GUREBAHANE-İ LAKLAKAN



Garip Leylekler Evi'nin İzinde 

"Gurebahane-i Laklakan Kavaflar Çarşısıdır (Ceyhun İrgil)

Ahmet Haşim (1884-1933)

 

Edebiyatımızda Bursa

Bursa'da Edebiyat

 

 

 

 

                                                                                   Ahmet Haşim 

            On beş sene evvel, bir tatil haftasını geçirmek için Bursa’ya gitmiştim. Üç dört saatlik hazin, kirli, eğlencesiz bir vapur seyahatinden sonra ovalar içinde iri bir tırtıl ağırlığı ile sürüklenen ufak bir şimendifer (=tren) beni aynı günün akşamında, karanlık bir duvar gibi semalara kadar yükselen Keşiş’in (Uludağ) eteğindeki yeşil şehre bırakmıştı..

             O sıralarda İstanbul’un yazar gençleri arasında (mimari) bir milliyet-perverlik (=milliyeçilik)hüküm sürüyordu. Herkes evvelce işitilmemiş eski bir mimar ismini bulmakla iftihar ediyor, makaleler ihtiyar mermerlerin mana ve asaletinden bahsediyor, şiirler kemer ve sütunların güzelliğini söylüyordu. Edebiyat lisanı duvarcılık ve marangozluk tabiratı (=tabirleri) ile dolmuştu. Türk münakaşaları ile ca-be-ca (=yer yer) dostluklar teessüs ediyor(=kurulmak), düşmanlıklar vücut buluyordu. Ben bile bir akşam Köprü’den İstanbul’a geçerken ince ve hafif minareleri altın semalara teressüm eden(=resmedilme) Yenicami’nin mimarisine dair bir münakaşa yüzünden eski bir mektep arkadaşımla müddet-i hayat(=ömür boyu) için bozuşmuştum..

             Milli şuurun uyandırdığı deruni kuvvetler henüz büyük felaketlerin çekiciyle dövülmemiş, bugünkü rüştünü(=olgunluğunu) bulmamıştı. Bu kuvvetler havai fişekler şeklinde, hayatın gecesinde renkli ateşlerden seyyal nakışlar çizdikten sonra dağılıp gidiyordu..

             O sıralarda Bursa’da benim de ne yapacağım tabi belliydi: Abideleri görmek, nakışlar ve çinilere dair tetkikatta bulunmak, sormak, düşünmek, not almak ve nihayet mimarinin (tarih) ve (ebed)i hakkında az çok uydurma yeni bir keşifle zengin, müstakbel münakaşalar için yerinde toplanmış kuvvetli vesikalarla silahlı olarak İstanbul’a dönmekti. Öyle yaptım..

             Çekirge’de Hüdavendigar türbesini ziyaret ettim. Türbedarın bana üç yüz senelik diye gösterdiği bir Kuran’ın yazı ve tezhibine takdir ve hayretle baktım. Türbenin kutsi Ulu’su Sultan’ın ceylan derisinden bir seccade, bir zırh gömlek ile bir miğferden ibaret cengaverane metrukâtına (=miraslar) haşyetle(=korku ve dehşet) ellerimi dokundurdum.

  

                        Muradiye’ye gittim. Türbenin rengarenk çini bahçesinde, erimiş yakuttan kırmızı lale ve karanfillerin havasında uzun müddet oturarak düşündüm.

