
|
KARIŞIK
YAZILAR -4
BU SAYFA 16
Değerli tarihçi Halil İnalcık’ın, “Uzak ve
yakın tarihten kalan ipuçlarını birleştirerek tarihi olayların örgüsünü
ortaya çıkarmak için, bir tarihçinin tıpkı bir edebiyatçı gibi kurgu yapması
ve senaryo yazması gerekir” mealindeki sözlerini duyduğumda, tarih-edebiyat
birlikteliğini önemseyen yazılar yazmanın gerekliliğine; tarihi, arada bir,
edebiyat dergilerine konuk etmenin isabetli olacağına hükmetmiştim.
İşte
Eliz
Edebiyat’ın Mayıs sayısı, işte bu ayla
hatırlanan 1 Mayıs İşçi Bayramı ve işte bu topraklarda, yirmi birinci
yüzyılda bile sınıf bilincine bir türlü ulaşamayan işçi tabakası…
Bu yazının konusu bu üçlemedir.
Yazılanlara bakılırsa, on
dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden önceki dönemde,
kocaman bir imparatorluk tabelasının altından girdiğiniz Osmanlı
memleketinde ne
imparatorluğun ismine yakışan azamette fabrikalara ne de devasa sanayi
tesislerine rastlamak mümkün değilmiş; dolayısıyla Osmanlı’da sanayileşme
“sıfır” rakamıyla ifade ediliyormuş.
Ülkedeki çalışma hayatı ve üretim süreci, lonca teşkilatı çerçevesinde ve
usta-çırak ilişkisiyle sürüp gidermiş.
Küçük atölyelerden, günü kurtarmanın telaşına düşmüş zanaatkarların
dükkânlarından, nerdeyse amatörce bir tatmin ya da geçim aracı olan
işyerlerinden oluşan bir çark, bütün ticaret hayatını döndürürmüş.
On dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinden itibaren,
İstanbul’da, savunma, tekstil, tütün, gıda, cam,
haberleşme ve ulaşım sektörlerinde, o döneme göre büyük ölçekli sayılacak
tesisler kurulmaya ve dolayısıyla bir “işçi tabakası” oluşmaya başlamış. Gün
gelmiş, bu kuruluşlarda çalışan işçi sayısı 50 bine ulaşmış. Bu işçilerin
15-20 bini, Osmanlı işçi hareketinin dinamik çekirdeğini oluştururmuş. Bu
çekirdeğin çevresinde, daha modern teknolojiyle çalışan işyerlerindeki
Ermeni, Rum, Yahudi ve Bulgar işçilerden oluşan ikinci bir halka yer alır ve
bu halkayı da daha çok niteliksiz Müslüman Türk işçilerden oluşan bir halka
kuşatırmış.
1870’ten
1908’e uzanan süreçte, Osmanlı’daki işçi sayısının, bütün imparatorlukta,
bir milyon kişiye ulaştığı sanılıyor. Bu dönem için vurgulanması gereken en
önemli özellik, fabrika ve atölyelerde çalışan kadın işçilerin
küçümsenmeyecek sayısıdır. Örneğin, 1897 yılında İstanbul’daki bir kibrit
fabrikasında çalışan 201 işçinin 121’i, Bakırköy Bez Fabrikası’nda çalışan
işçilerin yarısı kadındı. Adana, Ankara, Konya, Sivas ve Kayseri’deki
evlerde 8 bin kadın yün dokumacılığıyla uğraşıyordu. 1906’da İzmir’deki 2000
el tezgâhından sürekli çalışan 1200’ünde 3 bin 500 kadın ve 750 kız çocuğu
halı dokuyordu. The Orient Carpet Manifacture Limited adlı şirketin çeşitli
şehirlerdeki tezgâhlarında on beş bin kadın ve çocuk çalışıyordu. 1907
yılında Bitlis’teki dokuma tezgâhı sayısı 5 bine ulaşmıştı ve bu tezgâhlarda
işçi olarak çalışanların çoğu kadındı. Adana’da bir Alman’ın kurduğu çorap
fabrikasında 50 kadın 50 erkek, günde 700 çorap üretiyordu ve üretilen bu
çorapların açık olan burunlarının dikişi ve ütülenip paketlenmesi işini
evlerde kadınlar yapıyordu.
Bu sayılara bakarak, Osmanlı işçi tabakasının artık bir sınıf niteliği
kazandığını, ekonomik amaçlı sınıfsal davranışlar geliştirdiğini,
Batı tipi sendikalarda
örgütlendiklerini, işçi direnişleri ve grevler
gerçekleştirdiklerini söyleyebilseydik iyi olurdu; ne yazık ki bu konuda
dilimiz lal.
İşçi örgütlenmesi, Levantenlerin ve Batıcı Osmanlı aydınlarının işçilere
destek olsun diye kurdukları Ameleperver Cemiyeti, Amele Siyanet Cemiyeti
gibi sendika öncesi kuruluşlarla başlamış. Ciddiye alınacak ilk işçi örgütü,
Tophane Fabrikası işçileri tarafından 1894’te kurulan Osmanlı Amele Cemiyeti
olmuş.
1880-1908 dönemindeki işçi eylemlerine dair bilgilerimiz sınırlıdır.
Halkla, üretimle, iş yaşamıyla, çalışma
koşullarıyla, iş bırakmalarla ya da işçi hareketleriyle ilgili kanıt ve
belge niteliğindeki bilgilere daha çok yabancı kaynaklarda; seyyahların gezi
kitaplarında, yaban ellerinde ya da İstanbul’da yayımlanan yerli-yabancı
gazetelerde rastlanabiliyordu ve bu haberlerin çoğu homurdanma düzeyinde
kalan bazı “amele faaliyetleri” ile ilgiliydi ki, onlar da kısa duyurular ya
da birkaç cümlelik haberden ibaretti.
4 Ocak 1867 tarihinde İstanbul’da yayımlanan
The
Levand Herald gazetesinde çıkan şu
haber
Türkiye’deki işçi sınıfı ile ilgili
ilk işçi hareketi haberlerinden biridir:
Geçen salı günü, maliyeden 20-30 parayı geçmeyen alacakları biriken bir küme
kadın, tekrar ücretlerinin ödenmesi isteğinde bulundular. Cevap olarak
alışılmış “para yok” sözünü işiten kadınlar gittikçe daha fazla şamata
yapmaya başladılar ve ancak dışardan müdahale ile sustular. Çıkan kargaşada,
kadınların birçoğunun itilip kakıldığı söylenmektedir.”
Osmanlı İmparatorluğu’nda, devletten alacaklarını
istemek amacıyla başlayan ve kuru gürültü seviyesini aşmayan olaylar, 1870
yılından sonra yayımlanan gazetelerde daha sık yer alacaktır.
1873 yılının Ocak ayında, İmparatorluğun ilk büyük
grevi olan Tersane grevinde, sadece işçilerin değil, eşlerinin, analarının,
kız kardeşlerinin ve kızlarının da greve katıldıkları, grevi fiilen
destekledikleri görülecektir. O günün gazetelerinde, “hanım kuvvetleri” diye
alaya alınan bu grupla padişaha yaranmak için grev kırıcılığına kalkışan
işçilere destek veren kadınlar arasında çatışmalar yaşandığı yazılıdır.
Aynı yıldaki tramvay grevinde de tramvay
çalışanlarının eşleri raylara yatarak tramvayların çalıştırılmalarını
engelleyeceklerdir.
1872-1907 arasında yaşanan 50 grevden dokuzu
kadınların çalıştığı dokuma endüstrisindedir. Devlet fabrikası olan
Feshane’deki grevin örgütleyicisi de kadınlardır. 22 Ağustos 1876’da
Feshane’de çalışan 50 kadar Rum ve Ermeni kadın Babıali’ye yürümüş, dönemin
sadrazamına dilekçe vererek ücretlerinin ödenmesini istemişler. 25 Haziran
1908’de, Sivas’ta 16 saat çalışıp bir kuruşla iki kuruş arasında ücret alan
kadın işçilerin ellisi, beş kuruşa satılan ve kalitesi kötü olan ekmek
yüzünden bir ayaklanma başlatmışlar. Tutanaklarda, hepsinin Türk olduğu
belirtilen bu kadınların 500 kişilik kalabalıkla yürüdükleri Vilayet
Konağı’nın camlarını kırdıkları, un depolarını yağmaladıkları yazılıdır.
Aynı yılın ekim ayında, İzmir’de demiryolu işçilerinin grevinde, Fransız
konsolosunun raporuna göre grevcilerle güvenlik güçlerinin çatışmasına
grevcilerin eşleri de katılmıştır. 1910-11 yıllarında kadınların çalıştığı
tütün ve dokuma işkollarında grevler yaygındır. Çalışma koşullarının
kötülüğü ve ücret azlığı özellikle ipek fabrikalarındaki işçi direnişlerinin
en önemli gerekçesidir.
