TİRİLYE ANILARI

Tirilye Tarihi

Tirilye Günlüğü

Mübadele

Tirilye Zeytin Fabrikası

Hasretlik Bursa

 

                                                                         
                                                                                                   Dr. Cemal Nuri Gürbüz

     Günümüze ait ne varsa bir an için olduğu yerde bırakıp, biraz eskilere, 1969 yılının Tirilye'sine benimle bir yolculuk yapmak ister misiniz?

     Tirilye o tarihte şimdiki halinden çok farklıydı. Kendi halinde, sessiz sedasız bir sahil kasabasıydı. Evlerin kapıları dışarıya sarkan bir iple açılır, kilitlenmezdi. Sahiller balıklara, martılara, kayalara, yosunlara, çakıl taşlarına, dalgalara ve başta çocuklar olmak üzere biz Tirilyelilere aitti. Herkes herkesi tanır, selâmlaşır, hatır sorardı. İşte o zamanların Tirilye'sindeki bir yaz gününden, 20 Temmuz 1969'dan bahsetmek istiyorum size.

    O gün hava kavurucu derecede sıcaktı. Öğle yemeği için eve koşa koşa gidip gelmek hariç, neredeyse gün boyunca hiç denizden çıkmamıştım. Aklımca güya denizde serinleyecektim. Akşam olduğunda sırtım, kollarım, omuzlarım, alnım yanarak soyulmuş, acı içinde kalmıştım. Ama 20 Temmuz'u dün gibi hatırlıyor olmamın asıl sebebi sıcaktan kavrulmam değildi. O gün tüm dünya heyecanlı bir bekleyiş içindeydi. Apollo 11 isimli uzay aracı ile insanoğlu Ay'a ilk kez ayak basacaktı. Radyo bu olayı naklen yayınlayacağı için çok uykum geldiği halde uyumamıştım. Zaten uyumak istesem de acımdan uyuyabilir miydim bilmiyorum. Nihayet gece 10 sıralarında Neil Armstrong isimli astronotun Ay'a indiğini duyarak insanlık tarihinin önemli dönüm noktalarından birini çocukluk anılarımın arasına yerleştirme şansı bulmuştum. Radyodan dinleyerek de olsa, böylesine önemli bir olaya tanıklık etmek çok heyecan vericiydi.

    Tirilyeli biri olarak beni asıl heyecanlandıransa bambaşka bir şeydi. Apollo 11 projesinde ve dolayısıyla insanoğlunun Ay'a ilk kez ayak basmasında görev alanlar arasında Tirilyeli bir mühendis olan İsmail Akbay da vardı. Yakınları çok samimi komşularımızdı. Bir Tirilyeli mühendisin de katkısıyla Ay'a ilk kez ayak basılmasını radyo canlı yayınından dinlemiş bir çocuk olarak uzaya büyük bir ilgi duymaya başlamıştım. Bu ilgim hiç azalmadan hatta artarak günümüze kadar devam edegeldi. Sınırsız büyüklükteki evrene dair bilinen ve bilinmeyenlerle ilgili merakımı bir kenara koyup yine Tirilye'ye ama bu kez başka bir zamana dönelim isterseniz.

                                          

                        NASA'da çalışan ilk Türk Mühendis İsmail Akbay (1930-2003)

    Tıp Fakültesinden mezun olduğum 1981 yılının yaz günlerinden birinde Tirilye'de çok önemli bir tarihi keşfe tanık olmuştum. Milat'tan sonra 50 yılında ölen Romalı bir komutan ile eşine ait mezarın açılışını izlemiştim. Mezar, şirin kasabamızın en manzaralı yerinde, Tirilye'ye ve Gemlik körfezine tepeden bakan Çamlı Kahve yakınlarındaydı. Romalı komutan belli ki, sağlığında çok sevdiği bu manzaralı yerde ebedi uykusuna yatmak istemişti.