    Diğer bir gün Yeşil Cami’ye gittim. Duvarları kaplayan yeşil çiniler bu mabedin içine esrarengiz bir denizaltı aydınlığı veriyordu. O aydınlıkta kayyımla karşı karşıya oturarak nakışlar ve oymalar hakkında uzun uzun konuştuk. Kayyım “Garip şey” diyordu, “bir zamandan beri İstanbul’dan gelenler hep bana sorduğunuz sualleri soruyor”. Ecnebilerin ziyaret ettiği camilerdeki sarıklı hademelerin çoğu gibi bu hoca da zeki, geveze ve saffetsizdi. Bana caminin Vefik Paşa zamanında Döpar Willie isminde bir Fransız mimarın nezareti altında, gömülü olduğu topraklardan çıkarılıp tamir edildiği zaman çalınmış olan çinilerden bahsetti.Ve bu iş hakkında daha fazla tafsilat(=açıklama) almak istiyorsam Bursa’da elli altmış seneden beri yerleşen, Türk muhibbi (=dostu) ve Türk-kari sanat meraklısı, mütekait Fransız konsolosu Greguvar Bay (Gregoire Baille))ismindekii  zatla görüşmemi tavsiye etti. Bu ismi ilk defa işitmiyordum, birçok Fransız muharrir (=yazar) ve ediplerin şarka dair yazılarında bu isim, güller ve çiniler arasında yaşamak ve ölmek için Bursa’da inzivayı ihtiyar etmiş garip bir sanat mecnununun ismi olarak geçiyordu. Ziyaret için müsaade istemek üzere kendisine yazdığım mektuba aynı günde cevap aldım. Ferdası günü öğleden sonra Setbaşı’ndaki evinde bana muntazır olacaktı(=beni bekleyecekti)..

             Bay (Baille) beni bahçesinde, çınar ve dut ağaçlarının gölgesinde kabul etti. Sigaralar yaktık, kahveler içtik. Biraz sonra gümüş bir tepsi içinde (ahududu) şerbeti getirdiler. Işıkta parıl parıl yanan billur kadehlerdeki buzlu, muattar(=kokulu), al mayi(=sıvı) ile boğazlarımızı serinlettik ve sırma işlemeli ipek peşkirlerle(=havlu) dudaklarımızı kuruttuk. Biz konuşurken ikide bir bahçenin bülbül sesleri ve serçe cıvıltıları ile dolu yeşil derinliklerinden elinde taze dut dolu bir tabakla, başı örtülü bir genç hanım veya kırmızı donlu bir kız çocuğu çıkıyordu. Madam Bay her birine halis Türkçeyle: “Güle güle… Ne zaman isterseniz yine gelin..Kendi bahçeniz gibi..” diyordu.. 

             Mösyö Greguvar Bay’a birçok nasir ve şairlerin kitaplarında tarifini okumuş olduğum, tarih ve edebiyata geçen köşkünü görmek ve kendisini tanımak için geldiğimi söyledim. Zavallı adam memnun oldu. Greguvar Bay’ın “dehadan mahrum bir nevi Piyer Loti (Pierre Loti) olduğunu iki üç söz teatisinden(=karşılıklı konuşma) sonra anlamıştım. Piyer Loti edebiyatı bir nevi afyondur ki, etkisine tutulanlar üzerinde ilk tesiri, onlara Piyer Loti’yi unutturmak oluyor. Bu edebiyatın sarhoşlarından Türk, Hıristiyan, yerli ve ecnebi birçok insan tanıdım. Bunlardan her biri Türkleri minareleri, kubbeleri, selvileri, çubukları, kafesleri, Eyüp’ü, Boğaziçi’ni kendisi keşfetmiş olduğuna ve kendisinden evvel bu güzellik aleminin insan gözüne meçhul olduğuna kani bulunduğunu hayretle gördüm. Bunlar zevklerini anlatmak için Piyet Loti’nin cümlelerinden başka cümle bulamazken Piyer Loti’nin mukallidi(=taklidi) addolunmayı(=sayılmayı) hakaret telakki ederler(=sayarlar). Greguvar Bay numuneleri günden güne çoğalan bu Türk muhiplerinin samimilerinden biriydi. Yegane eseri eviydi. Zevkinin merakını tahrik edecek bir cazibesi olduğunu öğrenmekten derin bir haz alıyordu..

             Evvela köşkü gezdirdi. Bu köşkte Muradiye’nin çinilerini takliden Kütahya’da yaptırılmış renkli bir duvar parçasından başka dikkate layık bir şey görmedim. Zaten Greguvar Bay köşküne fazla kıymet vermiyordu. Hayatının şaheseri bahçenin bir köşesindeki (Gureba-hane-i Laklakan) idi. Bu gülünç tesmiyenin(=adlandırma) sebebini Greguvar Bay bana sonra anlattı. Köşkten çıktık ve bahçenin her noktasında uzun uzun durup konuşarak dolaştık. Her bir adımda hane sahibi bahçesinin ayrı bir hususiyeti hakkında tafsilat veriyordu..

