Ali Muhittin Dinçsoy
(1926-2016)
ile Söyleşi

Bursa Belediye Başkanları

M. Muhittin Dinçsoy

 

  
                                               
                                                     Söyleşen: Banu Demirağ

    Çiftliğin adı ailedeki paşalardan geliyor, hatta eskiden Paşanın Çiftliği imiş. Biz beşinci veya altıncı kuşağız. 1912’de vefat etmiş büyükbabamızın ‘Paşa Çiftliği Mutasarrıfı’ yazılı bir kabir taşı var Muradiye’de. Emir Sultan’daki büyük mazı altında yatan anneanneminkinde de ‘Paşa Çiftliği sahibesi’ ibaresi merak edenlerce okunabilir. Ben 28.4.1926’da Muradiye’deki evimizde doğdum. Ayrıldığımızda altı yaşındaydım. Belediye başkanlığı yapmış Ferit Akçor’un evi yandığında, yenisi yapılana kadar bu evi onlara bırakmıştık. Küçük kardeşimin mülkiyetine geçtikten sonra yıkıldı.

    Babam belediye başkanıyken çiftlikteki evimize taşındık. Briçka denilen tek atlı arabayla okula gidip gelirdik. Mustafa Beyin hem sahibi hem de müdürü olduğu Özel Reyhan İlkokulu’na kışın kızakla gidip gelişlerimizi de hatırlarım.

    Otuzlu yıllarda bırakın eskordu, resmi araç bile yoktu. Muradiye’de otururken babam Fransa’dan getirdiği arabalarla giderdi belediyeye.  Yandaki evi alıp kendisine tahsis ettiğimiz şoför Ahmet Efendi’yi kaldırıp gece teftişlerine çıkar, fırınları, hamamları, otobüsleri tek tek denetlerdi. Fransa’daki gözlemleri doğrultusunda deneyimlerini Bursa’ya taşımış, en az yarım asır sonrasını öngörerek çözüm üretmeye çalışmış, halkevi şube başkanlığı yapmış biriydi. Heykel’den Çelik Palas’a kadar olan güzergahın genişletilmesi, Altıparmak’a çift yol uygulaması bunlardan birkaçıdır. “Ne gerek var, burada ad mı koşturacak” diyenler çok olmuş ancak babam kararlılığını korumuştur. Aradaki refüj sonradan söküldüğü halde bugün Altıparmak’ın yetersizliği malumunuz. Rahmetli İhsan İpeker’in damadı mühendis Nejat Beyin hayata geçirdiği Bursa-Mudanya yolu 1940’dan beri kullanılabilir halde. Bursa’yı kuşkonmazla, mantarla tanıştıran İhsan Celal Beyi anımsamamak mümkün mü? Bilhassa enginar konservelerini. Böyle müstesna isimlerin hiçbir şey yapmamışçasına unutulmasını içime sindiremem.

   1933’de Ulucami’de Türkçe ezan okunmasından sonra vilayet binasını basan yobazları babam tek başına bastırmıştı. Bu olay Cumhuriyet gazetesinde Cevat Fehmi (Başkut) tarafından övülünce, Atatürk babamı bu sağlam duruşu nedeniyle tebrik ve takdir etmekle kalmamış, benzer olayları da düzeltebileceği inancıyla Urfa milletvekili olmasını arzu etmiş, kendi kontenjanından bunu sağlamıştır.

   Çiftliğimizin adı ve geçmişi hakkında çok laf üretilmiştir. Öncelikle şunu belirteyim, buraya Atatürk değil İsmet Paşa gelmiştir. Yanı sıra Recep Peker, Şükrü Kaya, Celal Bayar gibi isimler. Hatta Bayar Demokrat Parti’nin Bursa teşkilatını kurmasını şu gördüğünüz çardak altında teklif etti babama. Babam ise “yeni kurulacak bir partiye herkes girmek isteyecek, sonuçta yine tek parti rejimi olacaktır” diyerek reddetti, CHP’de kalmayı seçti.