    Kasabamızın tarihi hakkında ipuçları veren bu keşif sırasında mezarlardan çok ilginç eşyalar ve takılar çıkmıştı. Örneğin parmakla hafif hareket ettirildiğinde, şeffaf yeşil renkli taşın arkasında, kollarını bacaklarını oynatarak dans ediyormuş gibi görünen altın renkli dansöz figürü işlenmiş bir yüzük bugün bile gözümün önünde.

    Bu keşif sırasında, bir yandan mezardan çıkan eserleri izlerken, bir yandan da yaklaşık iki bin yıl öncesine giderek, Romalı komutanın bugün Çamlı Kahve'nin olduğu yerden mehtabı seyrettiğini hayal etmiştim. Yanında bulunan müneccimlerden biri, günün birinde insanların Ay'a ayak basacağını ve bu  başarıya katkısı olanlar arasında bir hemşerisinin de yer alacağını komutana söyleseydi, bunu söyleyene ne gözle bakardı acaba diye düşünmekten kendimi alamamıştım.

    Çakıl Taşı

    Yıl 2000, aylardan Eylül'dü. Bir kongre için gitmiş olduğum Atina'daki son günümün gecesiydi. Saat 22.30 olmuştu. Ertesi gün erkenden uçuşum vardı. Sabahın kör karanlığında uyanmam gerektiği için niyetim hemen yatıp uyumaktı. Bavulumu hazırlamış, yatmaya hazırlanıyordum ki, telefonuma gelen mesaj sesiyle bu planım değişiverdi. Yakın bir arkadaşımdan gelen mesaj aynen şöyleydi; “Cemal'im, bana oradan lokum getirebilir misin? Ama havaalanından olmasın.”

    Arkadaşımı kıramazdım. Ama bu saatte lokumu nereden bulacaktım? Havaalanından alsam ne olurdu ki? Türkiye'de lokum mu yoktu sanki? Üstelik lokum bize özgü değil miydi?

    Atina'yı bilenler bilir, akşam olduğunda neredeyse herkes meyhanelerde ya da canlı müzik olan lokantalarda eğlenmeye başlar. Dükkanlar ve işyerleri de erkenden kapatılır. Bu düşüncelerle, aceleyle giyinip otelden çıktım. Doğrusu, lokum bulma konusunda hiç umudum olmadan bir caddede yürümeye başladım. Işıkları yanan küçük bir bakkal dükkânı çıkıverdi karşıma. Bakkal dükkanının ışıkları açık ama kapısı kapalıydı. İçerideki kişi cama vurmamla kısa bir şaşkınlık sonrası gelip kapıyı açtı:  “Benim dairem bu apartmanda. Dükkânı biraz düzenlemek istiyordum. Onun için ışıklar açıktı.” Kolaylıklar diledikten sonra, sohbeti çok sevdiğim halde, geç saat olduğu için hemen konuya girip, lokum almak istediğimi söyledim. Önce bir süre yüzüme şaşkınlıkla baktı. Sonra raftan bir paket lokum alıp bana uzattı. Ardından sordu: “Where are you from?”

 “Türkiye'den geldim” diye Türkçe cevap verdim. Bakkal mesajı alır almaz ve hiç duraksamadan konuştu. “Hangi şehirden geldiniz?” Az önceki bezgin, yorgun ve neşesiz bakkal gitmiş, onun yerine gözlerinin içi bile gülen çok mutlu bir insan gelmişti. Hem de saniyeler içinde... “Bursa'dan” diye cevap verdim. Hemen arkasından ekledim; “Mudanya, Tirilye'yi bilir misiniz?” Bakkal kırk yıldan beri görmediği kardeşini gören birinden farksızdı o anda. “Komşuyuz, kardeşiz, dostuz biz” diye heyecanla konuştu Rum şivesiyle. Tezgâhın arkasından yanıma gelerek, arada Rumca kelimeler kullanarak hızlı hızlı ve heyecanla konuşmaya başladı; “Annemin ailesi 1923 yılında mübadele ile Siği (Kumyaka) köyünden, önce Atina yakınlarında bir yere, oradan da Atina'ya gelip yerleşmiş. Annem o zaman 15 yaşındaymış. Geçen ay 92 yaşına bastı. Bir üst katta yaşıyor. Köyünü hiç unutamıyor.”