             -Bahçeyi bakımsız buldunuz değil mi? Bahçenin bu metruk ve perişan halini kendim istedim. Sarmaşıkların örümcek ağları şeklinde birbirine geçip bütün ağaçları kaplaması için senelerce bekledim. Bu ağaçlara karmakarışık saçlı insan başı manzarası vermek, dallara bu azgın inkişafı aldırmak, hasıl(=meydana gelen) bahçeye serbest bir orman manzarası verdirmek için bilseniz ne kadar çalıştım. Türk sanatının muhabbeti bana (tabiat) muhabbetini öğretmiştir. Tabiatı kayda tabi görmek bana şimdi eza(=sıkıntı) veriyor. Bir bahçe için bir ormana benzetmekten daha fazla bir güzellik tasavvuru kabil midir? Şimdi lö nötr (Le Neutre) usulü Fransız bahçeciliği bana bir çirkinlik ve bir manasızlık gibi görünmektedir..

             Sonra bahçesindeki ağaçların ayrı ayrı hikmet-i intihabını anlattı::

             -Belki dikkat ettiniz. Etrafınızdaki ağaçlar ekseriyetle söğüt ve selvidir. Bahçemin ölüm ve uhreviyet rayihası(=koku) dağıtabilmesi için bu nevi ağaçları tercih ettim. Etraftan burnunuza gelen bu mezarlık kokusu işte bu yapraklardan dağılıyor. Mezarlığı hiçbir millet sizin anladığınız güzel tarzda anlayamamıştır. Frenk mezarlığı ölümün tatlı ve haşin güzelliğini bozar. Ortada, sanki taşları daha dik ve köşeli yapan buzlu bir hava dolaşır; sanılır ki her ölü süslü ve sağlam mezarının kapısı arkasında, hodperestane(=kendini beğenmiş) bir hışımla saklanmış, muacciz zaire(rahatsız eden ziyaretçi) saldırmaya hazırlanmış bekliyor. Hıristiyan mezarlığının ağır sükutunda mahsus olan adeta husumettir. Halbuki sizin mezarlıklarınızın havasında her türlü maddi endişelerin tekallüsünden kurtulmuş bir tebessüm dolaşır. Müslüman mezarlığında insan her ölü için durup ağlamak ister, her ölü o kadar munis ve cana yakındır. Mezarlıklarınızı şehirlerin ortasında kurmakta haklısınız. Bunlar öyle bahçelerdir ki ağaçlarının yetiştirdiği meyvalar, yaşayanların tatması lazımgelen his ve fikir meyvalarıdır. Bahçeme mezaristan kokusunu neşredecek ağaçlar dikmekle baharını hazanla tadil etmek ve ona her mevsim için fikrin acı lezzetini vermek istedim..

                     

        Bahçenin ötesine berisine dağılan, tepesi sivri, altı geniş, kısa çamlardan birinin önünde durup anlattı::

             -Bu çamları sebepsiz bahçeme dikmedim. Türkçe ismini maalesef bilmediğim bu ağacı dönen Mevleviye benzettiğim için severim. Bakınız bu çam, deveran havasında açılmış bir Mevlevi tennuresini(=Mevlevi dervişlerin eteği) andırmıyor mu? Bu çamlara baktıkça sanıyorum ki bahçem azim bir sema-hanedir ve içinde nebati Mevleviler ca-be-ca(=yer yer), kendinden geçmiş, bülbüllerin ahengiyle dönüyor..

       O sırada yan yana birkaç odadan ibaret harap bir ufak binanın önüne gelmiştik. Mösyö Greguvar Bay::