    Bütün bu isimler ve Celal Bayar’ın her üç gelişinde babam benim de orada bulunmamı istemiştir. Traktör üzerinde çalışır halde olduğum için bu isteğinin sebebini o zamanlar anlayamamıştım. Tarla işlerini bırakır, üzerimi değiştirip gelirdim. Ne kadar ileri görüşlü olduğunu bugün takdir ediyorum. Hitap şekillerinden seçilen konulara kadar o sohbetlerin her ayrıntısı bir hayat dersiydi benim için. Babamın sınıf arkadaşı, Hürriyet gazetesi kurucusu Sedat Simavi, Prof. Necmettin Rıfat Bey, avukat Burhanettin Önce, yanlarında devrin önemli bürokratlarıyla birlikte gelirlerdi.

    Evimiz üç kez, 1960, 1986 ve 2013’te restorasyon geçirdi. Önceki hallerini hüzünle hatırlarım. Yunanlılar giderken yakıp yıkmışlardı, sadece batı tarafında iki duvarı kalmıştı. Babamın yaptığı iki katlı kerpiç ev bağdadi usulde, şimdikinin yarısı kadardı. Babamın eline doğduğu Tevfik Efendi hepimizin saygı duyduğu biriydi, evin devamındaki ufak bir odada yatardı. Çiçekçiliği Bursa’da başlatan, belediyenin de çiçek işlerini yürütmüş isimdir. Şoförümüz Hamit Efendi, Tevfik Efendi’nin yanındaki odada kalırdı. Erkenden kalkar, yaz ise takunyalarını, kışsa çizmelerini giyerek karşıdaki garajı siler, temizlerdi. Gerektiğinde araçların motorlarını söküp takacak kadar bilgiliydi.

    İstanbul Üniversitesi Fransız Filolojisi mezunu olduğum halde hayatım bu çiftlikte geçti. Aslında hariciyeci olmak isterdim. Bir gün babam, “burayı satıp İstanbul’da çok rahatlıkla birkaç daire alır, geçinir giderdik, ama sizler için uğraşıyorum” demişti. Bu sözleri miras telakki etmiş, benim de böyle çalışmam gerekir diye düşünmüştüm. Üç bin dekar arazide bilfiil çalıştım ara vermeden. Günler yetmez, gece yarıları kalkıp takip ederdim işleri. Çiftliğimizde çok farklı çalışmalar yapıldı. Mesela annem koza yetiştiriciliğine meraklıydı. Kozaklığımız vardı, on beş paket ipekböceği tohumunun kozaya dönüşme evrelerine tanıklık eder, satışlarına bizzat giderdim. Hatta dut yaprağı kıyma makinesini bile saklarım. Büyükbabamın zamanında hububat ve bakliyat ekilirmiş. 1960’da on beş bin ağaçlık elmalık kurdum. Sonra onun yerini kavakçılık aldı. Şimdi hububat, yonca, az miktar da kavak ekili arazi var, üç bine yakın da meyve ağacımız. Atlarımız dışında şimdilerde üç kangal, iki Kangal-Kurt karışımı, yine Anadolu’ya has bir köpek olan Akbaş, koyunlarımız, Tokat cinsi tavuklarımız, ördeklerimiz, tavşanlarımız, tavus kuşumuz ve kedilerimizle paylaşıyoruz bu araziyi. Eskiden bin koyun, yüz inek, yirmi mandamız vardı. Ancak şehrin içinde artık kolay olmuyor bu işler. Zaten kimse çobanlık yapmak. gübre temizlemek, tımar yapmak da istemiyor.

