BİR DOKTORUN BURSA ANILARI                                 

 

 

                                                                    Kaynak: Bursa Time Dergisi (3.8.2008)

   
Röportaj: Türkan GENÇ

Operatör Doktor Avni Domaniç, neredeyse bir asra yaklaşan, çok özel başarılar, ilginç olaylar ve eskimeyen anılarla dolu yaşamıyla adeta canlı bir tarih. Domaniç soyadını alışı, çocukluk ve Kurtuluş yıllarının Bursa’sı, Celal Bayar ile tanışma öyküsü, Hayme Ana türbesinin restore edilmesi için gösterdiği tam 10 yıllık çaba, Söğüt şenliklerinin başlatılmasına vesile oluşu ve yaşamının detaylarından çarpıcı anekdotlar… Çekirge semtindeki evinde bizleri konuk eden sayın Domaniç, yaşadıklarını anlatırken adeta o yılların heyecanı içindeydi…

    

Sizi tanıyabilir miyiz?

Ben Gemlik’in Muratoba köyündenim. Babamı maalesef göremedim. I. Cihan Harbi’nde Çanakkale’de şehit olmuş. Dedem vardı, Halil Ağa derlerdi. İlkokulu bitirdim, liseye gideceğim. O vakit Bursa’da orta mektep, yalnız Erkek Lisesi vardı. Dedem beni okutmak istemiyor, kurdukları düzenin başına beni geçirmek istiyordu. Fakat “Mutlaka tahsil yap, sakın bırakma” diyen Murat adlı hocamın teşvik etmesiyle dedem beni Erkek Lisesi’ne yazdırdı.

Liseyi bitirince çalışmaya başlayacaktım. Paraya ihtiyacımız vardı. Umurbey köyü bize 3 kilometredir. O zaman Başbakan olan Celal Bayar’ın oğlu Refik Bayar, İstanbul’da bir şirketin müdürüydü. Onun aracılığıyla İstanbul’da bir bankada işe başlayacaktım. Devam mecburiyeti olmadığı için de Ticari İlimler Akademisi’ne yazıldım. Gemlik’e eşyalarımı almaya geldiğimde, sonradan kayınpederim olacak kişi seçtiğim yolun yanlış olduğunu, kendime bir meslek seçmem gerektiğini söyledi. Bunun üzerine tıbbiyeye yazıldım. Başarıyla da mezun oldum.

Celal Bayar ile nasıl tanıştınız?

Ben köylüyüm. Muratobalı’yım. Bizim köyümüzde okur-yazar diye kimse yokmuş. Tıbbiye de okuyorum, tıbbiyenin ikinci sınıftayım, Gemlik’e izne geldim. Köyüme geleceğim tatil için işte. Dr. Ziya Bey dedi ki, “Bana bak sen bugün köye gitme, Celal Bayar gelecek Umurbey’e, seni onunla tanıştırayım”. Bekledim ben, hakikaten de öyle. O vakit Umurbey’e tekerlekli vasıta çıkmıyor. Yol yok. Patika yol var. Ondan sonra doktor bey, belediye reisi atlar hazırlattı. Geldi Celal Bayar, Müsteşarı, bir de Bursa Valisi beraber. Beni tanıştırdı, “Muratoba köyünden tıbbiye ikinci sınıfta” deyince Bayar şaşırdı, böyle bir acayip falan oldu. “Ben Umurbey’de Rüştiyeye devam ederken, Muratoba Köyü’nde bir tek okur-yazar kimse yoktu. Mektuplarını bize getirirlerdi, biz okurduk. Şaşkınlığım bundandır” dedi. Hiç unutmam onu.

İlk olarak nereye atandınız?

Öğrenciyken Sağlık Bakanlığı'nın yurtlarında kaldık bedava. Onun karşılığı mecburi hizmet vardı. Tuttular beni, o zamanlar harekat bölgesi olan Tunceli’nin Ovacık kazasına atadılar. Kimsem de yoktu.

