NURİ DEMİRCİ ARŞİVİ

 

Nuri Demirci Arşivi

 

                                                KEDİ YAZILARI

 

KEDİ HÜZNÜ

    Lamii Çelebi Camisi’nin önünden geçiyor, Çekirge otellerine çıkan yola vurmadan, soldaki son aralıktan yukarı tırmanıyorum. Halûk, bu yokuşun düze erdiği yerde oturuyor.

   O, bu yolu kullanmaz. Ne bu yolu ne de çıkmaz sokağın karşısına rastlayan merdivenleri. Kar-kış, yağmur-çamur, sıcak-soğuk demeden sokağın başına yürür, oradan aşağı kıvrılarak hastanenin önündeki alana iner ve gideceği yere oradan gider. Çünkü izlediği bu yol, daha çok ev, daha çok pencere; daha çok özensiz tül, daha çok çekilmemiş perde, daha çok ışık sızdırmaz dörtgen ve birer ikişer aydınlanan daha çok menekşe, daha çok sardunya, daha çok fesleğen, daha çok konserve kutusunda çiçek bahçesi demektir.

   “- Tığlar, danteller... Çeyiz sandıkları, gömme dolaplar, lavanta kokuları... Naftaline doymuş gelinlikler, naylonlara sığdırılmış lacivert takım elbiseler... Sirkeyle ıslatılmış tülbentler, kolonyalar, alçak sesli dualar... Anı defterleri, kitap arası çiçekler, ev ödevleri... Konsollar, aynalar, düzeltilmemiş yataklar... Tutmayan uykular, gece nöbetleri... Biriken zehir: Kuşkular, kuruntular, kırgınlıklar, sarsıntılar... Kendine şarkı arayan ıslıklar... Tortulanan yaşam için bir sürü belki ve hüzün...”

   “- Bir çöp gibi kırar beni de, perdelerin arkası. Atlamak için gerilirim de sanki, benimle gelir atlamak istediğim nokta.”

   “- Ne çok düşündüm bilsen, içimde gizli bir röntgencinin yaşayıp yaşamadığını; ne çok kuşkulandım kendimden.”

   “- Sen, perdelerin arkasında yaşayanların dünyadaki adreslerini merak ediyorsun, Halûk. Bu yüzden, bağışlamalısın suçsuzluğunu.”

   Halûk’un sokağını, evini, evinin merdivenlerini; dış kapıdan girer girmez sağdaki ilk kapının arkasına sinmiş odasını, odasındakileri ezbere biliyorum. Gözlüklerinin arkasına sinmiş gözlerini de: Nasıl baktığını, neden baktığını, neyi gördüğünü... ağlamanın kıyısına uğramadan gelmeyen gülüşlerini; gülüşlerinin ortasındaki koridorda kaskatı duran ağlamalarını da..

 

   Evinde.

   Ve yalnız; yine... Dört kişiyken de... ya da on dört...

   Yolu biliyorum; yerden başlayıp tavana ulaşan kitapları, yatağın kıyısını, açılmayan perdeleri, masayı, masanın önündeki koltuğu.

   “- Burası bir uzun yol otobüsünün içi.” diyor, “- Kör kırmızı ışıklar, karanlık ve ağır insan kokusu. Bilmediğim bir yerden bilinmeyen bir yere gidiyorum. Uğurlayanım var mıydı, karşılayanım olacak mı, bilmiyorum.”

   “- İskelesiz, fenersiz bir ada mı burası?”

   “- Sonbaharın sonunda, terkedilmiş bir çay bahçesi.”

   “- Belki de üstü açık kalmış yağmurlu bir lunapark.”

   “- Hepsi ya da sadece bir elma! Ve ben de elma kurdundan başka bir şey değilim. Kaygılarım korkuya varıyor, kuşkularım güvensizliğe. Karamsarlığım, hüzünseverliğim ya içime kilitliyor beni ya da dosdoğru sevgisizliğe götürüyor.”

   “- Üretim tarihimi düşünerek tarlalara doğru yürüyordum bir gün. Yolun az ilerisine dikilmiş, elindeki hortumdan akan ince suyla toprağı sulayan bir korkuluk gördüm ve yanına gittim.’- Önemli bir sorunum yok.’ dedi bana ‘- Genelde rahatım. Ancak, hep aynı yeri suluyorum. Çakılı olduğum toprak yumuşuyor ve ben her gün biraz daha derine gömülüyorum.’

   Yüzüme bakıyor Halûk, içindeki ağlama koridoruyla gülüyor:

   "- Bana, ayaklarının gömüldüğü betonu sulayan bahçıvanı hatırlattın." diyor, "- Onun da önemli bir sorunu yoktu, o da genelde rahattı. Ama köküne su gitmiyordu."

   Ne söylediğimizi biliyoruz.

   “- En yakınlarım bile yalnızlığı tutkuyla sevdiğimi, nerdeyse insanlardan kaçtığımı sanıyor. Odamı tıka basa dolduran bu yalnızlığı seviyorum elbette. Ama, yalnızlığımdan çok, ikide bir bozulan müzik setimi, plaklarımı, kasetlerimi, masamı, kalemlerimi, kâğıtlarımı, gazete kesiklerimi ve kitaplarımı seviyorum. Onların her biri, altımdan hızla akıp giden yol çizgisi. Bir şehrin içinden geçiyorum ve bu şehirde kimsenin bir zararı dokunmuyor bana; sadece kendimi çıldırtıyorum. Çünkü, aslında yalnızlıktan, benzer yaşamlardan, tekdüzelikten, kapanmış ya da kapatılmış olmaktan korkuyorum. Yumuşacık bir ninni ya da sıcacık bir anne değil yalnızlık. Bir infilak, belki sürekli bir kıyamet: Geceyi uzatırken, kısaltıyor insanın karanlıkta yazılan mektubunu. Susarsam, içimin kamburu gibi büyüyor sessizlik ve en büyük ihanet saydığım ölümle eşanlamlı oluyor. Yazıya kaçmam bu yüzden: Çıldırmayı ya da ölümü geciktiriyorum. Yazı, kurşun geçiren yeleğimdir benim. Her seferinde, kaçtığım yerde korkmuş bir çocuk buluyorum. Çöle su taşıyan avuçlarında kuşyemi iyilikler, öfkeler, duygulanmalar var ve kendisi kadar bir yeri doldurmaya çalışarak sürekli bir göç gibi yaşıyor hayatı. Sitem etmiyorum ona. Ne yüreklendiriyorum, ne avutuyorum ne de sözünü kesiyorum. Her yere takvimler asmasına, küçük kâğıtlara notlar almasına ve ne kadar saat varsa kurmasına bakıyorum ve birdenbire büyüyüveren bir sokakta kayboluyorum. Yüzünü elekten geçiriyorum, hep hüzün kalıyor geride. Her şeyin anlamı azalıyor ve yok oluyor giderek. Çekmek için, içinde dönüp durduğum denizin tıpasını arıyorum. Bazen, saçlarını avcuma uzatarak uyuyor. Üstünü örtüyorum ve koynuna iki ıslak bilye bırakarak kalkıyorum yanından: Ay çıkıyor ve soyuyor gecenin geceliğini. Bir armağan sayıyorum yaz sağanağıyla kanayan camları ve perdeyle oynaşan rüzgârı. Ama bir kör ya da kötürüm pateninden başka bir şey değil bu. Sahte bir ışık gecenin alnındaki jiletle kesiyor gölgemi; yüzümün avuçlarını kanatıyor cetveliyle."

   "- Hüzünlü adamsın Halûk ve müthiş bir tutarlılık var hüznünde."          

   "- Bunu söyleyen sensen, dikkat kesilmeliyim sözüne. Söylesene, iyi bir şey mi bu? Gerçekten, iyi bir şey mi?"

   "- Korku gibi, aşk gibi bir şey. Onlar ne kadar iyi ise..."

   "- Ama, bu kadar değil. Çünkü, bunların ötesinde bir huy, insanın kendinden getirdiği bir hal... Sinirlilik gibi, iyikalplilik gibi, karamsarlık gibi. Oyalayıp anlamsız bir bunalıma sürüklemiyorsa, varlığı gereksiz kılmıyorsa kimseye zararı olan bir şey değil. Sadece, her zaman dudağının kenarında küçük bir çakı izi, bir iğne ucu duruyor. Bunu da çoğu kez kimse farketmiyor."

   Bir an, apaçık duran bir ayrıntıyı yakalamış gibi, geriye dönerek soruyor,

   "- İyi de, hüznün tutarlı olması ne demek?"

   "- Bilmiyorum." diyorum, "- Bastırılmışlıkla, duyguların olanca çıplaklıklarıyla açığa çıkmasına izin vermemekle, gizlenmekle ilgili bir şey bu ve heplikle."

   - Şöyle derdim eskiden kendime: Sineğin ısırması iyidir, cibinlikli yaşamaktansa. Sanırım, kontrolu kaybetmemek huyu var bende. Ağır basan ve ağrıyan yanım bu."

   “- Neresinin ağrıdığını unutan bir adamla tanışmıştım bir öyküde.”

   Gülümsüyor Halûk,

   “- Eminim” diyor, “- Gözlerinin çarkı bozulup duran bir adamdı o.”

   “- Bataklık gibiyim, diyordu ya da karabatak.”

   “- Gözlerimi ne zaman kapasam, eski bir kapının ziline uzanıyorum. Çalmaya bir türlü yetişmiyor boyum. Ellerim küçülüyor, parmaklarım kısalıyor, bastığım yer çöküyor. Tırmandıkça düşüyorum, olmayan bir yükseklikten. Kimsenin haberi yok, sıratta bir ip cambazı olduğumdan. Gölgesiz bir ağacın, ipi kesik bir kuyunun peşinde olduğumu söylemiyorum onlara. Yani, acı şekerin; yani, kanatsız güvercin göçünün; yani, sırf düşüşün... Ne yapsam duyulmuyor içim.”

   “- Her şey bir kurmaca. Bunu bilmeden oyuna başlıyoruz ve hep kaybedeceğimizi öğrendiğimizde her şeye geç kalmış oluyoruz. Başlangıçta yaptığımız hatalar oyunun sonuna kadar bırakmıyor bizi. Ama oyun sürüyor. Program öyle çünkü. Anahtarlar ve kilitler... Hatalar ve biz. Sonra, birden kanamamız başlıyor. Sonra başımızdaki şapkayı arıyoruz. Ve sonra...”

   “- .. kesmek için bir kolumuz daha olsun istiyoruz.”  

   “- Ah, Halûk, demek ki biz, boyadan ibaret birer palyaçoyuz.”

   “- Bilsen nasıl özledim kendimi. Her sabah aynada tanımadığım bir yüzün sakallarını kesiyorum.”

   “- O öyküde birden yağmur yağmaya başlıyordu ve bir adam telaşla, ‘- Aynaların sırı akacak. Aynaların arkası görünecek. Yüzümü tutun!’ diye bağırıyordu. Sonra, adamın yüzünü sıyırıyordu yağmur. Saçlarını omuzlarına düşürüyordu, omuzlarını dirseklerine, dirseklerini dizlerine, dizlerini topuklarına akıtıyordu. Yerinde beliren yeni adam, ‘- Çok zor oluyor içinden çıkmam.’ diyordu, ‘- Beni gizlemesinden bıktım. Gölge yanında tutuyor beni. Oysa, güneşi sevdiğimi biliyor.’

   “- Belki de bir terziyim ben; deli gömlekleri, maske içleri biçip dikiyorum. Ki, her biri Nuh yağmuru.”

   Birden duruyor, gözleriyle bir sesi dinliyor; yukarılarda ya da aşağılarda; sağında ya da solunda bir yere ve her yere bakmadan bakıyor ve,

   “- Orada, değil mi?” diye soruyor.

   “- Kim?”

   “- Yine geldi, geldi işte. Tam arkamda, görmüyor musun?”

   “- Kimse yok arkanda. Odada yalnızız.”

   “- Orada; iyi bak!”

   “- Kim var orada, Halûk?”

   “- Argos!

   “- ?..”

   “- Kaşsız, kirpiksiz, kapaksız, başsız, bedensiz bir göz! Nereye kaçsam küçük bir top gibi hoplaya zıplaya geliyor arkamdan. İşte yine geldi. En sevdiği yerden: Banyodaki aynalı dolabın üstünden iniyor, bir yolunu bulup anahtar deliğinden ya da kapının altındaki aralıktan geçiyor ve omuzlarımın üstüne yerleşiyor.”

   “- Seninki anahtar deliği fobisi. Ya da fotoğrafçı korkusu; belki de objektif saplantısı. Veya o kafana takılı duran röntgenci baskısı. Bu sancıdan kurtulmalısın.”

   “- Nasıl?” diye soruyor Halûk, “- Gazeteden kestiğim göz bantlarıyla kapattım üstünü. Öyle ıslak ki, düşürdü bantları her seferinde. Ne örtü dinliyor ne de üstüne fırlatıp attığım şeylerden etkileniyor.”

   Ona,

   “- Bu senin gözündür.” diyemiyorum.

   Belki de o sırada o, onun benim gözüm olabileceğini düşünüyor. Çünkü,

   “- Seninle hiç yüz yüze karşılaşmadık değil mi?” diye sorması boşuna değil. Yanıtımı beklemeden,

   “- Hiçbir zaman çıkara dayalı arkadaşlıklarım olmadı benim.” deyivermesi de.

   Gülmesinin ortasında nasıl bir ağlama koridoru varsa, sakinliğinin ortasında da kızgın bir dehliz var. Birkaç dikenini havalandırarak,

   “- Kürekapmaca oyunu bana göre değil.” diyor, “- Yalanlarım da dahil, ne söylediysem başkasını inandırmak için değil, kendim inanayım diye söyledim.”

   Odada değildim; yerimi Argos almıştı, onunla konuşuyordu, böyle hissediyordum.

   “- Hiçbir zaman inanmadığım, yapmadığım, yapamayacağım bir şeyi söylemedim, yazmadım. Öyleyse, neden bütün taşları yeniden, bir daha yerine yerleştirmek zorunda kalıyorum her gün? Öyleyse, neden günden güne daha bir umursamaz, daha bir kaygılı, daha kendine dönük ve acılı biri oluyorum? Niye büyüyor içimdeki kırgınlık ve nereye varacak bu sevgisizliğin sonu? Değişiyorum, evet, bundan korkuyorum ve değişiyorum."

   “- Mevsimidir; dışarıda atlıkarıncaları söküyorlar.”

   “- Sana kalsa bırakıp kaçardın her şeyi, değil mi? Çünkü köprüleri atmak, çekip gitmek ve giderayak bir devrim heyecanı daha yaşamak senin işindi. Aynasına ikinci birini sığdıramadığı için çıkıp gitmekten söz eden sendin ama, göreceksin bak, göç edip giden ben olacağım. Çünkü kırlangıçotu olan benim: Rotası belli kısa otobüslere, dar trenlere, sığ vapurlara binen ve varacakları yere ulaşmadan içinde kaybolacak olan bir kırlangıçotu... Ve sen, sana yeten gözlemlerin ve yargılarınla çakılı kaldığın yerde oturup kırlangıçotunun şiirini yazacaksın.”

   “- İçerden kilitli odadaki atlıkarıncaları da söküyorlar.”

   “- Çok uzun süredir tek bir görüntü var gözümün önünde: Alabildiğine uzanan yemyeşil, ıslak çimenler. Sağda, nedense sağda, iki üç gür yeşil, koyu yeşil, nefti yeşil ağaç. Bir pencerenin ardından bakıyorum. Camda damlacıklar. Huzurlu bir sessizlik. İçerisi buzbeyaz. Soğuk mu, değil mi, bilmiyorum. Bir tecrit odası burası, belki bir akıl hastanesi. Aklımı tutamıyorum, çünkü, tel tel çözülmüşüm. Ve çoğu kişinin tanır tanımaz sevdiği, içimdeki o komik çocuğu öldürmüşüm. Gideceğim buradan ve o çocuğu bir daha öldüreceğim.” 