Osmanlıda
ilk bilinçli işçi sınıfı mücadelesi, 2. Meşrutiyet döneminde 1908 yılında
liman işçilerinin direnişi ile başladı ve hemen ardından 1909 yılında
işçilerin grev hakkıyla ilgili ilk yasa çıkarıldı. Böylece Osmanlı'dan
günümüze kadar, mücadelelerle dolu bir sınıf tarihi başlamış oldu.
(2.
Meşrutiyet döneminde, yabancı sermayeyi ürkütmemek için alelacele çıkarılan
geçici Tatil-i Eşgal (Grev) Kanunu, 31 Mart vakasından sonra kalıcı hale
getirildi. 1913 Babıâli baskınının ardından iktidara tamamen el koyan
İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkan Savaşları’nı bahane ederek tüm işçi
eylem ve örgütlerini yasakladı.)
Osmanlı Devleti’nde ilk “Amele Bayramı”nın 1 Mayıs 1909’da Selanik’te
kutlandığı notunu düşerek bitiriyorum.
Haziran sayısında, 15-16 Haziran işçi direnişini anmak için Bursa işçi
tarihi üzerine cümleler kuracağım.
İşçi sınıfının yüz yıl sonraki durumu nedir, işçi sınıfı bilincini hangi
düzeye yükseltmiştir diye sual edecek olursanız şu örnek size cevap
olacaktır: İşçilere çöp muamelesi yapan bir anlayış Soma’da kömür madeninde
çalışan 300’den fazla işçiyi toprağa gömdü, bunun madenciliğin doğal sonucu
olduğunu söyledi ve “kader böyle imiş” pişkinliğiyle işin içinden sıyrılmaya
çalıştı. Somalılar, olaydan sonra yapılan ilk genel seçimde, eskiden olduğu
gibi, kendilerine çöp muamelesi yapan bu siyasi anlayışa oy verdi. Ölüp
giden işçilerin aileleri ile sağ kalan işçiler, verdikleri oyu aldıkları
tazminatla takas ettiklerini söylediler. Yani, işçi bilincinin günümüzde
düdük kadar ucuzladığını, bu ucuzluktan yararlanan düdük çalıcıları iktidara
taşıdıklarını dosta düşmana gösterdiler. Böyleyken böyle!
Görüşeceğiz.
BU SAYFA 17
18. yüzyılda
Bursa’da
yaşamış bir halk şairi olan Kul Halil bir şiirinde, belki geçim zorluğu
çektikleri için, belki erkeklerle eşit çalışma hakları elde etmek için belki
de kocalarının hakkını savunmak için ayaklanan, sokağa dökülen kadınlardan
bahseder ki, o güne kadar Osmanlı’da böyle bir olayın benzeri görülmemiştir.
Yine
neffir-i amm oldu uzun saçlılar Arkası feraceli koynu taşlılar Yüzleri
yaşmaklı, yaprak başlılar Vurun aslanlarım erlik sizdedir. ./..
Hatt-ı şerif geldi Sultan Selim'den, Hiç mi bilmez Bursalının halinden
Hemen dua size Âşık Halil'den Vurun Aslanlarım dayılık sizdedir.
Şiirde adı geçen Sultan Selim, III. Selim’dir.
Kadınlarsa, feraceli, yaşmaklı, elleri sopalı, koynuna taş doldurmuş bir
sürü dokumacı kadın ya da hakkı yenmiş dokumacıların eşleridir ki, şiirde
yazılanlara bakılırsa, geçim zorluğu yüzünden Sırmakeş hanını basmışlar,
oradaki resmi sıfatı olan devlet görevlileri ile çatışmışlar, ortalığı yıkıp
dökmüşler ve gümrük görevlilerini de bir güzel kovalamışlar.
Padişahın gönderdiği fermanda çalışma hayatını
etkileyecek ve çalışanların haklarına darbe vuracak hangi koşulların yazılı
olduğunu bilmiyoruz, ama besbelli ki bıçağı kemiğe dayayan, ayaklanmaya
sebep olan bir hamledir bu.
Sözünü ettiğimiz yıllarda Osmanlı devleti durmak bilmeyen iç ve dış
isyanlarla uç uca eklenen savaşlarla cebelleşip durmaktadır; sonraki
yıllarda da bu durum değişmeyecektir. Erkeklerini cepheden cepheye koşturan
yöneticiler, özellikle tarımda, ama zorunlu olarak şehirlerde de kadın
işgücüne ihtiyaç duyacak ve kadınları daha çok orduya yönelik sanayi
kollarında çalıştırılmak suretiyle
“işçi
kadınlar” dönemini başlatacaklardır.
Yukarıdaki dizelerin yazıldığı yıllardan yüz
yıl sonra, 1860’lı yıllarda Bursa’nın nüfusu yaklaşık 70-80 bindir. Bursa,
koza sayesinde bir işçi kenti olmuştur. Köylerde binlerce aile koza işiyle
geçinir, şehirde de kozadan ipek çıkarma işlemini yürüten işletme ve
fabrikalarda yüzlerce işçi çalışır. Bu döneme ilişkin konsolosluk
raporlarında, Müslüman kadın işçi çalıştırmak devlet tarafından yasaklandığı
için, ipek fabrikalarında çalışan işçilerin tümünün Ermeni ve Rum olduğu
yazılıdır.
İşçi sayısı konusunda bilgilerle rivayetler
birbirine karışır. İngiliz konsolosu
Maling'e
bakarsanız, 1873 yılında
Bursa’da
çalışan işçi sayısı sadece 154’tür.
Quataert
adlı yazar, 1890 yılında Bursa’daki iplik bükme fabrikalarında 4.500 işçinin
çalıştığını söyler. Aynı yazar, yirminci yüzyılın hemen başında, işçi
sayısının 10 bin civarında olduğunu, 1909 yılında Bursa yöresindeki iplik
bükme fabrikalarında 19.000 işçinin çalıştığını, bu sayının, o tarihte
Osmanlı’daki bütün dokuma fabrikalarında çalışan işçilerin hemen hemen
yarısı kadar olduğunu yazar.
1892 yılında bir süre Bursa’da yaşayan Mehmet
Ziya’nın gözlemlerine göre işçilerin durumu çok kötüdür: “Fabrikaları
yavaş yavaş dolaştık. Tümü bir özel çalışma ile işliyor. Hele İslâm,
Hıristiyan kentli ve köylü fakir kız ve kadınların, özel becerileriyle ipeği
iplik haline getirdiği saatlerce süren çalışması görülmeye değer bir
manzaradır. Hükümetin desteği ile ipekçiliğin gelişmesi çok dikkat
çekicidir. Bursa'daki ipek fabrikaların üretimi yerel gereksinimlere ihtiyaç
veriyorsa da buralarda kullanılan makineler bir vakit daha ıslah edilecek
olursa, üretim çok daha artacaktır.”
Mehmet Ziya, işçilerin haftada 62.500 kuruş kadar ücret almakta olduğunu,
işçilerin günlüklerinin beceri ve yeteneklerine göre 3-6 kuruş arasında
değiştiğini; 1892-1893 yıllarında Bursa'da bir miktar koza ihracatı
gerçekleşmiş ise de 1894 yılında 55.946 kg kuru kozanın dış ülkelere
satıldığını notlarına eklemiştir.
1893 yılında Bursa’ya gelen
Max Müller’e
göre ipekçilik tamamıyla Rumların elindeydi. Quataert:
“Fabrika
sahipleri, işgücündeki Rum tekelini kırarak emek arzını çeşitlendirmek
istediler. Ermeni kadınların çalışabilmesini kolaylaştırmak için yerel
piskoposlardan onay bile alındı. Ancak fabrika sayılarında görülen artış
üzerine Ermeni kadınlar daha fazla ücret talep ettiler. Türk kadın işçilerin
çalışmaya başlamasında bu olayın büyük bir rolü oldu. Genelde Türk ve Ermeni
kadın işçilerin sayısı çok fazla değildi ve Rum işçiler ağırlıklı grup
olarak çalışmaya devam ettiler. Ama bu yeni gruplar iş gücüne katılması,
fabrika sahiplerine, kritik düzeyde emek sıkıntısı çekmeden veya ücretleri
kabul edilemez düzeye çıkarmadan üretimi arttırma imkânı sağladı. Artık daha
çeşitli etnik ve coğrafi bir havuzdan gelen emek arzı bollaşmış oldu ve
ücretlerde buna uygun bir şekilde düştü.”