Celal Bayar’ı tanıyoruz ya, kendisini ziyarete gittim. Mezuniyetimi tebrik etti. Ne yapmayı düşündüğümü sordu, derken bu sırada yanına gelen kalem müdürü, “Doktor bey Avrupa’da ihtisas yapmak istiyor, kendisi söyleyemiyor” dedi. Aslında böyle bir şey ne konuştuk, ne de adamı tanıyordum. O anda gelişen bir şeydi.  

Celal Bayar da hemen “Doktor Avni Bey 5 sene müddetle Almanya'ya gidecek ihtisas yapacak”  diye talimat verdi. Ooooo ben uçuyorum artık. Ama öyle bir hal oldu ki, Atatürk vefat etti. Olaylar karıştı, kıyametler kopuyor. Beni de Ovacık’a gönderdiler. Almanya' ya ‘Celal Bayar'ın adamı’ diye gidemedim.

İlk doktorluğunuz sırasında neler yaşadınız?

Göreve başladım ama nasıl biliyor musunuz? 140 nüfusu var. Benimle beraber 141 kişi oldu. Hep Kürt. Türkçe bir kelime bilmiyorlar. Hiç hastaneye de gelmiyorlar. Kendilerine göre kendilerini tedavi ediyorlar. Öyle ananeleri vardı. Birçok aşiretlerden ibaret, esasen hepsi Türk yani. Mesela aşiretin adları Aslanuşağı, Koçuşağı. Kazıca köyü, Saray köyü var. Bunlar muhakkak Türk kökenliler. Ama Alevi olunca bu kültürü öğrenmişler. Velhasıl orada 3.5 sene kaldık. Yıllık iznimi dahi vermediler.

Sonraki görev yeriniz neresi oldu?

İkinci Cihan Harbi devam ediyor. Sonra mecburi hizmeti bitirdik. İzmir Devlet Hastanesi'ne asistan olarak atandım. İhtisasımı bitirdim, operatör oldum. Buradan beni yine kimsemiz olmadığı için Maraş Devlet Hastanesi başhekimliğine tayin ettiler. Maraş'a gittim, Maraş'ta şans döndü. Orada doktorken, Maraş Mebusu Kemal Beyazıd Sağlık Bakanı oldu. Maraş’a geldi, benim çalışmalarımı gördü. Çok beğendi, takdirname gönderdi. Bir gün bana dedi ki, “Bakın doktor bey, ben Maraşlıyım. Maraş’ı da çok iyi bilirim. Maraşlılar sizi çok seviyorlar, ama sizin Maraş’ı sevmenize imkan, ihtimal yok. Size bir şeyler yapayım ki, sevgi karşılıklı olsun, tek taraflı sevgi oluca zaten bir şey ifade etmez. Bunun için maaşınızı iki derece üst yapabilirim.” Ben de kendisine, “Sayın Bakanım benim paraya pek düşkünlüğüm yok, ama bir şeyim var, Amerika’ya gitmek istiyorum” dedim. “O kolay” dedi ve beni Amerika'ya gönderdi. 3 sene Amerika da kaldım. İhtisas yaptım.

Bursa’ya ne zaman geldiniz?

Amerika dönüşünde Bursa Devlet Hastanesi cerrahi kısmına şef olarak tayin edildim. 1955- 60 yıllarında zannedersem. İbrahim Öktem adındaki bir operatör Demokrat Parti mebusu olup gitmişti, onun yerine tayin ettiler. 15 sene kaldım cerrahi kısmının başında.

“36 BİN NÜFUSLU KÜÇÜK BİR ŞEHİRDİ BURSA”

Lise yıllarınızda Bursa’da aklınıza kalan neler var?