   “- Uzaktan bakınca görünmeyecek vadide akan nehir: Giden bahçeler: Kırmızı şarap, kuru üzüm ve incir. Bitirmek istediğin gibi başlayacaksın kitabına.

Kapısında ateşler yaktığın kaleye sığmayacak gittiğin şehir. Toprağından itilmiş siyah güller gibi rengini değiştireceksin. Oysa içinde duruyor varacağın yer; kordonun boyu kadar menzilin. İnce bir ip bağlayacaksın beline ve belli olmayacak nereye düştüğün."

   Gözlerinden, beni Argos’tan sıyırarak yeniden ben olarak görmeye başladığını anlıyorum birden.

   “- Ölmekten değil, ölümden korkuyorum.” diyor, "- Çocuklarımın hayal kurabilmelerini istiyorum yalnızca ve o hayallerde yer alabilmeyi."

   Ona,  

   “- Niçin benim kartvizitimi taşıyorsun?" diye sormuyorum.

   Birden yerinden kalkıyor Halûk, kitaplığına; kitaplığının şiir kitaplarıyla dolu gözüne gidiyor ve oradan seçtiği bazı kitapları omzunun üstünden arkaya atmaya başlıyor:

   “- Dünya üstünde, şair olmayan şairlerinin sayısı bu kadar çok olan bir ülke daha yoktur. Öteki türler için de doğrudur bu ama, şairler daha iyi belirliyor durumumuzu. Kültür mü, beğeni düzeyi mi? Doğulularda güzel söz söyleme, özdeyiş düşkünlüğü vardır. Biz de güzel sözleri şiir sanırız. Arka arkaya sıralarız bunları ve sözlerin güzel olup olmadıkları tartışması bir yana, yazdığımızın şiir olduğunu sanırız. İşin ilginç yanı, dünyanın en has şairleri de bizde. Üzücü olan da bu: Ötekiler onlardan utanmıyorlar. Çünkü, okumamışlar, adlarını bile duymamışlar ve şair sayıyorlar kendilerini.”

   Argos’undan sıyrılmış Haluk’u yeniden bulduğum için seviniyorum.

   - Bu sabah erken uyandım. Yabancı bir kuş, belki uzak bir köpek sesi... ya da yorgun bir istakoz geçti rüyamın arasından, bilmiyorum. Saate baktım. Öylesine. Öylesine; döndüm, unuttum. Kalktım. Evin içinde dolaştım. Odalar, koridorlar... Sonra balkona yürüdüm. Kanepeye oturdum. Bir rüzgâr esti hafifçe. Şenay geldi o sırada. 'Aşk' dedi usulca, 'Ne kadar uzak gözükse de, o kadar yanıbaşındadır.' Başını omzuma koydu. Uyudu. Sokaktan, işe geç kalmış bir cüce geçti, uzun boylu. Koşarak."

   Hayatı bir kez daha “deneme”ye başladığı için de seviniyorum.

   Yere attığı kitapların üstünden atlayarak geçip kalktığı koltuğa oturuyor, dirseklerini dizlerine dayıyor ve,

   “- Her zaman söyledim: Sevdiğim insanlar söz konusuysa, önyargılı, taraflı, zayıfımdır. Ne yaparlarsa yapsınlar, onlardan yanayımdır, yaptıklarının sonuçlarına da onlarla birlikte, belki onlardan çok acı çekerek sonuna kadar seve seve katlanırım. Çünkü onlar, bende yanlışsızdırlar.

   Arkasına yaslanıyor, dönüp masadan sigarasını alıyor, yakıyor.

   - Şu an, senin sevmediğin, benim nefret ettiğim haldeyim. Karşıdan bakınca, sanki, geçerken uğramışım da kalkıp gidiverecekmişim gibi göründüğümü biliyorum. İçerden baktığımdaysa, ne işim var buralarda, ne yapıyorum, diye soruyorum kendime. Üstelik bu soruyu sorduğumu belli etmemem gerektiğini de biliyorum; en kötüsü de bu. Belki, senin deyiminle, yine birikiyorumdur. Öyle umuyorum. Ama, önemli değil, birikmese de olur."

   Sigarası bitince kalkıyorum yatağın köşesinden. Halûk, yüzüme bakmadan,

   - Yazacaksın bunları.” diyor, - Yazının sonunda, en sonunda, seni sevdiğimi, sana inandığımı, güvendiğimi; seni kaybetmeyi hiç istemediğimi bir biçimde söylemiş olmayı isterdim. Çünkü, bu öykü-konuşmalar, aramızda böyle geçmiş olsaydı, bunu söylerdim sana. Dahası, bu öykü-konuşmalar, aramızda böyle geçti ve ben bunları sana söyledim."

   O, bu yazının böyle biteceğini biliyor.

   Ben de; kedisiz ama, tırmık içinde...

           Akatalpa Sayı: 73 Ocak 2006

 

 

ELEKTRONİK KEDİ

                                Ne zaman bir kedi yavrusu görsem kızımı düşünürüm,     

                                                                                  içim yanarak düşünürüm.   

                                                                                                       Hilmi Haşal

   Setbaşı Köprüsü’nün korkuluklarına dayanmış, Uludağ’ın erimiş kabuğunu sırtlayarak koşturan Gökdere’yle bakışıyor Hilmi Haşal.

   Bir avucuyla siyah ciltli, dillerini dışarıya çıkaran kâğıtlarla kabarmış bir ajandanın sırtını terletiyor, ötekiyle de yuvarlanmış bir gazetenin borusunu. Ayağının dibinde, yanaklarını şişirmiş siyah bir çanta var: Sanki görünmez bir gırnataya üflüyor.

   “- Üçe ayrılırım ben,” diyor, gözünün kıyısıyla bana bakarak, “- Şiir, şiir ve şiir. Bu şiirlerden hangisi, kendi içinde ikiye, üçe, beşe, beş yüze ayrılır bilmiyorum ama, şiir zerreleri uçuşuyor gövdemde.”

   “- Şiirden ibaret bir Hilmisin yani sen.”

   “- Şiir kâğıt bir gemidir ve ben bu geminin güvertesine kurulan kaptan köşkündeyim. İmge limanından koptum, okyanusa açıldım ve artık bir rıhtım özürlüsüyüm. Diyorum bazen, ramak kaldı ustalığa, batıp gitmeme yani. Belki de orada, okyanusun ortasındadır, çırılçıplak yalnızlığın içinde yükselen bembeyaz tül liman; hazanın ve hüznün adası.”

   “- İçindeki okyanusa düştükçe, herkes bir ada arar kendine, ey Haşal.”

   “- Herkes kendinin adasıdır; sonsuz, ıssız ve çıplak. Şiir sularıyla çevrili ve aşkın kumral yosunlarıyla bezenmiş.”

   “- Şiir ve aşk! Aşktan ve şiirden ibaret bir Hilmi’sin demek ki, hem de.”

   “- Sadece iki ışık var gökyüzünde; ölümcül aşk biri, öteki aşkçıl şiir. Zamansa beyaz bir bez: Kimi zaman kundak, kimi zaman da kefen. Aslında hem kundak, hem de kefen. İlk celladımızdı; son celladımız da olacak elbet.”

   “-Ya Hilmi!” diyorum, “- Öyleyse, şiir din midir: Bir aşk dini? Sen de ümmetsiz bir yalvaç mısın? Yoksa kendine, kendinden çıkacak bir yalvaç mı arıyorsun?”

   “-Sen söyle,” diyor Hilmi, “- Aşktan, şiirden ve geveze zamandan başka ne var elimizde? Zaman için, elimizde, diyorum ya, aldırma sen; kurnazlık yapıyorum aklımca: O bizi sahiplenmeden, bize ait kılıyorum onu. Yoksa, asla bizim olmayacak, bizi yok sayan zaman.”

   “- Yani,” diyorum Hilmi’ye “- Aşktan ve şiirden ibaret, zamansız bir peygambersin sen.”

   “- Bak, bir sevdaya tutuldum ve hayatımın sendelediğini gördüm. Sevda yüzünden sendelenmeye değer diye sendelemeyi göze aldım. Sonra şiir illetine tutuldum ve yalnızlığın şaşkın çisentisini sayıkladım. Zamansa, ah zaman, o bir gökyüzü cumhuriyeti. Yalvaçlığımı soruyorsan, diyeceğim şu: Közde gömülüdür nebi yanım.

   “- Sen içine kıvrılmışsın” diyorum Hilmi’ye, “- İçine kıvrılan yalnız âdem, ümmetini sadeleştirir. Ama sen, ümmetinden çok kendini sadeleştirmişsin: Kendini ümmetine katmış da öyle sadeleştirmişsin.”

   “-Üstüm başım morg kokusu. Üniformalı karabasanlar basıyor gecelerimi. Kalakaldım burada; durup dururken soğumadım zorba zamandan.”

   “- Aşka, şiire ve zamansızlığa böyle asılı kalmışken, söylesene, kaç şiir eder dünyanın darası?”

   “- Dünya ha? Hangi dünya? Kum tutulmuş, zaman akmıyorken; yalan tutulmuş, gerçek akmıyorken; diken tutulmuş, çiçek akmıyorken, hangi dünya? Faize batmış şölen düzeninde kemirgenlerin dünyası mı? İçi dışı betona, alüminyuma ve naylona kesmiş bir dünyayı mı soruyorsun bana, yoksa, nükleer tapınakların kurulduğu bir çağda, kara öksürüklü bir tanrının atomlarına böldüğü bir dünyayı mı? Radyoaktif kılıklı şeytan, fason gülümseyerek bulutları çıldırtmış, paçavra bir ozon tabakasını, asık yüzlü gri havayı tepemize asmışken, ne dünyası, hangi dünya? Dev karteller ölüme hissedar olmuş. Hayallere gümrük konmuş. Birileri cennet için cinnet geçiriyor ama, finans kurumlarından satın alıyorlar kutsal genlerini. Bilgiişlem terminalleri duygusuz bakıyor zamana ve kanlanıyor disketlerin gözü. Böyle bir dünyanın darası şiirle ölçülebilir mi?”

   “- Tanımladığın dünyada tam bir elektromanyetik karayel fırtınası estiriyorsun.”

   “- Evet”, diyor Hilmi, “- Böyle attı dünyanın dikişleri. Ve böyle bir dünyaya elektronik bir yalnızlık olarak eklendim ben. Yine de varım ve meteor yalnızlığıma dokunulmasın istiyorum. Dal içinde kımıltısız bir yaprak gibi yalnızlığıma ısınıyorum. Avucumda terli bir bilet var ve ben son otobüsü beklerken beynime bomboş duraklar yerleştiriyorum. Seziyorum: Ben sadece bir yol boyu notuyum.”

   “- Pazar kalabalığına ya da üstü örtük bir çarşıya karışmış gibi görünsen de, saydam bir yalnızlığın var senin,” diyorum. “- Mahşersin sanki: Stadyumundaki maçı bitirmiş, pasajındaki sinemayı dağıtmışsın ama, asıl mahşeri içerde bırakmışsın. Sen, sahanın çim sulayıcısı, sinemanın makinistisin; oyunu ya da filmi geriye sarmak için, soyunma odalarındaki askılara ya da makine dairesindeki çarklara kendini takıyorsun. Daha, gazoz şişelerini toplayacaksın; daha külah yapılmış kesik biletleri; daha, alkışların ve atılmış kahkahaların ölü kanatlarını; daha, içe ağlananlardan dışa taşanları toplayacaksın. Daha, localara bakacak, tutmuş ve tutulmuş ellerin, ölmüş öldürmüş aşkların çetelesini tutacaksın. Localara, kendi locasından bakacaksın. Locan kuytu, locan loş, locan kırmızı kadife. Alev yani, yani kenara çekilmiş yalaz.”

   “- Faiziyle yatırdım ölüme dünyayı, yeryüzüm eksildi. Bunca yalanla beslenen yapay tufanın içinden, naylonsuz, polyestersiz, biyoniksiz, elektroniksiz en yalın halimi damıtıyorum söze. Ama, sanki elektronik cam çalımları atmışım ya da bunalımlı bar çığırtkanlığı yapmışım gibi bakıyorlar yüzüme. Ağzıma dönüyor sözüm. Oysa söz ağza dönmez.”

   “- Biliyor musun, kenarda kalmak yaraşıyor ruhunun yalın haline.”

   “-Yüreğim çöllenmeye karşı direniyor, söyleyecek sözlerimin çoğalmasından anlıyorum bunu. Ara sokaklarımın damarları tek tek tıkanırken, kanserli sokaklarımın kaşları, bıyıkları dökülürken, sokaklarım çöp bidonlarıyla yaşlanırken, sevdamın arka sokağında kurulan semtin bana karanfiller takmasından da anlıyorum. Ama, hızla öldüğümü de seziyorum.”

   “- Bin yüzlü anlama bakıp yazdığın kül defterler bizim ipucumuzdur. Biliriz ki ip de sensin, uç da; uçtaki düğüm de. Öyleyse, hangi dilde yangına Haşal denir? Ki, başka dillere çevrilirken, Magma diye çevrilir?”

   “- Magma ya da ceset! Her aşktan bir ceset çıkar ve bin bir masal. Dünya cesedim için bir mum yakmış, Tanrı da üflemiş muma; benim dünya diline çevrilmiş halim bu.”

   “- Dudaklar senin dudakların, soluk da senin soluğun; bunu biliyorsun değil mi?”

   “- Ben beni kayırmadım hiç. Not olsun katilime: Ölümlüyüm, ihtiyacım yok sana. İşte, soluğum kuduz duman. Bulanık çölde sam sıcağı. Zamanın camını kaplayan, üzerine cehennem yazılacak buğu.”

   Duruyor, eksikliği fark ediyor ve ekliyor:

   “- Bazen de ateşböceğinin büyü ülkesinde şiir olup tüten duman. Ama bilmiyorlar: Mum eridikçe vardır ve susmak konuşmaktır.”

   Ağaçsız ormanında bir ağacın arkasına saklanıyor birden. Bir çağla ağacı olduğuna inanmamızı bekliyor. Bahardan yana durduğunu belli etmek için, hiç değilse, yeşil kalacak meyveleriyle bir erik ağacı sanılmak istiyor. Ormanından uzakta, arkasına saklandığı ağacı da sakladığı yerde; hiçbir yere yaslanmayan, yaşlanmayan ve tipiye tutulmamış yanıyla saydamlaşıyor ve dallarına dişi bir yılanın dolandığı yapraksız bir elma ağacıyla kalakalıyor köprünün orta yerinde.

   “- Aşkını aşkta, kendini de kendinde tutmuşsun.” diyorum “- Yani aşkı içinde, içini aşkta.”

   “- Açıkta üşüyor aşklar. Gizli ve sıcak kalsınlar diye örttüm üstlerini.”

   “- Bu yüzden mi yazamadın bir gülün ağlayan kasıklarını?”

   Sözü sözsüzdü, suskunluğuna mim koydum. Sonra,

   “- Sıcak sözcükler damıtırken kılavuzsuz aşk göğü, birbiriyle olgunlaşan yalnızlardık biz.” dedi.

   Bizine de mim koydum. Koydum ve gördüm ağaçsız ormandaki hiçliğin fundalığını.

   “- İki yumruk gibi duruyorsun önümde, Hilmi; hangi elinde saklısın?