             -İşte Gurebahane-i Laklakan! dedi. Biliniz ki bahçemin bu köşesi hakikat şeklini almış kendi hayalimdir. Bu harap üç odayla onları çeviren bu bahçe köşesinde ömrümün bu son günleri sükun ve tahayyül(=hayalde canlandırma) içinde geçiyor. Fırsat buldukça buraya iltica ederim. Zevcem bile bana burada refakat etmez. Bu inzivagahta arkadaşlarım yalnız sakat ve ihtiyar bir iki leylektir. Bilmem Bursa’yı gezerken gördünüz mü? Haffaflar(=ayakkabıcılar) Çarşısı’nın ortasında bir meydan var. Bu meydan malul(=sakat) bazı hayvanların dar-ül-acezesidir(=düşkünler evi). Kanadı veya bacağı kırık olan leylekler, bunamış kargalar, kör ve sağır baykuşlar burada halkın sadakası ile iaşe edilir(=beslenir). Haffaf esnafının aylıkla tuttuğu belki yüz yaşında, baktığı sakat leylekler kadar amelmande(=sakat) bir ihtiyar, toparlanan sadaka parası ile her gün işkembe alır, temizler, parçalar ve insan merhametine iltica eden bu zavallı kuşlara dağıtır. Haffaflar Çarşısı’ndaki sakat leyleklerin bir iki tanesini buraya aldım. Ben de artık bir ihtiyar sakat leylekten başka neyim? Bu köşe onlar ve benim için bir gurebahanedir(=garipler yurdu). Son günlerimizi burada birlikte yaşayıp bitireceğiz. Onun için paviyona(=köşk) Gurebahane-i Laklakan ismini verdim..

             Filhakika(=hakikaten) kanatları kırık bir leylek, beyaz elbiseler giyinmiş bir hasta gibi uzakta, ağaçların arasında melul melul dolaşıyor ve ikide bir, dallar ve yapraklar arasında görünen mavi ve serbest sema parçalarına kırmızı yuvarlak gözleriyle durup bakıyordu..

             Paviyonun(=köşkün) üç basamaklı tenha merdiveninden çıkarak birinci odaya girdik. Girdiğimiz oda Sadi Odası’ydı. Muhteviyatı itibariyle Türk-kari eşya satan antikacı mağazalarından hiç farklı olmayan bu küçük odanın dört duvarı yerden tavana kadar çinilerle kaplıydı. Sadi’nin bir İngiliz tarafından Hindistan’da elde edilen meşhur bir şiiri, çini üzerine, gayet güzel bir talik(=Arap harfi ile yazılan bir yazı) ile yazılmış, kapıya karşı gelen duvarı boydan boya kaplıyordu. Çininin diğer nakışları grift(=karışık) güller, yapraklar ve bülbüllerdi. Bu oda adeta cansız ufak bir gülistandı. Ona kokularını, seslerini gölgelerini dışarıdaki bahçe gönderiyordu..

             Greguvar Bay hararetle anlatıyordu::

             -Bu çinileri en meşhur çinilerden istinsah(=çoğaltmak) ettirdim. Sadi’nin bu şiirini Hattat Hafız’a yazdırdım. Bu adam Türk hat ve tezhibinin Bursa’da son üstadıdır. Çarşıda küçük bir dükkânda, son şaheserlerini, artık güzelliği anlamayan bir neslin lakaydisi(=ilgisizlik) içinde vücuda getiriyor. Bu adam ihtiyardır ve açtır. Neredeyse ölecek. Gidiniz, tanıyınız ve teselli ediniz..

             Geçtiğimiz ikinci oda Gül ve Bülbül odasıydı. Bu odanın duvarları da birinci gibi çini kaplıydı. Greguvar Bay odaya neden Gül ve Bülbül ismini verdiğini anlattı::

             On, on beş sene evvel beni ziyarete gelen bir Avrupalı ile şark lisanlarının zenginliği hakkında münakaşamız olmuştu. Bu adama demiştim ki: “Yalnız gül kelimesinin müştekatt(=kökten türeyen kelime) ve mürekkebatından(=bileşikler) yüzlerce sıfat, yüzlerce isim vardır.” İddiamı ispat için bu odanın duvarlarına gül kelimesiyle terkib edilen bütün kadın isimlerini yazdırdım. Gülizar, Gülbu, Gülruh, Gülçehre……

             Bu isimler nefis bir sülüsle, ufak renkli daireler içine yazılmış ve çininin muhtelif nakışları içine dağılmıştı. Gül ve Bülbül odası da Sadi gibi eski Türk sanatkarlarının el işleriyle, mercan ve fildişi saplı bağa kaşıklar, oklar, leğen ve ibrikler, gümüş aynalar, mangallar, nargileler, halı parçaları, kitap ciltleri ve buna benzer eşya ile dolu idi..

