Prof. Dr. Ali Özçelebi
(1943-2006)



Bursa'nın Kültür İnsanları 

Bursa ve Fransızlar

 

 

     İlk ve orta öğretimini Kilis’te, yüksek öğrenimini Erzurum Atatürk Üniversitesi'nde tamamladı. 1989 yılında Fransız Dili ve Edebiyatı profesörü oldu. Paris, Madrid, California ve New York’ta araştırmalar yaptı. 1984 yılından sonra Bursa’ya yerleşti, Uludağ Üniversitesi Eğitim Fakültesi dekanılığı yaptı. Yazarın çeşitli akademik ve popüler dergilerde çok sayıda akademik makalesi yayınlandı. 2001 yılı kasım ayında kendi isteğiyle erken emekli olup Toulouse’a yerleşti. Burada da her ortamda ülkemizin gönüllü bir elçisi gibi hareket ediyordu. Sadece günlüklerini okumak, onun Bursa'nın kültür sanat hayatındaki önemini ortaya koyabilir.

Bursa Günlükleri
9 Mayıs 2001
   Bilgisayarımda “Yazı taslakları” diye bir dosya var. Usuma gelen bir düşünce ya da Bursa’da yaşadığım, izlediğim bir olayla ilgili gözlemlerim..yani ileride bir yazıya dönüştürülebilecek her şeyi not ettiğim. Bir de üzerinde çalıştığım, henüz son biçimini almamış yazılar bekler burada. Bursa Hakimiyet’in cuma günleri yayımlanan “Sanat Eki” kapanmadan önce- nedense her türlü tasarruf önlemi ilk önce kültür sanat işlerine uygulanıyor bizde- bu dosya çok hareketliydi.
16 Mayıs 2001
   Demirkapı’da onarttığımız eski Türk evine taşındığımızdan bu yana çok farklı- benim konumumdaki biri için çok farklı demek istiyorum- iki hobi edindim: Fransızların “bricolage” dedikleri ufak tefek ev içi tamir işleri, bir de bahçıvanlık. “Emekli olsam mı?” Başka nedenlerle üniversiteden soğuduğum şu günlerde yazmak ve bu iki işi yapmak, yapmasam da yapabilme olanağına sahip olduğumu düşünmek beni çok mutlu ediyor.
17 Mayıs 2001
   Nilüfer Belediyesi, Çağdaş Gazeteciler Cemiyeti ve üniversitenin katkılarıyla, birkaç yıl öncesiyle karşılaştırıldığında, sanat ve kültür alanında inanılmaz bir katkı sağladı Bursa’ya. Belediye başkanı sayın Mustafa Bozbey ve bu etkinlikleri kotaran Feza Soysal’a sağ olun diyeceğim ilk karşılaşmada. Bu arada Büyükşehir dahil tüm belediyeler, sanatsal etkinliklerin bir boyutunu savsaklıyorlar: Plastik sanatları.
18 Mayıs 2001
   Bugün akşamüzeri Müzeler Haftası etkenlikleri içinde Arkeoloji Müzesi’nde, yıllardır biriktirdiğim, müze müzelerde açılmış sergi kataloglarıyla bir sergi düzenledim. Daha önce de Büyükşehir Belediyesi kütüphanesinde sergilemiştim. Gördüğüm müzelerin farklı yanları, etkinlikleri üzerine “Dünya müzelerinden bir kesit” başlıklı bir de konuşma yaptım. Beklediğimden çok insan vardı. Soru soran olur diye kısa kestim ama sorulmadı. Yine de iyi geçti.
19 Mayıs 2001
   Tomur hanımlar gelecek bugün. Esat (Uluumay) Bey haber almış bunu. Şair Ahmet Paşa medresesini, kişisel koleksiyonunu sergileyeceği bir “Etnoğrafya Müzesi ve Araştırma Merkezi”ne dönüştürmek için canı dişinde çabalıyor. Yeri gelmişken, medresenin ona kiralanması konusunda valimiz A. Fuat Güven ve emeği geçenleri kutlar, sayın Ahmet Erdönmez’in de böyle bir yere gereksinimi olduğunu anımsatırım.