   “- Ah, benim efendi ömrüm, pürüzsüz klişem. Ah, benim kalıptan çapaksız çıkmış hoş ürün ömrüm; standartlara uygunluğum: Yeterlilik belgeli, kalite belgeli Sisyphos ömrüm. Evim, işim, mesaim, harcırahlı arazilerim. Ah, benim sekizden on yediye yuvarlanan, çapı bozulmaz uysal çemberim. Birinde o var.”

   “- Sen hangisindesin?”

   “- Ben mi, yoksa biz mi?”

   Parmağımı göğsüne doğru uzatıyorum. Gazeteyi ve ajandayı korkuluğun üstüne koyup ellerini açıyor ve avuçlarındaki boşluğa dolanan sarmaşık ormanını; uğuldayıp duran fırtınayı gösteriyor ve sormadan soruyor: 

   “- Sen söyle, hangisindeyim?”

   Gözlerine bakıyorum ve,

   “- Kim kimi anlardı, acılar olmasa.” diyorum.

   Omuzlarını silkiyor,

   “- Düşler de su alır.” diyor.

   “- Bakışsız kalmak bize göre değil, belleksiz kalmak da.”

   “- Kaçacak gece aradım, sığınacak söz. Geceye yaklaştım ama, ne sözü bulabildim, ne de hüznün rengini.”

   “- Hepimiz ölüm kadar yalnızız.”

   “- Ve biz, vampir dünyaya sunulan kanız.”

   “- İçin için yanıyor dinamitin kalbine doğru inen fitillerimiz.”

   Susuyoruz ve o anda Gökdere’nin sesi duyuluyor. Bu kısa sessizlikte, kendine doğru konuşan Hilmi’nin,

   “- Sordum bazen, ben mi haklıydım, beni sevmeyenler mi?” dediğini duyuyorum.

   Onu sevmeyenlerin kimler olduğunu bilmiyorum.

   Köprüden sarkıyor, köprünün altını görmek ister gibi sarkıyor.

   “- Size ait değil, bana da ait olmayan cismim.” sözüyle telaşlanıyorum. Onu sırtından tutup geri çekebilecek sözcükler arıyorum:

   “- Bak şimdi,” diyorum.

   Duymuyor.

   “- Doğanın lanetli lekesiyim. Kendine çürüyen çimenim. Nereden damlıyorsam sarı bir damlayım ve damlanın düştüğü yerin çok ötesindeyim.”

   “- Bu kadar değil.” diyorum.

Duruyor.

“- Aşktan ve şiirden ibaret olan Hilmi, gövdesine zül, habis bir hücreye, sancıdan ve hüzünden oluşmuş bir dokuya mı dönüştü? Ola ola zamana zarar utkusuz bir ufkun önüne dikilmiş, isli ve yılgın ve mat bir duvar oldu, öyle mi?” diyorum.

“- Artık çekiliyorum hayal malikânenizden, mahşerime geçiyorum.”

Bakışıyoruz.

“- Artık hiçlik yıldızına düşer adresimin gölgesi; o en serseri gezegene.”

“- Nedir elindeki o gazete?” diye soruyorum birden. Şaşırıyor. Şaşkınlığından yararlanarak devam ediyorum:

“- Sen ne yaptığını biliyor musun? İçinde bir define var ve sen dışına, sadece bu defineyi çıkarırken kazdığın toprağı; kazma ve kürek seslerini atıyorsun. Yani cürufunu, yani küflerini. Ve senin bu olduğunu sanmamızı istiyorsun.”

“- Define mi? Ne definesi, neyi kazıyorum ben? Kendine ulaşmak sözü sadece bir taslak; bunu bilmiyor musun? Aşağılık, mayası ekşi bir benle toslaşmayı göze almak.”

“- Bir yanından itiyorsun belki hayatı ama, bir yanından da deliler gibi çekiyorsun onu kendine.”

“- Yenilmeye gelmişim, siperlerimi terk ediyorum teker teker.”

“- Elindeki gazeteyi sordum. O da hayatın ucundan sarkmış bir bağ değil mi?”

“- Gazeteler yaşam için yalnızca anı.” diyor öylece, neredeyse asılı dururken,

“- Aracısız gideyim, diyorum ama, olmuyor. Satılık ada var mı, diye bakındım ilanlara. Bulabilseydim, adisyonumu verin, diyecektim, doydum zamana. Ama, çırılçıplak yaşam, ilanların dışında sürüyor. Al bak, her biri işportaya düşmüş bir sürü ilişki. Sözü devreden çıkaran paslı bir ağın parçası bunlar. Borsa mandalına yapışmış elleriyle çalıştırıyorlar ölüm telsizini.”

Ucundan tuttuğum ipi yumağa dönüştürüyorum ve oyalamaya çalışıyorum onu:

“-Yaşam, o bir gümüş; kararmadan parlatılmıyor.”

   “- Açmadan ezilmiş tomurcuktan bilirim: Bak şimdi ben burada bir balkon çiçeğiyim. Böyle durunca korkulacak yanı kalmıyor sokakların. Bir de güneşe dönebilirsem yüzümü, açılacak içimin buruşukluğu. Şimdi yağmur yağsa, benden mi yoksa gökten mi türer bilmem, buraya bir gök çiçeği dikilir, eğilir o da, gözlerini ovuşturan ağaçlara, saçlarını tarayan dallara ve Gökdere’ye bakar.”

   “- Arınamıyorsun paslı yağmurlardan.”

   “- Bütün gün konuşur camlarımda, ben susarım. Ağu yutarım ve harabeye döner içime döşenen sokaklar. Artık her yağmur, o paslı yağmurdur. Hayatımın camına işler salyangozun gümüş izlerini.”

   “- Tamam, ama şunu unutma: Ölüm ihanettir.”

   Ağırlığını parmak uçlarından tabanlarına kaydırıyor yavaşça ve,

  “- Ölüm, şiire de bulaşır bir gün ve yalnızca bir şair taslağı bırakır geride.” diyor.

   İlk defa görüyormuş gibi, elinde tuttuğu ajandaya, gazeteye ve ayağının dibinde duran çantaya bakıyor. Gazeteyi koltuğuna sıkıştırıyor ve ajandasını açıp dipten başa, sayfalarını hızla çeviriyor,

   “- Dünya not tutma yeri yalnızca, anlamadınız mı bunu?”

   Yanına yaklaşıyorum, köprünün korkuluklarına dayıyorum dirseklerimi ve,

   “- Çok sevmek çok yalnızlıktandır. Yeryüzü yalnızlığını, elektronik yalnızlığını, meteor yalnızlığını seviyorsun sen.” diyorum.

   “- Işık da ışıksızlık da bir, sevişirken ağlaşan kedilere. Benim için başka bir cehennem olmayacak.”

   Çantasının sapını kavrıyor. Doğrulurken:

   “- Bir tek kızıl tel yok sakalımda, herkes benim kızıl sakallı olduğumu söylüyor.” diyor. 

   Gökdere’ye ve bana son defa bakarak yürürken, önündeki boşluğa söylediklerini duyuyorum:

   “- Şah bir hiçken her hamle acı verir.”

 

             Akatalpa Sayı: 70 / Ekim 2005

 

KEDİ GÖLGESİ

   Burç Pasajı’ndaki kitap müzelerinin arasından geçiyorum, gözlerimi kapatarak. İçimdeki müzeyi onlara eklemekten korkarak... Saat beşte kapıları ve ışıkları kapatılan betonarme bir mezarlığın figürü olmaktan kaçınarak...

   Sakarya Caddesi için bu saatler günün cenini; küçük hayatlar emekleyip duruyor kaldırımlarda; geceye hazırlanıyorlar.

   Arap Şükrü Sokağı’nda, ters çevrilmiş sandalyelerin bacakları toprağa basmaya başlamış. Sokağa konmuş tablalara balıklar diziliyor. Gömleklerinin kolunu dirseğine sıyırmış aşçılar, mutfaklarına çekilmeden önce, meyhanelerin önüne atılmış sandalyelerine oturmuş, çaylarını yudumluyorlar.

   Sokağın sonuna doğru, erken kurulmuş bir masanın ucuna ilişmiş, gözlüklerini silen Metin Güven’i görüyorum. Bastonunu iki dizinin arasına sıkıştırmış, ceketi omuzlarında, yelek cebinde bir mendilin ucu.

   “-Hayat olmadan şiir olmaz” diyor, ince uzun rakı bardağına, “-Yine de şair masumdur. Bu yüzden kimseye borcum yok, şiirimden başka.”

   Uzaktan sesleniyorum:

   “-Şair ya da şeytan; kendi kanında yıkanan iblistir onlar.”

   Gözlüğünü takıyor Metin ve benden yana bakıyor. Küçük bir el sallayışla tanıdığını belli ediyor ve,

   “-Yaz biliyor her şeyi.” diyor.

   “-Evet. Evet ama, hiçbir anahtar açmıyor hiçbir kapıyı.”

   Karşısındaki sandalyeye oturuyorum.

   “-Kedi ve yılan oturmuş bakışıyorlar.” diyor.

   “-Şairler ölüme koşuyor. Şairler ölüme koşarken kardeş olurlar. Hiç değilse gözleri üzerinden akrabadır, kediyle yılan.” diyorum.

   “-Bizler, kedi ya da yılan, neye dönüşürsek dönüşelim, haziranda gülen atlarız ve bu dünya bir at mezarlığıdır.”

   “-Kılık değiştirmiş astım nöbetleriyiz yani.”

   “-Cinnetin can yoldaşları.”

   “-Bel vermiş duvarları boyayacağız, hayatın ölümlü penceresine rastlayınca kadar.”

   “-Siyah gecelerde yaşadım, beyaz atlara bindim, kediler emzirdim, köpekler suladım yaralı kurtlar gibi saldırdım kirli kadın memelerine. İnsanı baştan çıkaran köprülerden geçtim. Yeni başlayan kar gibi ömrüme düştü yıldızlar.”

   “-Köprüyü geçerken atlar tökezleyecek. Ve çözülecek beyaz bir bulut gibi kırbaç.”

   “-Ah, şair! Elinden düşüyor kalemi, ağzında böğürtlen lekeleri.”

   “- Öyle uzanmış yatıyor orada, külden bir ayna gibi.”

   “-Zaman durunca kesilen bir fidana benzeyecek.”

   Durdu, bardağına uzandı, bıyıklarının altındaki kuyuya boşalttı rakısını.

   “-İç” dedi bana, “-Sularımızda güller açacak, cesedimizde karanfil. Unutmak iyidir, iç.”

   Sokağın başındaki sinagogu bekleyen sivil polisler, siyah gözlüklerini çıkarıp masaya bırakıyorlar.

   “-Sen, yıkılacak duvarlara kedi resimleri çizdin Metin, kedilerden beslendin. Geriye söz kaldı ya da bıyıkları kesilmiş kediler. Uyuyan kedilerin sevinci kadardır, bahçeden gelen esinti. Sen iyi bir rüzgârsın.”

   “-Uzaklarda, kehribar renginde rakılar içilir. Mangallar hazırdır uğrayan olmaz. Yangınlar vardır gül ve alev yaratır. Ölüm kapıya gelmiştir, Metin Güven anlamaz.”

   Yüzünden gergin bir kedi gölgesi geçiyor. Çenesindeki sakala ulaşan bıyıklarını sıvazlayıp avcunda topluyor kedinin gölgesini.

   “-Saffet de gitti.” diyor, “- İçindeki şiiri içime bıraktı, gitti.”

   “-Mudanya rıhtımına bağlamış gemisini, duydum,” diyorum, “-Mudanya’daki at mezarlığını seçmiş.”

   “-Şah İsmail ikiye böldü onu, Şah İsmail’in Melami kılıcı. Ve onun, iki parçasını da yaşatacak gücü yoktu. Hayatı boğazından tutan kadın, tepeye doğru koşan şair kadını eteklerinden yakaladı ve bir daha hiç bırakmadı. Tırnaklarını geçirdiği hayat kaydı gitti ellerinden. Sonunda, küskün ve pasaklı bir kadın posası kaldı geriye. Tepenin eteğinde ve üstü başı paramparça.”

   “-Duvarını üstüne örterek boyayanlardandı, demek. Karakalem tanrı resimleri çizmiş olmalı, imanlı tuğlaların sıvasına.” 

 

   Önce bir gölge sanıyorum onu: Meyhanenin camında yansıyan yanlış bir görüntü. Yüzünün sağ yanına güneş vurmuş. Kısa saçlarından havalanan bir tutam, sağ kulağının üstüne dökülüyor. Sol kaşına yıkılanlarsa, oradan dönüp sol kulağının üstündeki karanlığa karışıyor. Gülümsüyor. Nefti kazağının içinde yakasız bir bluz var ve beyaz, siyah, kırmızı küçücük minelerden bir kolye sarkıyor boynundan.

   Uzanıyor, Metin’in masanın üstünde kapaklanmış bir ud gibi duran eline dokunuyorum. Başını kaldırıp bakıyor. Gözlerimle camı işaret ediyorum. Dönüp bakıyor, bir daha bakıyor:

   “Yangın Bela Kül’ün arka kapağı bu” diyor, “-Orada bir de gitar asılı olacaktı.”

   “-Var” diyorum, “-Omuzu gitara dokunuyor.”

   “-Saffet bu,” diyor Metin ve bana dönüyor.

   “-Saffet bu” diyorum.

   Garsonlar, içeri dışarı, gidip geliyorlar.

   Saffet,

   “-Sırma işlemeli bir rüzgârdır ölüm.” diye fısıldıyor.

   Duydular mı, diye bakıyorum garsonlara; içeri dışarı, gidip geliyorlar. Kulakları, akşam mezelerinin, rakı siparişlerinin sesiyle ve temizlenecek bira kupalarının gıcırtılarıyla dolu.

   “-Bu, o” diyor, Metin.

   Saffet,

   “-Biz deli taylar, ak kısraklar; ne çok içtik gecenin ayak izlerini zakkum gibi.” diyor.

   “-Bu, o”

   “-Mutluluğun misyonerliğini yapayım derken acıda mahsur kaldım.”

   “-Buraya gel.” diyor Metin, cama doğru.

   “-Mabedinizi size bıraktım” diyor Saffet, “-Gün batımlarındaki kırlangıç yuvalarını, selvi göklerindeki erken zambakları.”

            “-Orada şiir yazıyorsun. Saklanıyorsun, yaşanmayan hazlar gibisin, beyaz kül.”

Bir şeyi hatırlamaya çalışır gibi, bir sese kulak kabartır gibi cama dönüp soruyor,

   “-Sen misin baharın yumuşak karnı? Güneşi kanatlarından yakalayan ölü zaman, sen misin? Sen misin, çitlembik gölgelerinde güneşi bekleyen güvercin? Erken ölümlerde kuruyan zeytin dalı?”

   “-Ne kadar uzak bana şimdi, şimdiki yaşım.”

   Bana dönüyor Metin,

   “-Koşmasını unutan bir ceylan şimdi o.” diyor, “-Gözlerinde dünyalar, yüreğinde kızböcekleri.”

   Saffet, dudağındaki iğreti gülümsemeyi hiç bozmadan, nefti kazağının sesiyle,

   “-Her yıl biraz yaşadım çocukluğumu.” diyor, “-Gençliğim, başımdan ayrılmayı günah bilen bir buluttu. İpucu bildim günahın arseniğini. Sonrası, bendeniz okul sürgünü, iş sürgünü, aşk sürgünü.”

   Metin, masanın örtüsüne doğru,

   “-Kör bir kuyudan, çıldıran bir denizin kıyısından bakıyorsun bana,” diyor, “-Kuduran bir rüzgârın ağzından, kaybolan bir ömrün ortasından. Ne istiyorsun? Ateşe verilen güvercin yuvalarında ölmeye gitmemizi mi istiyorsun?”