1895 yılında Bursa’ya gelen Dr. Mağmumi Bursa’da
işçilerin sağlık koşullarının iyi olmadığını belirlemiştir:
“Mahalleler arasında 30-35 kadar ipek fabrikası vardır. Sağlık
kontrollerinde hemen hemen hepsini gezdiğimi söyleyebilirim. Her fabrika
imalathane ve koza deposu olmak üzere iki binadan oluşmaktadır. Ayrıca işçi
odaları gibi ekler de vardır. İmalathane, yani iş salonunda iki sıra çarklar
vardır. Sıcak ve soğuk su dolu tavalar ve leğenler bulunur. Boydan boya
geçirilmiş iki borunun her tava ve leğen hizasında muslukları vardır. Sular
buradan gelir. Her tava önünde bir işçi oturmuş, sıcak suya atılmış
kozalardaki ipliği çözüp çarklara sarmaktadır. Sıcak suya dayanabilmek için
parmaklarını sık sık diğer leğendeki soğuk suya daldırırlar. İş salonunda
pişen kozaların buharı ve kokuşması işçilerin sağlığını tehdit etmekte,
fakat fabrikatörler bu konuya hiç önem vermemektedirler. Köyden gelen
işçilerin yattıkları yerlerde karanlık ve rutubetlidir. Çalışma süresi 13-14
saattir. Günde yarım saatlik dinlenme araları vardır. Bu koşullarda, bu
kadar çalışmaya insan bedeni dayanamaz. Fabrika, işçilerin çoğu yöre
köylerden geçinmek ve çeyiz ile drahoma biriktirmek için gelmiş olan genç
Hıristiyan kızlarıdır.”
1900’lü yıllarda Bursa’ya gelen
Delbeuf
da Bursa'daki işçi sorunlarının başka yerlerdekinden farklı özellikler
gösterdiğini yazmaktadır: “Burada
eksik olan, işçiye iş değil, tam tersi işe işçi yetişmiyor. Patronlar,
köylere gidip işçi aramak zorundalar. Çünkü Bursa'nın kadın nüfusu
fabrikalara yetmiyor.”
Osmanlı tarihinin ilk kadın grevi 1910 yılında
Bursa’da ipek fabrikalarında çalışan
kadınlar tarafından gerçekleştirildi.
Hollandalı Nicole van Os adlı yazar, Bursa’da makine sayısının artışıyla
işçi ihtiyacının da arttığını, daha yüksek ücret ödenen Rum işçiler ihtiyaca
yetmeyince köylerden Türk, Yahudi ve Ermeni genç kızların Bursa’ya
getirilerek yılda iki yüz gün olan üretim mevsimi boyunca
çalıştırıldıklarını yazar ve grevin oluşma koşullarını şu satırlarla
anlatır: İşçi sayısının artması
ücretlerin düşmesine yol açtı. Böylece Bursa ipek fabrikalarında istihdam
edilen işgücü, hemen hemen tümüyle genç kız ve yetişkin kadınlardan ibaret
oldu. Genç kızlar için fabrikalara yakın yatakhaneler yapıldı ve bu kızlar
üretim mevsimi süresince orada kalmaya başladılar. ./.. 7 ila 70 yaş
arasındaki kadın ve genç kızlar düşük ücretlerle günde 15-16 saat
çalışmaktaydı. Sabah 9’da başlayıp gece 1’e kadar iş başında kalıyorlardı.
Bunun karşılığı 1910’da 1 ila 5 kuruş arasındaydı. Hüdavendigâr vilayetinden
Ticaret ve Nafıa Nezaretine gönderilen bir telgrafnamede günde 14-15 saatlik
mesailerden bahsediliyor ve maaşların yüz paradan altı kuruşa kadar olduğu
yazılıyordu. İştirak gazetesine
göre beş kuruşluk yevmiyeye yüz fabrikadan ancak yüz elli kişi nail olurdu.
Çoğunluk ise ancak iki veya üç kuruş kazanıyordu. Bu durum işçilerin hemen
hemen hepsinde ciddi rahatsızlıklara ve “ifrat-ı mesaiye” neden olmuştu.
Toplum ve sağlık açısından bazı ciddi sonuçlar
yaratabilecek bu tehlike nedeniyle 1910 senesinin ilk aylarında düzenlenen
rapor, Hüdavendigâr vilayetinden Ticaret ve Nafıa Nezaretine, oradan da
Şura-yı Devlete tetkik edilmek üzere gönderilmiş, rapor Şura-yı Devlet
tarafından değerlendirilmiş, mesai saatlerinde herhangi bir kısıtlama yapmak
ya da ücretleri artırmak gibi değişiklikler Osmanlı Devleti gibi yeni
gelişmekte olan bir ülke için zararlı olur gerekçesiyle reddedilmişti.
Devletten umudunu yitiren işçiler 15 Ağustos 1910’da, 48 fabrikada greve
başladılar. Greve katılan işçi sayısı 2 bin 500 ile 3 bin arasındaydı. Bu
grev, derneğin grevi parayla destekleyememesi yüzünden başarıya
ulaşamamıştır.
Bursa’daki kadın işçilerin yaşadığı bu
zorluklar dönemin edebiyatında da yer bulmuştur.
Refik Halit Karay, 1909'da yayımlanan Hakk-ı
Sükut (Sus Payı) adlı
öyküsünde kadın işçilerin ipek fabrikalarındaki çalışma koşullarını şöyle
anlatır: “Üç dört kuruşa karşı on
dört saat kaynar suların başında, pis kokular, hasta nefesler emerek
zehirlenen, tazeliğinden, kızlığından, gözlerinin pırıltısından her gün bir
zerre kaybederek toprak olan vücutlar (.) Bir gün kırmızı kordelasının
süslediği ipek saçlar altında sevine sevine, neşeli, kuvvetli gelen yeniler
bir iki sene sonra güçsüz ayaklarını, nalçalı kunduralarını taş kaldırımlar
üstünde zorla sürükleyerek kulübelerine çekilirlerdi. Ağrıyan başlarını,
yanan göğüslerini dinlendirmek için yalnız altı saat süreleri vardı; gülmek
ve konuşmak için değil! Kim bilir ertesi sabah bu hasta, yorgun gözler ne
kadar güç açılır, her kemiği ayrı sızlayan bu zavallı vücutlar, fabrikanın
düdüğüne ne zorlukla uyardı? Kim bilir bu hastalıklı sabahlar ne kadar
gözyaşları döktürürdü, bu halsiz vücutları sürüklemek ne zordu?”
Durum buydu, durum budur!
Görüşeceğiz.
BU SAYFA XX
“Zaman,
bir varmış bir yokmuş tekerlemesini dilimize dolayarak, gözlerimizin içine
baka baka masalını anlatıyor, bizimle dalga geçiyor. 15 Ağustos’ta Metin
Güven’i de masalına dahil etmişti; bir yıl oldu”
demiştim, ölümünden bir yıl sonra; şimdi sekizinci yıl.
Basıldı, basılıyor sözleriyle beş yıl oyalanan
Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne
Güzel! adlı şiir dosyası hâlâ bende; basılmadan kaldı öylece. Bu yazıya
durmadan önce yeniden okudum şiirlerini. Ve onun, kendisini çerçeveleyen,
kısıtlayan, kategorize eden “Toplumcu Şair” yaftalamasına karşı bu şiirlerle
yükselttiği itirazını yeniden duydum. Şairleri kuşaklara ayıran, kaşının
eğimine, saçını tarama şekline, dudağının rengine göre tasnif edenlerin
kulağına küpe olsun diye Metin Güven’in sesini bir defa daha duyurmak
istedim.
Metin Güven, “Hayatı
birbirinden bağımsızmış gibi görünen kategorilere ayırmak burjuva bir
anlayışın ürünüdür” diyerek başlattığı itirazını şöyle sürdürüyordu: “Yanlış
yönlendirmelerinin etkileriyle insanlar yıllardır sanata ve sanatçıya yapay
ayrımlar içinde baktılar ve ortaya hayati hiçbir karşılığı olmayan kavramlar
ve sanatçı türleri çıktı. Toplumcu şair, diyorlar, sanki insan toplumcu
olunca yalnızca ezilen sınıf ve halkların hemen herkes tarafından bilinen
politik taleplerini yazarmış gibi. Aşk, toplum dışı bir unsurmuş, yani
işçiler, köylüler ve diğer sömürünün tahakkümü altında olanlar âşık olamaz,
cinselliklerini kullanamazmış gibi.
Toplumcu olmanın ilk ve olmazsa olmaz şartı bana
göre hayata topyekûn bakabilmektir. Ancak böyle bir olgunluğa erişmek sanata
ve sanatçıya yasaklar koymamak gibi bir olumlu tavır getirir. Toplumcu
gerçekçi şair evrensel olma iddiasındadır. Bunu yapabilmek içinse sadece
insani olana değil, doğaya ve insanlığın emrine sunduğu kazançlara da sahip
çıkmak zorundadır.
Şiirde tema seçmeye karşıyım. Temayı seçmek okuru
seçmektir. Temayı seçmek, belirli bir toplumsal katman ya da sınıfı
seçmektir. Temayı seçmek, belki de seviyesizliği seçmektir.
Benim şiirim elbette ki, kendi ülkemin
sorunlarını, çıkmazlarını, insanların farklı grafikler içinde oluşan
ezilmişliklerini, dağınıklığını anlatacaktır. Ama benim şiirim aynı zamanda
o insanların insani tutkularını, coşkularını da anlatacaktır.