    Bu arada üç kutu lokumu bir poşete yerleştiren bakkal, bunları hediye olarak verdiğini ve para almayacağını söyleyerek konuşmaya devam etti: “Annem Tirilye'den ya da Siği'den biriyle çok uzun yıllardan beri karşılaşmamış. Köylüleriyle konuşmaya, anılarını canlandırmaya hasret kalmış. Eğer Tirilyeli veya Siğili biriyle karşılaşırsam onun yanına götürmeye söz vermiştim. Bana ve anneme bu iyiliği yapar mısınız? Benimle bir üst kata annemi görmeye gelir misiniz?

    Böylesine duygu dolu bir isteği geri çeviremezdim. Birlikte üst kata annesinin dairesine çıktık. Bakkal, yarı uykulu halde televizyon izleyen annesine olan biteni hızlı hızlı ve heyecanla anlattı. Sarışın, mavi gözlü, küpeli, kolyeli ve bizdeki yaşmağa benzeyen bir örtüyle saçlarının bir kısmını örtmüş ak saçlı, boyu küçücük kalmış bir nine vardı karşımda. Güçlükle ayağa kalkıp, titreyen buruş buruş elleriyle yüzüme dokundu önce. Sonra ellerimi tuttu. Elini öpmemi hiç yadırgamadı. Bu sırada öteki eliyle saçlarımı okşayan nine, daha sonra sımsıkı tuttu iki elimden ve iç çekerek sessizce ağlamaya başladı. Marya idi adı. Ne kadar sürmüştü ağlaması bilemiyorum. Benim de boğazım düğümlenmiş, gözlerim dolmuştu. Dakikalarca yüzüme baktıktan sonra ilk sözleri şunlardı; “Dolapta yaprak sarması var. Sever misin?”

    Yaprak sarmasını severim ama gece yarısı olmuştu. Bu geç saatte bir şey yemekten kaçınmam gerektiğini düşünen aklımla, Atina'da bir Rum ninenin ikramını severek kabul etmemi isteyen yüreğim karşı karşıyaydı. Yüreğim galip geldi. Yaklaşık bir saat kadar sohbet ettik nine ve oğlu ile. Tirilye'den, Siği'den, kayalık sahillerden, denizden, balıktan, yosun kokusundan, incirden, zeytinden, evlerin dış kapılarından sarkan iplerden bahsettik.

    Kendimden çok, ninenin yorgun ve uykulu olduğunu düşünerek birden ayağa kalktım. Nine, misafir kalmamı istedi. Bundan çok mutlu olacağımı ama sabah erkenden Türkiye'ye uçacağım için kalamayacağımı söyledim. Marya Nine bunun üzerine odadan çıkıp birkaç dakika sonra elinde küçük bir tahta kutuyla döndü. Kutuyu açıp içindeki kırmızı renkli bir çakıl taşını bana uzatarak konuşmaya başladı: “Bu çakıl taşını mübadele günü Siği köyünde sahilden alıp hatıra diye yanımda getirmiştim. Artık çok yaşlıyım. Köyümü bir daha göremem. Bu taşı kilisenin önündeki sahilden güneş batarken, güneşin battığı yöne bakarak denize atar mısın? Taşı denize atarken bunu Marya senden ödünç almış, şimdi geri veriyor der misin?”

    Türkiye'ye döner dönmez o çakıl taşını Marya ninenin tarif ettiği yerden, tam da güneş batarken, güneşin battığı yöne bakarak ve boğazım düğümlenerek denize attım. İçimden denize hitap ederek şunları söyledim o sırada; “Marya nine bu taşı senden ödünç almış, benimle geri gönderdi.”

                                  Mübadil Postası- 30.01.2023 sayısı, s. 16'dan kısaltarak alınmıştır.

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 02/02/25