   “-Ey kocamış çınarlara benzeyen bilge, ne zarar verebilirsin ne de yarar sunabilirsin bana bu halinle. Gecenin vampir karanlığını, günün serseri aydınlığını senden iyi bilirim ben. Hayat gümrah memelerini uzattı bana; iksir ya da zehir, durmadım, içtim. Köstebekler gibi oyalanmıyorum, toprağın nemli derinliğinde. İçi oyulmuş sözlerini ben varlığımla dolduruyorum.”

   “-Ahını avuçlarına sığdıran gözlerinde eskimeyen bir aşk ve kör bir kandil var.”

   Yüzünü camdan yana çeviriyor Metin. O donmuş gülümseme yine, gitarın önünde.

   “Sevgilim,” diyor, “-Aykırı defne yaprağı gözlerin camdan düşüyor. Gözlerin nasıl da kederli: Sanki ay tutuluyor. Saçlarında karanfil sürüleri. Kalbinin bir yanı beyaz kefenlere sarılı, diğer yanında yediveren güller. Seni nerede kaybettim, bilmiyorum ki.”

   “-Yarım kalan şiirlere benziyorsun.” diyor Saffet, “-Sancılı bir tören yaşadık yine. Bu kez de kurtulamadı aşk.”

 

   “-Saffet!” diyorum, “-Ben seni bir harf yığınının içinde gördüm de tanımadım. Yüzünü bilemedim, noktalarını içine çivilemiş bir ‘O’ harfi, deyip geçtim. Gövdeni, dizlerini karnına çekmiş yumuşak ‘G’lerin içinde seçemedim.”

   “-Yalnızdım: Bir çiçeğin içinde, bir çiçeğe ter damlasa duyardım.”

   “-İçini göremedim; asfalta, kireç taşıyla kollarını açmış ‘T’ harfinin kutularını çizen çocuğun yanından geçip gittim.”

   “-Mahşeri beklemedi yüreğimde açan karanfil. Ah, o sonsuza yelken açan yüreğim, ayrıntılarla emzirdi hayatı ve dipnot oldu sevişmelere. Yüreğim ah, içinde, dağlar, adaçayları, aşk insanları, kekikler, kuşlar, kelebekler ve başımı döndüren delice bir özgürlük; içinde, havada uçuşan terlikler, akşamüstü içilen limonlu çaylar, deniz kıyıları, patikalar ve sonra içinde bir kutup yolculuğu vardı; saydam bir hançer.”

   “-Upuzun düşerken yere, noktası yuvarlanmış bir ‘İ’ miydi ölüm?

   “-Kırık kaldı yüreğim, anlaşılmadan fazla, uçurumlar gibi dolandı oradan buraya, zerre kadar iplemedi hayatı, davul, zurnayla karşıladı ölümü... deyişime aldırma, yalan: İçimde bir korku: Ya hemen ölmezsem? Ya bu düş perdesinde gölgeyi özünden çok seversem? Ya tutkulu bir gövde gibi kabuk tutarsa yaralar? Ya yollardan çok yolcuları seversem? Ya ebemkuşağı çıktığı vakit, salyangoz toplamazlarsa kemiklerimin üzerinde, ateş gözlü, altın dişli çingene kadınlar? Ya acı çekeceğiz, ya da acı çekeceğiz inleyişi, doğruysa ya?

Cılız bir sarmaşık gibi bekliyorum, yorgun çocukların kanatlarıyla. Elim, çok aşınmış bir kapının çıngırağında. Haydi, ey üzgün kadınlar, su akıtın pıhtı yüzümden, bulutlara karışsın, tabutumdan uçuşan tütsüler. Su akıtın, uyuz atlar gibi kırbaçlansın ruhum.”

   “-Böyle bir şey miydi ölümü karşılayışın? Böyle mi dizildi, bir masalın son cümlesine hurufatın?”

   “-Girdim ve çıkamadım ışıksız, yüreksiz mağaralardan. Mağaralar, şahmeran mağarası. Yani yalan, yani dolan, yani talan...Yani renkleri çalınmış bir gökkuşağı. Aldattı beni, ormandaki kızın kırmızı şapkası. Ben bir kobaydım, hayatın labirentinde.”

   “-Düşler bitti” diyor Metin, “-Aynalar sizin içinizde kırılıyor şimdi.”

   Baş parmağıyla camı işaret ediyor,

   “-İnsan en çok kendisine yalan söyler, çünkü en çok kendisiyle konuşur.”

   “-Ne çağırıyor seni ne de geri gönderiyor.”

   “-Fitilin bittiği yerde sönüyor kandil.”

   “-Kandil, yani, katran karası bir dilin rahminde açan karanfil.”

   “-Kediler sönmüş kandillere bakarak tarar bıyıklarını.”

   Bu kez baş parmağını göğsüne çeviriyor.

   “-Bak dostum” diyor, “-Kediler ağlamaz, sadece homurdanırlar. Homurdanırlar küçük bir çocuğun eli tutuyormuş gibi onları kuyruklarından.”

              Akatalpa Sayı: 67 Temmuz 2005

 

KEDİ ÇIĞLIĞI

   Bayan Y. unutuluverdi.

   Son görev, cenaze töreni falan değil, düpedüz öznenin unutuluvermesi. (galiba; aslında)

   Bayan Y’nin beyaz kedisinin lekesi bile yok şimdi hayatımızda.

   Bu bir kurşun zehirlenmesi mi: Hayatın kükürtlü atıklarıyla kirlenmiş bir ırmakta: Unutuluş Irmağı’nda yıkanırken boy vermeye kalkmışız da orada kalıvermişiz sanki: Kirli ve uykulu. Değilse, anılarımızla sadece bir an, o da çağrışımların şimşeği çaktığında buluşabilme şansımızın olduğunu gösteren bir işaret bu.

   Anılarımız da bizim kadar tehlikede.

   Çağrışımların şimşeği:

   Balkonumda kıyamet koptu: Ucu çentiklenmiş bir patiska kumaş, bir anda boydan boya yırtıldı sanki: Bir feryat bu: Bir kedi çığlığı.

   İki kedi çığlığıymış:

   Profilden görüyorum ikisini de. Gövdeleri aynı yönde: Öndeki bir tekir, başını geriye, kuyruğuna, kuyruğunun dibinde duran öteki kediye çevirmiş, gitmekle kalmak arası bir kararsızlıkla arkasını kolluyor. Arkadaki, beyazı daha çok, tam bir duman. Uzun tüylerinin ve yakışıklılığının farkında. Bir tarafıyla bıçkın bir tarafıyla asil. Evinden kaçmış ya da izinli çıkmış bir kedi o; ki, bir de papyonu olsa, bir balo salonundan hava almak için dışarıya, balkona çıkmış sanılacak; aradığı kızla orada karşılaşmış gibi.

   İkisi de mert, açık sözlü, söyleyeceklerini dolandırmadan söyleyiveriyorlar: Karnı sarkık Tekir, beni rahat bırak, diyor, yükümü aldım ben, bu bana yeter. Artık, yavrulamak, süt yürümüş memelerimle onların önünde yatmak ve güneşlenmek istiyorum; arkamdan gelme. Duman ısrarlı, bir yılda sadece bir mart var ve ben on bir aydır taşıdığım yükü boşaltmak zorundayım, bu hamallıktan bıktım, diyor. Küçük mırıltılar bunlar; kollamalarla, sakin kuyruk sallamalarla ve dikilen kulaklarla söyleniyor.

   Ne zaman ki Dumanın ön patilerinden biri ağır ağır havalanıyor ve Tekirin arka bacaklarının üst tarafına doğru uzanıyor, o zaman geriye dönüyor Tekir ve patiskayı yırtarmış gibi çığlığı basıyor. Dumanın karşılığı, patiskanın öbür ucunu ayırmak oluyor; benzer bir çığlık da ondan yükseliyor.

   Kediler didişirken, birisi hangi patisini pençeleştirirse öteki, ters taraftaki patisiyle karşılıyor onu. Şimdi Tekir yüzünü Dumana dönmüş ve sağ patisini onun yüzüne doğru sallıyor. Dumansa, sol patisiyle geçiştiriyor hamleleri. Hiç aceleleri yok; zamanı durdurmuşlar sanki ve belli aralıklarla, sırada olan hareketi yapıyorlar. Bu, kuralı, geleneği olan bir tören; az sonra her şey yerli yerince tamamlanacak ve bu iki kişilik kalabalık dağılacak.

   Kediler, dövüşürken silah kullanmıyorlar. Hileleri yok, sürprizleri yok ve hiçbir kedi, ön ayaklarının üstünde yükselerek arka ayaklarıyla tekme atmıyor karşısındaki kediye. Ya da, yüz yüze durduklarında, hiçbir kedi bir dairenin dörtte üçü kadar döndükten sonra, çemberin son dörtte birini tamamlarken ayağını kaldırıp karşısındakine döner tekme sallamıyor. 

   Çırılçıplaklar (Çünkü, tüyleri kedilere dahildir.) ve kendilerini çırılçıplak ifade ediyorlar.

   Balkonun korkuluğunu kesen ve yandaki evin balkonuyla komşu duran eğimli bir yükselti var; Tekir, şimdi onu tırmanıyor, arkasını kollayarak. Bu bir son sözdür, muhabbetin bittiğini gösterir. Ama Duman duracak gibi değil; Tekirin arkasından, uzun tüylerini betona sürterek bir çıkışı var ki, yere sarkmış çenesi, yaylanan bacakları ve kamburlaşan sırtı kararlılığını apaçık bildiriyor.

   O sırada görüyorum Dumanın gözlerini: Bunlar, alev almış iki hormon denizi. Ve gözbebekleri iki mekik, iki sürat teknesi; havuzun kıyısına dokunup geri dönen yüzücüler gibi, Tekirin iki kıyısında: Arka bacaklarının arasında gidip geliyorlar.

   Çağrışımın şimşeği:

   Bu kedi Henry de Montherlant’tır: Bu kedi, dişiliğin âşığı ve dişiliğin düşmanı olan yazardır. Daha bir ay önce Bahri’nin (Çokkardeş) kitaplığından çıkıp gelen bu kadın düşmanı ve kadın düşkünü yazar, şimdi balkonumda kedi kovalıyor. Ön ayakları Genç Kızlar ve Kadınlara Acıyın; arka ayakları İyilik Şeytanı ve Cüzamlı Kadınlar; kuyruğu ise, Bekârlar’ın bayrağı; dalgalanıp duruyor. 

   O halde Tekir, karnındakileri düşünen bir mülkiyetçidir şimdi, alabildiğine duygusal ve bu yüzden bedensel zevkleri aklına getirmeyen bir dişi.

   Dumansa, Sabah Nöbeti’ne tutulmuştur ya da mart krizine: Fiziksel gücü ve erkekliği yüceltme peşinde o. Duygusallıktan çok fedakârlığı düşünüyor; olmalı bu iş, olacak!

   Yandaki balkonda neler olduğunu bilmiyorum; bu işin olup olmadığını... Sonraki dakikalar sakin geçiyor.

   Çağrışımın şimşeği:

   Serdar Ünver’i, Ulucami’nin Orhan Camisi’ne bakan kapısının önünde buluyorum. Musalla taşlarıyla muşamba örtülü kapının arasında gidip geliyor. Kolunun altında sarı bir defter var. Daha önceleri düz beyaz, çizgili beyaz, kareli beyaz defterler de taşıdı koltuğunda, şimdi sıra sarı defterin demek ki.

   “-Beyazıt’ın meyhanesini mi arıyorsun?” diye soruyorum.

   Serdar, yürüyüşünü kesmeden, musalla taşını gösteriyor,

   “-Az önce şu taşın üstündeydi; alıp götürdüler” diyor, “- O bir nesneydi, bu yalın yoğunluğunda doğanın. Başka ne olabilirdi ki? Güneşi nesnelerin de güneşiydi, yunacağı ayrı bir göğü yoktu. Toprağı tütüyordur şimdi. Yıldız yağacak birazdan yatağına, taş dibi yatağına; taş, diken yatağına.”

   “-Tanıdık biri miydi?” diye soruyorum, yanına yaklaşırken.

   “-Bendim.” diyor, başını kaldırmadan, “- Zor, çok zor... Seyrek oluyor, neyse ki, oluyor ve bitiyor. Geçiştiriyorum. Ağıtlar sürüyor bir süre daha, anlatıyorlar ve anlatılanlar asılı kalıyor havada. Yarın da konuşulacak sonraki gün de azalarak. Duyuyorum, birisi diyecek ki: ‘Dün uğurladık, omuzlarımızda ak bir bulut salındı durdu yol boyu.’ Anneme sorarsan, ‘reyhan kokardı nefesi’ diyecektir. Oysa ben reyhan nedir, bilmem ki.”

   “-Ölümü geç” diyorum, “- Ölüm dalın suya değmesi. Kesilmiş bir dalın ucundayız zaten, suyla aramızdaki açıklık, bir beyaz orman; onu yürüyoruz. Bu mavi karakoldan sonsuzun bozkırına, sol kolumuz mühürlü, mevcutlu gönderiliyoruz.”

   “-Çokluğumu bire yükledim gittim, dağ, taş, dere aşacağım. Rüzgârda savrulacak ürkekliğim. Ama, biliyor musun, ben çok üşürüm.”

   “Dostum” diyorum “- Seni sevindirecek bir şey söyleyeyim, tesellin olsun: Ölüm dişidir. Rüzgârı kesilmiş bir tüyün hafifliğiyle konar dudaklarımıza esmer dudakları. Gecenin, mutlak gecenin bir vakti, geceliğinin tülünü serer üstümüze. Derin koridorunda şahlanan şehvetli at kırar zincirlerini ve biz bir deniz oluruz: Kaygan ve ılık dalgalar, sakin bir soluğun ritmiyle kabarıp alçalır üzerimizde. Diriliğimiz, bir mum gibi erir ölümün içinde.”

   Duruyor.

   “-Gidelim buradan.” diyor.

   Gözlerim musalla taşlarında,

   “-Gideriz, bekle biraz.” diyorum.

   Koltuğunun altındaki sarı deftere yer değiştiriyor.

   “-Bu taş bir orkestra şefinin sehpası, dostum” diyorum, “- O şef, toprak fanusa tıkılmış bir orkestranın şefi. Bu çölün kıyısındaki iskelelere bağlıyor, bordalarına mandolin resmi çizilmiş dört kürekli sandalları. O sandalda biz, telsiz bir lirde dolaştırırız tebeşir eklemli parmaklarımızı. İçimizde biriktirdiğimiz iç çekişleri flütlere boşaltırız ve çaldığımız mızıkayla tutunuruz küpeşte tahtalarına. Şef, bileklerimizdeki tamtamın sesini büyük ormanın ritmine ayarlar. Ve hep birlikte, çok iyi bildiğimiz bir parçayı, kıyamet senfonisini çalarız. Aslında çaldığımız bir şey yok; büyük bir es işaretinin üstünde yürürüz ve onun boşluğunu üfleriz sura. Çünkü hepimiz birer İsrafiliz.”

   “-Tamam.” diyor Serdar, “- Artık gidelim.”

   “-Dur şimdi.” diyorum ona, yüzümü havuzun önüne geçen çınarlara dönerek, “- Sırtını rüzgâra döndüğü yerde, mumlar yanar ağaç yapraklarında ve yanar tevekkül. Çan zamanıdır, yine de çoğalır sessizlik, yığılır kül. Bir kitaba girilir ipek kapağından, kendinden başka her kokuyla kokar yakamızdaki gül. Sesini yitiren yankı, küs bir esinti okşar kanatlarını sevgili gecenin, havalanır tül.”