Tekrarlamakta yarar görüyorum, bu şiirsel üretim,
hem ulusal ve evrensel bir estetik içerecektir hem de bu üretim dünyanın
bütün insanlarında yeni heyecanlar oluşturacaktır.”
Türkiye'de ve dünyada şiirin yeri konusunda
düşündüklerini de şöyle sıralıyordu Metin:
“Bilimsel ve teknolojik ilerlemeler
özellikle Batı toplumlarında insan ilişkilerinde bazı değişmelere neden
oldu. Ortaya çıkan toplumsal refah ve bireysel rekabetin körüklenmesi
insanın insanla dost olmasını engelledi. Yaşamın özünde var olması gereken
doğal sıcaklık hemen hemen yok oldu. Bu sosyal mekaniklik, insanın ruhsal
dengelerini altüst etti. Her iki insandan birinin hasta diğerinin de
psikolog olması gibi insanlığın hiçbir döneminde görülmeyen ilginç bir
görüntü ortaya çıkardı. Acı belki yine vardı, ama bunun yaygınlaşma imkânı
ortadan kaldırılmıştı. Oysa şiir acının legal görüntüsüdür. En kişisel sanat
türü denebilecek olan şiir, toplumsal çalkantılar içinde yüreğine kor ve kül
düşen insanlar var oldukça hayatiyetini ve varlığını sürdürebilir. Böylesine
güzel bir acının da artık Batı toplumlarında gölgesi bile kalmadı. Peki
nerede şiir var? Sınıfsal mücadelenin çok daha yoğun yaşandığı dünyanın
sıcak bölgelerinde, özellikle de Akdeniz ve Güney Amerika ülkelerinde atıyor
artık şiirin nabzı.
Ülkemizde yazılan şiir
hiç abartmadan söylüyorum, duygu ve düşünce anlamında ve imge zenginliği,
bir de teknik ustalık olarak dünyanın en ileri, en nitelikli şiirlerinden
biridir.”
Metin için Kedi Gölgesi başlıklı bir yazı
yazmıştım; hayali konuşmalarımız vardı o yazıda. Şöyle diyorduk örneğin:
“-Upuzun düşerken yere, noktası yuvarlanmış bir ‘İ’
miydi ölüm?
“-Kırık kaldı yüreğim, anlaşılmadan fazla, uçurumlar
gibi dolandı oradan buraya, zerre kadar iplemedi hayatı, davul, zurnayla
karşıladı ölümü... deyişime aldırma, yalan: İçimde bir korku: Ya hemen
ölmezsem? Ya bu düş perdesinde gölgeyi özünden çok seversem? Ya tutkulu bir
gövde gibi kabuk tutarsa yaralar? Ya yollardan çok yolcuları seversem? Ya
ebemkuşağı çıktığı vakit, salyangoz toplamazlarsa kemiklerimin üzerinde,
ateş gözlü, altın dişli çingene kadınlar? Ya acı çekeceğiz ya da acı
çekeceğiz inleyişi, doğruysa ya?
Cılız bir sarmaşık gibi bekliyorum, yorgun
çocukların kanatlarıyla. Elim, çok aşınmış bir kapının çıngırağında. Haydi,
ey üzgün kadınlar, su akıtın pıhtı yüzümden, bulutlara karışsın, tabutumdan
uçuşan tütsüler. Su akıtın, uyuz atlar gibi kırbaçlansın ruhum.”
“-Böyle bir şey miydi ölümü karşılayışın? Böyle mi
dizildi, bir masalın son cümlesine hurufatın?”
“-Girdim ve çıkamadım ışıksız, yüreksiz
mağaralardan. Mağaralar, şahmeran mağarası. Yani yalan, yani dolan, yani
talan...Yani renkleri çalınmış bir gökkuşağı. Aldattı beni, ormandaki kızın
kırmızı şapkası. Ben bir kobaydım, hayatın labirentinde.”
Kanda Yaşıyoruz, Kanda Öleceğiz. Ne Güzel!
dosyasından, günyüzü görmemiş bir şiiriyle anıyorum Metin Güven’i:
AVUTULAMAZ OLAN
Gölgeler ormanında
Kapandan kurtulan bir fare sesi,
Hiçliğin kapılarını geçen
Âşık ve mutsuz insan sesleri.
-Ölmüş olan sevilir mi? Sanmıyorum
Ölüler arasında ezgimi söylerken anlamıştım
bu karanlık-duygusuz gerçeği.
Durduğum yerden bakıyorum yaşama ve ölüme
Ve beni kanın üzüm şerbetleri gibi aktığı kirli
şölenler etkilemiyor artık!
Her şeyi yapar insan yaşamda, her şeye inanır
Ama hiçbir insan inmez kendi cehennemine.
-Kimsenin kendi yazgısını parçalamak işine gelmez
de ondan!
19 Ekim 2005
Görüşeceğiz Metin!
BU SAYFA XXI
İnsan Üren’in evinde Hilmi Haşal ile aynı karede
resmettiğim Bahri Çokkardeş’i, dokuz yıl önce, 28 Eylül 2009 tarihinde başka
yolcu etmiştik bir âleme.
Bunları daha önce başka bir yazıda yazmıştım:
Ölümünden sonra Bahri’nin evine gitmiş ve onun şiir çalışmaları ile
doldurduğu dört deri kaplı defterlerle son kitabının prova baskısı üzerinde
yaptığı çalışmaları, çöpe atılmak üzere ayrılmış ev kalıntıların arasında
bulmuş, kardeşinin izniyle alarak kendi kütüphaneme taşımıştım.
Bursa’da Nilüfer Belediyesi tarafından bir Edebiyat
Müzesi açılacağı duyurulduğunda, Bahri’nin defterlerinin benim kütüphanemden
çok bu müzeye yakışacağını düşünerek konuyu, müze projesinin sorumlusu Güney
Özkılıç’la görüştüm. Sevinerek kabul edeceğini bildirince, Bahri’nin
eşyalarını, bir dönem Nahit Kayabaşı ve Halûk Cengiz’le birlikte
çıkardığımız Düşlem dergisine
gönderilen mektupları ve adıma gönderilmiş birçok mektubu, iki kalın klasör
halinde Güney’e teslim ettim.
Müzenin açılacağı 19 Mart tarihinden iki gün önce,
açılışa hazırlanan ekipte çalışan öykü yazarı Ali İpek beni aradı ve Bahri
Çokkardeş’e ait eşyaların yanına Bahri’yi tanıtacak bir bilgi notu koymak
istediklerini, ama Bahri’nin hayat hikâyesini hiçbir yerde bulamadıklarını
söyledi. Bahri Çokkardeş’in hayat anlayışına ve yaşama biçimine bire bir
uyan bir durumdu bu.
Bahri’nin şiir anlayışını, hayat felsefesini ve kısa hayatını anlatmak
amacıyla aşağıdaki metni yazarak Ali İpek’e gönderdim:
“Bahri Çokkardeş, 1954 yılında
Bosna’da doğdu, ailesiyle birlikte Türkiye'ye göç edip Bursa'ya
yerleşti. Bursa Ticaret Lisesi'nin son sınıfındayken eğitimini yarım
bıraktı. Amatör takımlarda futbol oynadı. Bir serigrafi şirketinde desinatör
olarak çalıştı ve buradan emekli oldu.
Bahri Çokkardeş hayatının her döneminde edebiyatla iç içe yaşadı. Zengin bir
kütüphaneye sahipti ve çok iyi bir okurdu. Yazarak kendini ifade etmeye
karar verdiğinde, edebi tür olarak şiiri seçti. Şiirleri,
Varlık,
Akatalpa, Aykırısanat, Dize, Eliz
Edebiyat, Mavi, Patika, Sonsuzluk ve Bir Gün
gibi dergilerde yayımlandı.
Gecenin Kalbinde Unutulmuş Şiirler
adlı ilk şiir kitabı, İz Yayınları tarafından 1998 yılında İstanbul’da
basıldı.
Yom Yayınları’nın çıkardığı
Sessizlik İzleri
adlı ikinci şiir kitabının yayın tarihi 2006’dır.
Bahri Çokkardeş, ilk kitabındaki şiirleri ham duyguyla, çok özen
göstermeden, eleme yapmadan ve fazlalıklarını ayıklamadan bir araya
getirmiş, geride yayımlanmamış tek bir şiir kalmasın duygusuyla bir nevi
yığma bir kitap oluşturmuştu.
Sekiz yıl sonra yayımladığı Sessizlik
İzleri’nde yer alan şiirlerin dilinde gözle görülür bir yenilenme,
belirgin bir toparlanma görülür. Sesi ve duyguyu kullanımında ezberlenmiş
bağımlılığından uzak duran Çokkardeş, bu kitabında kolay söyleyişlerden
kaçınmış, duygunun yerine sözcükleri kullanmayı tercih etmiş ve kendi sesini
bularak kendi şiirine ulaşmaya çalışmıştır.