             Greguvar Bay her parçayı itina ile eline alıyor, aydınlığa tutuyor ve her noktası hakkında bedii(=estetik) ve tarihi birçok tafsilat veriyordu. Her odanın ziyareti bir saat sürmüştü. Üçüncü ve sonuncu odaya geçtik. Bu oda Vefik Paşa odasıydı..

             -Merhum Vefik Paşa dostumdu. Bursa’yı hatıratiyle doldurmuştur. Onun için Türk sanatını ve Bursa’yı sevenler için bu vezirin hatırası azizdir. Güneşe kavuşturduğu Yeşil Cami onun bu şehre bir hediyesidir. Tamirden evvel Yeşil Cami bir harabe, bir mezbele idi. İçerisi toprakla, molozla dolu ve kubbesi birçok yerlerinden çatlamış, yıkılmak üzereydi. Tamiri müşkül bir meseleydi. Vefik Paşa bu iş için Fransa’dan meşhur mimar Döpar Willie’yi Bursa’ya celbetti(=getirtti). Döpar Willie cami içini temizletmekle işe başladı. Caminin yeşil çini hazinesi işte bu ameliyeden sonra hayran gözlerimize inkişaf etmiştir. Sonra kubbesi demir çemberlerle tutturulup çatlaklara çimento dökülerek kubbe tahkim edildi. Pek eski bir abide olan Yeşil Cami’nin bu yenilik hali işte bu tamirden ileri geliyor. Döpar Willie Yeşil Cami’nin tamiratı münasebetiyle tetkik ettiği Türk mimarisi hakkında kıymetli bir eser yazmıştır. Bu eserin nüshaları pek nadirdir. Bana hediye ettiği nüshayı köşkte, eski bir Türk cildi içinde muhafaza ediyorum. Zannederim ki İstanbul’da Müzehane Kütüphanesi’nde bu kitabın bir nüshası daha vardır..

             Bu odanın tavanını eski bir Türk konağının harabesinden satın aldım. Ve dağıtmadan, olduğu gibi yerinden söküp buraya taşımak ve buradaki yerine yerleştirmek için bilseniz ne zahmetlere katlandım, ne fedakarlıklara razı oldum. Bakınız… Aradan geçen bunca asırlara rağmen hala renkleri altınları, oymaları bozulmayan bu tavan tek başına bir medeniyet ispatı değil midir??

             Bütün bu eşya ve mimari etrafındaki gezintiden ve duruşlardan Vefik Paşa odasına kadar ziyaretçinin nasıl yorulacağını tahmin etmiş gibi, Greguvar Bay, bahçeye ve uzakta Nilüfer Ovası’na nazır Türk-kari demir parmaklıklı pencerelerin önüne yumuşak ve derin sedirler koydurmuştu. Kendimi bu sedirlerden birine atarak bir müddet dışarıdan gelen yaprak hışırtılarını ve dereden akan su şırıltısını gözlerimi kapayarak dinledim. Greguvar Bay’ın Türk sanatını sevişi ve anlayışı birçok Frenklerinki gibi hoşuma gitmemişti. Fikrimi açıkça söyledim::

             -Mösyö Bay, bilmiyorum niçin, siz ecnebilerin Türk sanatını ve alelumum(=herkese ait) Şark sanatını takdir edişinizde izzet-i nefsi(=onuru) cerihadar eden(=yaralayan) bir şey var. Görmekten geldiğimiz Gül ve Bülbül odasında iken bana eski bir leğen kapağını göstermiştiniz ve bakır levha üzerinde ufak deliklerden yapılmış nakışlara karşı, ifratı(=haddini aşmak) bile aşan bir hayretle, mütehayyir(=şaşırmış) görünmüştünüz, fazla takdirkar olmaktan ziyade fazla mütehayyir… Eserlerimize karşı hayretiniz, bize öyle geliyor ki, zekalarımızı istihkar etmenizden(=küçük görmek) ileri geliyor. Biz şayan-ı hayret derecede(=şaşılacak derecede) güzel işler yaptık. Üç dört bin sene evvel Ehram(=piramitler) yapılmış, Ebulhevl(=Mısır'daki sfenks) yontulmuş, Lüksor Mabedi’nin sütunları dikilmiş ve bütün bunlar bizim gibi iki kollu, iki bacaklı fakat tecrübe ve ilimce bizden namütenahi(=sonsuz) derecede dün olması gelen insanlar tarafından yapılmış iken, bugün veyahut üç yüz sene evvel bu bakır levhayı süslü bir dantela haline koymuş olmakla bir insan için acaba şayan-ı hayret=şaşılacak) ne olabilir? Mucizeler, vesaitin(=araçlar) iptidai olduğu devirlerde olurdu. Bugün ise insan için uçmak bile mucize değil! Şu kadar bin kiloluk bir sıkleti, eskiden kervanların on günde kat edemediği mesafelere bir saniyede fırlatmakta bile artık bir fevkaladelik yok. Belki kunduzun dişleriyle ağaç rendelemesi şayan-ı hayrettir fakat insanların bir bakır levhayı oyması hiç öyle değil!!