   “-Hep o göksel damıtım.” diye kesiyor sözümü Serdar, “- Zamanı ölçe biçe ne yapmış oluyoruz biz? Ölüm ne, kardeşim, ölüm ne? Belki içimiz sıra bir yolculuk: Hiçe. O yaşamlar, hüzün getiren bir yansımada bir kalıntı, bir andaç sadece. Arkası dün, bunun, arkası..”

   “-Tamam, gidelim” diyorum, koluna giriyorum. Sarı yapraklı defter yere düşüyor. Serdar, ana direği kırılmış bir çadır gibi, birden kapaklanıyor defterin üstüne.

   “-Arkası dün ve o benim her şeyim.

   Ulucami ile delirmiş fıskiyelerin arasındaki dar meydanda iki sandalyeye oturuyoruz. Ben, bedestenle ve Orhan Camisi ile bakışıyorum. Serdar Bursa’ya küsmüş, düşüp kaybolan bir şey var mı, diye defterinin sayfalarını çevirip duruyor.

   “-Aradığın ne?” diye soruyorum.

   “-Oturduğum masada, bana içki getiren garsonun tırnaklarındaki kire aldırmayan sözcükleri biriktiriyorum bu defterin içinde” diyor, “- Sığınmalarımı, koynuna kuşkonmazlar koyduklarımı, çil çil yalnızlıkla dolu çığlıklarımı, incecik eleğin geçilmezinden geçirdiklerimi. Göğü kuşanınca hüznünü okşayan, kanatlarına küs güvercinleri. Yokluğu yok saysam da yok olup gidenleri. Ürkek sevilmelerimi bir de; güze hazırlanan bir ağaç gibi görülmelerimi.”

   Sayfaları çevirmeyi sürdürüyor.

   “-Ölüm bir nakarattır.” diyorum, suyun sesine doğru.

   Serdar, sarı defterinin yapraklarına konmuş bir sürü çardak gölgesinin içinde bir tek çardağın gölgesi; başını dayayacağı bir sürü dizin arasında bir çift diz arıyor.

   “-Kaptansız geminin son ışıkları tarıyor, kıyısız söz okyanusunu” diye düşünüyorum, alt dudağıyla oynayan başparmağına bakarak.

   Defterin rengi saçlarına uymuş. Geniş gölgeli iki ağacın, olmayan iki ağacın arasına bir hamak geriyor şimdi, iki kişilik bir hamak.

   “-Ovanın rengine koşuyor, binicisi düşmüş atlar.” diyorum, olmayan hamağı olmayan ağaçlara bağlarken attığı düğümleri düşünerek.

   Oralı olmuyor. Yaptığı işi önemsiyor besbelli; sanki yapılması gereken tek iş, defterin sayfalarını bir yandan öbür yana akıtarak huzuru aramak, defterin başı ile sonu arasına gerdiği hamağı sallamak...

   “-Büyülü bir fısıltı unutturur kanatlarını kuşa.” diyorum.

   “-Akşam yelinden esirgediğim anıları, kıyıya vurmuş iki denizyıldızının yanyanalığını, ruhumun gizli koylarında barındırdığım uzak adaları, kumru demi öğlenleri; bunları da...”

   “-İnecek şalter ve karanlığın eli açacak mektubumuzu.”

   Başını kaldırıyor defterden. Dönüp Ulucami’nin avlusuna bakıyor:

   “-Ölüm bir nakarattır.” diyor.

   “-Bir tek yeri kalır akılda; dokunan bir yeri; nasıl bir şarkıysa bu.”

   Defteri açmaya yelteniyor yeniden. Elimi defterin üstüne koyuyorum. Vazgeçiyor. Göğüs cebinden sigara çıkarıyor. Yakıyoruz.

   “-Esenleyeceğiz birbirimizi” diyor, “- Ve ayrılacağız. Sardığımız iki sigara, ettiğimiz iki söz. Ne sen nereden geldiğini biliyorsun ne ben nereye gideceğimi.”

   Bakışıyoruz.

   “-Ölümün sarnıcı çekiyor içine, kalenin sur yorgunluğunu.” diyorum.

   “-Az önce giden bendim.” diyor, “- Neyse ki seyrek oluyor.”

   “-Bilmezden gelme” diyorum ona, “- Az önce omuzlara alınan ak bulut bendim, bunu biliyorsun; sallandım durdum yol boyu.”

   “-Bohçanda yalnızlık, çıkınında acı.”

   Kalkıyor, belindeki ağrıyı severek tuvalete doğru yürüyor.

   Sulara, banklarda oturanlara, dolanıp duran fotoğrafçıya bakıyorum bir süre. Sonra gözüm deftere ilişiyor. Masadaki duruşunu değiştirmeden, uzanıp karıştırıyorum sayfalarını. Hiçbir şey yazılı değil içinde, tek bir çizik bile yok. Hızla çeviriyorum, sonuna kadar: Hiç!

  Dönüp geliyor, baş parmağıyla alt dudağını fiskeleyerek. Çevirdiğim sayfaların rüzgârını hissetmiş gibi,

   “-O şiiri yazmadım” dedi, “- Geldi gitti, o şiiri yazmadım. Acı sözü derinde beklettim, duruyor orada. Dolanıp duruyorum çevresinde; susarak, susturarak. Konuşsa, acımı ondan iyi kimsenin diyemeyeceğini bilerek konuşacak.”

   “-Kendine saklamışsın çizdiğin resimleri.” diye mırıldanıyorum,

“-Dilimin gecesi tekin olsun istiyorum Günü yakın olsun.”

   “-Her şeyini yanında taşıyorsun. Sen bir yalnızsın, sen bir yalnızlıksın; yalnızlığını içi boş sarı defterlerle bastırıyorsun.”

   “-Hepimiz öyle değil miyiz? Herkes hem ebe hem de gizli kendine. İşte, içimizde dönüp duran bir çember var; kendi kendini kuran bir saatin çarkı. Zamanı var ediyoruz. Yok dersek, ışıyamayız yarın. Bu yüzden, durmadan yeni bir gülü büyütüyoruz, solacağını aklımıza getirmeden.”

   “-Bir çanta dolusu boya sürmüşsün içine. Çünkü sen, yıkılacak duvarını yanında taşıyorsun.”

   “-Bak,” diyor, “- Ben bir anlaşma yaptım kendimle. Kendimle, yani senin “iç” dediğin şeyle. İyi içim, diyorum ona, iyi içim, zannımca sen, zaman zaman özlüyorsun beni. Bir şeyler söylüyor, karşılık veriyor bana. O ne derse desin, ben peki diyorum içime. İçim çocuk, seviniyor. Ben içimi işte bunca narin büyütüyorum. Ama, bazen başını dikleştiriyor, söz dinlemez, naza gelmez oluyor. Geceye gündüze bakmadan bırakıp gidiyor beni. Dönüp geliyor bir zaman sonra, üstü başı yara bere. İçim, diyorum ona, böyle yapma; göndermem seni bir yerlere bir daha. İçim çocuk, eziliyor.”

   “-Gidelim” diyorum.

   “-Gidelim” diyor, “- Gidelim, sabahları gevremiş yazlar silkeleyelim bahçeye. Anısız tuzsuz bir tutam sümbül çıksın usulca.”

   “-Tamam işte” diyorum, “- Gidelim de bel vermiş duvarlara sümbül resimleri çizelim.”

   Yürüyoruz.

               Akatalpa Sayı: 68 Ağustos 2005

 

KEDİYE YENİ GÖREV

   Adam, işini seviyor, eşini seviyor, evini seviyor. Adam, onu, sabahları hep aynı saatte işine götüren ve hep aynı saatte evine ve karısına getiren metroyu seviyor.

   Alışkanlıklarımız bizdendir, bizimdir; alışkanlıklarımızı severiz. Yakındıklarımız vardır; yakındıklarımızı daha çok severiz. Damarlarımızda akan kana mutlu menderesler çizdirirler ki, bu iyidir.

   Adamın eşi, adamın işini seviyor. Onu sabahları hep aynı saatte götüren metroyu seviyor. Adamın eşi, adamı hep aynı saatte evine getiren metroyu ve onun hep aynı saatte evine dönmesini seviyor.

   Alışkanlıklarımız, kendimizi güvende hissetmemizi sağlar.

   Adam, bir önceki güne, bir önceki günün gecesine; iki önceki, beş önceki, bir ay önceki, bir yıl önceki günlerine, o günlerin gecelerine benzeyen bir günü ve bir geceyi, bir filme armağan ediyor. Görüyoruz: Aynı saatte öpüyor karısını, vedalaşıyor ve aynı saatte evinden ayrılıyor. Aynı saatte iniyor istasyonun merdivenlerini, aynı saatte metroya biniyor ve aynı saatte iş yerine ulaşıyor. Ve akşam, aynı saatte bindiği metroyla dönüyor evine. Aynı saatte geçiyor kapının eşiğinden ve bir adım sonra aynı saatte karısını öpüyor.

   Adamın eşi, yemek masasında, aynı soruları soruyor, aynı yanıtları vermek için aynı soruların sorulmasını bekliyor.

   Adam, yatak odasında, aynı heykeli canlandırmaya çalışıyor. Adamın eşi, adamın aynı heykelle sevişmesini seyrediyor.

   Görüyoruz: Ezberlenmiş bir hayat... sıradanlık çukurunun kaygan yamaçlarına tırmanmaya çalışan bir kedi... kedinin nafile tırnakları... tırnaklarındaki ojeler...

   Bu pıhtılaşamaya yakın akışın içinde, adamın ve kadının yüzünde atan sıkıntı sivilceleri izleyicilerin yüzünde de uç vermeye başlayacakken, filmin yönetmeni, kendisine armağan edilen bu hikâyenin içine, birbiriyle ilişkilendirdiği iki sözcüğü katıyor: Zaman ve Biraz.

   Yani, Biraz Zamanla oynuyor: Adamı işinden Biraz erken çıkarıyor, metroya Biraz erken bindiriyor ve evine her Zamankinden Biraz erken ulaştırıyor.

   Adam, karısının, ondan çok onun evine hep aynı saatte gelmesini; bu alışkanlığını kendinden çok sevdiğini bilmiyordu; öğreniyor: Karısını, “Biraz” sayılamayacak kadar farklı bir ortamda, alışık olmadığı bir konumda, Zamana karşı seviştiği bir yabancıyla yakalıyor: Gülmesini bilen bir heykel; bir tazı kadar çevik üstelik ve bir kedi kadar sokulgan.

   Anlıyoruz: Zaman bir tabancadır.

   Peki, ya mekân?

   Odamda yer değiştirdiğimde, penceremin çerçevesine sığan ‘şey’ler de yer değişiyor. Az ötemde duran, yüzünü sokağa çevirmiş evin sıvasız duvarından akasya ağaçlarına tırmanan görüntü, akasya ağaçlarının sonbahar çalısı dallarından hamamın kubbesine sarkıyor, oradan taksi durağını sarartan çeyrek arabanın yanına iniyor, arabanın ön tamponundan başlayarak Tophane’ye tırmanan yola kıvrılarak yokuşu çıkıyor, yolla kol kola yürüyen kaldırımın bittiği yerde yükselen surların dibine çömelmiş süs ağaçlarının yaz-kış yeşil yapraklarına takılıyor ve o sırada, masamdan kalkan burnum cama yapışmış oluyor.

   Odamın içindeyken, nerede durursam durayım, iki şey değişmiyor: Çerçeve ve sıvalı tuğladan bir metrelik yükseltisiyle arkasındaki görüntünün belden aşağısını kesen balkon korkuluğu.

   Yaz aylarında sayıları artan kediler, bir yolunu bulup tırmanıyorlar balkona; biri, ikisi, üçü geliyor, ikisi giderse biri kalıyor. Onlar için, bir karış eni olan bu korkuluğun üstüne bir su kabı koymuştum. Hepsi kuşkucu, hepsi her an tetikte: Önce çevrelerini, pencereleri, balkonun kapısını kolluyor, sonra kuyruklarını patilerine dolayıp suya eğiliyorlar.

   Su ile felsefeyi birleştiriyorlar mı acaba?

   Ya da Schrödinger’in ellerindeki tırmık izleriyle kader kavramını?

   Balkona çıkmaya niyetlendiğimde, çerçevenin dörtgeni anlamsız bir cam kasnağına dönüşüyor. Kediler oradaysa kaçışıyorlar. Dirseklerimi korkuluğa dayadığımdaysa, belden aşağısı kesik görüntünün boyu uzuyor: Ayak uçlarını, tırnaklarını, topuklarını görüyorum.

   Görüyorum: Yüzünü sokağa çevirmiş evin sıvasız başka bir duvarı ve başka bir sokağa bakan, ince sarmaşıklı başka bir yüzü daha var. Bu yüze sıralanmış altlı üstlü dört pencereden ikisi berber dükkânına, ikisi, camına dumanı tüten bir yemek tabağı resmedilmiş lokantaya bakıyor.

   Sokağa sırtımı dönüyorum. Her 'şey' kayboluyor. Odamın pencerelerine sığmış bir bulut topağı, yarım yamalak bir gökyüzü ve sarısı yol yol akmış solgun bir duvar; hepsi bu.

   Mekân, terk edilmiş, kıpırtısız bir atış alanı mı?

   Ki, orada boşaltılmış oluyor, tabancanın şarjörü.

   Bu camlar, birer kulak; dinliyorlar, yankılanıp giden tabanca sesini.

   Yapma ilaçların yazıldığı reçetelerle dolaşan insanların seslerini.

   Yüksek tavanlı odalarında bu reçeteleri hazırlayan imbikli, tüplü, miyarlı, hassas terazili eczacıların seslerini.

   Bu camlar, dünyanın: Bir büyük hastanenin camları.

   Alcool 100 gr, Formol 10 gr, Ess. D’menthe 1gr; yarım bardak suya 15 damla.

   Arka bahçede bir kantin, çay buğusu; ve iki kafes: Birinde tavşanlar, ötekinde kobaylar.

   Tavşanlar için havuç, kobaylar için marul ihalesi.

   Ve insanlar için, ihale edilen Zaman.

   Kediler için de Schrödinger: Işık kaynağı, yarı geçirgen ayna, dedektör, tabanca ve namlunun karanlık ağzında duran bir kutu; kutuda bir kedi.

   Işık dalga mıdır, cisim mi?

   Tanrı, kendini kedilerle kanıtlıyor.

 

   Schrödinger’in deneylerinden kurtulan en az iki kedi var.

   Birisi, Neptünlü. Bu Lale Müldür’ü tırmalayacak olan kedi. Ki, tırmalamıştır.

   Öteki, Sırat’ın korkuluklarına tırmanıp öbür tarafa bakan ve dünyaya geri dönmüş olan kedi. Bu kedi de Alev Alatlı’yı tırmalayacak. Tırmalayacak ve ardından, bilgisayarının önünde dolaşan fareyi yutacak. Ki, tırmalamış ve yutmuştur.

   Yutmuş olmalı, çünkü, hazımsızlık sıkıntısıyla ya da gaz sıkıştırmasıyla ne zaman kasılıp kalsa, yeni bir internet sayfası açılıyor Alev Alatlı’nın önüne.

   Kalın kabuklu ansiklopedileri, kuyu kitapları devirmeden, ucu kayıp tarihe gömülmeden ve de gidilmemiş coğrafyalara savrulmadan; ekonomiden siyasete, sosyolojiden psikolojiye, fizikten kimyaya, mantıktan matematiğe, seçtiği herhangi bir roman konusuna her türlü bilgiyi tıkıştırarak yazmak alışkanlığını bu kediye borçlu Alatlı.