    Politika yüksek bir vazife ama bilhakkın uygulanmadığını gördükçe uzak kaldığıma şükrediyorum. Politikaya girmeyişimin ilk sebebi anneciğimin arzusu, “İnsanı yarı yolda bırakır, girmemeni tavsiye ederim” demişti. Halk arasında horoz partisi olarak bilinen Turgut Sunalp Paşa, lideri olduğu Milliyetçi Demokrasi Partisi’nin il teşkilatını benim kurmamı istemişti. Kenan Evren’in yanlışı olmasaydı, ANAP yerine MDP iktidara geliyordu. Turgut Sunalp’in annesi ile annem yakın ahbaplık ederdi. Hatta çocukluğu burada geçmiş, annesi vefat edince bir süre bizde kalmıştı. “Ali’ciğim ser kur” diye ısrarcı olduğunda, “bir yanlışım olursa size atfedilir, hizmete amadeyim ama müsaade edin resmi olarak ben görünmeyeyim” diyerek gönlünü almıştım. “Hangi bakanlıkta yardımcı olmak istersin” diye sorduğunda da aynı sözleri söylemiştim. Toplantılar burada olduğundan o zamanki soytarılıklara da şahit oldum. Şehrimizin kalburüstü dediğimiz insanları, “Paşam biz buradayken sen Bursa’yı hiç düşünme, hiç gözün arkada kalmasın” demişler, sonra da dediklerini unutup gitmişlerdir.

A. Muhittin Dinçsoy eşi Berrin Hanım ile

    Çok ortalık yerdeyiz, dolayısıyla da çok hırsız girdi mülkümüze. Önce muhalifimiz olsa da sonrasında dost olduğumuz Barlas Küntay Bey, bakanlığı sırasında ziyaretime geldiğinde harap durumdaydık. Camlar kırık, perdeler koparılmış, ortalık talan edilmiş. Yan taraftaki büro binasında muhasebeden kasayı alıp götürdüler. Ruhsatlı tabancamı, purolarımı aldılar. Soğuk hava deposundan bırakınız sebze meyveyi, kabloları, elektrik tesisatını, zirai makineleri, traktörün tesviye bıçaklarını götürdüler.

    Yıllar önce buradan yol geçmesinin çok mahzurlu olacağı düşüncesiyle o zamanki karayolları müdürü Güngör Bey ile sürekli çatışma halindeydik. Bana, “siz mühendis misiniz, karayolcu musunuz, hiçbiri değilsiniz, o halde hakkınız yok itirazda bulunmaya” dediğinde ben de kendisine, “Allah akıl fikir vermiş, siz de Fransa’ya gittiniz, Paris’te hiç şehirlerarası yol gördünüz mu şehrin içinden geçen” diye yanıt vermiştim. Yıllar sonra hakkımı teslim etmiştir. Üç kez yürütmeyi durdurma kararı alınmasına rağmen şu meşhur kavşağı önleyemedim. Dünyanın hiçbir yerinde şehrin merkezinde bu evsafta, yaya ve bisiklet yolu olmayan, trafik kurallarına bu kadar aykırı kavşak yoktur. Bu uygulama öncesinde karşı asfalttan evimiz silahla taranıyor, emniyete bildirdiğimde duymadıklarını söylüyorlardı.  O zamanki belediye başkanının “Karabulut, çekil önümden, çalışmalarıma mani oluyorsun” gibi sözleri bir yandan, tehdit dolu faks mesajları bir yandan, bilirkişi kisvesinde bir profesörün “her geçişimde sahiplerine beddua ediyorum” mealindeki beyanı bir yandan!

   İstimlak uygulamalarıyla 3 bin dönümden 1100 dekar kaldı. Yeni yerini tasvip etmemekle beraber yeni yapılan stadyumun 22 dönümünü ben verdim. Benden sonra ne mi olur? Bir vakıf kurmayı düşünüyoruz, - torununu göstererek- beyefendi benim adımı taşıdığı için işletmenin devamını sağlayacak. Gayet iyi biliyorum, çok kişinin arzusu benim hayata veda etmemdir. Hayatta olduğum sürece mücadelemi sürdüreceğim. Emanetçisi olduğum bu toprakları Bursalılar adına muhafaza etmeyi borç addediyorum.

                                                                     Bursa’da Yaşam (Temmuz 2014): 132- 154'den kısaltarak alınmıştır

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 10/03/19