             Muhatabım biraz düşündükten sonra, samimiyetinden şüphelendiğim tatlı bir eda ile, itirazlarıma cevap verdi::

             -Hayret etmemek için sebep olarak saydıklarınız bizi bilakis hayrete sevk ediyor. Zamanımızda her işi makineye terk eden insan eli artık kendi maharetiyle güzelliği yaratmakta izhar-ı aczediyor(=beceriksizlik gösteriyor). İnsan eseri olan makine insan elini adileştirmiş ve küçültmüştür. Eski ellerin güzel eserlerini gördükçe bugünkü mütereddi(=soysuzlaşmış) insan elinin vaktiyle nelere muktedir olmuş olduğunu düşünüp istiğrab etmemek mümkün değildir. Eski Mısır, Babil, Yunan ve Fenike eserleri, eski Arap ve İran masnuatı(=sanat eserleri) bizi bugün hep bu düşünceyle hayret ettiriyor. Hayretimiz bugünkü insan elinin aczinden münbaistir(=ileri gelir). Bunun içindir ki devasa makinelerle kolayca açıldığını bildiğimiz Panama Kanalı’na karşı lakayt ve müstağni(=ihtiyaç duymayan) kalan hayalimiz iki yüz sene evvel Bursa’da, Konya’da, İzmir’de bir genç kız elinin işlediği ipek çerçevenin iptidai sırma nakışları önünde zevkle teheyyüç(=heyecanlanma) ve hayrete düşüyor..

             Bu bahis üzerine bir iki fikir daha teati ettikten sonra Vefik Paşa odasından çıktık. Artık akşam olmuştu. Dışarıda, bahçeye nazır, üstü örtülü bir taraçada küçük bir iskemle üzerinde kar-ı kadim(eski zaman işi) büyük bir sini duruyordu. Sininin üstünde dairenmadar tahta kaşıklar ve etrafında küçük minderler vardı. Yapraklar içinde kaybolan mermer bir levha üzerinde Piyer Loti’nin bu sofrada Yeşil Cami imamları ile iftar ettiği akşamın tarihi hakkedilmişti. Madam Bay bize çayı Gurabahene-i Laklakan civarında, her tarafı gül yaprakları içinde kalan bir kameriyede hazırlamıştı. Eski saz sandalyelere uzandık. Nefis bir Çin çayından yudumlar içerek etrafa tekasüf eden(=yoğunlaşan) akşam lacivertliğine ve bir köşesine ince bir hilalin teressüm ettiği(=resmedilme) yeşil semaya daldık ve sustuk..

             Uzaktan su ve ezan sesleri geliyor, hava akşam dumanlarının ailevi kokuları ile doluyordu. Yarasalar bize dokunacak kadar yakın geçiyordu. Uhrevi ve sert kokularını daha kuvvetle neşretmeye başlayan bahçenin her tarafından şimdi yeşil Mevleviler daha vecd(=kendinden geçme) ile daha rahatla dönüyordu..

             Bursa’dan ayrıldıktan sonra Greguvar Bay’dan bir daha bahsedildiğini işitmedim. Bursa’da vefat ettiğini pek çok sonra öğrendim..   

                                                                                      Yeni Mecmua- Bursa Özel Sayısı - 1923 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihiBu sitenin son güncelleştirilme tarihi 31/03/17