   Görüyoruz: İnternet Romancılığı!

   Yani, fareyi kedinin içinde kullanma becerisi!

   Ve yazarlar için kedi ihalesi.

 

   Odamda yer değiştirdiğimde, penceremin çerçevesine sığan ‘şey’ler de yer değişiyor.

   Kalkıp köşesine, boyunları fiyonklu kediler işlenmiş perdeyi çekiyorum.

   Odam bir kutu şimdi. Işığı sokağın namlusunu dışarıda bırakıyorum.

   Tanrı kendini benimle kanıtlıyor.

 

   James Joyce, torunu Stephen Joyce'a yazdığı mektupta bir masal anlatıyor: Beaugency kenti, bin adım genişliğindeki Loire Nehri kıyısında kurulmuş, köprüsüz bir kenttir. Bir nehrin kıyısında köprüsüz kalmak zor şeydir, ama onlar köprü yapmayı bilmiyorlar.

   Bir cin, acıyor kentin halkına, onların köprüsüz oluşlarına. Belediye Başkanı'na bir öneri sunuyor; ben, diyor, bir gecede yaparım köprünüzü ama, köprüden geçecek ilk kişiyi de kendime alırım. Tamam, diyor Başkan, yap bakalım. Ve kent, gerçekten de bir gecede köprüsüne kavuşuyor.

   Ertesi sabah, köprünün bir ayağında cin, ötekinde kent halkı, merakla bekleşiyorlar, köprüden ilk geçen kim olacak diye. Bir süre sonra Belediye Başkanı, elinde su dolu bir kova ve koltuğunun altında bir kedi ile çıkageliyor. Kediyi köprüye bırakıyor ve kovadaki suyu kedinin üstüne boşaltıyor. Islanan, ürken ve kucağında mırıldandığı Başkanına bu davranışı yakıştıramayan kedi, "kulakları arkasında, köprüden koşup cinin kollarına" atlıyor.

   James Joyce, "cin, bir cin kadar kızmıştı", diye yazıyor torununa. Ve öfkesini şu sözlerle belirtiğini:

   Hiç de iyi kişiler değilsiniz, hiçbir şey değil, kedisiniz.”

   Kediyiz; kutuda, odalarda.

   Hole çıkıyorum.

   Odam dışarıda kalıyor.

   Holde bir kediyim.

   Mutfağa yürüyorum. Burası aydınlık, tül. Tezgâhın önünde durup pencerenin çerçevesine sıkışan 'şey'lere bakıyorum: Az ötemde duran, yüzünü sokağa çevirmiş evin sıvasız duvarlarından akasya ağaçlarına, akasya ağaçlarının sonbahar çalısı dallarından hamamın kubbesine, oradan taksi durağını sarartan çeyrek arabaya doğru akan görüntü, arabanın ön tamponundan başlayarak...

   Odamı yanımda taşıyorum; çerçevemi de...

   Odasını, kutusunu yanında taşıyan kedileriz.

   Tanrı kendini insanlarla kanıtlıyor.

 

   Şebnem İşigüzel’in satranç tahtasında, atların, fillerin yanında başka bir taş daha var: Kedi.

   Duman renkli, kırçıl ya da gri bir kedi bu. Hangi oyuncuya ait olduğu belli değil. Beyazlarla oynayan beyaz, siyahlarla oynayan siyahmış gibi davranıyor kediye. Davranmak dediğim ne: Ona dokunan Şah! diyor her seferinde. Ama, bu taşın ne hattında ne de çaprazında şah bulunmuyor. Şah! diyenin karşısındaki bu hamleye karşılık verirken, şahını kedinin patilerine yakın bir yere getiriyor. Kedinin varlığına anlam katıyor kuşkusuz ve o sırada Sırat Köprüsü’nün korkulukları varmış, diye düşünüyor.

   Kurmaca kendini kuruyor.

   Yazar da...

   Hayat yeterince tuhaf!

   Tanrı kendini tuhaflıklarla kanıtlıyor.

 

   Odama döneceğim.

   Sonunda odama döneceğimi biliyorum.

   Işık cisimdir.

   Işığı tuttuğumda gölgemi kaybedeceğimi biliyorum.

 

          Akatalpa, Sayı: 61/ Ocak 2005

 

KEDİ KAVMİ

   Bayan Y, bir kedisi olsun istiyordu. Seyrek çalınan kapısıyla somutlaşan yalnızlığını, sadece basketbol maçları yayınlandığında sesi duyulan televizyonunun yanına bir ses daha ekleme isteğini, ya da soluğuna bir soluğu daha katmak arzusunu neden olarak kullanabilirdi; bunların yerine, Bayan Y, belki bu nedenleri kapsayacak bir gerekçe öne sürüyor ve bir kedinin enerjisine ihtiyacı olduğunu söylüyordu.

   Sordu, soruşturdu, epey arandı; dostlarına haber gönderdi, onlar da sordular, soruşturdular, epey arandılar. Bu arada balkonumun korkuluğundaki su kabına eğilen kedilere de bakıldı. Bu kedilerin içinde, Mona Lisa kadar güzel gülümseyenler de vardı ama, ön patilerini iyi kullanamadıkları için olsa gerek, seçilemediler. Sonunda, yeni yavrulamış bembeyaz bir İran kedisinin, üçü de beyaz, üçü de dişi yavrusundan birinde karar kılındı. Bir sepet bulundu, bir battaniye ayarlandı ve bir arabanın arka koltuğunda, kedicik eve getirildi.

   Musa’nın Nil yolculuğu gibi bir şeydi bu.

   Beyaz, dişi ve İran cinsi bu kedinin enerjisi, uzun tüylerinde ve keskin tırnaklarında gizlenmiş olmalıydı; hiç değilse dışa vuruş biçimi öyleydi: Ziyaretlerimde görüyordum, odalarda bıraktığı beyaz tüyler bile enerjiyle parlıyordu. Sevmek için uzandığınızda, çevik pençe hareketine dönüşen enerjisinin kanlı elektrosunu çiziveriyordu elinize. Sırnaşmayı bilmiyordu henüz ve bu yüzden cemaat edinmesi zor görünüyordu.

   Hızlı büyüdü. Kuyruğu kalınlaştı, tüyleri uzadı. Kısalmış gibi görünen bacakları yüzünden, her an bir şeyin üstüne atılacakmış; atılmak için sinmiş de fırsat kolluyormuş gibi dolaşmaya başladı evin içinde. Gözlerindeki asil bakışa sarışın bir şımarıklık eklendi.

   Bayan Y, evinin içinde ve kendi çevresinde yükselen piramitten hoşnuttu. Yorulmak bilmeden taş taşıyordu beyaz kızına: Kedinin küçük kum havuzunu sıkça temizliyor, çeşitli et yemekleri pişiriyor, çiçekli iki kâsenin birinden suyu, ötekinden sütü eksik etmiyordu. Cam dolabındaki kâse takımının ve yıllar boyunca kurduğu yaşama düzeninin bozulmuş olması umurunda değildi. Evden çıkışlarını, uygun bahaneler bularak azaltıyor; dışarı çıkmak zorunda kaldığındaysa, zaman geçirmeye yönelik, ağırdan alarak yaptığı dışarı işlerini telaşlı bir acelecilikle tamamlıyor, eve dönüşünü hızlandırıyordu.

   Yaz ve sonbahar böyle geçti. Yağmurlar başladığında, balkon sefaları da, bitişikteki ve sokağın karşısındaki evlerin arasından sızan gökyüzü seansları da bitmiş oldu; içeri çekildiler. Balkon kapısının önündeki kısa miyavlamaları bir özlem işareti olarak kabul eden Bayan Y, arada bir kapıyı aralayarak kedisinin “dışarı” özlemini giderdi ama, bir gözü hep kapıda kaldı, dansa götürülen kızının dönmesini bekler gibi, kedisinin içeri gireceği ânı bekledi.

   Bir gün Bayan Y, balkonda duran meyve sepetinden birkaç elma, mandalina ve portakal alıp bunları mutfak tezgâhına bıraktı ve musluğu açtı. Bu sırada kedi, gözlerine çivilediği bakışlarla Bayan Y’yi izliyordu. Musluğu açtığını, meyveleri yıkayıp plastik bir kaba koyduğunu, bıçağı ve kabı alarak salona doğru yürüdüğünü gördü. Sonra, evdeki çölün bittiği yere, balkon demirlerine çevirdi başını: Kavminin geçtiği deniz, yarılmış, orada onu bekliyordu.

            *

   O kadın, olsa olsa Mücella, Hasta Yurdu Caddesi’nden Orta Pazar’a dönen yolun köşesinde,

   “-Yardım edin” diyor bana, “-Tutuverin şu merdivenin ucundan.”

   Bir elinde tahta bir çanta: Köşelerine üçgen kabaralar çakılmış, sapının iki yanında iki yaylı kilit. Kahverengi imiş, şimdi her renk: Boyadan boyaya dolaşmış kılların izleri gezinmiş üzerinde, kimi zaman da boyalı parmaklar.

   Merdivenin geniş ağzındaki ilk basamaktan tutuyorum. Kadın, Mücella galiba, çantasını merdivenin üstüne koymuş, sırtı bana dönük, en dar basamağı iki eliyle kavramış, yürüyoruz: Mücella’ya doğru, Mücella’yla aramdaki açıklığı koruyarak merdivenden çıkıyorum sanki. Ya da Mücella iniyor merdivenden, aramızdaki basamakların sayısını bozmadan.

   “-Ev şurada.” diyor, “-Yıkıldı yıkılacak. Sokağa devrilmeden çiçekler yapmalıyım duvarına.”

   Evin duvarı su dolu bir balon: Bombesinde saman, çamur ve duvarın eğimine uyan ya da duvara eğimini veren çapraz tahtalar.   

   Kadın, papatyaları ezberlemiş. Gül dediği, dudaklarını, dibindeki yeşil kılıçlardan yukarı uzatmış kızıl topaklar. Sonra, sıkılmış karanfiller ve hiçbir ağaca yakışmayacak yapraklar, yapraklar...

   O kadın, mutlaka Mücella, duvardaki pencereye gelince durduruyor boyamasını: Hâlâ tül, hâlâ saksılar ve hâlâ bakımlı birkaç sardunya. Duvarın o zamana kadar yıkılmamasının nedenini bulmuş gibi bakıyor, boyadığı çiçekleri kesen pencereye.

   Pencere, arkasına yaslanmış, birazdan altına topladığı bacaklarını aşağıya sarkıtacak. Aşağıda ezberlenmiş papatyalar, dudakları uzamış güller, sıkılmış karanfiller.

   Mücella, merdivenden iniyor, duvardan üç adım geri çekilip yaptığı çiçeklerden çok penceredekilere bakarak,

   “-Şu merdiveni” diyor bana, “-Oradan alabilir misiniz? Arkadaki çardağa dayayın lütfen.”

   Merdivene doğru yürürken dönüp bakıyorum: Arkada çardak yok.

   “-Arkada çardak yok.” diyorum.

   “-Dayayın bir yere” diyor, “-Dayadığınız yer çardaktır. Büyük düşünün.”

Mücella, evin bahçesinden yola taşan mor salkımlara beyaz noktalar konduruyor. Beni, duvarı, çiçeklerini unutmuş görünüyor, sardunyaları da. Ya da sadece sardunyaları düşünüyor.

Salkımlarla arasına girip yüzüne bakıyorum. Fırçasını boya tüpünün içine sokmuş, döndürüyor. Yüzüme bakmaktan çekinerek,

“-Nasılsa yıkılacak.” diyor.

*

Kedi, bir süre sonra, sarkmış melez karnı, tırmalanmış burnu ve incelmiş kuyruğuyla eve döndü. Giderken kavrulmuş kıyma ve sütle dolu bıraktığı iki kâseyi boş buldu ve o kâseleri doldurtmaya yetecek enerjiyi artık taşımadığını anladı. Aynı gün, Bayan Y, uzun zamandır kedi aradığını bildiği bir avukata telefon etti ve onu evine çağırdı. Adam kediyi görünce aradığım bu, dedi; enerjisini hissediyorum, dedi ve kediyi, yanında getirdiği sepete koydu, götürdü.

*

*

   Bir kadın, kim, bilmiyorum, Hasta Yurdu Caddesi’nden Orta Pazar’a dönerken,

   “-Yardım edin bana” diyor, “-Tutuverin şu merdivenin ucundan.”

   “-Nasılsa yıkılacak” diyorum kadına, “-Siz, mevsimleri geçmeden mor salkımları benekleyin. Ya da papatyalarla boyayın yüzünüzü, bacaklarınıza karanfiller sıkın, göğsünüze değdirin dudaklarınızı. Geç kalmadan, başlayın hadi. Nasılsa yıkılacaksınız.”

   “-Siz beni Mücella sandınız galiba.” diyor kadın. Merdivenin geniş ucunu bir direğin dibine dayıyor, dar ucuna omuzlarını yerleştiriyor ve,

   “-Çiçekçi” diye bağırıyor, “-Çiçekçi geldi, beyler.”

   Köşedeki Şahadet Camisi gülüyor ve “-Asıl çiçekçinin kim olduğunu bilmiyorsun.” diyor kadına.

   Arka bahçesindeki çiçekleri her gün suluyor çünkü ve her gün birkaç demet çiçek gönderiyor Pınarbaşı Mezarlığı’na.

 

             Akatalpa, Sayı: 62/ Şubat 2005

 

KEDİ KÂBUSU

 

   Şiir kitabının arka sayfasına yazdırmış Doğan Işıksaçan, İstanbul’a ve birisine tutkulu olduğunu; yengeç kahverengisini, karides sarısını, romu ve mokasen ayakkabılarını sevdiğini ve soyadının Kayıkçı olmasını istediğini.

   Denizin dudağında, Anadolukavağı’nda yaşıyordu. Bu yüzden, yengeçleri, karidesleri, denize karşı ağdalanan romla dilini buluşturmayı sevmesi; soyadı hanesini, en sıkı arkadaşları olan kayıkçılarla, olmazsa balıkçılarla bezemek istemesi anlaşılabilir bir şeydi. İstanbul’a ve birisine (Feriha mı, Neşe mi) tutkulu oluşunda da anlaşılmaz bir şey yoktu da, şu mokasen ayakkabılar... Onların hayatında kapladığı yerin enini boyu neydi, bulup çıkaramıyordum.

   İpuçları varmış meğer. Örneğin, bir boy fotoğrafından yola çıkarak ayakkabıların anlamına varılabilirmiş.

   Doğan Işıksaçan’ın bel omurlarıyla ilgili sıkıntıları vardı. Birbirlerine kenetlenerek belli bir düzen içinde bir sıra oluşturmaları gereken bu omurlardan bazıları yerlerinde duramamış, ortalarındaki delikten akıllı uslu akıp giden omuriliği de peşlerinden sürükleyerek üç milim sağa beş milim sola kaymışlardı. Kara röntgen kâğıtlarına düşmüş beyaz biçimlere bakanlar, hımm demişlerdi, hernie diskal, evet!

   Sıkıntıları gündelik yaşamını aksatmaya başlayınca, Doğan Işıksaçan kalktı Paris’e, bu işlerden anlayanların görev yaptığı bir hastaneye gitti ve orada yeşil örtülerin altına yüzükoyun uzandı.

   Narkozun etkisi geçtikten sonra, sağına soluna ve gövdesinin uçlarına kulak kabarttı, kendini dinledi ve bacaklarına söz geçiremediğini anladı.

   Hastaneden, onun adına sipariş edilen bir tekerlekli sandalyeyle; bu sandalyeye, bir iskelenin ucunda asılı duran aşınmış bir traktör lastiği gibi bağlanmış olarak ayrıldı.