Çokkardeş son kitabında düşleriyle, kâbuslarıyla, hayalleriyle, iç
dünyasındaki karmaşayla, dile getirilmemiş aşklarıyla, dayanılmaz yalnızlığı
ve bunaltan sıkıntısıyla yeni bir dünya kurmayı ve bu dünyayı bambaşka bir
atmosferle kaplamayı başarmıştır. Aslında, gündelik yaşama biçimiyle, dış
dünyayla arasına mesafe koymasıyla, hayatla çatışma içinde olmasıyla ve bu
nedenle “şey”lere yabancılaşmasıyla uyumlu bir atmosferdir bu.
Bu yüzden Sessizlik İzleri’ndeki
şiirler, lirik bir söylem tutturmuşken aniden değişir ve bir anlam krizine
girer. Bir üst dil yakalamış ve yukardan konuşurken birden gündelik dilin
sıradanlığına düşer, okuyucunun algısını bozar, şiirin bütünlüğünü dağıtır.
Çokkardeş’in şiirindeki en baskın yön, bu parçalanmışlıktır ki, Bahri
Çokkardeş’in yaşamıyla inanılmaz bir uyum gösterir.
Sessizlik İzleri’nin
yayımlanmasından bir süre sonra Bahri Çokkardeş’in sağlığıyla ilgili
sorunlar yaşamaya başladı. Bursa Devlet Hastanesi’nin Asabiye Koğuşunda ve
Tıp Fakültesi’nin Nöroloji kliniğinde bir süre tedavi gördü. Taburcu
olduktan sonra evine kapandı. Her türlü sosyal faaliyetten uzak durdu, en
yakın dostlarıyla bile görüşmekten kaçındı. Son aşamada yemek yemeyi de
reddetti ve bu dünya ile bağını 28
Eylül 2009 tarihinde kopardı.
YAMA
I
Üstümde
Emanet bir yamaydı yaşam
Umarsız yazgılar
Bir silgi bir kurşunkalem
Dolanır heyula
II
Gece yalnızlar için
Mevsimsiz adalar sisler
Köpek seslenişleri
Uzak kıyılar
Emanet bir yaraydın
Taşıdım kalbimde
III
Uçmuş
Zamanın siyah mürekkebi
Görüşeceğiz, sevgili Bahri!
BU SAYFA XXII
“Bu Sayfa” başlığı altında yazmaya başladığım yazıları güya “arada bir”
yayımlayacaktık; öyle planlamıştık. Orası, burası derken, baksanıza, yirmi
ikinci yazıya gelmişiz.
Son yazılar anma
yazılarıydı. Bursa’da hayatını sürdüren edebiyata nefes veren / nefes
aldıran ve sessiz sedasız öylece başka bir âleme göçen isimlerden İhsan
Üren’i, Metin Güven’i, Ali Aksoy’u ve Bahri Çokkardeş’i
Eliz Edebiyat’ın bu köşesinde ağırlamış, bir bakıma “Bursa’da edebiyat
yok, buradan edebiyatçı çıkmaz” diyen ser zevata el sallayarak selam
göndermiştik.
Bu son yazının da bir
“Toplu Anma” yazısı olsun istedim.
İlk fotoğrafta yıl 1992.
Hilmi Haşal’ın çalıştığı resmi kurumun lokalindeyiz.
Yeni Biçem dergisinin kuruluşunu
konuşuyoruz. Sol başta Halûk Cengiz, yanında da İhsan Üren var. Ramis Dara,
Nuri Demirci, Hilmi Haşal, Mustafa Durak ve Nahit Kayabaşı ile yarım elipsi
tamamlamışız.
Kılı kırk yaran,
kâğıdından baskısına, şiirinden düzyazısına, şairinden yazarına kadar her
şeyin konuşulup planlandığı bu toplantılardan sonra Mayıs 1993’te
Yeni Biçem’in ilk sayısını
çıkaracak, edebiyatın içinde olan hemen herkesin dikkatini çekecek,
kıdemlisinden heveslisine, birçok edebiyat insanının ilgi odağı olacaktık.
İkinci fotoğrafı 1996 yılında çektirmişiz. Burası,
Yeni Biçem’in çıkan her sayısından sonra, ilk perşembe günü toplanıp
kutlama yaptığımız Setbaşı’ndaki DSİ lokali. Sol başta Hilmi Haşal var, ben
İhsan Üren’le onun arasında oturuyorum. Karşımızdaki üçlü Mehmet H. Doğan,
Halûk Cengiz ve Ali Aksoy.
Yeni Biçem’in
ikiye yarıldığı günler…
Nahit Kayabaşı’nın dergiden çekileli bir yıldan
fazla olmuş. Ramis Dara derginin yakasına yapışmış, “ne ben giderim ne
dergiyi bırakırım” kavgasında. Hilmi Haşal iki ara bir derede kararsız.
İhsan Abi, “ne yaparsanız yapın, ben derginin devamından yanayım” demiş. Ali
Aksoy, Halûk Cengiz ve ben aynı düşüncedeyiz: “Bu adamla bu gemi yürümez! Ya
kaptan değişecek ya da yeni bir gemi edinilecek!”
Fotoğrafta Kayabaşı ve Dara yok. Mehmet H. Doğan
hakemlik yapsın diye çağrılmış. Çünkü
Yeni Biçem gerçekten önemli işler başarmış, ciddi mesafeler kat etmiş;
bir edebiyat insanı olarak bu çabanın heba edilmesini kabul edemiyor.
İzmir’den bu sorunu halletmek, bir orta yol bulmak için gelmiş. Ama
başaramıyor.
Düşlem
dergisi, 1997 yılının Mayıs ayında bu ayrılıktan doğuyor. On iki ay
çıktıktan sonra kapanmasını kararlaştırmışken istek üzerine yirmi dört
yayımlanıyor. Onun kapandığı tarihte
Yeni Biçem de kapanıyor.
Bursa’nın dergisiz kaldığı birkaç aydan sonra,
2000 yılında Akatalpa çıkmaya
başlıyor. Bir yıla kalmadan eski Yeni
Biçem grubu, Nahit Kayabaşı’nın dışında, zaman zaman Bahri Çokkardeş’in
de katılımıyla bu derginin çatısı altında toplanıyor. Çünkü İhsan Üren’in
koruması altındaki Akatalpa’nın
kurucuları arasında Melih Elal gibi bir çimento ve Serdar Ünver gibi bir
gönül adamı var. Bütün ekip 105 sayı bir arada kalmayı başarıyor. Sonra eski
hastalıklar uç vermeye başlıyor. Derginin darası gövdesine ağır gelmeye
başlıyor ve bu da yeni bir yarılmaya neden oluyor.
2009 yılının Ocak ayında
Eliz Edebiyat, 2010’ın Ocak
ayında da Çini Kitap bu
bölünmeden doğarak yayımlanmaya başlıyor.
2016 yılında, Mudanya iskelesinin karşısındaki bir
mekânda Eliz Edebiyat ve
Çini Kitap hakkında konuşmaya ara
vererek objektife bakan ve adları Halûk Cengiz, Nuri Demirci ve Hilmi Haşal
olan bu üç adam, 1992 yılından beri bir aradadırlar. Bu fotoğrafa, başlarken
beraber olduğumuz ama artık aramızda olmayan İhsan Üren’i, Necmi Selamet’i,
Çini Kitap’ın yükünü çekenlerden
Fehmi Enginalp’i, Şükrü Bilgiç’i, Şaban Akbaba’yı;
Eliz Edebiyat’ın yayın kurulunda
bulunan Ceyhun Erim ile Bülent Şanlı’yı da eklerseniz ne kadar az ve ne
kadar kalabalık olduğumuzu görürsünüz.
Elinizde tuttuğunuz 120. sayısıyla
Eliz Edebiyat onuncu yaşını
tamamlamış oldu. Kardeşi Çini Kitap,
yeni yılla birlikte onuncu yaşını sürmeye başlayacak.
Durum budur!
Görüşeceğiz!