Tomur Hanım’ın ressamlığı yanında müzeciliği de vardır. Esat Bey onları buluşturmamı rica etmişti. Saat 16’da medresede buluşmaya karar verdik. Gittiğimizde Bayan Uluumaş oradaydı. Üniversitenin karşısındaki eczanelerden biri, benim son zamanlarda reçetelerimi yaptırdığım eczane, kızlarınınmış. Meğer gözüm oradan ısırıyormuş.
   Esat Bey medreseyi gezdirdi. Epey yol alınmış. Konuştular, sergileme, aydınlatma, ışığı yalıtma… Coşkuluydu Esat Bey, biraz da kaygılı. Sorun her zamanki gibi para. sponsorlar, bürokrasi… Tomur Hanım ona öğütler, adresler veriyor. Esat Bey konuklarımızı akşam evine çağırıyor, gümüş takı birikimini göstermek istiyor onlara. İnanılmaz bir ev, müze gibi. O kadar çok ki, medreseye yalnızca takıların sığabileceğini düşünüyoruz. üstünkörü bir bakışla bir saatten fazla sürdü görmemiz. Bizim evde yemeğe gittik. Müzeden, takılardan, sanattan konuşmayı sürdürdük. Esat Bey yurt içinde ve dışında açtığı ya da katıldığı sergilerden anılarını anlattı. .. Daha ciddi bir başka konudan açtık sözü. Kentimizde bir “Modern Sanatlar Müzesi” kurmak. 1995’teki Uludağ Üniversitesi Uluslar arası Heykel Sempozyumu’ndan beri düşlüyoruz bunu bir avuç insan. Eski rektörüm sayın Ayhan Kızıl anımsar mı? Fabrikayı Hümayun’u düşünüyorduk. Yeni rektör sayın Yurtkuran’a ve eşine de, aramız bozulmadan önce, sözünü etmiştim bu fikirden. Bunu beklerken Villa Biçen’in müzeye dönüştürülmesini önermiştim. Şimdi beni üniversiteden çok kent ilgilendiriyor. Yapılabilir. Fabrikayı Hümayun gibi korunmaya değer bir yapı önerilirse, Unesco’da, Avrupa Birliği’nde harekete geçirileblecek fonlar var. Kimi sanatçılar, kişiler ilk açılışta müzelere bağış veriyorlar.
   Esat Bey belediye başkanı sayın Bilenser’e açmış konuyu, bir yer bulmasını istemiş Kültürpark’ta. Ben artık büyük yapılar düşlemiyorum. Nerede olursa olsun herhangi bir bina yeterli olur başlamak için. Binaya “Bursa Modern Sanatlar Müzesi” tabelası asılır, bir müdür, bir sekreter alınır. İçine ilk elden bağış olarak alınacak yapıtlar konur. Kültür Bakanlığı’na gidilir, “biz bir müze açtık, gelin size devredelim” denir. Bursa Bölge Senfoni’nin nasıl kurulduğunu anımsayanlar ne demek istediğimi anlarlar.
23 Mayıs 2001
Bugün arkadaşımız Genevieve geldi. Öyküsü ilginç. Asıl işi duvar ustalığı. Evet Genevieve kadın adı. Diplomalı, sertifikalı, birinci sınıf kadın duvarcı ustası. Çocuklarını büyütüp İspanyol kocasından ayrıldıktan sonra işsiz kalınca mozaiğe merak salmış, okumuş araştırmış, ufaktan başlamış. İtalya’da eğitim almış. Akdeniz havzasındaki eski Yunan ve Roma kentlerini dolaşıyor. Zeugma’yı duyup televizyonda görünce Türkiye’ye gelmeyi düşlemiş. Müzeye gidip Öcal Beyle tanıştıracağım onu. Bakalım neler yapabiliriz onun için.
30 Mayıs 2001
Genevieve Kilis’e gitti. Dün Öcal Bey ve arkadaşlarıyla Büyükorhan’da bir kazıya gitti. Tam da mozaik kazısına. Çok mutlu döndü. Onu anayola çıkarıp bir minibüse bindirmişler. Tek sözcük Türkçe bilmemesine karşın insanlarla ahbap olmuş. Ona bir torba çilek vermişler. Bugün de tek başına Bursa’da gezmek zorunda kaldı. Adresimizi gösterdiği birileri onu belediye otobüsüne bindirmişler. Bileti yokmuş elbette, bir şey söylememiş şöför. üstelik durak dışında durup bizim evin tam karşısında indirmiş onu. “İnanılmaz bir ülke Türkiye” diyor, “İstanbul’da adım başı kazıkladılar beni, çünkü turisttim” diyor. “Bursa’da elimde bir Türk’ün adresi var, eceler gibi karşılanıyorum”. Nasıl anlatmalı ona bu ülkenin insanlarını? En iyisi bırakalım, kendi öğrensin.
