin çıkış yazısında yazıldığı gibi, gerçekten 'İspinoca'
kalakalıyorsunuz; yemsiz ve susuz... 'Değerli şairlerimizin' 'oldukça geniş
yer tutan' 'değerli şiirleri', ne suluğumuzu ne de yemliğimizi dolduruyor ne
yazık ki.
S'imge, sayı 4, Mart-Nisan 2003, Antalya: Konumuz Rüyâ... Sipariş şiir
olmuyor. Olmadığını S'imge, gösteriyor bize. Bu gece rüya gördüm /
Olmadı bana ayan / Kemençemin sesine / Uyan sevdiğim uyan diyen Rize
türküsünden ne farkı var, Doğan Hayat'ın sunduğu(!)
düşümde gördüm seni / açmıştın çiçek çiçek / büyümüştün
söğütcek / bir dere kıyısında
Olmuyor, olmaz elbet! Zorlarsanız, İsmigül'ün şiirindeki gibi, 'düşünde
atlar görür', 'atların başları olmaz', olmayan başlarındaki
'yeleleri ışık' olur ve Düş Gören Çocuğa Gazel gibi bir şiir yazılmış
olur. Hatta, Ahmet Ada bile yoldan çıkarılır, ona, Düşe Benzersin gibi
şiirler yazdırılır.
Bana
kalırsa S'imgeciler, derginin orta sayfalarına koydukları seçkiyi
genişletsinler, o bölümün önünü arkasını düz yazılarla zenginleştirsinler ve
'konulu' dergi çıkarmayı, ancak o biçimiyle sürdürsünler.
Bu
kadar 'karalama'dan sonra parantezi kapatabiliriz, sanıyorum.
Metin
Celal'in yazısında sıraladığı sayıların arasında, mim konulması ve önemli
sayılması gerekeni, yaş ortalamasına göre şiirlerin dağılımı üzerine
olanlar. Günümüzde şiir yayımlayan şairlerin, yaşları bakımından 'bir
piramit' oluşturması, yaşlısından gencine doğru genişlemesi beklenirken,
oluşan şekil, yaklaşık olarak bir 'baklava'dır. Zamanı onar yıllık dilimlere
ayırdığınızda ve ilk dilimi 1910-1920 arası olarak saptadığınızda, bir
piramit gibi genişleyen biçim, 1950-1960 dilimindeki ekvatordan sonra,
1970-1980 aralığında iyice daralıyor ve 1980 sonrasında baklavanın sıfır
noktasına ulaşıyor.
1980'den sonra doğanların şu yıllarda en 'deli-yoğun' şiir yaşlarını
sürdürdüklerini varsayarak bulundukları noktayı değerlendirirsek, şiir
cumhuriyetinin muhtaç olduğu kudretin henüz onların damarlarına
ulaşamadığını, hâlâ 'ellilikler'in damarlarında, akışı yavaş da olsa,
dolaşıp durduğu görürüz ki, aman ha!
Görüşeceğiz...
(Akatalpa -
Sayı: 41 Mayıs 2003)
|