BU SAYFA XXI
Sıradan ansiklopedik bilgiler:
1948 yılında Orhangazi Yeniköy’de dünyaya gelen Ali Aksoy, Yeniköy’de ilk ve
ortaöğretimini gördükten sonra Gemlik Lisesi’ni bitirdi. İstanbul Hukuk
Fakültesini kazanan Ali Aksoy, burayı bitirdikten sonra Bursa Barosu’na
kayıtlı olarak Bursa ve Gemlik`te serbest avukatlık yapmaya başladı. 1978 –
1980 yılları arasında Cumhuriyet Halk Partisi Gemlik İlçe Başkanı oldu. 12
Eylül’den sonra edebiyat çalışmalarına ağırlık veren Ali Aksoy
Gemlik Körfez Gazetesi’nde
haftalık yazılar yazdı. Bu arada Bursa’daki edebiyat günlerinin de aranan
isimlerinden oldu. Bursa Defteri,
Yeni Biçem ve kurucuları arasında yer aldığı
Düşlem dergilerinde yazılar yazdı. Aksoy, avukatlık mesleğinden emekli
olduktan sonra doğduğu yer olan Yeniköy’de babasından kalma İznik Gölü
kenarındaki zeytinliğine yaptığı evinde yaşamaya başladı. Sakin bir yaşamı
tercih ederek köylüleri ile birlikte yaşamaya başlayan Aksoy, edebiyat
çalışmalarına buradan devam etti. Yıllar sonra yeniden
Gemlik Körfez Gazetesi’nde
“Gemlik Yazıları” adlı köşesinde haftalık yazıları yazmaya başlayan Aksoy,
son yazısını 15 Ekim 2009 Perşembe günü “Yeniköy Maceram” başlığı ile yazdı.
Aksoy, bu yazısında 1989 yılında Yeniköylülerin ısrarı üzerine Anavatan
Partisi’nden Belediye Başkanlığına neden aday olduğunu anlattı. 20 yıldır
bir kan davası gibi içini yaralayan bu konuyu yazarak öldüğünde Yeniköy’e
değil Gemlik’te toprağa verilmesini istedi. Aksoy`un "Yeniköy Maceram" adlı
son yazısının son paragrafı şöyleydi: “Vasiyetim
şu; ölünce beni Yeniköy’e değil, Gemlik mezarlığına gömünüz. Buradaki akraba
ve dostlarıma; yarın burada yaşayacak torunlarıma yakın olmak istiyorum.”
Ali Aksoy son dönemde Türk şiirinde yaşlılık ve ölüm temalarını işleyen
“Yaşlılık ve Ölüm Şiirleri Antolojisi" üzerinde çalışmaktaydı.
Anılara yaslanan anmalar:
“Rahmetli Ali Aksoy’u çok iyi tanırdım. Özgür Aksoy’un yine kendisi gibi
avukat olan babasıdır merhum Ali Aksoy… Olmamam gereken bir yere düştüm bir
gece; sabah saat 07.45’te gardiyan gelip, “Ziyaretçiniz var” dedi. Öyle bir
yerde sabahın köründe kim olsa geleni, babası, annesi, yakın arkadaşı veya
akrabası sanır… Bana sabahın köründe gelen ilk kişi Ali Aksoy’du…
Ali Aksoy, yaşamımda tanıdığım en entelektüel, en
donanımlı, en kaliteli insanlardan birisiydi… Atatürkçü Düşünce Derneği’nin
kurucusuydu. Ali Sirmen gibi Türkiye çapında tanınmış birçok gazeteciyi de
bizzat kendisi sayesinde tanıdım… Olay Gazetesi’nin üç ayda bir yayımlanan “Bursa’da
Yaşam” dergisinin yazarıydı. O araştırır, yazar, ben fotoğraflardım. Bir
gün yine birlikte röportaj ve fotoğraf çekimine çıktık. Sonrasında beyin
kanaması geçirdi. Tam da ayrıldıktan sonra olmuş. Şu an yine Belediye Meclis
üyemiz olan MHP’li Osman Doğan görüp, hemen hastaneye kaldırmış. Aynı gün
ilçemizin bir başka saygın gazetecisi Erol Gürçay da göz ameliyatı olacaktı.
Refakatçi olarak gittim yanına. Tesadüf eseri, değerli öğretmenim, Ali
Aksoy’un saygın eşi, Özgür Aksoy’un eli öpülesi annesi Gülay hanımı gördüm.
Orada öğrendim…
Rahmetli Ali Aksoy, “Atatürk
ve Komünizm” isimli kitabı, kütüphanemde görmüştü, okuyup getireceğim
dedi… Kütüphanelerimiz birbirimizin emrine amadeydi… O kadar beyefendi bir
kişiliği vardı ki! Bu kitabın birkaç yerini çizdiği için bana yenisini
getirmişti… Halen o anları hayal ettikçe, gözlerim yaşarır.
Olay Gazetesi Gemlik Temsilciliği ofisinde bir gün
yüksek sesle protest tarzı müzik dinliyordum. Kapı çaldı, kalkıp açtım.
Gelen Rahmetli Ali Aksoy’du, elini öpmek istedim, öptürmedi. Teybin sesini
kısmaya yöneldim. “Sakın kısma, bu şarkıyı duyunca geldim” dedi. Şer
odaklarınca katledilen şair-yazar Sabahattin Ali’nin “Aldırma Gönül” isimli
eserini, Edip Akbayram seslendiriyordu.” (Cemal Kırgız)
Ali Aksoy imzalı yüzlerce sayfa yazı:
“Gemlik’in Osmanlı döneminden bu yana
en önemli eğlence mekânı gazinolardı. Bu durum Cumhuriyet döneminde de
sürdü. Nitekim 1927 yılındaki bir derginin verdiği bilgiye göre Gemlik’te;
Mustafa adlı bir kişinin işlettiği gazino vardı. Cumhuriyet Gazinosu adını
taşıyan bu yer, deniz kıyısında olup, lokantasında ince sazı olup kadınlar
tarafından yönetilmekteymiş. Bu tarihte bir de Sefa Gazinosu adını taşıyan
Münir adlı bir kişinin işlettiği gazino varmış. Demirsubaşı Mahallesi’ndeki
bu gazinoda; oyun dışında rakı, bira, likor vs. varmış. Oysa bu yıllarda
Bursa’da gazino tabir edilen başka bir yer yoktu. “Gemlik önceleri şenlikli,
çok şenlikliydi. Gazino dolu, masalar üzerinde tepeleme kabak çekirdeği,
sakız leblebi. Çay, kahve, gazoz... Nargile fokurdatanlar bile var. Karamela
satan çocuklar masa aralarında dolanıyor. Ağızda dağılıveriyor bu
karamelalar. Çukurlata kokuyor ama çukurlata değil. Yepyeni bir tat, yepyeni
bir ad. Yeni Hayat.”
“Yunan
ordusuyla birlikte kaçan yerli Rumlar, geriye 13 piyano bırakırlar
sahilde... ve sonra hoş geldiniz Gürcüler, Giritliler, Prevezeliler!..
Cumhuriyetimiz bugün 70 yaşında; nüfusumuz 70 bin dolayında ve biz ilçeyi ev
ev gezip toplamağa kalksak; acaba piyano, ut, keman, org, kanun hepsi 70
tane çalgı aleti çıkar mı? Hiç sanmam. Cumhuriyetin onuncu yılı, Belediye
önünde gece açık havada yapılan bir baloyla kutlanır. Dansa ilk kalkanlar,
Belediye Başkanı Dr. Ziya Bey ve eşi ile cümle askeri, mülki ve siyasi erkân
ve eşleri!..”
“1946
yılında ise sahilde bir gazino, çeşitli kıraathane ve kahveler vardı. Kasaba
içinde güzel bahçeler, parklar, sahildeki gazino ve ipek fabrikası içindeki
sinema, halkın başlıca istirahat ve eğlence yerleri idi. 1 -1,5 Km.
uzaklıktaki “Yanık Manastır” adıyla ünlü bir mesireydi. Kiraz Bayramı da
yapılan Kumla Köyü ve civarı da güzel mesirelerdi. Mehmet Tevfik
Solaksubaşı’na (D. 1926) göre, eski belediye binasının önünde dans pisti
varmış. Orada orkestra çalarmış. O günün yerlileri gelir, cumartesi-pazar
günleri burada dans edermiş.”
“1950’li
yıllarda Gemlik’te yaşanan ah o sandal sefaları... Küreklerden saçılan
yakamoz aydınlığı ile geceyi dolduran iyot kokusu. Bütün yaz geceleri,
Prevezeli Zeynel’in akordeonla çalıp söylediği tangolarla dolardı. Vakit
ilerleyince bu kez gazelhan Kâmil’in sesi yankılanır yamaçlarda ve anlata
anlata bitirilemeyen balık, rakı ve muhabbet dolu bir sefa saltanatı!..
15-20 metrekarelik çimento pistte teker teker oynamaya çıkıyorlar çocuklar.”
Bir tireyle bölünmüş zaman:
1948 – 17 Ekim 2009
Ve sonra bir vefa örneği:
2009 yılında kaybettiğimiz gazetemizin köşe yazarı hukukçu şair, yazar Ali
Aksoy’un adı, 2 no.lu caddenin 1 no.lu cadde ile birleştiği sokağa verildi.
Hepsi bu…
Görüşeceğiz sevgili Ali Aksoy!