O zaman Bursa Valisi Fatım Bey idi. Bir onun otomobili var, başka ne özel ne resmi araba var. Gemlik-Bursa arasında postaları, atlı arabalar yapıyor. Arabalarda şilteler var, yolcular bağdaş kurup oturuyor. Gemlik’ten araba kalkıyor, öğleye kadar tangır tungur. Tepederbent denilen yerde -Selçukgazi köyünün yanında- orada duruyorlar, atlarını boşaltıyor, sularını içiriyor, yemlerini veriyor, yolcular da iniyor, ne varsa bir şeyler yiyor, içiyor tekrar arabaya biniyoruz. Akşam üzeri Bursa’dayız. Bunlar çok enteresan.

Bursa’da o zamanlar faytonlar var. Ben o zaman lisedeydim demek ki, 12-14 yaşındayım. Bir de yaysız arabalar var, adına tarika mı diyorlardı ne, basit arabalar. Faytonlar çok pahalıydı binemiyorduk. Şehirde tatil günleri birkaç arkadaş çıkıyorduk, o yaysız arabalara biniyorduk. 45 dakikada Çekirge'ye gidiyorduk. Kaplıcalarda falan banyo yapıyorduk. Yine biniyorduk, 45 dakikada liseye dönüyorduk.

Nasıl bir şehirdi Bursa o zaman?

36 bin nüfuslu küçük bir şehirdi. Eskiden kozacılık çok ilerdeydi. Bütün köylerde kozacılık vardı. Koza Han var ya, küfelerle koza dolardı, köylüler getirirdi. Kapalı Çarşı baştan aşağıya hep koza dolardı. Naylon çıkınca bitti, kalmadı. Parkın karşısı, Ziraat Bankası’nın olduğu yerler, evler falan yapıldı, orası baştan aşağı mezarlıktı. Satışlar çok enteresandı. Adamlar omuzlarında şerbet dağıtırlardı. Çok enteresan günler yaşadık. Sanayi gelince her şey değişti.

Kültürpark çiftlikti. Eski evler çok güzeldi. İki deresi vardı. Pınarbaşı suyu diye bir su vardı. Havuzlar vardı, bahçeli evlerdi hep. Şimdi hepsi değişti gitti. Altıparmak’a başlamadan, şimdi SSK müdürlüğü var ya, orada bir zatın konağı vardı tahtadan. Çok muazzam bir konaktı.

İnsan ilişkileri nasıldı o zamanlar?

Tayyare Sineması diye bir sinema vardı. Başka bir şey yoktu. Şark sonradan oldu. İnsanlar birbirine karşı gayet iyiydi, herkes birbirini tanırdı. Biz çıkardık Yeşil’e giderdik, saçlarımızı briyantinle taradık. Yeşil tarafına yürürdük. Atatürk Caddesi yoktu, yani ben geldiğimde. Altıparmak’ın daracık bir yolu vardı, çok Yahudi vardı orada. Yahudilik derlerdi, kimse de giremezdi. Çocukları, ‘sizi fıçıya atarlar’ diye korkuturlardı hatta.

“TÜRBEYİ GÖRÜNCE ÇARPILMIŞA DÖNDÜM”

Hayme Ana’nın türbesini onartan ve Söğüt Şenlikleri’ni de başlatan kişisiniz. Bunu anlatır mısınız?

Büyüklerimden dinledim hep Hayme Ana’yı, Domaniç’i falan... 1934 yılında tıbbiye de tahsilimi yapıyorum, Soyadı Kanunu çıktı. Anlatılanlar, Hayme Ana’nın hikayesi bana o kadar tesir etmiş ki, hiç düşünmeden, hatta görmeden Domaniç soyadını aldım. Bizimkiler oradan gelmişler zaten. 1982 yılında, soyadı aldıktan tam yarım asır sonra gördüm Domaniç’i.