31 Mayıs 2011
Bugün okula gitmedim. Sabah çok erken kalktım, romanımda küçük değişiklikler yapmaya. Odile kahvaltıya çağırmasa sürdürecektim. Bugüne kadar 56 sayfa yazmışım. Adı kesinleşmedi henüz, büyük bir olasılıkla ‘Üniversitede Öğretim Üyesi Olmanın Dayanılmaz Hafifliği’ olacak. Biraz uzunca ama daha iyisi usuma gelmiyor.
Kahvaltıdan sonra biraz bahçede çalıştım. Biber tarhını yaban otları sarmıştı, onları ve çakıl taşlarını ayıkladım. Sonra yine bilgisayara döndüm. Değişiklik olsun diye çeviri yapmayı sürdürdüm. Can Yayınları için İspanyolcadan bir kitap çeviriyorum: Soledad Puertolas’ın Queda la Noche adlı romanı.
1.6.2011
Ne çok şey var görülecek! Bugün Devlet Güzel Sanatlar Galerisi’nde ve Tayyare Kültür Merkezi’nde ikisi bizim öğrencilerin, biri hocalarından birinin olmak üzere üç sergi açılıyor, neredeyse aynı saatlerde. Bir de 40. Uluslar arası Bursa Festivali’nin açılışı var. Önce eski öğrencim Nurhan Yeşil (Kolaylı)’nın sergisinden başlıyoruz.
Belli bir sıra içinde yerleştirilmiş on büyük boy yağlı boya tablo. Nurhan bunlara ‘ikon’ diyor. Her biri bir şey anlatıyor ama tümü bir bütünlük. Çok erken gittiğim için biraz bana anlattı sanatçı, ama ben önce gördüklerimi yazayım. Tüm tuvaller üçe bölünmüş, en altta Toprak (Yer), ortada Su mavi ve üstte Hava (Gökyüzü). Bu üç elemente dördüncü bir boyut eklenmiş, bir çift insan, daha doğrusu “zaman merkezinde insan”.Çok belirsiz birkaç çizgiden oluşturulmuşlar. “Bu insanlar sırtlarını ışığa dönmüşler” diyor Nurhan, “iyi bir şey değil”. Bu yüzden tam belirgin görünmüyorlar. “Çalışmalarımda söz konusu olan insan, kendi özünde olması gereken her şeyden uzağa giden, ışığı sürekli arkasına alan insandır. Oysa biz her zaman ışığı önümüze, rüzgârı arkamıza aldığımızda varoluş sürecini tam anlamıyla yaşamış oluruz. Bu projede on tuval resmi var. Bunlar bir insan figürüyle başlar ve son karesinde bir yıldız gibi kayar gider. Beyaz olan ölümün ifadesidir ama onda bile tutkular (kırmızı renk) vardır. Ölümden sonra yaşam beklentisi ve inancıdır bu. Aradaki resim kareleri yaşamsal olgulardır. Soyutlama etkilerini Worringer’in görüşlerine bağlı kalarak uygulamaya çalıştım”.
İçe dönük parmak uçları yukarı kalkık el,”dur” der gibi. Sonrakiler sırasıyla yorgunluk, bıkkınlık, boyun eğme, bekleyiş, umutsuzluk. Anlatmakla olmayacak, gidip görmeli, değer buna. Sonra da bu işi anlayan birileri, doğru dürüst bir eleştiri yazısı yazmalı. Ne dersiniz, artık Bursa’ya bir plastik sanatlar, resim, heykel, bir de müzik eleştirmeni gerekmiyor mu?
2.6.2011