Kültür, Bursa’nın Orta Yerindeki
Parkın Adıdır
Bursa, Osman Gazi'nin "şol gümüşlü
kümbetin" altına gömülmesinden bu yana, önce Osmanlı’nın başkenti, sonra
sürgünlere terk edilmiş bir Osmanlı şehri ve sonunda da bir Cumhuriyet kenti
olarak, tarihi hüviyetini tescil ettirmiş, 'mekân' olmanın ötesine geçerek,
çok farklı bir 'şey'e dönüşmüştür. Ucu bir masala bulaşmıştır sanki. Bunca
derviş, bunca veli, bunca bilgin, bunca âlim bir yatır ya da türbe bulup
altına girmiş ve bunca insanı, mum yaktırıp çevresinde pervaneye çevirmişken
ve de bin dileği bin yüreğe umutla boca etmişken, Bursa'nın dağında,
bağında, denizinde, ovasında masalların, efsanelerin yeşerip boy vermesi
kaçınılmazdı; öyle de oldu.
“Hadi, anlat”, dediğiniz an, her caminin,
her yatırın, her türbenin önünde, size bir şeyler anlatmaya hazır birkaç
kişiyi, kolayca bulabilirsiniz. Dirseklerini sıvayıp abdest almak için
şadırvana eğilen sakal ağartmış, gün biriktirmiş kişilerden biri, caminin
avlusundaki ya da arka bahçesindeki bir mezarı size gösterir ve “şurada
yatan muhterem...” diye başlayarak, önceden dinlediklerine ekler yaparak
çoğalttığı, çoğalttıkça da aslına yabancılaştırdığı, ama işin içine soktuğu
bin bir hayalle zenginleştirdiği kişileri ya da olayları, bir güzel anlatır
size. Dahası, anlattıklarından kendisi de etkilenir, gözlerinden kutsal
yaşlar boşaltarak yüzünü sizden gizlemeye çalışır. Olanı, olduğu gibi değil,
olmasını istedikleri gibi anlatanlar, temiz yüreklerini önünüze sererler.
Masal üretmenin, efsane türetmenin örneklerini sunarlar size. Yaktıkları
mumların, vardıkları secdelerin, ettikleri duaların boşuna olmadığına
kendilerini inandırma seanslarıdır bunlar. Sıkıştırıldıkları köşeden çıkış
yolu aramalarıdır. Düş ve umut sermayelerini piyasa-ya sürerler ki, ne
düşleri tükenir ne de umutları eksilir; bir masalın içinde masal olarak
yaşar, bir masalın figüranları olarak hayatlarını sürdürmekle yetinirler.
Kendilerine de başkalarına da zararları yoktur. Masalın bittiği yeri
görenler, bu sırrı kendilerine saklayarak sustukları sürece, onlar,
eczanelerin raflarında olmayan ve olmayacak olan bu türden sanal ilaçlarla
bütün ağrılarını ve acılarını dindirecek, bütün eksikliklerini tamamlayacak,
gerçeklerin batan uçlarını bu ilaçla törpülemeye devam edeceklerdir.
Bu bir kültürdür; Bursa’da oluşan kültürün
bir yüzüdür.
Müezzinlerin tiz seslere yüklenerek
okuduğu ezanlar, yüz yıllık çınarların gövde kalınlığındaki dallarına,
dallarında salınan, şehzade boyunlarının izini taşıyan ilmekli urganlara
çarpa çarpa, Bursa camilerinden Çekirge’ye Muradiye’ye, Tophane’ye, Yeşil’e,
Yıldırım’a doğru şehrin dört bir yanına dağılırken, farklı bir mekâna
dönüşen Bursa’da, Bursa’ya ait bir ruh dolaşmaya başlar. Camilerin,
Kapalıçarşı’nın, Hanların, Türbelerin duvarları bir sıra kesme taş, iki-üç
sıra tuğla ile örülür. Ahşap geçmeli kapılara baklava desenleri yerleşir.
Yüksek pencereleri vitraylar kaplar. Zemin pencerelerinin derin pencere
önleri tahta kepenklerle kapanır. Kubbeler sütunlarla desteklenir. İç
duvarları İznik çinileriyle; çiniler de sedef ayetlerle bezenir. Üçgen
prizma biçimindeki sandukalara konmuş şehzadeler ve hanım sultanlar,
türbelerde, babalarının ayakucunda, el öpmek için sıralarının gelmesini
beklerler.
Bu da 1300’lerden, 1400’lerden esen mistik
ve tarihi havanın getirdiği kültürdür ve Bursa kültürünün bir başka yüzüdür.
Mahalleler sokaklar, evler.
Avuç içi kadar bahçeler, ince saplarıyla
saksılara tutunan, odalara sırtını dönmüş çiçeklerle süslü pencere önleri.
Oralarda bir yere sıkışmış, gizlisi
saklısı olmayan dükkânlar. Mesela kolonya kokusunu dışarı taşıran, kıyısına
sarı resimler iliştirilmiş aynaları ve dışarıda kurutulan havlularıyla
berber dükkânları. Tozlu camların ardına dizilmiş bisküvi ya da deterjan
kutularıyla varlığını belli eden, sarı ampullerle karartılmış bakkallar.
Masaların üzerine kapatılmış, bacakları tavana bakan sandalyeleri ve dip
köşede buhar üretirken ömür tüketen bakır kazanlı çay ocaklarıyla tenha
kahvehaneler.
Bir eliyle yakasını kapatarak kapısının
önünü süpüren kadınlar. Daracık sokaklarda birbirine karşı duran pencerelere
kuşlar gibi konmuş, dirseklerine dayanarak fısıldaşan kızlar. Ayaklarına
annesinin pabuçlarını geçirmiş, yoğurt kâsesiyle bakkala koşturan kız
çocukları. Uzamış sakallarını sıvazlayarak camiden yana yürüyen yaşlı
adamlar. Yüzlerine işsizliğin sıkıntılı ilanını asmış delikanlılar. Misket
yuvarlayacak bir arsa bulabilmiş başları traşlı erkek çocukları.
Bu da Bursa’da yaşama kültürünün bir
fotoğrafıdır.
Bir şehrin kültürü, o şehrin markalaşan
değerlerinin harmanlanmasıyla oluşur.
Bursa’da, ilk ipek tezgâhının kurulduğu
tarih 1437’dir ve Bursa, o tarihlerde, dünyada eşi benzeri olmayan Bursa
ipeğinin peşinde koşan Avrupalı ipek tüccarlarının uğrak yeridir. Bu üretim
ve bu alış-veriş trafiği, bir şehir kültürünün yaratılması için değerli bir
başlangıçtır. Devamı dokuma tezgâhlarıyla, dokunan kumaşlarla, üretilen
ipliklerle gelecek ve Bursa bir tekstil merkezi olacak, bir tekstil
merkezine yakışan kültürü oluşturacaktı.
İlk defa Çin’de ehlileştirilen şeftali
ağacının Bursa ovasında, Sicilya toprağından taşınan kestane ağacının da
Uludağ’ın eteklerinde ekildiği yeri beğenmesiyle başlayan süreç, Bursa için
yeni bir dönemdi. Şeftali ile kestane ile daha sonra kestane şekeri üretimi
ile Bursa’nın adı zenginleşti, şehir yeni markalar edindi, ticaretin ve
tarımın marifetiyle yeni bir yaşam biçimi, dolayısıyla yeni bir kültür
oluş-tu.
Bursa’yla birlikte anılan havlu, bıçak,
1890’dan beri süren İskender Kebabı, kaplıcalar ve Uludağ gazozu gibi
markaların her biri, yaşama ait bir şeyler söyleyen, şehri zenginleştiren
kültür özneleriydi.
Kültürün yanı başında duran, çoğu zaman
onunla birlikte anılan ve kültürün gelişmesine, genişleme-sine, niteliğinin
artmasına katkı sağlayan kavramın adı sanattır ve “Kültür-Sanat” başlığı
altında Bursa için söylenecek epey söz vardır.
Osmanlı Tiyatrosu’nun kurucusu Güllü
Agop’la tiyatro sevdalısı Fasulyeciyan arasındaki anlaşmazlık ayrılıkla
noktalanınca ve Fasulyeciyan tiyatro mekânı olarak Bursa’yı seçerek
arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’dan Bursa’ya göçünce, geleneksel medrese
kültürü ile Osmanlı aydınlarının oluşturduğu Batı kültürü arasında salınıp
duran Bursa şehrinde yeni bir kültür arayışı başlamış oldu. O sırada, çok
yönlü kişiliği, sanat ve bilim alanındaki öncülüğüyle bilinen Ahmet Vefik
Paşa’nın vali olarak görevde bulunması, hem Bursa hem de tiyatro için bir
şanstı ve Bursa şehri, başlangıçta zorlamayla da olsa, bu şansı iyi
kullandı. (Zorlama, evet: Paşa, tiyatronun seyircisiz yaşayamayacağını,
seyircinin de tiyatro konusunda eğitilmesi gerektiğini biliyordu. Bunun için
şehir encümenini görevlendirdi, kapı kapı dola-şıp bizzat abone topladı,
memurlara bilet sattırdı. Sonra da bilet alanların tiyatroya gelip
gelmediklerini kontrol etti. İstanbul’da yayımlanan Tercüman-ı Hakikat
gazetesinde “Ahmet Vefik Paşa’nın halkı cebren tiyatroya gönderdiği, kendisi
el çırparsa, halkın dahi el çırpmasına müsaade ettiği, kendisi alkış-lamadan
alkışlayanlar bulunursa, bunları alenen tekdir ettiği…” şeklinde abartılı
haberlerin yayımlanmasının nedeni bu zorlamalardı.)