Görmeye gitmiştim Domaniç’i. Belediye Reisi Rasim Karakoç, beni Domaniç'in Çarşamba Köyü'nde Hayme Ana’nın türbesine götürdü. Türbeyi görünce inanın ki çarpılmışa döndüm. Bir bahçe içersinde yapılmış türbe, bir tarafında okul, bir tarafında konukevi var. Türbe taştan olduğu için pek fazla yıkılmamış. Konukevinin ve okulun çatıları içeri çökmüş, kapıları devrilmiş, cam çerçeve kırılmış, bahçe duvarı yıkılmış. Bahçenin bir tarafında hayvanlar oturuyor, bir tarafında köylüler oturmuş. Kimsenin haberi yok, bilgisi, ilgisi yok. İlk dikkatimi çeken şey, bir camileri var, yine milyarlar sarf ederek ikinci bir cami yaptırıyorlar. Tuttum bu harap olmuş ecdada ait binaların 16 poz resmini çektim ve bu resimleri birer yazıyla bu binaların restorasyonu için ait oldukları yere, mercilere gönderdim. Bu konuda yıllarca çalıştım. Dosyası vardır. Nihayet 10 sene sonunda restore edildi, pırıl pırıl oldu türbe.

Türbenin restorasyonundan sonra gelişmeler nasıl oldu?

Sonrasında Domaniç’e bağlı Domur köyün muhtarı geldi bana ve “Bizim köyde 5 dekarlık arazi çamlık. Bütün çamlar kesildi, ama bir çam ağacı var ki, kimse dokunamıyor. Hatta iki sene önce bir adam geldi, kollarından çıra yapacakmış düştü öldü” dedi. Kalktım gittim o köye, muhtarı gördüm, ağaç bir fırtına sonu devrilmiş yatıyordu. Ağacın yaşının tespiti için İstanbul Üniversitesi Orman Fakültesi'ne müracaat ettim. Orman Fakültesi dekanı, botanik kürsüsü direktörü Prof. Burhan Aytuğ diye birisini gönderdi. Oradan ağacın gövdesini buldular, aldı gitti. Bir hafta sonra rapor geldi, ağaç 750 yaşında. Yani Hayme Ana Osmangazi’yi sallamış dedik ya, işte o ağaçtı bu. Bunun üzerine ağacın koruma altına alınması için yazı yazdım. Kültür Bakanlığı ağacı koruma altına aldı. Size tavsiye ederim, gidin görün oraları. Ağacın kökünün olduğu yere bir çam fidanı diktirildi, adı Cumhuriyet Fidanı koyuldu.

Söğüt şenliklerinin başlaması ne şekilde oldu?

Türbenin restorasyon ve ağacın tespit edilip koruma altına alınmasından sonra Söğüt'e gittim. Kaymakam Kemal bey ve reis vardı Eser bey, onlarla görüştüm. Büyüklerimden dinlediklerimi anlattım. Beraber karar aldık, eylülün birinci pazar günü merasime Domaniç’ten başlayacağız ve Hayme Ana türbesinin orada obalar kuracağız, çadırlar kuracağız, günün manasını ifade eden konuşmalar yapılacak. İkinci pazar günü de Söğüt’te merasime devam edilecek ve 1985 yılından beri de böyle devam ediyor. Plaketler de aldık. Bunlar benim hayatımda büyük mutluluk kaynağı.

“BÜTÜN KÖYLÜ KARŞIDAKİ DAĞA ÇIKTIK”

Kurtuluş Savaşı yıllarından neler hatırlıyorsunuz?

Bizde kiraz ağacı çoktur. Dedem Gemlik’e kiraz satmaya gidiyor, fakat kirazlarla beraber döndü geldi bir gün. İki gözü iki çeşme. “Yandık, bittik, mahvolduk” diyor. İngilizler Gemlik’i işgal etmiş. Ondan sonra 15-20 gün falan kaldı İngilizler Gemlik’te. Sonra Yunanlılara devrediyor.