Bugün Rus Ordu Korosu ve Dans Topluluğu’nu izledik. Duyardık televizyonda, filmlerde görürdük Kızıl Ordu Korosu’nu. Açık Hava Tiyatrosu bu denli kalabalık olmuş muydu? Ben ilk kez görüyorum. Ön sıralara, arka sıralara baktım, herkes mutlu. Çünkü herkese göre bir şey var. Tarkan’ın şarkılarına değin. Biliyorum, izlencedeki kimi şarkılar, danslar eleştirilecek, bu eski Kızıl Ordu Korsu değil denecek. Biz klasik koro dinlemeye geldik, üç farklı şeyi karıştırmışlar, sulandırmışlar… denecek. Benim usuma de geliyor bunlar. Bu akşam kim bilir kaç kişi klasik koro şarkılarını ilk kez duyuyordu. Kötü mü oldu? Senfoni konserlirene hiç gitmeyen insanlar oradaydılar. İstiklal Marşı’nı, Onuncu Yıl Marşı’nı böyle bir korodan dinlediler. Birçoğu belki de Rusların da bizim gibi insanlar olduğunu ilk kez gördü. Az şey mi bunlar? Değerdi, düşünenleri kutlarım.
4.6.2001
Bir güne ne çok şey sığabiliyor, zaman iyi kullanılırsa… Önce değişik ulustan bir grup çoğu genç insanla Misi köyüne pikniğe gittik. Bursa’daki Protestanlar pazar günleri toplanıyorlar. Odile Katolik ama başka kilise olmadığı için arada sırada onlara takılıyor. İşin ucunda piknik olunca ben de katıldım. Duaları biraz uzun sürdü, İngilizceydi ama bizim dinimizin de onaylamayacağı şeyler söylemediler. Hatta bir ara Peter (Pastör) Tanrının nimetlerinden söz ederken, “Bademli’de, başka yerlerde kocaman beton evler yapmak için güzelim zeytin ağaçlarını kesiyorlar. Pişman olacaklar” dedi. Doğrudur, yakında zeytinyağı da yetmeyecek, Yunanistan’dan alacağız. Çünkü onlar delinmeyen bir yasayla zeytin ağaçlarını çoktan beri koruma altına aldılar.
Yemekten sonra toparlandık, Bademli Villaları’na Yannick’lere gittik yüzme havuzunda yüzmeye. İlk kez bu kadar yakından görüyorum bu evleri. İnsan küçük dilini yutacak neredeyse. Ne New York yakınlarında sayfiyelerde, ne de California’da bunca çoğunu, bunca büyüğünü bir arada görmedim. Şimdi neden Türkiye’nin yoksullaştığını, kriz üstüne kriz yaşadığını daha iyi anlıyorum. Eski Yunan’dan beri temel erdemlerden olan ölçülü olmayı elden bırakınca böyle oluyor işte. Buraya harcanan paralar ülkeye gelir getirici başka yatırımlara dönüştürülseydi… aylık iki bin dolara kadar kiralanabiliyormuş. “Ne güzel işte, yabancılar döviz bırakıyor” diyenleri duyar gibiyim. o paranın yine bizim cebimizden çıktığını söylesem, ne dersiniz? Güzele, konfora karşı değilim, yalnızca abartmamak, öncelikleri doğru saptamak gerek diyorum.
Eve dönüp biraz dinlendikten sonra bu kez Parkan ve Fethiye Sanlıkol’ların akşam yemeğine gittik. Filarmoni Derrneği üyeleri ve müzik öğretmenleri ağırlıktaydı. Doğal olarak müzik, en çok da Rus Ordu Korosu konuşuldu. Yarın akşam Afrika müziği konseri var. Perşembe akşamı da Türk-Yunan müziği birlikte söylenecek. Festival kapsamındaki sergiler haftaya başlıyor. Bu hafta içinde de iki önemli sergi var. Biri yarın, 6 haziranda Kitap Evi’nde açılacak Burhan Doğançay resim sergisi. Ötekisi Çarşı Sanat Galerisi’nde 9 haziranda başlayacak Nermin Bezmen sergisi. 16 haziranda ana bilim dalı öğrencilerimizin mezuniyet yemeği, 23 haziranda Bursa Türk-Fransız Kültür Derneği’nin geleneksel yıl sonu yemeği var. Haziran yoğun geçecek.

          Bursa Defteri, Sayı 10:138-148’den kısaltarak alınmıştır. 

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 30/07/20