Cumhuriyetten önce açılan Bursa’nın ilk
sineması, Setbaşı semtinde, şimdi bir ilkokul olan, eski bir Ermeni
kilisesinin boşaltılan salonuydu. Adı Muallimler Birliği Sineması’ydı.
Oynayan ilk film, 1923 yılında çekilmişti ve Halide Edip’in Ateşten Gömlek
adlı romanından uyarlanmıştı. Sonra Şafak Sineması, ardından Milli Sinema
açıldı. Sinema salonlarında tiyatro gruplarının, tuluat kumpanyalarının da
gösteri yaptıkları düşünülürse, sinema ve tiyatronun, Bursa’da yeni bir
kültür, yeni bir yaşam biçimi inşa ettikleri sonucuna varırız. Daha sonra
açılan Tayyare, Dilek, Kısmet, İnci, Zafer, Setbaşı, Yeni, Sunar, Marmara
sinemaları ile Devlet Tiyatrosu, Ekim Tiyatrosu, Epik Tiyatro, Oda
Tiyatrosu, Cep Sahnesi gibi tiyatrolarıyla bu kültür-sanat birlikteliğinin
Bursa’yı çağdaş bir çizgiye ulaştırdığını söyleyebiliriz.
Bursa’da, sinema ve tiyatroyla oluşturulan
şehir kültürünün odağında Halkevleri’nin ve Tayyare Kül-tür Merkezi’nin
durduğunu özellikle belirtmeliyiz.
Edebiyat, Bursa’nın kültüründe önemli bir
duraktır. Başlangıcının Roma’ya, Bizans’a dayandığı söylenir. Yazılı
örnekleri yoktur, ama sözlü olarak, destan biçiminde kuşaktan kuşağa
aktarılan ürünler, kavimlerin kültürlerini harmanlayarak edebiyatı Bursa
toprağına özgü bir biçime sokar. İzlediği yol üzerinde Arap ve Fars
dillerinin etkisinin yanında Orta Asya-Anadolu coğrafyasının izlerine de
rastlarız. Söz konusu olan yine sözlü edebiyattır ve icracıları Alp Erenler,
Âşıklar ve Tekke mensubu mutasavvıflardır.
Halk Edebiyatı’na daha sonraki yıllarda
eklemlenen Divan Edebiyatı’na Bursa’nın katkısı, yetiştirdiği şairlerle
sınırlıdır. Bursa, hiçbir zaman bu edebiyatın merkezinde yer alamamıştır.
Çünkü tarikat inancıyla hareket eden şairler, halka iletmek istedikleri
mesajı Divan Edebiyatı’na bağlı kalarak vermekte zorlanmışlar, arı dili,
hece ölçüsünü, yalın bir söylemi tercih etmek zorunda kalmışlardır. Ayrıca,
baş-kentin önce Edirne’ye, sonra İstanbul’a taşınması, buna bağlı olarak
şairleri koruyan zevatın da yer değiştirmiş olması bu tercihi etkilemiştir.
Buna karşılık, Bursa’da doğan ya da Bursa’da yetişen düzyazı ustaları, yöre
kültürüne olduğu kadar ülke kültürüne katkı sağlayan önemli eserler kaleme
alarak bu boşluğu doldurmuşlardır.
Tanzimat döneminde Bursa’da Nilüfer
dergisinin yayımlanması, bağnaz dinciliğe ve Arap-Acem yayılmacılığına karşı
bir isyan eylemi sayılır.
Bursa Halkevi’nin yayımladığı Uludağ
dergisi, 102 sayı süren yayın hayatı boyunca, Bursa kültürü-nün oluşumuna
liderlik yapmış, şehrin tüm sanatçılarını bir araya getirmiş ve fikir,
sanat, tarih, dil ve folklor alanlarında araştırma merkezi gibi çalışmış çok
önemli bir dergiydi.
Bu derginin kapanması ile Bursa’nın
kültürel hayatı ve sanat ortamı hemen her alanda kesintiye uğradı. 1950-1960
kuşağı, bu anlamda, âdeta katledildi. O sırada ülke genelinde uç veren,
şiirde I. Yeni ve II. Yeni akımları, romanda Köy Edebiyatı akımı Bursa’ya
uğramadan geçti gitti, Bursa içine kapanık bir şehre döndü. Sürekli olarak
çıkan bir yayın organı olmaması yüzünden edebiyat sahasında önemli bir
boşluk oluştu.
70’li yıllarda, Türkiye genelinde olduğu
gibi, Bursa ve çevresindeki edebiyat çalışmaları toplumcu bir hüviyet
kazanarak yeniden toparlandı, ama ne yazık ki, bu dönemin şairleri bir akım
etrafında kümelenme becerisini gösteremediler.
90’lı yıllar, Bursa’da yaşayan
edebiyatçıların dergiler çevresinde toplanarak gruplaştıkları ve
kendilerinden söz ettirdikleri yıllar oldu. Biçem, Yeni Biçem, İpek Dili,
Düşlem, Akatalpa dergileri ve düzenle-nen Edebiyat Günleri, Bursa’yı, başka
şehirlerde görülmeyen bir edebi yoğunlukla tanıştırdı. O dönem-de, Bursa,
edebiyatın başkenti olmaya adaydı. Bursalı yazar ve şairlerin İstanbul
dergilerine ihtiyaç duymadıkları bu dönem, kişisel kimi nedenlerle ve de
dergilerin kapanmasıyla sona erince, Bursa bir kez daha içine kapandı.
Bugün Bursa’da, Çini Kitap, Eliz Edebiyat,
Sarmal Çevrim dergilerinin oluşturduğu Dergiler Plat-formu var. Bursa Yazın
ve Sanat Derneği var. Akatalpa ve Şiraze gibi kendi yolunda yürüyen dergiler
var. Nilüfer Belediyesi’nin sanata ve kültüre olumlu yaklaşımı ve desteği
var.
Çıkarılan nitelikli dergileri ve yapılan
etkinliklerin değerini düşünürsek, Bursa’nın, 90’lı yıllarda yakaladığı
güçlü noktaya doğru yürümekte olduğunu söyleyebiliriz.
Diğer sanat dallarında da Bursa’nın
kültür-sanat ortamını oluşturma yolunda, bireysel olarak gerçekleştirilen ve
anılması gereken çalışmalar yapılıyordur mutlaka. Ancak, bu çalışmaların dar
bir çevrede olup bittiği, sanata ilgisi azalan ve sadece yaşamaya, hayatta
kalmaya odaklanan geniş toplumun kesimince umursanmadığı da aşikârdır.
Bu bağlamda, son yıllarda, Türkiye’de ve
Bursa’da, yeni bir kültürünün oluşmaya başladığını, altını çizerek belirtmek
durumundayız. Paranın hâkimiyetinde, yokluk-yoksulluk düzeyinde
gerçekleştiği apaçık ortada olan bu yeni kültürsüz kültür anlayışı, bütün
maddi ve manevi değerleri berhava ederek topluma egemen oluyor. Ayakta
kalabilmek, yaşama tutunabilmek adına gerçekleştirilen her eylemde,
geleneksel olarak kazanılan değerlerin ve de kurulu olan adil düzenin inkâr
edildiği gözleniyor. Bu değişimde göçmenlerin, mültecilerin ve toplumu
Araplaştırma siyasetinin etkili olduğu muhakkak. Yeni Türkiye ve yeni düzen
diye adlandırılan bu yaşama biçiminde, çöpe atılmayacak, yok sayılmayacak
hiçbir maddi ve manevi değerin olmadığı görülüyor. Örneğin, “Çalıyor ama
çalışıyor” söylemiyle hırsızlığı onaylayan bu yeni anlayış, bu kabulü bir de
dinin kapsamına sokarak kutsal bilinen değerlerin de içini boşaltıyor.
Ahlaksızlığı öne çıkaran, dürüstlüğü tiye alan, çalmayanı aptal, yalan
söylemeyeni budala sayan, parayı ilah, Makyavel’i peygamber koltuğuna
oturtan bu anlayışı dindarlık sosuyla süsleyerek satışa çıkaranlar alıcı
buluyor ve toplumu değiştirmeyi başarıyorlar.
Bu nedenle, günümüz Türkiye’sinde kültür,
cahilliğin, kalitesizliğin, çapsızlığın adı oldu ve mantar-dan öte bir
değeri kalmadı.
Türkiye’nin küçük modeli olarak Bursa’da
da kültür, bir avuç yeşil alana ve bir parkın adına sığındı; orada can
çekişiyor.
|