Kayınpederim Dr. Ziya Kaya Bey’den dinlediğim şey o. İngiliz donanmasından bir kısmı gelmiş Gemlik’e bir filikayla. Bir de yanlarında Yunan tercüman. Bizim kayınpeder Belediye reisiymiş, “Gemlik’i işgal edeceğiz, sakın en küçük bir hareket olmasın. Yoksa Gemlik’i yakarız” demişler. Bizimkiler de demiş ki, “Sakın böyle bir şeye tenezzül etmeyin, çeteler var. Biz anlatamadık, çetelere. En küçük bir hareket ederseniz -hepsi Rum zaten Gemlik’in- bütün Rumları yakacaklar. Donanma bırakıp geri gidiyor. Bir hafta sonra blöf olduğunu öğreniyor, tekrar geliyor işgal ediyorlar. Gemlik jandarma kumandanı, Gemlik Belediye Dr. Ziya Kaya Bey ve bazı kimseler Katırlı köyü var, buradan yaya olarak Yenişehir’e geçmek istiyorlar. Yenişehir’de Milli Kuvvetler var. Katırlı Köyü’nü geçiyorlar, Sultancılar bunları çeviriyor, ellerinde ne varsa alıyor ve çok enteresandır kendilerini bırakıyorlar, bunlar da milli kuvvetlerin tarafına geçiyorlar.

Sizin köyde nasıl oldu etkisi?

Son zafer kazanılmadan evvel bizim köye herhalde bir haber gelmiş olacak ki, bütün köylü karşıki dağa geçtik. Ooo bir rezalet ki, görseniz… Tavuklarını bile alan vardı yanına. Orada bir akşam falan kalındı. Ertesi akşam dendi ki, dağ aşılacak arka tarafta Yenişehir var, Milli Kuvvetlere kavuşulacak. Gece yarısı hareket ettik. Gece oldu dediler ki, yerimiz belli yerimizi değiştirmemiz lazım, baskın yaparlar. Kalktık biz yer değiştireceğiz. Bizim köyde bir kadın var, 120-130 kiloluk Hürmüz Ana diyorlar, çok şişman. Köyün ileri gelenlerinden, zenginlerinden falandı. Onu da ata bindirdiler. Yerimizi değiştiriyoruz biz. Birden silahlar patlamaya başladı. Herkes çil yavrusu gibi dağıldı. Bu kadıncağız da atın üstünde kaldı. Düştü ayağının birisi bağlı kalmış, böyle duruyor, at da durmuş. Herkes kaçtı saklandı. Ondan sonra o kadının sesi duyulmaya başladı. “Gelin, kaçmayın, bizimkiler geldi, bunlar bizim askerlerimiz” diye bağırıyor. Ama ileri gelenler, yaşlılar konuşuyorlar, “İnanmayın bunlar Çerkezlerdir.” diye. Çünkü Çerkezler, Yunan işgali zamanında Halifelerin ordusu, yani padişahın ordusundandı. Hiç unutmam Halil Ağa diye bir adam vardı, o dedi ki, “Bakın arkadaşlar, ben gideceğim ama ne olursa olsun, hakikati bağıracağım. Ama beni öldürürler bilmem.” Ondan sonra bu adam gitti, baktık Hürmüz Ana ve bizim askerlerle beraber hoop çıkageldi. O geceyi hiç unutmayız. Asker tabi devam etti Mudanya’ya, bizi bıraktı.

Uzun ömrünüzde sağlığınızı neye borçlusunuz?

Gençken belki bir iki duble rakı içerdik. Ama sonra bıraktım. Sigara da hiç içmedim. Sonra bir şeyim vardır, benim talebelikte bile, mesela yarın imtihana gireceğiz değil mi, arkadaşlarım uyumazlar, çalışırlar falan. Ben zamanım doldu mu, yatar uyurdum. Düzenli bir hayatım var. Yakında 98 yaşında olacağım, 100. yılı beraber kutlayalım inşallah. Hep başardım, hep karşılığını da gördüm. Tanrı’ya teşekkür ediyorum.

Bu sitenin son güncelleştirilme tarihi 25/03/11