 

Onun başı yoktu

Benim ayaklarım

Benim sonum yoktu

Ilık bir kandı alnıma yapışık

Soğuk bir reklamdı

Hernie Discal

 

   Bu dizeleri yazdı, ayakta duramayışını yazdı, boyası bozulmayan ayakkabılarını: Biblo mokasenlerini yazdı ve bu yazma sürecini Kedinin Yeni Görevi olarak tanımladı.

   Yazdığı şiirleri kitap düzeninde bir sıraya soktu. Birinci sayfaya,

 

Bir gün Minerva kedi yengeç 

Bir gün kedi yengeç Minerva 

Kıskaçla kuyrukla güzellikle 

Kuyrukla güzellikle kıskaçla 

Aklın adımına uydular

 

dizelerini koydu ve yayıncısına, kitabını Neşe’ye ithaf edeceğini söyledi. Sonra bir şey daha ekledi: “Kitabın arka kapağına ayakta çekilmiş bir resmimi koyalım.”

   Paris’te, hastaneye yatmadan önce çekilmiş böyle bir fotoğrafı vardı: Takım elbiseli, çizgili kravatlı, bir merdivenin üst basamağında, elleri pantolonun cebinde, gülümserken, bıyıklı ve ayağında mokasen ayakkabılar.

   O fotoğraf kullanıldı.

   Arka kapaktaki bu resmin altına “3 Lira” yazılmasına ses çıkarmadı.

   2 Nisan 1969. Doğan Işıksaçan, Ağlama Feriha ve Kedinin Yeni Görevi adlı kitaplarını adıma imzaladı ve sonra bütün izlerini sildi, ortadan kayboldu.

   Mokasenleri izi bırakıyor olsaydı, onu bulurdum.

   Şimdi o, 74 yaşına ulaşmış bir noktadır, yaşıyorsa. Mutlaka bir sahil kasabasındadır; bir yolun kıyısında. Orada, görevini yapmış kediler için bir yaya geçidi açılsın diye bekliyordur.

 *

   Bayan Y, karaciğerindeki tümörden kurtulmanın yolunu bulduğunu bildiriyor bana. Bu haberin içinde, birdenbire havalanan kuşların sevinçli kanat seslerinin olması beklenir değil mi? Hayır: Sesinde coşku yok; coşkunun küçücük bir kırıntısı bile yok. Köşedeki bakkaldan bir paket sigara, iki yüz gram kabak çekirdeği alırken ayaküstü bir şişe maden suyu içtiğini, bunun da kendisine iyi geldiğini söyler gibi konuşuyor telefona:

   “-Karaciğerimi çürütebilirsem eğer” diyor, “tümörü de çürütmüş ve böylece ondan kurtulmuş olurum.”

   Tümöre, sanki bir kediymiş gibi davranabileceğini sanıyor: Zehirli ciğerini ince ince doğrayarak, adına Periton denmiş bir gazetenin üzerinde kedinin önüne koyacak ve kediyi zehirleyerek öldürecek; düşündüğü bu.

   Sadece tümöre değil, hayatına da tıpkı bir kediymiş gibi davrandığını seziyorum: Zehirlenmiş, altın sarısı bir ciltle kaplanmış gövdesini, sırt izleriyle dolu, lekeleri soldurulmuş ama tam temizlenememiş bir hastane çarşafının üzerine koyacak ve gözden çıkardığı hayatın önüne upuzun uzanacak.

   Bu arada kendini çekici kılmayı hem hayata hem de hayatın içine sinen ölüme şirin görünmeyi de düşünecektir: Gözkapaklarına yaldızlı mavi iki fırça darbesi konduracak, kirpiklerinin dibine dört siyah çizgi çekecek; tüpünden dönerek çıkarken göz kamaştıran kıpkırmızı dudak boyasının ezberlenmiş biçimini alıp ağzına yerleştirecek; sonra, elmacık kemiklerinin üstünü pudra zerreleriyle okşayacaktır. Bu arada, yeniden çıkmaya başlayan saçlarının biçime gelmeyen başkaldırışını siyah bir örtüyle gizlemeyi de ihmal etmeyecektir.

   Fazladan çıkıp gelen bir mide kanaması tasarısını bozmazsa eğer, böyle makyajlı bir ciğer olarak koyacaktır kendini, hayat kedisinin önüne.

   Asla söylemeyecek ama, ben biliyorum: Zehirlemeye çalıştığı hayatı seviyor; düşündüğünden ve dışarıya gösterdiğinden çok seviyor. Beyaz uzun tüylü, sırnaşık, kalın kuyruklu, şımartılmaya hazır bir oyuncu çünkü, peşine düştüğü ve enerjisini giyinmek istediği kedi.

   Oysa bu mağrur ve umursamaz kedi, onun sandığı gibi bir kedi olmadı hiçbir zaman. Bilge Karasu’yu doğrulamak için elinden gelen her şeyi yaptı ve bundan böyle başka bir şey yapmayacak: “Kedi sevmek, kedinin, kendisini seven karşısındaki umursamaz bağımsızlığını baştan kabul etmektir.”

   Böyle bir kediydi onunki de: Tırnaklarını patilerine gizlemiş, sivri dişli.

   Bir şeyi daha yanlış hesapladı Bayan Y: Hayatın, hayatlarımızın, virajsız, kavşaksız inişi ve yokuşu olmayan dümdüz bir yolun üzerinde gittiğini sandı. Diyorum ama, sanmadı aslında; öyle olmadığını biliyordu, öyle olsun istiyordu. Bu kolaydı, önümüzü gördüğümüzde huzuru da önümüz sıra yürür görürüz. Bunu özledi, böyle olsun istedi. Yoksa, bunca zamanın kedili kadını, kedilerin, hele hayat kedisinin, bir o yana bir bu yana, şaşırtan sonsuz zigler, zaglar çizdiğini, biçimine girdiği gövdelerin üstüne basarak kaldırımlardan kaldırımlara geçtiğini ve menzilini böyle tükettiğini bilmez mi?

*

   Milan Kundera’nın Ölümsüzlük’ünde kendine yer bulan Bernard, kimin, hangi nedenle verdiğini bilmediği bir “Tam Eşeklik Diploması” ile ödüllendirildiğinden beri aşağılanmışlık duygusuyla yaşıyor ve bu belge yüzünden kendini başarısız, gereksiz ve mutsuz hissediyordu. 

   Bir gün, sevgilisi Laura’nın evine, işte bu karanlık düşüncelerle geldi. Dışarıda yemek yiyeceklerdi; Laura, giyinmek için yan odaya geçti, Bernard da, salonda onun siyam kedisiyle yalnız kaldı. Kedinin sevgilisi için kutsal olduğunu biliyordu; bu yüzden -ona karşı özel bir sempati duymadığı halde- her karşılaştıklarında kediyle ilgilenmesi, onu okşaması gerektiğine inandırmıştı kendini. Karanlık düşüncelerle gölgelenmiş bu inançla dalgın, kendiliğinden, iradesinin dışında, biçim olarak sevmek için, ama sevmeyi aklına getirmeden, elini kediye uzattı. Hayvan hırlayarak ısırdı onu. Bernard öfkelendi, sırtını kamburlaştırarak hırıltılar çıkaran kediye yumruğuyla karşılık vermeye hazırlandı. Tam bu sırada, kapıda dikilip kendisini izleyen Laura’yı farketti. “Hayır” dedi Laura, “cezalandırmana gerek yok. Yanlış bir şey yapmadı kesinlikle. Okşandığı zaman dalgınlığı kabul etmez. Ben de öyleyimdir. Yanımdaki birinin başka şeyler düşünmesine katlanamam.”

 

   Milan Kundera, denemelerini kurar, kurgular ve bunları, ucunu bucağını bulamadığı imgelem ağının hamağında buluşturup romana dönüştürürken, yeni bir şey yaptığını biliyor; romana bir de buradan bakalım, diyor. Yani o, yeni bir kedi olarak, önünden gelip geçen kısa parkurlu eski farelerle ilgilenmiyor bile. Onlar bir bacaklarından bağlılar zaten; iki bacağından, üç bacağından, dört bacağından bağlanmış hallerini yazmayı anlamsız buluyor.

   Kundera’nın, söz ve kurgu ustalığı ile yeni imgelem alanları açan bakışı, kaç yazarı ne biçimde etkilemiştir, bunu bilmiyorum. Şunu biliyorum: Kundera’nın yeni romanı, biçemi, tarzı, yolu, yordamıyla bir “bağlanmış eski fare” durumuna getirmiştir; getirilmemişse getirilecektir; bu kesin. İster istemez, tıpkı bir Breton, bir Sartre kuşağının oluşması gibi,

bir Kundera kuşağı oluşacaktır, oluşmamışsa.     

    Bildiğim bir örnek var:

   Şebnem İşigüzel bu izi izleyen bir kedi.

   O, tutulmuş fareleri yakalama ustası olma yolunda bir kavşağa, belki kendi kavşağına ulaşma çabasında. Kundera gibi o da tek ya da dört bacağından bağlanmış farelerin peşinde değil. Peki, ne yapıyor? O, yakalanmış, hatta ayıklanmış farelerle dolu tabakların konduğu masaya sandalyesini yanaştırıyor ve teklif beklemeden on parmağını da kullanarak atıştırıp duruyor.

   Şebnem İşigüzel, tam bir kedi; atak ve umursamaz. Hayatın kedisiyle ‘var olma’ koşulunda anlaşmış, onunla ortak bir yaşam şekli saptamış.

   O, atak ve umursamaz tavrıyla, başkalarının hazırladığı masalara her oturuşunda, ev sahibi gibi davranıyor ve anlaşma yaptığı hayat kedisini de yanındaki sandalyeye oturtuyor.

   Şebnem İşigüzel açık sözlü bir kedi; gizlisi saklısı yok: “Siz kötü bir yazar ama kurnaz bir insansınız” dedirtiyor kendine. Edebi hırsızlıklardan, aşırılmış cümlelerin cilalanmış halini kullanmaktan ve dedektif yazarlıktan bahsederek tanımlıyor kendini. Tam bir “Yaptım, yapıyorum, yapacağım; size ne?” tavrı bu.

   Şebnem İşigüzel, var olmayan hayalgücünün yerine cesaret koyan bir kedi, aynı zamanda. Başkalarından öğrendiği fare yeme yöntemlerini kendine göre geliştirmeyi, aşırıya vardırmayı seviyor ve böylece farklılaştığını sanarak kendi sanal ufkunu oluşturuyor.

   Şebnem İşigüzel’in keyifle oturduğu masalardan biri de hiç kuşkusuz Milan Kundera’nın masası. “Ölümsüzlük’ü ben yazmak isterdim” hayıflanışından belli bu. Ama, pes etmediği de kesin: Ölümsüzlük’ü yazamamanın acısını, Çöplük’ü yazarak bastırmaya çalışmış.

   Kundera, “Yürüyordu ve büyük bir otoyola çıktı. Arabalar birbiri peşi sıra geçip gidiyordu.” diye anlatır, yolun orta yerine oturarak ölmek isteyen kadının durumunu. O halde Şebnem de Leyla’yı yolun orta yerine oturarak ölmesi için Alibeyköy sırtlarına tırmandıracak ve otoyolun kenarına çıkacaktır.

   Kundera, kitabın Rastlantı bölümünde, ara bölümlere numara verirken, tek sayıları adsız kadına, çift sayıları Agnés’e mi ayırmış; o halde Şebnem, Çöplük’ün 7. bölüme şöyle başlayacaktır: “Tek rakamlar Leyla’nın.”

   Ayrıntıları çoğaltılabilir bu örneğe bakarak, acaba diyorum, kedilerde yeni bir organ mı oluştu? Ya da vardı da bugüne kadar kimseler farkına mı varamadı? Kuyruklarının ucunda, tüylerin arasına gizlenmiş bir iğne-doku ya da sadece kendilerine batan, içe doğru bükülmüş bir çakı çıkıntısı?

   Öyle olmalı; diyor ki bir kedi şair, Gölgelerin Oyunu’nda: “devinimlerin hareketi”. Bir başkası: “kimseler görmüyor içimden sökülen nehirlerin gürültüsünü” diyor ve şöyle bitiriyor: “acının kompetanı oldum / koyver beni ölüme anne”

   Evet, şiir ülkesinin Mor İntiharları, bunlar.

   Kedi ve korkuluk.

   Kedi korkulukları.

   Korkuluk kediler.

            *

   Sonunda başka bir şey yaptı Bayan Y.: Bir pazar günü, dördüncü kattan aşağı attı, birbirine benzeyen, birbiri olan kediyle hayatı. Sonra, asansörle alt kattaki morga indi, kimselere görünmeden arka kapıdan çıktı, onları bahçe duvarının dibinde buldu. Yanlarına sindi. Küçücük bir nokta oluşturdular ve binlerce noktanın arasında, birlikte kayboldular.

   Şimdi, o noktalardan bir nokta olarak, o noktalarla beraber, tutmayan bir hesabın içinde çürüyorlar.

   Elleri paftalı, resmi bıyıklı adamlar, çok basamaklı, dik merdivenli üst geçitler kondurdular yolların kubbesine.

   Hiçbirinin aklına kediler için, bir tek yaya geçidi yapmak gelmedi.

*

   Enis Batur haklı, Kediler Krallara Bakabilir. Bakmalıdır. Çünkü, onların her biri birer korkuluktur ve kimi şapkalıdır.

   Şapkalı olanlar, krallara bakarlarken şapkalarını çıkarmazlar.

              Akatalpa, Sayı: 64/Nisan 2005

 

 

KEDİ ZAMANI

         Kediye sormuşlar:  -Küllerin yanı mı, sobanın altı mı? 

          Bir soru olmuş yanıtı:                                 -N’oldu güneşe?                       

                                                                                         İhsan Üren

  Tekel deposuna varmadan, Yahşibey Caddesi’ne kıvrılıyorum. Evlerin avluları yola kapalı: Yüksek duvarların, yüksek kapıların ikiye böldüğü zaman, iki ayrı köşede bekliyor. Eliböğründelere yaslanmış cumbalar, dizlerinden destek alarak doğrulmaya çalışan kadınlar gibi dizilmişler iki yana. Ve camlarda, evleri savunan top namlularına benzeyen soba boruları, son dumanlarıyla bulut resimleri çiziyorlar, daracık göğe. 

Yolun aşağısındaki pala bıyıklı Osmanlı evleri top sakallı barlara dönüşmüş. Bazı evler de ışıklarını atkuyruğu gibi bağlamışlar enselerinde: Kıraathaneden cafeye geçmişler. Yolun sonu Altıparmak çünkü, uygarlık, atını oraya bağlamış.

Atlarını arabalarla değiştirenlere karşı yürüyorum. 

Köşeye varmadan, Oya Apartmanı. Kapıyı dik kesen çıkıntıda iki sıra zil. En alttakilerden sağda duran adın üstüne basıyorum: İhsan Üren.  

Aşağıdan duyuyorum, 

“-Yine doktor için geldi bunlar” diye düşünüyor İhsan Üren, “- Benim zilime basmaktan keyif alıyorlar.”  

Bu sırada ya alnına kaldırıyor gözlüklerini ya da çıkartıp masaya fırlatıyor. 

Zile bir kez daha basarsam, bu defa, 

“-Cüce bunlar” diyecek, “-Boyları yetmiyor üst katların ziline.”

En üstteki iki zile birden basıyorum. Kilidin dilini tutan yay atıyor, içeri giriyorum. Sağdaki duvara posta güvercinleri konmuş. İhsan Üren’e ait olanın ağzında, uzunlamasına katlanmış iki edebiyat dergisi; biri Akatalpa. Alıp bir kat yukarı çıkıyorum.

Zil.

“-Yine mi?” diye bağırıyor içerden, İhsan Üren, “-Cüceler!”

Kapıya vuruyorum, ayak parmaklarımın üzerinde yükselerek.

Sürüklenen terliklerin hışırtıları. Kapı açılıyor.

“-Merhaba İhsan Abi” diyorum.

“-Sen misin, gel” diyor, “- İçeri al pabuçlarını.” “-Sana bir soru getirdim, iki de dergi.”  

Beni izle, diyor, sürüklenen terliklerin hışırtısı. 

Karşı duvarda, iki çerçevenin içine doluşmuş deniz ve kayıklar. Salonun uzun L’sinin dibinde, kendine hayran, kısık sesli bir televizyon, çaprazında bilgisayar masası, bilgisayar, sandalye ve dergiler, kâğıtlar, kitaplar.

İhsan Abi sol yanağını tıraş etmiş; sağ yanağı pamuk tarlası.

Baktığım yeri fark etmiş olmalı ki:

“-Yüzümün öte yanına geçiyorken aklıma bir şey geldi, unutmadan yazmak için masaya geldim ve kaldım burada.” diyor.     

“-Ne yazdın, İhsan Abi?” diye soruyorum. Okuyor:

“-Okula giden ağaçlar defterlerini yolda unutmuşlar. Öyle budamışlar ki ağaçları; tek dalın kalmamış anısı. Yapraklar

dökülüyor; artık üşütür yalnızlık.”

     “-Bunlar japongülleri, İhsan Abi.” diyorum. 

Zil çalıyor.

“-Cüceler” diye bağırıyor, İhsan Üren, fırlatıp atmak için gözlüklerini arıyor.

“-Yüzünün öte yanına geçiyorken, uçurdun çenendeki köprüyü.” diyorum gözlüklerinin durduğu yeri işaret ederken. Devam ediyorum:

“-Burnunun altındaki geçitte kıl heyelanı. Kasketin yalçın, alnında kar gölgeleri. İki kaşının arasında dipsiz bir uçurum var.

Gözlerin jiletten korkuyor, enseni dolaşmak zor.” 

“-Sen mi soracaksın yoksa ben mi başlayayım?”

“-Burada soruları sen sorarsın İhsan Abi.” diyorum, “-Sen başla.”

“-Sonsuzluk bozuk mu?” diye soruyor.

Kanepenin kıyısına ilişiyorum. Yerdeki, bilgisayar masasının üstündeki kâğıtlara, koltukların üstüne, raflara, kitaplığın önündeki masanın üzerine yığılmış kitaplara bakıyorum.

“-Döngü!” diyorum, “-Ne kadar yol alırsa alsın, her şey çıkış noktasına dönüyor. Mekânı tekrarlıyoruz; zaman, yok’tan yok’a doğru istifleniyor. Farklılıklarımız aynılığın birer parçası. Bizler birer ritimiz, İhsan Abi, sonsuzluğun tamtamından çıkan ve boşluğa savrulan birer avaz.”

“-Maddenin hangi halisin sen?” diye soruyor bu kez, “-Hücrelerimizin sonsuzluğu gövdemizin sınırlarında dokulara mı dönüşüyor? O zaman küçük İhsan diye mi çağırmalıyım epitellerimi? Öyleyse ben, yüzümün sol yanındaki İhsanları mı kazımış oldum, bu sabah? Yarın sabah ve sonraki sabahlar, jiletim yüzlerce İhsanı mı kazıyıp duracak? Yıkılacak bir duvara çiçekler yapmanın anlamı ne?”

“-O benim sorum, İhsan Abi” diyorum.

“-Ne o?” diye soruyor bu kez, “-Mücella’yı mı gördün?” “-Mücella mıydı gördüğüm, Çantacı Ayten mi, bilmiyorum. Belki de hem Ayten’di hem de Mücella. Belki birlikte geçmişlerdi, bizim de geçeceğimiz o yerlerden. Belki biz önden yürüyorduk. Durulacak yerleri geçtik, dalgın ve kör; onlar gördüler ve orada kaldılar.”

“-Hohladığımız camda ne kadar kalır adımız?”

“-Sahi, İhsan Abi, insanın hangi haliydi Ayten? Kızyakup Mahallesi’nden alınan zambak, Ahmet Dai’nin son cemaat yerine dikildiğinde, el bağlamış müminler hangi hayata onay verdiler? Aşkın, Ayten için dünyadaki ahret olduğunu biliyorlar mıydı? Biliyorlarsa, nereye gönderdiler onu? Peki, Şahadet Camisi’nin gölgesinde hangi çiçeği yetiştirebilirdi Mücella? Biz oradan geçip nereye gittik? Neyin gölgesi bulaştı üstümüze?” 

“-Şimdi çıksam Gümüşlü Kümbet’e, Tophane Parkı’nda otursam. Kırk yıl öncesinin gencini yanıma çağırsam, kızarık yüzüne baksam, terleyen ellerini tutsam, sevgili bekleyen coşkusuyla dalga geçsem. Şahadet Camisinin oradan, Pınarbaşı’nın buzlu suları gibi aziz bir kız alsam, öpüp başıma koysam, kırk yıllık karım olsa... Nafile Bursa, nafile yaşam; yoruyor yıllar. Ne kadar istemesem de araya giriyor zaman denen canavar. Bu büyüde aksayan bir yön var.”

“-Biz maddenin toz haliyiz İhsan Abi. Bir ad aldık kendimize ve cilalı toz devrini yaşamaya başladık.”

“-Unutmuş tarihi, çürümüş tohum. Düşümde sızlıyor zaman, acıtıyor canımı. Yangındı gül alevi. Geçmişin kristal hortlağı ayna, söyle bana, kimdir şair, Babil kulesinde sözcük çiftleştirenden başka?” Durdu, daldı:

“- Kırk yıl var ki bir ateşböceği görmedim. Çalındı galiba kiraz mevsimim, es geçtim ilkyazları. Çocukluktan bütünlemeye kalmış bir çırak gibi, yoksul geçirdim hayatı. Şimdi kirli bir camın ardından bakıyorum o yıllara. Fırtınalara, gözyaşlarına yalancı bir yiğitlikle kafa tutuşumu görüyorum. Katladığım mendilin içinde kalmış gençliğim.”    

Parmaklarını gözlerine, gözlerinin arkasına dokunmak ister gibi bastırdı. 

“- Evin büyükleri, birer birer çekip gittiler. Şimdi onlar okunmaz birer hiyeroglif. Ve ben, bu alfabenin bir harfi olmaktan kurtaramıyorum kendimi. Çıtkırıldım bir ruh taşıyorum; bu yüzden, zonklayan ölü çocuk fotoğrafları düşüyor içime. Yaşlılık yarı yarıya anımsamaksa bir o kadar da unutmak demekmiş, bunu anladım. Zaman, kanatlarını koparıyor anıların; unutuluş ırmağına düşüyor kuş ve karanlığa boyanıyor. Kelebek kanatlarının arasından çıkıp gelen sabah, ırmak kıyılarına yıkıp duruyor kötülüğün seslerini. Ah, bir de unutulmak var ki, işte asıl o öldürür bizi.”

Bölmekten korkarak sessiz kalıyorum. 

“- Daha da öteye gitsem, özgür bıraksam çocukluğumu, dal kapar kayık yapar ve yüzdürür gölde, kimselere aldırmadan kayığını. Kahkahaları çelenk yapar takar başına, ağzı papatyalı palyaço olur. Ama, sabrın hünkârı zaman avunmuyor palyaçolarla.”

Sağına soluna bakındı, ayağa kalktı ve, 

“Ben yüzümün öte yanına geçiyorum, git artık.” dedi, terliklerini hışırdatarak koridora yürüdü.

“-Yıkılacak bir duvara çiçekler yapmanın anlamını söylemeden mi gidiyorsun İhsan Abi?” diye sesleniyorum arkasından. “-Yüzünün öte yanında dolaştıracağın jilet senin boya fırçan mı olacak? Klavyen, kalemin, kalemlerimiz; hepsi birer boya fırçası mı yani?”

Fayanslara çarpan sesi geliyor banyodan:

“-Sonsuzluk bozuk. Koynumuzda mayalıyoruz ölümü. Korkuyoruz. Korkunun kokusunu bastırsın diye çiziliyor çiçekler. Beynimizdeki boya bu korkuyla kirli. Artık git.”

Çıkıyorum.

Osmangazi Kaymakamlığı’nın önünden geçerken, binadan gelen ilkokul çocuklarının sesini duyuyorum. Tabeladaki yazı akıyor ve okumayı yeni sökmüş bir çocuğun tebeşiriyle yeniden yazılıyor: Altıparmak İlkokulu. 

Nüfus Müdürlüğü’nün kadın memurları, bütün kalçalarını ve bütün göğüslerini yanlarında taşıyarak seke seke koşturuyorlar bahçede: “Ava gidiyoruz, cıva gidiyoruz, sizin gibi kimselerle konuşmuyoruz.” Kurdelaları zıplıyor, iki örgü saçlarının ucunda. Yanakları pembe, enseleri terli. Muhasebeden iki erkek memur, plastik boruları ağızlarına dayamış, kızların bacaklarına doğru, kâğıt külahlar üflüyorlar. 

Kemerlerin altında sırtlarını duvara dayayarak oturmuş jandarma erleri, çömeldikleri yerde, cam bilyeler, gazoz kapakları ve artist resimleri ile dolu ceplerinden çıkarttıklarını birbirlerine göstererek günlük oyuncak borsasını konuşuyorlar. 

Makam şoförü, kolunda sınıf mümessili bandı, elleri arkasına bağlayarak dolaşan kaymakamın bahçe turundan sonra vereceği hareket emrini bekleyerek kara plakalı arabanın camlarını siliyor. 

Okulun çalışkan kızları, çizgi film kahramanlarını taklit eden iki polis memurunun kedili, fareli, peynirli, kapanlı gösterisini alkışlıyorlar. Her biri, aklında kırılgan ve kırıtkan aşk filizleri, sırlarını kendilerinde tutarak, ötekilerin davranışını kolluyor.

Birden Akademi’ye dönüyor okul. Bayan memurlar, öğrenci kızlar gibi, şımarma haklarını saklı tutarak, ciddi tavırlı amirlerine, yanıtlarıyla ilgilenmedikleri sorular soruyor, bitirme tezi saydıkları kestirme hayatlara kaynak olabilecek bilgileri almak için, kulaklarını onların dudaklarına yaklaştırıyorlar. Bu sırada, tek katlı, yeşil panjurlu evlere (biri kız biri oğlan) çocuklar ve elleri kolları paketlerle dolu kocalar yerleştiriliyor. Geniş paftalı projelerin üzerine arabalar, tatil köyleri, uçak biletleri ve dünya gezileri de işaretleniyor. 

Dile getirilmeyen bu istekleri içlerine fısıldayan kadınlar, onay aşamasının yaklaştığını hissettiklerinde bütün şımarma haklarını kullanıyorlar. 

Onay mührünü pantolonlarının en derin cebinde taşıyan orta yaşlı amirler, kendilerine sunulan tasarılardan daha verimli sonuçlar alabilmenin yollarını ararlarken, bir yandan yapılacak ön çalışmaların önemini vurguluyor bir yandan da, tek katlı, panjurlu evlerin yerine, gözden uzak bir arkadaş evini ya da yıldızı olmayan otellerin tek gecelik odalarını nasıl kondurulabileceğini düşünüyorlar. Soruları dinler, yanıtlarını verirlerken, gerçekleşmesi güç görünen bu planların olası zararlı sonuçlarını da hesaplıyor, bu hesabı, projelerin maliyetine ekleyerek genç bayanların dikkatini çekiyorlar ve sözlerini, bu gece ne yapacaklarını sorarak bitiriyorlar.

Bahçe duvarının köşesine kurduğu tezgâhta çakmaklara gaz dolduran yaşlı adamla göz göze geldiğim anda, Kaymakamlık binası, Kaymakamlık binasına dönüşüyor yine. Kravatlar, kâğıtlar, takım elbiseler iniyor, çıkıyor merdivenlerden. 

“-Yardım edin bana” diyorum çakmakçıya, “-Tutuverin şu merdivenin ucundan.”

Beni umursamıyor,

“-Nasılsa yıkılacak.” diyor. 

Elindeki tüpten bir sıkımlık gaz boşaltıyor havaya,

“-İşte şu gazın çizgisi gibi dimdik, merdiveni dayayacağın duvarın omurgası; onun kadar dik, onun havadaki izi kadar ve ancak onun kadar dayanıklı. O bir resim, üstat, bir kartpostal. İçi yok, derinliği yok, arkası yok. O bir kâğıt ve zamanın makası çalışıyor.”

Yürüyorum.

*

Yürüyor muyum? 

Zamanın makası, sınırlarını bozmadan kesip çıkarmış Fikret Ürgüp’ün resmini edebiyat fotoğrafından: Saçları karışık, ayağı çorapsız, yüzü kir içinde ama, ne tuhaf mutlu; sanırım mutlu.

Fikret Ürgüp, Heidegger’in lichtung’unu yakalamış: “Bir yerden kopup da geliyoruz oraya; ormanın ortasındaki yemyeşil çimenliğe.” 

Yücel Kayıran, Sonsuzluk ve Bir Gün dergisinin ilk sayısında lichtung’u “İnsan Varlık’ın açıklık alanıdır. / İnsan, dünyadaki– varlık olarak kendine açılmıştır.” biçiminde yorumluyor ve belki de Heidegger’in felsefi yaklaşımına bir bakıma biraz tinsellik biraz da kutsallık ekliyor. 

Büyük Varlık’ın parçası olarak insanının kendini sorgulaması ve kendini sorgularken büyük Varlık’ı da sorguluyor olması bir yana, bu kavramla vurgulanmak istenen aydınlanma, tam olarak insanın kendini fark etmesidir ki, Fikret Ürgüp’ün ormanın ortasındaki, yemyeşil çimenliğe çıkması boşuna değildir.

Öyle söylenir: Orhan Veli’yi, özellikle yaşadığı dönemde, her okuyan, şiir yazmaya kalkışmıştır. O duyguyu kışkırtır çünkü: Ne olmuş yani, bunu ben de yazabilirim. Yalınlığın basitlikle karıştırılması ya da nahiv söylem ustalığının cılız ses sanılmasıdır bu; derinliği hesap edemeyenlerin kendi sığ sularındaki çırpınışlarıdır.  

Ürgüp, öyküdeki Garip’lerden biri. Düz, olduğu gibi, geldiği gibi, basit, boyutsuz, ayak bileklerinden yukarı çıkmayan bir derinlikte (ya da sığlıkta); sanat kaygısını aklına getirmeden yazıyormuş izlenimi veren çetrefil bir yazar o. Farkında olan, farkına varan bir süperrealist. Bilinci, bilinçaltını ve rüyayı doğru okuyarak bunların bileşkesinin işaret ettiği gerçeğe varmayı amaçlayan bir yazar.

“Bir kadın okumuş. Korktum, dedi. Korkacak bir şey yoktu. Ne rüya ne uydurma. Yaşantının ta kendisiydi.”

Atlamışım ya da görüp geçmişim: Van’ı ve Kısa Lodos Hikâyeleri’ni Bahri (Çokkardeş) getirdi bana. Basıldığından tam on dört yıl sonra okudum ve Fikret Ürgüp’ün resimlediği duvar üstüme yıkıldı.

Zamanın makası çalışıyor; acımasız...

                             Akatalpa, Sayı: 66/Haziran 2005